22 Eylül 2026 Salı

 TÜRKİYE BAĞIMSIZ BİR ÜLKE Mİ?

 

Türkiye, 1940’lı yıllardan sonra Atlantik sistemine bağlandı ve tam bağımsızlık ilesinden uzaklaştı. Özellikle  son yıllarda Amerika’nın telkinleri ve istekleri doğrultusunda hareket etmeye başladı. Örnekleri sıralayalım:

 

1. Amerika'nın uyguladığı müeyyidelerin korkusuyla yıllardır İran’dan petrol almıyoruz. Oysa İran bize piyasadan daha ucuz petrol vermeye hazır olduğunu açıklamıştı.

 

2. Son günlere kadar İran'dan doğalgaz alıyorduk ama Amerika'nın İran'a bankalar yolu ile para transferine izin vermediği için doğal gaz alımını da durdurduk. İran’a sebze, meyve satarsak ancak onun karşılığında doğal gaz alabileceğiz.

 

3. Rusya’dan ithal ettiğimiz petrol toplam petrol ithalatımızın %60’ına yakınken bu oran son 3 yıldır sürekli  azaldı. 2025 yılında%47 seviyesine geriledi, 2026’da bu rakamında altına düşeceği anlaşıldı.

 

4. ABD’den ithal ettiğimiz sıvılaştırılmış doğal gaz miktarı özellikle 2025’den sonra çok arttı. 2026 yılının ilk çeyreğinde Amerikadan aldığı LNG’nin toplam ithalat içindeki payı %60’ yükseldi. Bir yandan İran’dan alınan gaz miktarı azalırken diğer yandan doğal gaza göre çok daha pahalı olan LNG'nin ABD'den ithali arttı.

 

5. Bakü Ceyhan Boru Hattı’ndan gelen petrol Ceyhan limanında tankerlere yükleniyor ve bu tankerlerin bir kısmı İsraile gidiyor. Azerbaycan petrolü Türkiye üzerinden İsrail’e ulaşmış oluyor. Türkiye İsrail’e giden tankerlerin Türk limanlarına girişini engellese bu petrol İsrail’e akmaz ama bunu yapamıyor.

 

6. ABD’nin İran’a saldırısına İran’nın ABD’nin üslerini vurarak sert bir şekilde cevap vermesi üzerine Türkiye ABD’yi değil, İran’ı kınadı.

 

7. Başlangıçta inkar edilmesine rağmen, son günlerdeki gelişmelerden anlaşıldı ki, Mekke İttifakı Amerika’nın Husilere ve İran’a karşı üç ülkeyi bir araya getirme projesiymiş. Gazze’de Filistin’de Lübnan’da Amerikan İsrail ortaklığının yaptığı katliamları sadece kınamakla yetinen Türkiye, Husilerin Suudi  saldırganlığına karşı savaşmaya başlaması üzerine Türkiye’nin çok yetkili ağızları Mekke İttifakını bahane ederek, TSK’nın Husilere gerekli dersi vereceğini açıkladı. Böylece bu ittifakın neden oluşturulduğu da anlaşılmış oldu.

 

8. Türkiye birkaç gün önce bir İran bankası olan Bank Mellat’ın faaliyetine son verdi. Çünkü ABD böyle istedi.

 

9. THY, Atlasjet ve Pegasus İran’a yaptıkları uçuşları durdurdu çünkü bunu da Amerika istedi.

 

10. Rusya’dan satın aldığımız ve çok büyük stratejik öneme sahip S-400’leri Amerikan yaptırımlarından korktuğumuz için satmaya karar verdik.

 

11. ABD düşman ülkeler uyguladığı yaptırımları Türkiye’ye de uyguluyor fakat yetkilerimiz buna sessiz kalıyor.

 

12. Amerika, etnik kimlikler ve mezhep farklılıkları üzerinden Türkiye’yi bölmeye kalktı, insanlarımızı birbirine düşman haline getirmeye çalıştı, 40 binin üzerine insanın ölümüne neden oldu.  FETÖ marifetiyle ülkemizi işgal etmeye teşebbüs etti. Bütün bunlara rağmen ABD’ye dostumuz ve müttefikimiz dedik ve demeye de devam ediyoruz.

 

13. Özellikle son yıllarda ABD’nin telkin ettiği ekonomi programını uyguluyoruz. Bu program birkaç kanaldan sömürülmemize neden oluyor.

 

Faizlerin yüksek olmasına rağmen dolar daha az değer kazandığı için bir milyon dolar getirip TL’ye çeviren bir yabancı, bir yıl sonra kazandığı faiz geliriyle bir milyon yüz bin dolar alıp gidebiliyor.

 

Bu sistemde ithalat ihracattan daha fazla olduğu için sürekli dış ticaret açığı verdik ve vermeye devam ediyoruz. Bu açığı yüksek fazile borçlanarak karşılamaya çalışıyoruz.

