#Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2019 Perşembe


YOKSULLUKLA MÜCADELE VE DEVRİMLER

Amaçlarından biri yoksullukla mücadele olan Birleşmiş Milletler, 22 Aralık 1992 tarihinde, 17 Ekim’i “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü” olarak ilan etmiş. Aradan 27 yıl geçmiş ama yoksulluk sorunu hâlâ dünyamızın en önemli meselelerinden birisi olarak devam edip gidiyor.

Yoksulluğun tarifinde bile tam bir anlaşma yok. Kimisi olaya günlük dolar hesabı üzerinden bakıyor, kimisi ise, yoksulluğu temel insan haklarının bir ihlali olarak görüyor.

Yoksulluğun esas sebebi üretim yetersizliğinden çok paylaşmadaki haksızlıklardan ve sömürü düzeninden kaynaklanıyor.

İnsanlık tarihine baktığımızda, Üretim fazlalığının oluşması ile zengin-yoksul çelişkisinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu çelişki, sonuçta feodal/ümmet düzenini yaratıyor. Fransız devrimi bu feodal düzene bir isyan aslında…

DEVRİMLER VE YOKSULLUK

Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi’ni okuyanlar bilir. 1780’li yıllarda, devlet vergisi, kilise vergisi, efendi vergisi, mahalli vergi, genel vergi derken tüm kazancını kaybeden bir köylü Paris’e gelir ve kralı görmek ister. Gerisini yazardan dinleyelim.

“Zavallı adam sarayı, havuzları, o büyülü Kral ve Kraliçeyi gördüğünde kendinden geçmişti. Arada bir göz yaşlarına hâkim olamıyor, ağlıyordu. “Çok yaşayın!” diye bağırıyordu.”

İşçinin yanındaki bir Parisli tepkisini şöyle dile getirir:

“Bu aptallar senin gibilerin sayesinde görkemli hayatlarını sürdürebiliyorlar. Kendilerini daha da abartıp küstahlaşıyorlar”

Fransız devrimini, kral sevdalısı köylüler değil, kentliler gerçekleştirmiş.

ASİL YOK ZENGİN VAR

Fransız devrimi kralların ve asilzadelerin sonunu getiriyor. Getiriyor ama sömürü ve yoksulluk devam ediyor. Sanayinin gelişmesiyle birlikte sömürünün şekli değişiyor; sermaye-emekçi çelişkisi ortaya çıkıyor. Asilzadelerin yerini para babaları alıyor. Ülkeleri bunlar yönetiyor, ticareti bunlar yönlendiriyor.

Ülkelerin çoğunda ve dünya genelinde iktisadi ve siyasi politikaları bu zenginler belirliyor. Bunlar için para kazanma o kadar büyük bir amaç haline gelmiştir ki, tüm yöntemleri meşru görüyorlar.

Bazı ülkelerin siyasi ve iktisadi hayatına hâkim olan bu %1’lik kesim, sırf kendi keselerini doldurmak ve daha zengin olmak için, başka halkların, başka milletlerin toprağına, emeğine, ham maddesine, pazarına, doğal ve mali kaynaklarına el koyuyor.

Sonuçta, gelir düzeyi en üst seviyede olan %1’lik kesim giderek zenginleşirken, %99’luk kesim ise fakirleşiyor... Sömürüye dayanan emperyalizm sürüp gidiyor.

1 milyara yakın insan açlık sınırının altında. 200 milyon çocuk beslenmek için yeterli gıda bulamıyor ve bebek ölümleri azalmıyor. En az 100 milyon çocuk ilkokula, 250 milyon çocuk ortaokula gitme imkânından mahrum. 1 milyara yakın insan okuma yazma bilmiyor. 300 milyon çocuk çalışmak mecburiyetinde.

En zengin 200 kişinin serveti 1 trilyon dolardan fazla. Buna karşılık 43 fakir ülkenin tüm geliri 150 milyon civarında.

