9 Mart 2026 Pazartesi

 BÜYÜK TAARRUZ

Sakarya savaşından sonra ordumuz bir yıl süre ile büyük taarruz için hazırlıklar yaptı. Düşmanı harim-i ismetimizde boğacak güne yaklaşılmıştı.

Taarruzun başlangıcını Atatürk’ten dinleyelim“25 Ağustos 1922 sabahı karargâhımızı muharebeyi idare ettiğimiz Kocatepe’nin güney batısında çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.” 

O sabahı Turgut Özakman şöyle anlatıyor:

“Tümenler önceden belirlenmiş hazırlık hatlarına ulaşmışlardı. Ağır ve hafif toplar önceden seçilmiş yerlere yerleştirildiler. Cephane kolları topların yanına mermi taşıyor, muhabereciler telefon ağını kuruyorlardı. Sıhhiyeciler sargı yerlerini açmışlardır. İstihkâm birliği, hücum edecek birliklere tel örgülerde gedik açacak tahrip müfrezeleri yollamıştı.”

“… Askerler subayların tavsiyelerine uyarak, bir iki saat uyumak için başlarını tüfeklerine ya da birbirlerinin omuzlarına yasladılar.”

“…Saat 05:00’e doğru gün ışımaya, sis dağılmaya, Afyon’un kalesi ve dev tepeler yavaş yavaş belirlemeye başladılar.

Herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Kocatepe’de ordusunun başındaydı. Başıyla İsmet Paşa’ya işaret etti, İsmet Paşa Nurettin Paşayı uyardı. 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa kolordulara gerekli emri verdi.

Önce bir tek top sesi duyuldu, mermisi koca Tınaz Tepe’ye düştü. Sonra bütün toplar düzenleme (tanzim) ateşi için gürlediler.

05:30’da batarya komutanları zevk narası atar gibi emir verdiler: Ateş, ateş, ateş”

Top sesleri ile birlikte Yahya Kemal'in sesi de göklere yükselir:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.


VE ZAFER 


30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe'den idare ettiği savaşta, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, tamamen yok edildi veya esir edildi. Aynı günün akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı geri aldı. 


1 Eylül’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa orduya şu beyannameyi yayınladı:


Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!

Afyonkarahisar - Dumlupınar Büyük Meydân Muhârebesi’nde zâlim ve mağrûr bir ordunun anâsır-ı asliyyesini inanılmayacak kadar az bir zamânda imhâ’ ettiniz.

Büyük ve necîb milletimizin fedâkârlıklarına lâyık olduğunuzu isbât ediyorsunuz. Sâhibimiz olan büyük Türk milleti istikbâlinden emîn olmağa haklıdır.

Muhârebe meydânlarındaki mahâret ve fedâkârlıklarınızı yakından müşâhede ve ta’kîb ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdîrâtına delâlet etmek vazîfemi mütevâliyen ve mütemâdiyen îfâ edeceğim…

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi Başkumandan M. Kemâl

Top ateşlerini takiben, Mehmetçik yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış; İzmir’de deniz dökmüş ve bize hür ve müstakil bir devlet hediye etmiştir.

Vatanımızı devletimizi de bağımsızlığımızı da özgürlüğümüzü de kanları ile bu toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir.


Zaferden sonra toplanan TBMM’nde Gazi Paşa açıklamalarda bulunur:


“Muhterem Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen imha veya esir eden ve kılıçtan kurtulanları Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstağni sayarım.

Her safhasiyle düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım.” 

“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim.

 

Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum.” 

Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni her türlü tehdide karşı korumak bizim birinci görevimizdir.


 

7 Mart 2026 Cumartesi

 SAKARYA SAVAŞI

Ordunun Yunanlılar karşısında direnemeyip Sakarya'nın doğusuna çekilmesi üzerine TBMM’de, özellikle muhalifler, kötümser nutuklarla feryada başladılar: “Ordu nereye gidiyor; millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır; o nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik” diyorlardı. Bu şekilde konuşan kimselerin dolaylı yoldan kastettikleri şahsın Mustafa Kemal Paşa olduğuna dair şüphe yoktu. Diğer bir grup ise durumun vahameti karşısından gerçekten zaferin tek çıkış noktasının Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığı olduğunu öne sürüyordu.

Yaşanan tartışmalardan sonra 5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya, üç aylığına Başkomutanlık yetkisi verildi.  Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, meclisin verdiği yetkiyle Tekâlifi Milliye Emirlerini (7-8 Ağustos) yayınlayarak, Sakarya Savaşı öncesinde ordunun takviyesine başladı.

 

T.B.M.M. REİSİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİNE BAŞKUMANDANLIK TEVCİHİNE DAİR KANUN

 Kabul Tarihi : 5 Ağustos 1337 (1921)

Madde 1.

(Millet ve memleketin geleceğini bilfiil elinde bulunduran, Kanunuesasi ve Teşkilatı Esasiye kanunu ile yönetme ve yürütme yetkisini kullanan dolayısıyla Başkumandanlık yetkisini de elinde bulunduran Türkiye Büyük Millet Meclisi, aşağıdaki şartlar altında Başkumandanlık görevini, kendi reisi Mustafa Kemal Paşaya vermiştir.)