SÜREKLİ DEVRİM GEREK

Bu durum gösteriyor ki, Fransız devrimi ve takip eden diğer devrim ve milli bağımsızlık mücadeleleri sömürüyü ve insanın insana hükmetmesini önlemeye yetmemiş. Bu böyle sürüp gidemez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi eninde sonunda,

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

Yeter ki insanlar Charles Dickens’in romanında işçi gibi kendilerini sömüren, yoksul bırakan kimseleri alkışlamaktan vazgeçsinler ve bu sistemi sorgulamaya başlasınlar. Tıpkı Castro gibi:

“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”


17 Eylül 2019 Salı


12 EYLÜL İLERİCİLERİ

12 Eylül darbesinden bu yana 39 yıl geçmiş ama bu darbenin başımıza sardığı iki büyük sorun devam edip gidiyor: Bu dönemde başlayan neoliberal ekonomik siyaset ülkeyi borç batağına soktu. Vatanı ve milleti bölmeye çalışan PKK terörü ise şehitler almaya devam ediyor.

Ekonomik durumu anlamak için gazetelerin yazdığı işsizlik rakamlarına bakmak yeterli:

“Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı Haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 938 bin kişi artarak 4 milyon 253 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 2,8 puanlık artış ile %13,0 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 3,2 puanlık artış ile %15,3 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 5,4 puanlık artış ile %24,8 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 2,9 puanlık artış ile %13,3 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılı Haziran döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 802 bin kişi azalarak 28 milyon 512 bin kişi, istihdam oranı ise 2 puanlık azalış ile %46,4 oldu.”

PKK terörü ise 24 Temmuz 2015’den bu yana yürütülen mücadele sonucu giderek bitme noktasına geldi. Mücadeleyi yürüten kahraman askerlerimize, polislerimize, korucularımıza şimdi yörenin anneleri de katıldı.

AMERİKANIN HİZMETİNDE İLERİCİLİK

Amerika’nın başımıza sardığı bu iki sorunun bugüne kadar bu şekilde devam etmesinin en büyük nedenlerinden birisi 12 Eylül’den sonra ortaya çıkan ilerici aydınların(!) halkı yanlış yönlendirmesi oldu.

Bunlar, küreselleşmiş neoliberal ekonomi programının en büyük savunucusu oldular. Milli sanayiciyi kötü mal üretiyor, pahalıya satıyor diye damgaladılar. KİT’ler milletin sırtında yüktür, satalım, kurtulalım dediler. İçeride pahalıya üretiliyor, dışarıdan daha ucuz alırız diyerek üreticiyi suçladılar. Devleti küçültelim dediler. Ekonomi üzerindeki her türlü kısıtlamayı kaldıralım, kendi haline bırakılan piyasa arz-talep dengesini sağlar ve bu denge de ekonomik etkinliği artırır diye yazdılar, çizdiler.

Dünya Bankası ve IMF politikalarının savunuculuğunu yaptılar. Bunlara en büyük ekonomist kim diye sorun, Kemal Derviş derler.

Bu sözümona ilericiler Amerika ne isterse onu söylediler, onu yazdılar, yetmedi altına imza atıp bildiri yayınladılar. Amerika’nın papağanı oldular, piyonu oldular.

Yıllarca etnik kimlik dediler, mezhep dediler, demokratik özerklik dediler, ileri demokrasi dediler, yerel yönetimlere özerklik dediler, açılım dediler, barış dediler. Ülkenin bölünmesi için kamuoyu oluşturdular. Vatan bölücülüğü özgürlüğünü icat ettiler.

Ve bütün bunları da ‘ilerici aydın’ kimliği ile yaptılar.

BÖYLE İLERİCİLİK OLMAZ

Emperyalizmin planlarına, projelerine, niyetlerine hizmet edenlerden ilerici olmaz.

Batı tarzı bir hayat yaşamak insanı ilerici kılmaz.

Halk müziğini küçümseyip batı müziği hayranı olmak insanı ilerici kılmaz.

Halayı bırakıp sirtaki oynamak insanı ilerici kılmaz.

Ezandan, namazdan kaçmak insanı ilerici kılmaz.

Rakı, viski, rakı içmek insanı ilerici kılmaz.

Dekolte kıyafetler giyip çarşı Pazar gezmek insanı ilerici kılmaz.

Arabasının arkasına Atatürk’ün imzasını yazdırmak, Atatürk resimli tişört giymek insanı Atatürkçü de ilerici kılmaz.

GERÇEK İLERİCİ KİMDİR?

Küreselleşmiş neoliberal ekonominin tehdit ettiği ülke çıkarlarını savunanlar ilericidir.

Emperyalizmin zulmüne, sömürüsüne karşı çıkanlar, mazlumların yanında olanlar ilericidir.

Vatan bölünmesin diye mücadele edenler, dağlarda, kırlarda savaşanlar ilericidir.

Emperyalizmin parçalamak istediği milli devleti savunanlar ilericidir.

Millet egemenliğinin derinleşmesi için çaba gösterenler ilericidir.

Ülkenin bağımsızlığını savunanlar ilericidir.

Cemaat, tarikat, ağalık düzenini yıkmak isteyenler ilericidir.

Borçlanma ekonomisinden değil üretim ekonomisinden yana olanlar ilericidir.

Gelir dağılımındaki bozukluğa isyan edenler ilericidir.

Özetle, kim emperyalizme kaşı çıkıyorsa; milletin ve vatanın birliğinden yanaysa; ekonominin, eğitimin, savunmanın milli olması için çaba gösteriyorsa; vatan topraklarının tamamında Türk milletinin egemenliğini savunuyorsa, bilimi her konuda rehber edinmişse, o ilericidir.  

6 Eylül 2019 Cuma


HDP KAPISI DAĞ KAPISI OLMUŞ

Hacir Ana başlattı eylemi; birkaç gün önce, geldi, Diyarbakır HDP il binasının kapısının önüne oturdu ve “oğlumu siz dağa gönderdiniz, geri getirmezseniz buradan kalkmam” dedi ve direndi oğlu gelinceye kadar kalkmadı.

Hacir Ana, oğlunun kimler tarafından kandırıldığını gayet iyi biliyordu, haklı da çıktı.

Arkası geldi, şu an itibarıyla HDP il binasının kapısının önünde analar, babalar, kuzenler bacılar eylem yapıyor. Çocuklarını HDP’den isteyen aile sayısı ona yükseldi.  

Bu eylemle Diyarbakırlı analar, babalar Türkiye’ye ders veriyor. PKK’nın, HDP’nin ve “Kürdistan Davası”nın gerçek yüzünü, özünü, aslını anlatıyor.

ANALAR BABALAR DERS VERİYOR

Anlatmanın ötesinde, demokrasi, insan hakları gibi perdelerle olayların gerçek yüzünü örtmeye çalışanlara inanların yüzüne adeta tokat atıyor, kendine gel, yalanlara kanma diyor.

11 aydır oğlunu göremeyen baba ''HDP Kandil'dir, Kandil de HDP'dir. Biz evlatlarımız gelene kadar burada mücadelemizi sürdüreceğiz.'' Kandil’e operasyon yapmak isteyenle bu sözü duysunlar ve önce HDP’yi kapatsınlar. HDP kapanırsa, Kandil de biter.