Ve orduyu donatmak için Mustafa Kemal Paşa Tekalif-i Milliye kararnamesini yayınlar:


Tekalif-i Milliye kararları

 

Tüm ilçelerde bir komisyon Tekalif-i Milliye emirlerini düzenleyecek ve kontrol edecektir.

– Cephane ve silah bulunduran halk bunları orduya verecektir.

– Askerlerin giyim ihtiyacı halk tarafından desteklenecektir.

– Devlet halkın mevcut yiyecek ve içeceklerinin %40’ına el koymaktadır.

– Devlet iş adamlarının mevcut giyeceklerinin %40’ına el koymaktadır.

– Devlet tüm taşıtların %40’ına el koymaktadır.

– Sahibi olmayan herşey devletindir.

– Orduya faydası olacak tüm meslekler ordu emrine girmiştir.

– Ordunun lojistik desteğinde halk ücretsiz yardım edecektir.

 

MECLİSİN KAYSERİ'YE TAŞINMASI

 

Yunan Ordusunun Sakarya’ya kadar ilerlemesi üzerine TBMM'de tartışmalara neden oldu. Genel olarak bir karamsarlık hali vardı.

Bu ortamda, Mustafa Kemal paşa kürsüye çıkar ve şunları söyler:

“Efendiler; memleketimizin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu topraklar üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. Bundan dolayı iki karış yer işgal edilmiş, üç beş köy tahrip edilmiş diye burada feryada lüzum yoktur. Ben size açık söyleyeyim; efendiler bazı yerler işgal edilmiştir bunun üç misli daha işgal edilmiş olabilir. Fakat bu işgal hiçbir vakitte bizim imanımızı sarsmayacaktır.”

Düşman Polatlı’ya kadar gelmesi ve top seslerinin Ankara’dan işitilmeye başlaması üzerine, Hükümet, Meclisin Kayseri’ye taşınması için meclise teklif sundu. Bunun üzerine Erzurum milletvekili Durak Bey söz alır ve tarihi bir konuşma yapar:

“…Ordu şehir bekçisi değil, ordu istiklâl bekçisidir. Nerede canı isterse orada harbini yapar, ikinci meseleye gelince Büyük Millet Meclisi buradan gitmemelidir. …Büyük Millet Meclisi azaları birer tüfek alsınlar, burada top patlayıncaya kadar burada kalsın. “Kanımızı, canımızı feda etmek için geldik… Biz bu kürsüyü bekliyoruz… Ankara’yı bekliyoruz. …Millete biz heyecan vermeyelim, metin olalım, ölürsek ölürüz. Yedi senenin içinde milyonlarca insan telef ettik, biz o milyonlarla insanlardan büyük değiliz. Biz de feda olalım. “

O güne kadar söz alıp hiç konuşmamış olan Dersim Mebusu Diyab Ağa (anne tarafından hısımımız olur) Meclis’te kürsüye çıkar ve şöyle der: “Meclisi taşımak istiyorsanız, buyrun gidin. Ben tek başıma da kalsam son kurşunuma kadar savaşırım. Son kurşunu da kendime sıkarım!"

Ve meclis Ankara’da kalır.

Milletvekillerinden bir heyet ordunun durumunu görmek için cephe hattına gider. Dönüşte meclise bilgi veren milletvekillerinden İzmir Mebusu Mahmut Esat Bey'in şöyle söyler: “…Ordunun ihtiyaçlarından birisi de kumandanların ifadesine nazaran yiyeceği, içeceği yok. Ordu ricat ettiği zaman kâfi derecede erzakını alamamış. …Bir kaç nefere tesadüf ettim. Onlarla görüştüm. …Biz düşmanı yenmeye geldik, Zararı yok biraz da aç dövüşürüz dediler. …Yalınayak bir nefer yanıma geldi. Heyetle ben neferin önünde yere bakmaya mecbur olduk ve sıkıldık. Burada haykırarak istemediğime utandım. 

Düşman Sakarya’ya kadar gelip, Ankara’yı tehdit ettiği o zor günlerde, «Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti» Meclise şöyle seslenir: “Giydiğimiz kefen, yediğimiz zehir olsun… Yeter ki düşmanı kovunuz”.

 

“SAKARYA MELHAME-i KÜBRASI”

 

23 Ağustos 1921 günü Yunan ordusu taarruz başlatır. 100 km uzunluğundaki bir cephede muharebe devam eder. Savaşın başında Mustafa Kemal Paşa şu emirnameyi yayınlar:

 “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”


Sonucu Büyük Nutuk'ta Atatürk şöyle anlatıyor: 13 Eylûl günü Sakarya nehrinin şarkında düşman ordusundan eser kalmadı. Bu suretle 23 Ağustostan 13 Eylûl gününe kadar, bugünlerde dahil olmak üzere, yirmi iki gün ve yirmi iki gece bilafâsıla devam eden  ‘Sakarya Melhame-i Kübrası’ yeni Türk devletinin tarihine; cihan tarihinde ender olan büyük bir meydan muharebesi misali kaydetti.” 

“..Subaylarımızın kahramanlığı hakkında söyleyecek söz bulamam. Ancak doğru ifade edebilmek için diyebilirim ki, bu savaş subay savaşı olmuştur.”

“..ön safta katılan subayların yüzde 80’i, erlerin yüzde 60’ı ya şehit olmuş ya da yaralanmıştı. 42. Alayın bütün rütbeli subayları şehit olduğu için” Alay'ın komutasını bir yedek subay üstlenmişti. 4. Tümen hücum taburunda bir tek subay kalmıştı. Yalnızca Çal dağı çarpışmalarında “3 alay komutanı, 82 subay,ve 900 er şehit olmuştu.” “Karadağ tepesini almak için, yarım tümen şehit verilmişti. 8 Tümen komutanı süngü savaşında şehit olmuştu.”

13 Eylül bittiğinde savaş da sona ermişti. Birkaç gün içinde Ankara’ya gireceğini söyleyen Yunan Ordusu çekildi, gitti. Yunan ordusu Sakarya’da yok edilemedi, ama büyük darbe vuruldu. Azaltılmış rakamlarla ve yalnızca ölü olarak subay-er 18 bin kayıp vermişti.

Sakarya Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine, TBMM, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya Müşür (Mareşal) ve Gazi unvanı verdi…

3 Mart 2026 Salı

 

SEVR ANTLAŞMASI 1920

Ankara’da bu gelişmeler olurken, emperyalist ülkeler de Fransa’nın Sevr kentinde Türk milletine kefen biçiyordu.  Çok sayıda Batılı ülkenin temsilcileri bir araya gelip antlaşmanın maddelerini Osmanlı heyetine kabul ettirdi. Antlaşma 10 Haziran 1920 tarihinde imzalandı.

Sadrazam Damat Ferit Paşa önderliğinde Paris’ e giden heyet Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Osmanlı

Devleti’nin paylaşımına resmen onay vermiş oldu.

Sevr Antlaşması Maddeleri 

İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalmaya devam edecek. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yerler İstanbul ve çevresinden oluşan küçük bir toprak parçası olacak; eğer Osmanlı Devleti, İtilaf güçlerinin belirlediği şartlara uymazsa İstanbul’da ellerinden alınacak,

Batı Anadolu ve Doğu Trakya Yunanlılara verilecek, 

Ege Adaları Yunanistan'a bırakılacak, Rodos ve 12 Ada İtalya'ya verilecek,

 Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti ve güneyinde Kürdistan Devleti kurulacak,

Irak, Musul ve Arabistan İngiltere’ye verilecek,

 Boğazlar, bütün ülkelerin gemilerine savaş zamanında dahi açık bulundurulacak ayrıca boğazlar on ülkeden oluşan bir Avrupa Komisyonu tarafından yönetilecek ve bu komisyonda Türk üye bulunmayacak,

Kapitülasyonlar; İngiliz, Japon, Fransız ve İtalyanlardan oluşan bir komisyonun düzenlemesiyle genişletilerek yeniden gündeme gelecek ve bütün azınlıklar bu ayrıcalıklardan yararlanabilecekti, Ayrıca azınlıklara geniş haklar verilecek ve askerlik yapmayacaklardı,

Azınlıklar sınırlarımız içinde okul ve dini kurumları açabileceklerdi. Osmanlı’nın bu konuda yaptığı uygulamalar ise denetlenebilecekti,

Osmanlı Devleti’nin mali durumu ve bütçesi İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan komisyon ile Düyun-u Umumiye İdaresi tarafından yönetilecekti. Bu komisyonda Osmanlı üyeleri sadece danışman olarak yer alacaktı,

Osmanlı, mali bakımdan zor durumda olduğu için savaş tazminatı vermeyecek ve borçları silinecekti,

Osmanlı Devleti’nde zorunlu askerlik kaldırılacak ve askeri gücü 50.700’ü geçmeyecekti. Ayrıca orduda ağır silahlar ve uçaklar kesinlikle bulunmayacak, Osmanlı donanması İtilaf Devletleri’nin kontrolü altında olacaktı,

Deniz Kuvvetleri’nde 13’ten fazla savaş gemisi bulunmayacak,

Kürtler, Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmak isterlerse (Kürdistan ismiyle) ve bu istek Cemiyet-i Akvam tarafından kabul edilirse, Osmanlılar bu durumu kabul edecekti,

Osmanlılar, Mısır üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, Filistin, Irak ve Suriye için alınan kararlara uyacaktı.

Hicaz bağımsız bir devlet olacaktı (Arap azınlıklar istediğini aldı),

Osmanlı Devleti İzmir'deki egemenlik haklarını Yunanistan’a bırakacak ve kalelerden sadece birinde Türk bayrağı dalgalanacaktı,

Şam ve çevresi, Mardin, Antep ve Urfa Fransa’ya verilecek ve Sivas’ın kuzeyine kadar olan bölgede Fransız nüfusu yer alacaktı,

 İzmir bölgesi dışındaki Batı Anadolu, İtalya’ya ait nüfus bölgesi olacaktı.