Bir başka Ana ise oğluna sesleniyor: “Oğlum bu Kürdistan davası değildir. Bunlar Kürtleri kukla olarak kullanıyorlar. Oğlum bizi görüyor ve duyuyor isen geri dönün. Bu bir senaryodur içine düştünüz”

Ana haklı, dağa götürülen bu gençler Amerika’nın yazdığı bir senaryoda figüran olarak rol alıyorlar. Esas oyuncular ise, HDP, PKK, YPG, sözüm ona bazı aydınlar, gazeteciler ve ne yazık ki, kendilerini Atatürkçü, milliyetçi diye takdim eden bazı siyasetçiler. Gaflet içine düşmüş ve gerçekleri görmeyecek kadar beyinleri uyuşmuş olanlalar da alkışlarla bu tiyatroya destek veriyorlar.

“AMERİKAN UŞAKLIĞINA GÖNDEREN SİZLERSİNİZ”

Bağrı yanık bir anne de basın açıklaması yapıp sürekli barış palavraları atan HDP’lilere sesleniyor: “'Barışın neresindesiniz? Elin çocuğunu Amerikan uşaklığına gönderen sizlersiniz”. ““Yanan yüreğimin ateşiyle oturuyorum. Diyarbakır sizin rezilliğinizden bıkmış artık. Bizim yüreklerimizi yakmak için parti kurmuşlar. Bunlar neyin barışından bahsediyorlar?

Al bir ders daha; demek ki ne imiş, HDP/PKK Amerika’nın uşağıymış. Barış çağrıları ise palavraymış, kamuflajmış.

ADALET İLE ALDATMAK!

Canı yanmış bir baba ise, çocuğunun nasıl kandırıldığını anlatıyor ve çok önemli bir çelişkiye dikkat çekiyor: “Buraya (İl Binasına) gidip geliyordu. Benim oğlu batıda yetişti. Kürtçe bilmez. Ne olduysa Adalet mitingi ve sonra HDP mitingleri sonrasında oldu. Çocuğumun beynini yıkadılar, kendi emellerine kurban ettiler. Bunların çocuğu yok mu? Öyle partiseverse, dağseverse kendi çocuğunu göndersin. Bunların yaptığı zulümdür"

Benzer çelişkiyi bir ana çok net ortaya koyuyor: “Başlarım sizin Kürdistan davanıza. 'Fakir fukaranın çocuğu dağa, ben koltuklarda.' Alıştınız insanları dağa göndermeye. Size verecek çocuğumuz yok, getirin. Bunların çocukları lüks okullarda okuyor. Yeter artık toprağın altı genç doldu, nereye kadar?”

Buldan’ların, Demirtaşların çocukları en iyi okullarda, yurt dışlarında okurken ve Batı’nın en lüks yerlerine sefa sürerken fakir halkın çocukları ise dağ ve bir ananın dediği gibi sonunda ya hapishaneye ya da toprağın altına. HDP ve ona destek veren CHP’nin adaleti de bu işte…

HALK İŞ İSTİYOR, AŞ İSTİYOR!

Demirtaş’ın doğum günü pastasını objektifler önünde kesip yiyenler acaba Güneydoğu halkının ne yiyip ne içtiğin biliyor mu? Bir baba haykırıyor, “oğluma iş istedim, vermediler, sonra da dağa götürdüler”.

Analar babalar, gençler iş istiyor, aş istiyor, karnım doysun, sırtım üşümesin istiyor. HDP’nin böyle bir talebi yok, onlar Amerikan gemisine binmişler, yanlarına da bazı CHP’lileri almışlar durgun sularda keyif yapıyorlar. Fakir fukaranın çocuğu da önce dağa, sonra da ya hapishaneye ya da toprağın altına. Hem de gerçekleşmeyecek bir hayal uğruna…

Öyle anlaşılıyor ki bu eylemler devam edecek. Belki diğer kentlere de yayılacak. Amerika’nın dayattığı bu “Kürdistan davasına” hizmet etsin diye çok sayıda genç kandırılıp dağa çıkarılmış. Aileler artık gerçekleri biliyor ve haykırıyor. Söyledikleri her cümle bir makale değerinde.