10 Ağustos akşamı Sevr Antlaşması’nın imzalandığı haberi Ankara’ya ulaşır. O sırada Mustafa Kemal Paşa Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında çalışıyordu. Haber ulaştıktan sonraki Mustafa kemal Paşa’nın tepkisini Albay Arif Bey şöyle anlatır:

“…Ankara’nın bozkurdu öfke ve acıyla adeta inliyordu. Bir an sonra doğruldu ve silkinerek ayağa kalktı. Emirerini çağırdı, pencereyi kapatmasını söyledi. Bir diğerini çağırdı, ona da ışık getirmesini, odayı saran gölgeleri kovacak kadar bol ışık getirmesini emretti. Beni, İsmet’i Kurmay Başkanını çağırdı. Geç kalmış gibi çabuk çabuk; genelgeler yazdırmak için, ülkenin her yerine buyruklar iletmek için, mücadele ateşini körüklemek için, sanki harekete geçiyordu. Savaşacağını, sonuna kadar mücadele edeceğini ve Türkiye’yi mutlaka kurtaracağını, onu büyük ve özgür bir ülke yapacağını söylüyordu. Odadakiler, söz ve davranışlarından şaşırmış, allak bullak olmuş bir halde onu dinliyorlardı. Elinde ne ordu, ne de iktidar gücü vardı. Böyle eli boş anında bile, zaferi kazanacağından emin bir eda ile konuşuyordu.” 

TBMM Hükümeti’nin Sevr Antlaşması’na tepkisi;

Antlaşmayı tanımadı. Misâk-ı Millî üzerine yemin ederek, Türk topraklarının bölüşülmesine

izin verilmeyeceğine, millet ve vatanı kurtarmaya dair ant içti. Sevr Antlaşması’nı imzalayanlarla bunu tasdik eden Saltanat Şûrası üyeleri vatan haini ilân edilerek Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Hükümeti Tarafından İmzalanması Sonucu Anadolu’daki Millî Mücadele azmi daha da kuvvetlendi. Türk milletinin topyekûn mücadeleye atılmasına neden oldu.

 

23 Şubat 2026 Pazartesi

 

TBMM ‘NİN OLUŞUMU

MİSAK-I MİLLİ

 Kasım 1919’da Meclis-i Mebusan üyelerini belirlemek için yapılan seçimlerde, Anadolu'nun her ilinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin gösterdiği adaylar kazandı. Seçilen adaylar Aralık ayı ve 1920 Ocak ayının ilk günleri boyunca ikişer üçer kişilik gruplar halinde Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) üyeleriyle görüştüler. Toplantıda bir bildiri okunması fikri gündeme gelmişti;  bildiri metni bu görüşmelerde son halini aldı.

 12 Ocak 1920'de İstanbul'da çalışmalarına başlayan Meclis, yönetim organlarını seçtikten hemen sonra bildiri konusunu ele aldı. 28 Ocak'ta yapılan bir kapalı oturumda “Ahd-ı Millî Beyannamesi” kabul edildi. 12 Şubat'ta Edirne mebusu Şeref Bey’in önerisi üzerine, beyannamenin bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklanması kararlaştırıldı.

 Meclis-i Mebusan üyeleri barışa ulaşmak için Misak-ı Milli adı ile barışa kavuşmak için özetle şu vazgeçilmez şartları ileri sürdüler.

 “Dünya Savaşının bitiminde imzalanan Mütareke Antlaşmasının çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan koparılamaz.

Osmanlı Saltanatının ve Halifeliğin merkezi İstanbul’un güvenlik içinde bulunması şartı ile Boğazlar açılabilir. Daha önce bizden ayrılan Batı Trakya'da, Mütareke sınırları dışında tutulmak istenen Kars, Ardahan ve Batum'da halk oyuna başvurulması gerekir.

Osmanlı Devletindeki Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde de halkoyuna gidilmelidir.

Bağımsızlığımızı sınırlayacak siyasî, ekonomik hiç bir antlaşma kabul edilemez.

Bu şartlar kabul edilmezse barış yapmak imkânsızdır. “

 

MECLİS-İ MEBUSAN

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul işgal edilmeye başlandı.  Atatürk bu durumu şöyle değerlendirdi:  “Bugün zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin 700 senelik hayat ve hâkimiyetine son verildi. Yani bugün Türk milletinin medeni kabiliyetinin, hayat ve istiklal hakkının ve bütün istiklalinin müdafaasına davet edildi.” Meclis-i Mebusan,  18 Mart 1920 tarihinde çalışmalarına son verdi.  

BÜYÜK MİLLET MECLİS 

Atatürk’ün toplantının İstanbul’da değil, Ankara’da yapılmasını istemesine rağmen, Meclis-i Mebusan İstanbul’da toplanmıştı.