Bu anaları babaları dinleyip de hala HDP’yi kapatmayanlar, Amerikan bandıralı HDP gemisine binip PKK’ya desteğe devam edenler, “Kürt sorunu meclis içinde çözülmeli” diyenler, HDP’yi yasal bir parti olarak görenler ya gaflet içindedir ya da ihanet…

2 Eylül 2019 Pazartesi

ZEHRİ ALTIN TABAKTA SUNARLAR

Meşhur sözdür; zehri altın tabakta sunarlar”. Bu yöntemi en iyi Amerika’nın başını çektiği emperyalist devletler uyguluyor. Bu devletler, altın tabakta sundukları zehirlerle milli devletleri sömürüyorlar, parçalıyorlar.

Nedir o altın tabaklar derseniz, bazılarını sıralayalım: küreselleşme, demokrasi, halklara özgürlük, insan hakları, adalet, azınlıklara özgürlük ve özerklik, doğal çevreyi korumak.

Milli devletler içerisinde bu tabaklara zehri koyacak ve halka içirecek kadroları da kolay bulurlar. Siyasetçiler, yazarlar, gazeteciler, sözüm ona aydınlar ellerine aldıkları bu tabaklarla sundukları zehirlerle insanları bölünmeye, sömürülmeye hazır hale getirirler.

Bu zehirler doğrudan beyne etki eder. İnsanlar sağlıklı düşünemez hale gelir. Kendisine, içinde yaşadığı topluma, vatanına yabancılaşır; hatta düşman hale gelir.

DEMOKRASİ TABAĞI

Demokrasi, temel hak ve özgürlükler insanlığın çok kanlı mücadeleleri sonucu elde ettiği değerlerdir. Hangi topluma veya hangi kişiye demokrasi ve özgürlük ister misiniz diye sorsanız, evet isteriz derler,

Bunu bilen Amerika, zehirlemek istediği toplumlara zehri bu tabaklar içinde sunar. Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı demokrasi tabağında sundukları zehirle parçaladılar, milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca insanın evsiz, yuvasız kalmasına sebep oldular.

Türkiye’yi bölmek isteyenlerin de en sık demokrasi tabağını kullanıyorlar. Örnekler çok ama biz sonuncuyu yazalım: Bölücü terör örgütü PKK’ya her türlü yardımı yapan Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanları görevden alınınca, demokrasiyi altın tabağa dönüştürüp içine de bölücülük zehrini koydular ve halka sundular. Bu zehri içenler, hainlikleri tescilli kimseleri demokrasi adına savunmaya başladılar. Zehir öyle etkildi ki, içenler için demokrasi vatandan daha değerli hale geldi.

KÜRESELLEŞME TABAĞI

Emperyalist güçler, küreselleşme tabağında sundukları zehirlerle batı sermayesinin gelişmekte olan ülkeleri daha rahat sömürmesinin yolunu açarlar.

Bunun için, gelişmekte olan ülkelere küreselleşmeyi allayıp pullayıp çok iyi bir şeymiş gibi takdim ederler.

Küreselleşin, zenginleşin derler ama tam tersi olur.  Kapıları açın, gümrükleri kaldırın, mal ve sermaye rahatlıkla dolaşsın derler. Bunu da ekonomik reçete diye sunarlar ama bu reçetenin özünde zehir var, sömürü var, el koyma var.

“Küreselleşme” tabağındaki sömürü zehrini Türkiye 1980 ihtilali ile içmeye başladı, hala da içiyor. 

ADALET TABAĞI

15 Temmuz’u takiben binlerce FETO ve PKK mensubu tutuklandı; asker, polis ve yargı bu örgütlerin mensuplarından temizlenmeye başlandı.

Temizlik ilerleyip hapishaneler dolmaya başlayınca zehir yeni bir tabakla sunulmaya başlandı. Altın tabağın ismi “Adalet” oldu.