 11 Nisan 1920 tarihinde Padişah Meclis-i Mebusan’ı kapattığını ilan etti. Aralarında hükümet üyeleri ve mebusların da bulunduğu bir heyet Malta'ya sürüldü.

 19 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa vilayetlere, livada ve kolordu komutanlarına genelge yayınladı:

 "Ankara'da toplanacak fevkalade salahiyete haiz bir meclis için acele seçim yapılması." gerektiğini bildirdi.

 23 Nisan 1920 meclisin açılış tarihi olarak belirlendi ve 22 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa bütün vilayetlere tamim gönderdi ve "..23 Nisan'dan itibaren bütün mülki ve askeri makamların ve umum milletin mercii meclis-i mezkur olacağı tamimen arz olunur." diyerek, mülki ve askeri makamların tüm milletin müracaat edeceği makamın meclis olduğunu açıkladı.

23 Nisan 1920 Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandı.

Toplantıyı en yaşlı üye olarak başlatan Sinop mebusu açılış konuşmasında şöyle dedi:

“Tam istiklal ile yaşamak hususunda yaşamak hususunda kati azimde olan çok eskiden beri hür ve müstakil milletimiz, esaret vaziyetini şiddetle ve kesin olarak reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak büyük meclisinizi vücuda getirmiştir. Bu büyük meclisin ikinci reisi sıfatıyla ve Allah’ın yardımı ile milletimizin iç ve dış tam istiklâl içinde kaderini bizzat eline aldığını ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisini açıyorum.” 

24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa Meclis Başkanı seçildi. TBMM’de aynı gün şu kararlar alındı: 

Meclisin üstünde güç yoktur.

TBMM, yasama ve yürütme yetkisine sahiptir. 

TÜRK DEVRİMİ’NİN İLÂNI VE YENİ DEVLET

Şeref Bey, milletimizin iç ve dış tam bağımsızlığı içinde kaderini bizzat elinde aldığını ve idare etmeye başladığını söylerken aynı zamanda Türk Devrimi’ni de dünyaya ilân ediyordu.

Egemenlik artık Türk Milletinindi.

Egemenliğin Türk milletine geçmesiyle birlikte Anadolu'da yeni bir Türk Devleti de doğmuş oluyordu: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Artık hükumet Meclis’in hükümetiydi. Ordu Meclis’in ordusuydu. Valiler, kaymakamlar Meclis’in vali ve kaymakamları idi. Meclis ise Türk milletinin meclisi idi.

20 OCAK 1921 ANAYASASI (Teşkilatı Esasiye Kanunu)

Bu Anayasa, dağılan ve yok olan Osmanlı İmparatorluğu yerine yeni bir devletin kuruluşunu hukuki yönden belirten ve varlığını sağlayan bir eserdir.

Yeni Anayasa aynı zamanda milli egemenliği hâkim kılan ve vatanın kaderine milli egemenliğin temsilcisi Büyük Millet Meclisi'nin el koymasını mümkün kılan ve onun meşruluğunu da tanıtan, hukuki ve siyasi değeri olan bir belgedir.

 20 Ocak 1921 Anayasası bir geçiş dönemi anayasası olarak, Milli Mücadelenin çok dinamik olağanüstü şartlarına uymakta ve demokratik niteliğinin yanı sıra devrimci karakterini de korumakta idi

Anayasanın ruhunda ve mantığında kuvvetler birliği sistemi hâkimdi. Milli iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organın, Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmekte idi.

 Başkansız bir Cumhuriyet kuran bu Anayasa ile milli irade Meclis tarafından tescil edilmekte ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliği esasını, kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve tek bir iradeye bağlanmasını da şart kılınmaktadır.

 

22 Şubat 2026 Pazar

 CUMHURİYET BİR GÜNDE KURULMADI 2

GENELGELER VE KONGRELER

HAVZA GENELGESİ

Atatürk, Samsun’dan Havzaya geçer ve 28 Mayıs 1919 da, valilere ve bağımsız mutasarrıflıklar ile Erzurum’daki 15. Kolordu, Ankara'daki 20. Kolordu, Diyarbakır’daki 13. Kolordu Komutanlıklarına ve Konya'daki 2. Ordu Müfettişliğine bir genelge gönderir. Bu genelge şöyledir:

1. İzmir’den sonra devam eden Manisa ve Aydının işgâli, tehlikelidir.

2. Vatan sınırlarının bütünlüğü için, milli tepkiler daha canlı tutulmalı.

3. Milletin katlanamayacağı bu işgâllere bir son verilmeli

4. Büyük devletlerin temsilcilerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilmeli

5. Mitingler yapılmalı.

6. Hıristiyan halka saldırı ve düşmanlıktan sakınılmalı.

 

Atatürk, 5 Haziran 1919'da Havza’dan Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı Devleti’ni temsil edecek olan Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya bir telgraf çekerek konferansta öncelikle savunması gerekli olan hususları işaret eder.. 

Bu telgrafında Mustafa Kemal Paşa, özellikle iki noktanın büyük önem arz ettiğini söylemiştir. Bunlardan ilki, “devlet ve milletin mutlak olarak tam bağımsızlığı” ikincisi ise “vatanın ana topraklarında çoğunluğun azınlığa fedâ edilmemesidir.” 