Kamuoyu yargının tarafsız olmadığı ve binlerce masum insanın tutuklandığı ve ortada adalet kalmadığı şeklinde şartlandırıldı.

Adalet olmayınca yürümek te gerekli oldu(!). Adalet tabağındaki zehri içenler FETÖ ve HDP ile kol kola girip Ankara’dan İstanbul’a kadar, yürüdüler.

Bu zehri içenlere göre, yüzlerce kahraman Türk subayı, Vatan Partisi yöneticileri Ulusal Kanal çalışanları ve Aydınlık gazetesi yazarları hapislere atılırken Adalet vardı, binlerce FETÖ ve PKK mensubu tutuklanınca adalet yok oldu.

Dün genel kurmay başkanı dahil yüzlerce subay, teröristlikle ve casusluk, fuhuş gibi adice iftiralarla hapse atılınca adalet vardı, devleti ele geçirmek için darbe yapmaya kalkan, bunun için sivil halkı, polislerimizi, askerlerimizi acımadan şehit eden askerler hapse girince adalet yok oldu.

Adalet çok yüce bir kavramdır. Hiç kimse ben adalet istemiyorum demez. Adalet, zehir sunmak için çok ideal bir tabaktır. Amaç, bu tabaktaki zehri milletimize yedirip, ABD piyonlarına özgürlük sağlamaktır.

PANZEHİR

Bu altın tabakta sunulan zehirlerin iki panzehri var:

İlki, “Türk de biziz, Kürt de biziz, biz Türk milletiyiz” ifadesi ile özetlenebilecek “Tek Millet” bilincini yerleştirmek.  

İkincisi, küreselleşmeye karşı, borçlanma ekonomisini terk edip, üretim devriminin gerekliğini halka anlatmak.

Türk aydınına düşen başlıca görev de bu panzehirleri halka sunmak ve içirmektir.

23 Mart 2019 Cumartesi


ANKARA’NIN TAŞINA BAK, GÖZLERİMİN YAŞINA BAK

Gel de bu türküyü söyleme:

“Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Mansur Yavaş aday olmuş
Şu feleğin işine bak”

TÜRK DEVRİMİNİN BAŞKENTİ

Ankara, bir büyük devrimin temellerinin atıldığı ve yönetildiği şehir.

Tam bağımsızlık ve milli egemenlik ateşinin yakıldığı şehir.

Millî egemenliği ilk tecelli ettiği şehir.

Millî Mücadelenin yönetildiği şehir.

Hatırlayalım bakalım:

Sivas Kongresi biter ve Heyet-i Temsiliye Reisi Atatürk bir süre daha Sivas’ta kalır. 18 Aralık 1919’da yola çıkar ve 28 Aralık 1919’da Ankara’ya varır. Bu günden sonra Ankara’nın kaderi değişmiş olur. O artık bir devrim kentidir.

Osmanlı Mebusan Meclisi son toplantısını 18 Mart tarihinde yaptı. 11 Nisan 1920 tarihinde Padişah Meclis-i Mebusan’ı kapattığını ilan etti.  Aralarında hükümet üyeleri ve mebusların da bulunduğu bir heyet Malta’ya sürüldü.

Bu durum karşısında Atatürk hemen faaliyete geçer ve 23 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi’ni Ankara’da toplar. Böylece yeni Türk devletinin, cumhuriyetin temeli Ankara’da atılmış olur. Artık egemenlik millete aittir ve tecelli ettiği yerde Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi’dir.

Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal artık BMM başkanıdır. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri de Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönüşmüştür.

BMM’nin orduları 30 Ağustos zaferini kazanır.  Meclis de gazi olur, Ankara da gazi olur, Mustafa Kemal Paşa da…

CHP’DEN ANKARAYA YAKIŞMAYAN BİR ADAY

Özü Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri olan ve Atatürk öndeliğinde Türk Devrimini gerçekleştiren Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Devriminin başkenti Ankara’ya Mansur Yavaş diye birini belediye başkan adayı yapmış.