AMASYA GENELGESİ

Mustafa Kemal'e Havza’daki faaliyetlerinin sonucu olarak; İngilizlerin baskısıyla, 8 Haziran 1919’da İstanbul hükümetinden, kendisini İstanbul’a geri çağıran bir telgraf geldi. Mustafa Kemal bu çağrıya uymayıp 11 Haziran 1919’da Amasya’ya geçti ve 22 Haziran’da daha kapsamlı bir genelge olan Amasya Genelgesi’ni yayımladı. 

Amasya genelgesinde Kurtuluş Savaşı'nın nedenleri (Gerekçeler) anlatılmıştır:

1. Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.

2. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.

3. Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

4. Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.

5. Anadolu'nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas'ta bir kongre toplanacaktır.

6. Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.

7. Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.

8. Doğu illeri için, 10 Temmuz’da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi’nin üyeleri, Sivas Genel Kongresi’ne katılmak üzere hareket edecektir.

ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)

Vilayet-I Şarkiye Müdafaa-I Hukuk-U Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Müdafaa-I Hukuk-U Milliye Cemiyeti Ortak Bir Kongre Düzenlemek için çalışmalar yapıyorlardı.

3 Temmuz 1919’da Erzurum’a Gelen Mustafa Kemal, 8 Temmuz’da İstanbul’a görevinden ve askerlikten ayrıldığını bildirdi.

Mustafa Kemal ertesi gün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin Başkanlığına Seçildi.

Erzurum, Sivas, Bitlis, Van Ve Trabzon'u Temsil Etmek Üzere 56 Delegenin Katıldığı Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal’in başkanlığında toplandı.

Erzurum Kongresinde şu kararlar alındı:

-Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, ölünemez.

-Yabancıların baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti’nin dağılması karşısında millet tümden direniş ve savunmaya geçecektir.

-Vatanı kurtarma yolunda İstanbul Hükümeti başarısız kalırsa, geçici Bir hükümet kurulacaktır.

-Kuvva-i Milliye ve Milli İradeyi egemen kılmak esastır.

-Hristiyanlara egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz.

-Manda ve himaye kabul edilemez.

-Mebusan Meclisi açılmalı, Hükümetin çalışmalarını denetlemelidir. 

SİVAS KONGRESİ (4 Eylül-11 Eylül 1919)

Daha önce alınan karar gereği, 4 Eylül 1919'da kongre toplandı. Anadolu'nun farklı illerinden gelen delegeler nedeniyle kongre milli bir özellik kazandı. Kongrede şu kararlar alındı.

-Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, ayrılamaz

-Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

-İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

-Kuvayı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.

-Manda ve himaye kabul olunamaz.

-Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetler “ Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “ adı altında birleştirilmiştir.

-Milletimiz çağdaş gayelerin büyüklüğüne inanır ve teknik, sınai ve iktisadi durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder.

-Mukaddes maksadı ve umumi teşkilatı idare için kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.

 


19 Şubat 2026 Perşembe

 

CUMHURİYET BİR GÜNDE KURULMADI

 Evet! Cumhuriyet bir günde kurulmadı.

Yıllar süren bir mücadelenin sonunda, şehitler vere vere, engeller aşıla aşıla kuruldu.   

Cumhuriyet, Türk Devriminin adıdır.

Bu devrimin çok kahramanı vardır.

Sahibi Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.

Lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür. 

Devrimin iki temel amacı vardı: “Hakimiyet-i Milliye” ve “İstiklal-i Tam”; bu amaca uzun uğraşlar sonucu ulaşıldı.Türk devrimi sonucu, 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’de ilân edildi.

29 Ekim 1923’e adım adım, aşama aşma gelindi. Hangi aşamalardan geçti sıralayalım:

Sened-i İttifak 1808,

Tanzimat Fermanı 1839,

Islahat Fermanı 1859,

I. Meşrutiyet 1876,

II. Meşrutiyet 1908,

Cihan Harbi 1914,

Meclis-i Mebusan’ın dağılması 1920,

Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve Cumhuriyet yönetiminin başlaması 1920,

Cumhuriyet’in ilânı 1923.

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı 1 Meşrutiyet’i hazırlayan basamaklardır.

I. MEŞRUTİYET

1860'larda bir aydın hareketi olarak Genç Osmanlılar ortaya çıktı. Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Ahmed Midhad gibi aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyet ile yönetilmesi gerektiğini savundular.

Mithat Paşa ve arkadaşları 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler. Daha sonra, Abdülhamid tahta oturdu ve 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oldu.

93 Harbi devam ederken, II. Abdülhamid, 14 Şubat 1878 günü meclisi feshetti. I. Meşrutiyet 1 yıl, 1 ay 21 gün devam edebildi.

1876 ANAYASASI VE ÖZELLİKLERİ (KANUN-İ ESASİ)

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk ve tek anayasasıdır. İki meclisli bir anayasadır. (Meclis-i Ayan ve Meclisi Mebusan). Heyet-i Ayan üyelerini Padişah seçer. Meclis’i feshetme yetkisi Padişaha aittir. Yasama ve Yürütme yetkileri Padişah’ın elinde toplandı.  