Kimdir bu Yavaş, hatırlayalım: MHP’de iken Beypazarı Belediye Başkanı olmuş. MHP’den bir daha aday olamayacağını anlayınca AKP’ye gitmiş ama istediğini alamayınca, CHP’den Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmuş ve kaybetmiş. İyi Parti kurulunca CHP’den istifa etmiş. İyi Parti’den aday olduğu takdirde seçilemeyeceğini anlayınca tekrar CHP’ye dönmüş.

Türkiye yıllardır çok zor ve çetin günlerden geçiyor. Bu zor günlerde yüzünü gören yok. Vatansever aydınlar, subaylar zindanlara atıldığında göremedik. Açılım yapılıp PKK’ya can suyu verilirken göremedik. Milli bayramlar yasaklanırken göremedik. İçinde “Türk” kelimesinin geçmediği bir anayasa yapılmaya kalkındığına göremedik. 15 Temmuz gecesi göremedik. PKK kentlerin göbeğinde bombalar patlatıp insanlarımızı katlettiğinde göremedik. PKK/HDP’ye karşı net bir tavrını göremedik.

Onu yüzünü sadece seçimden seçime görebildik.

Seçim olmadığı zamanlarda da ne yaptığı belli oldu. Parasal işlere bulaşmış. 600 000 dolarlık senet almış ve icraya koymuş. Senetteki imza sahte çıkmış. Ve daha bir takım karışık işler… Şimdi mahkeme hakkında ne karar verecek onu bekliyor.

Bu aday seçimi bir kere daha gösterdi ki, bu CHP o CHP değil. Cumhuriyet Halk Partisinin kala kala sadece ismi kalmış; bir de duvarlarında Atatürk fotoğrafı.

CUMHURİYET HALK FIRKASI ARTIK VATAN PARTİSİDİR

Şunu bilmemiz ve kabul etmemiz lazım; Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin ve Cumhuriyet Halk Fırkasının devamı artık Vatan Partisidir.

Vatan Partisi’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayı Prof. Dr. Tülin Oygür ise cumhuriyetçilerin, milliyetçilerin, devletçilerin, halkçıların, laiklerin ve devrimcilerin adayıdır. Ankara’ya yakışan tek adaydır.

Tülin Oygür yıllarca üniversite de öğretim üyeliği ve yöneticilik yapmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş. Kendisini “fikri hür, vicdanı” hür diye tanımlayan ve “Ankara’yı yeniden Türk Devriminin başkenti yapacağım” diyen gerçek anlamıyla bir Atatürkçü aydın.

Umarız Ankaralılar, ne yıllardır kentlerimizi yaşanmaz hale getiren AKP’nin adayı rant uzmanı Mehmet Özhaseki’nin ne de kendi gitmiş adı kalmış CHP’nin adayı parti göçmeni ve senet uzmanı Mansur Yavaş’ın peşine takılmazlar ve bu gazi şehri yeniden Türk Devrimi’nin başkenti yapacak olan Tülin Oygür’e destek olurlar.


21 Mart 2019 Perşembe


BÖLÜCÜLÜĞE TAVİZ VERİLMEZ!

HDP eş başkanı Sezai Temelli’nin ifadesi şu:

"Hep burada HDP meselesi, HDP ile olan mesafe ve ilişki meseleleri muhalefet partileri için sorun oldu.
Mansur Yavaş da bilecek ki seçilmişse HDP oylarıyla seçilmiştir. HDP'lileri yok sayarak, Kürtleri yok sayarak, Ankaralıları yok sayarak siyaset yapamaz. O da işte bizim gücümüzdür.
Ekrem İmamoğlu seçilmişse bilecek ki o kentte yaşayan 3 milyon Kürt'ün oyuyla seçilmiştir. Kürtlere rağmen siyaset yapamayacağını bilecektir.
Yapmaya çabalarsa zaten siyaseten bir karşılığı olmayacaktır. O kentin belediye başkanı olmayacak, o olsa olsa o kentin kayyumu olur.''

Bu ifade, CHP ve İYİP’in halkın gözünden saklamaya çalıştığı CHP, İYİP ve HDP ittifakını gözler önüne seriyor. Bu bir…

İkincisi, Temelli açıkça bölücülük yapıyor. Seçmenleri etnik kimliklerine göre ayırıyor. 3 milyon oyu da cebine koymuş, bir kısmını İmamoğlu’na, bir kısmını Yavaş veriyor ve karşılığında HDP’ye yani PKK’ya hizmet edilmesini istiyor.

Temelli’ni 3 milyon dediği Kürt kökenli vatandaşımızın oyu kimsenin ipoteğinde değildir. Zaten verilen oyların Kürdü, Türkü olmaz. Kürtlerin oyu ayrı diyenlere yüz verilirse, biraz daha ileri gidip madem ki oylarımız ayrı meclisimiz de belediyemiz de ayrı olsun der.

İSTEMEM YAN CEBİME KOY

CHP, İmamoğlu ve Yavaş’ın da bu ifadeye tepkisi “istemem yan cebime koy” şeklinde oldu.

Atatürk’ün partisiyiz diye övünenlerin haline bak. PKK ağzı ile konuşan bir adama, sus bre adam! Sen milletimizi nasıl Kürt, Kürt olmayan diye bölersin, bizim PKK ağzı ile konuşanlarla işimiz olmaz diyemiyorlar. Yüklendikleri görev gereği Kürt kökenli vatandaşlarımıza değil de PKK/HDP’ye hizmet etmenin yolunda yürüyorlar.

BU NASIL ATATÜRK’ÜN PARTİSİ?

Bu nasıl CHP? Atatürk ile ilgileri kalmamış. Hatta onun ötesinde Atatürk’ün savunduğu değerlere saldırıyor, saldıranlarla bir oluyor. FETÖ kumpası ile başa geçmiş bir Genel Başkan, yöneticileri içinde CIA belgelerinde isimi geçen bir ajan, Seyit Rıza’nın heykeli önünde saygı duruşunda bulunan milletvekilleri, Atatürk’e hakaret eden yöneticiler, Ermenilere soy kırım yaptık diyen ahmaklar, PKK/HDP’li belediye başkanı, meclis üyesi adayları; işte CHP’ye bakınca görünen tablo bu.

CHP’de ne “Cumhuriyetçilik”, ne “Milliyetçilik”, ne “Halkçılık”, ne “Devletçilik” ne de “Devrimcilik” kalmış. Bir parça laiklik var ama o da tartışmalı…

SEÇİMLER ÖNEMLİ

Ne yazık ki, bunu algılayamayan yüz binlerce insan hâlâ CHP’ye Atatürk’ün partisi diye oy veriyor. Bir kısım seçmenler de AKP gitsin de kim gelirse gelsin düşüncesi ile HDP’ye hizmet ediyor.

AKP ve Erdoğan ise, yetkisi olmasına rağmen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı’na HDP kapatılsın diye dosya sunmuyor. Sunmadığı gibi devlet bütçesinden 92 milyon TL para veriyor.

Medya da Atatürk ilkelerini benimseyen ve savunan Vatan Partisi’ni halktan gizlemeye çalışıyor. Kırk katır mı, kırk satır mı misali halkın önüne iki ittifak koymuş “ya ona ya buna” diyor.

Bölücülüğe ve içine düştüğümüz ekonomik krize tek çare Vatan Partisi ve onun programlarıdır. Bunu milletimiz er geç anlayacaktır ve işte o zaman Türkiye bu zor günlerde bir birleşerek ve üretim devrimi yaparak çıkacaktır. O günler de yaklaşmaktadır.