Yürütme organı Bakanlar Kurulundan oluşmaktadır. Yürütmenin başında Padişah vardı.  Padişahaın sürgün yetkisi vardı.

Bu dönemde, egemenlik Padişah’a ait. Saltanat, halifelik de dahil olmak üzere Osmanlı ailesinin en büyük evladına ait. Padişah İslam dininin koruyucusu ve halkın hükümdarı. Padişahın yetkisi çok, sorumluluğu yok. Hükümet meclise değil, padişaha karşı sorumlu.

II. MEŞRUTİYET

İkinci Meşrutiyet, Osmanlı Anayasası'nın, 29 yıl askıda kaldıktan sonra, 24 Temmuz 1908'de yeniden ilân edilmesiyle başlayan ve Mebuslar Meclisi'nin Mehmed Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona eren dönemdir.

1878’de Meclis kapatılmış, Kanun-i Esasi «şeklen» de olsa yürürlükte kalmıştı. II. Abdülhamid, 30 yıl süren mutlakıyet dönemini başlatmıştı.

3 Temmuz 1908 günü Resne’de Kolağası Niyazi Bey’in 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir çete ile dağa çıkması ile ihtilal fiilen başladı.  İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin manastır merkezi, padişaha, Kanuni Esasi’yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz’a kadar Meclisi Mebusan’ın açılmasına izin vermesini isteyen bir telgraf çekti.

Eyüp Sabri kumandasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey komutasındaki Resne taburu 22 Temmuz gecesi Manastır’da birleşti ve Manastır Fevkalade Kumandanı olarak görevli bulunan Müşir Fevzi Paşa’yı dağa kaldırdı.

23 Temmuz günü Manastır’da Meşrutiyet yönetimi İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Durum, Yıldız Sarayı'na telgraflarla bildirildi. 23 Temmuz’u 24 Temmuz’a bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi.

8 Ağustos 1909'da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi. 

Artık vekiller heyeti meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlamış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti

HARB YILLARI

1914 yılında Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen emperyalist güçler 1914 yılında saldırıya geçti. Osmanlı devleti yenilir ve Mondros ateşkes antlaşmasını imzaladı (30 Ekim 1918). Toprakların büyük kısmı işgale uğradı.

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktı. Amacının ne olduğunu Büyük Nutuk’ta şöyle anlatıyor: “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!”

9 Şubat 2026 Pazartesi

ATATÜRK TAM BAĞIMSIZLIK MUAMMER AKSOY

31 Ocak Muammer Aksoy’un ölüm yıldönümü idi. Bir arkadaşla bunu konuşurken “istersen sana onun Atatürk ve Tam Bağımsızlık” kitabını verebilirim dedi. Ben de memnuniyet alrım dedim.

Dün kitabı arkadaştan aldım ve hemen okumaya başladım.  Kitabın bazı satırlarını sizlerle paylaşmak istiyorum: (İtalik harflerle yazılanlar Atatürk’ün kendi sözleridir.)

Gerçekten bugün geri kalmış toplumların en önemli sorunu, kendileri için insan onuru ile bağdaşmaz çeşitli eşitsizlilere sebep olan ve bu geri kalmışlıktan ileride de kurtulma olanağını bırakmayan BAĞIMLILIK durumu ve onun yarattığı kısır döngüdür. Başka bütün toplumsal sorunların çözümü, geniş  ölçüde bu ana sorunun, bu ana ilişkiniin geri kalmış ülke bakımndan olumlu bir çözüme ulaşmasına bağlıdır.

Birinci Dünya savaşı’ndan sonra,uluslararası kapitalizmin baş hedeflerinden biri haline gelen “Türk Devleti’nin ve Türk ulusunun bağımsızlığını tüm yok etme çabasının karşısına   aşılmaz bir dağ gibi çıkan Mustafa Kemal; herhangi bir biçimde bağımsızlığını kaybetmiş ve sömürülen uluslara (mazlum halklara), bağımsızlık için ulusal savaş yürütme konusunda örnek olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal, bağımlı hale gelmiş, az gelişimiş halklara,”siyasi bağımsızlıklarına ancak kendi güçleri sayesinde (ulusça sürdürecekleri”, istilacıdan kurtulurken başka birinin uşaklığını kabul etmenin affedilmez bir hata olduğunu” öğretmekle yetinmemiştir. Onun, 50 yıl önce az gelişmiş ülkeler bakımından dünyaya ilan ettiği en önemli gerçek, geri kalmış ülkelerin bağımsızlığın aldatıcı olanına kanmamaları gerektiğini, ekonomik, mali, adli ve kültürel alanlarda da gerçekleşmeyen bir siyasal bağısızlığın, dolaylı bir bağımlılık olduğunu ısrarla belirtmesidir.

Yine Atatürk, yarım yüzyıl önce, tarihte az rastlanır bir ısrarla, kendi ulsunun (ve dolaylı olarak aynı durumda olan mazlum halkların) bu konuda bilinçlenmesinin önemi üstünde durmuştur: Ekonomik, mali, kültürel, adli veya askeri bağımsızlık bir dost devlete (müttefike) kısmen olsun bağışlanırsa, yani eşit taraflar durumundan çıkarılarak bir tür vesayete razı olunursa, bu “cömert (!) davranış, bağımsızlığın tüm kaybolması, barışçı yoldan esirlik boyunduruğunun kabul edilmesi sonucuna ulaştırmaktadır. İşte bu nedenle de Atatürk, “sadece siyasal alanda kalan bağımsızlığa, “aldatıcı bir bağımsızlı” gözüyle bakmış; ve hep tam bağımsızlık (İstiklal-i Tam) veya gerçek bağımsızlık (hakiki bağımsızlık)”dan söz etmiştir:

“Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın temini ve devam ettirilmesidir.

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz."

Aslında Türkiye’yi sömürmek için onu istila ve ezmeye karar vermiş olanların, Batılı devletlerin esas halk kitleleri değil, sermayedarları ve yöneticileri olduğunu, Atatürk şöyle anlatıyor:

“Yaşamak isteyen milletimizin talebi basit bir kelimede mündemiç ve gayet meşrudur; istiklâl. Avrupa‘nın rüesayı idareden ve sermayedarlardan ayrı olan asıl milletleri bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bu gün Fransız milleti ile İtalyan milletile hatta İngiliz milleti ile muhasama halinde bulunuyorsak bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi rüesayı idarelerinin istilâ ve sermaye emelleri için bizi imha etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir Fransız ve İtalyan ve diğer milletler memurlarının İngiliz rüseayı memurini emrine itaat ettikleri ve milletimizin filen ve muttariden imhasını sermayedarların kendi menfaatlerine muvafık zannettikleri devirdir. Bu devri atlayıp milletleri söylemeğe davet etmek için yaşamağa haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek lâzım olduğunu isbat edeceğiz. “

“Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Dolayısıyla, ya bağımsızlık, ya ölüm!… “

 

Teslim etmek gerekir ki, Amerikalılar -bir bakıma- İngilizlerden daha usta sömürgecei olmuşlardır. Yeni emperyalizmin inceliklerini daha iyi kavramışlardır. İngilizler birçok doğulu memleketive Afrika ülkelerini zorla işgal ettikleri halde, Amerikalılar vesayet altına alacakları memleketlerin kendilerine başvurarak, vesayet altına girmek için rica ve istirhamda bulunmalarını sağlayabilmişlerdir (deyim yerindeyse tezgahlamayı başarmışlardır). Gerçi Amerikan politikacıları, kurnazlık, rüşvet, para ile destekleme ve buna benzer yöntemler amaca ulaştırmayınca enson Vietnam’da ve daha önce de birçok yerdeortaya koydukları gibi, iradelerini başka uluslarasilahla dikte etme bakımından İngilizlerden hiç de geri kalmadıklarını fazlasıyla ispatlamışlarsa da, “Amerikan emperyalizmi”nin özelliği, silah dışındaki araçlardan yoğun olarak faydalanmasıdır.

 

Kitap, 1998 yılında Cumhuriyet Gazetesi tarafından okuyucuları için yazılmış. Çok büyük bir kitap değil, 112 sayfa. .. Kitaptan bazı kısımları aktardım ama bunların dışında da çok etkileyici ve öğretici satırlar var.

Şunu biliyoruz, Atatürk’ü seven milyonlarca insan var; milli bayramlarda, 10 Kasımlarda Anıt Kabir dolup taşıyor.  Televizyonda bu sevgi selini görünce mutlu oluyorum, seviniyorum ama buruk bir şekilde. Çünkü Atatürk hayranı bu insanlar aslında kendi kafalarında, 60 yıldır algı yöntemleri ile oluşturulmuş bir Atatürk imgesini seviyorlar. Büyük çoğunluğu Atatürk’ü gerçek özellikleriyle tanımıyor. Onun İstiklal-i Tam, Hakimiyet-i Milliye, düşüncelerini kavramamışlar, Cumhuriyetçilik, devletçilik, halkçılık, laiklik, milliyetçilik, devrimcilik ilkelerinin esas anlamlarını bilmiyorlar. Bilmedikleri için Atatürk’ü anarken bu ilkeler ve  siyasetler çok az gündeme geliyor. Daha çok Atatürk’ün komutanlığı, kibarlığı, kıyafetleri, kadınlara karşı kibarlığı, çocuklara duyduğu sevgi, içtiği rakı, oynadığı zeybek, söylediği türkü gibi magazinsel konular konuşuluyor. Bunlar da elbette konuşulacak ama ikinci planda...

Keşke insanlarımız, Büyük Nutuk’u, Attilâ İlhan’ı, Turgut Özakman’ı, Muammer Aksoy’u içlerine sindirecek şekilde okuyarak Atatürk’ü  tanımaya çalışsalar. Ve yaptığı devrime sahip çıksalar...