 

Kamu işletmelerini özelleştirme adı altında yabancılara sattık, buna ek olarak birçok özel sektör işletmeleri de yabancılara satıldı. Yabancılar bu işletmelerden kazandıkları paraları kendi ülkelerine transfer ediyor.

 

1980’den sonra kurulan İstanbul Borsası da yabancı yatırımlar için kârlı bir kurum oldu. Gelen paralar kârlarını yaptı ve çekip gitti.

 

Faizlerin yüksek olması en çok bankalara yaradı. Özel bankalarının büyük çoğunluğu yabancıların elinde olduğu için bu bankalar elde ettikleri yüksek miktardaki kârlarını kendi ülkelerine taşıdı.

 

Adına liberal ekonomi denilen bu sistem Türkiye’nin sömürülmesini kolaylaştırdı.

 

Bütün bunlara rağmen bu sistem devam edip  gidiyor.

 

KANLI EMPERYALİZME HİZMET Mİ EDİYORUZ

 

Şimdi bir soru daha soralım: Bütün bu uygulamalar, bu eylemler kimin çıkarına hizmet ediyor? Cevabı biz verelim; bütün bu politikalar Batı emperyalizmine hizmet ediyor. Emperyalizmin arkasındaki egemen sermayeyi büyütüyor Bu azgın sermayenin gücüne güç katıyor.

 

Bu sermaye, İsrail’in soykırıma ulaşan katliamlarının en büyük destekçisidir. II. Cihan Harbi’nden bu yana en az  40 milyon insanı katletmiştir. Çocukları annesiz babasız, anne ve babaları çocuksuz bırakmıştır. Milyonlarca insanın evinden, yurdundan göç etmesine sebep olmuştur.Ülkelerin toprağına, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, ham maddelerine el koymuştur. Etnik kimlik ve dini inanç farklılıkları üzerinden insanları birbirine düşman hale getirerek birbirlerini öldürmesine neden olmuştur. Hiç çekinmeden ülkeleri işgal etmiştir.

 

MÜDAFAA-İ HUKUK


Türkiye’yi yönetenler ve ben Atatürkçüyüm diyenler şunu bilmelidir; Türkiye Cumhuriyeti Müdafaa-i Hukuk doktrini esas alınarak kurulmuştur. Müdafaa-i Hukuk, yani Türk Milletinin ve dünyadaki tüm halkların hakkını korumak ve kollamak...

 

Atatürk bunun için iki ilkeyi esas almıştır; ‘İstiklal-i Tam’ ve ‘Hakimiyeti Milliye’.

 

Ne yazık ki ne tam bağımsızlık kaldı ne de kaytıtsız şartsız millet egemenliği kaldı. Mazlumların yanında duracağımıza zalimlerle dost olduk.

12 Eylül 2026 Cumartesi

 

12 EYLÜL SÖMÜRÜ KAPILARININ AÇILDIĞI GÜN

12 Eylül darbesi en çok ekonomimizi etkiledi. Uygulanan ekonomik program yüzünden Türkiye farklı yöntemlerle sömürüldü. Bu sömürü düzeni ne yazık ki o tarihten bugüne kadar devam etti. Bu yöntemleri sıralayalım:

Faiz oranları enflasyon değerlerinden çok daha yüksek tutuldu.

Dövizin değer artış oranı yıllık faiz oranının altında kaldı.

Türk Lirası gereğinden fazla değerlendi.

Gümrüklerdeki mali koruma duvarı yıkıldı.

İthalattaki bazı kısıtlamalar kaldırıldı.

İstanbul Borsası kuruldu. Yabancı sermayenin ülkeye girişi kolaylaştırıldı.

Yabancıların toprak, şirket ve hisse senedi alıp satmasının yolu açıldı.

Ekonomimiz yabancıların güçlü rekabetine açıldı.

Kâr eden Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) özelleştirilmeye başlandı.

Bu KİT’lerin çoğu yabancıların eline geçti.

Türk Lirası gereğinden fazla değerlendi. Dolayısıyla ithalat kolaylaştı, ihracat zorlaştı.

Türkiye her sene cari işlem açığı verdi.  İhracat ithalatı karşılayamadığı için ortaya çıkan açık yüksek faizle alınan paralarla kapatılmaya çalışıldı, ülke sürekli borçlandı. Kan kaybetti.

Cari işlem açığının yüksek olması enflasyonun düşmesini önledi.

Yabancılar satın aldıkları işletmelerden elde ettikleri kârları kendi ülkelerine transfer ettiler; paramız aktı gitti.

Özel bankaların çoğu yabancı sermayenin eline geçti. Faizlerin yüksek olmasından dolayı bu bankaların kârları çok arttı. Bu yolla da çok para kaybettik.

Borsada hisse senetlerinin değeri düşünce yabancı fonlar hisse satın aldı ve senetlerin değeri yükselince sattı ve tekrar dolar aldı. Getirdikleri dolardan daha fazlasını aldı ve gitti.

Doların bir yıllık değer artışı yıllık faiz oranına göre düşük kalması döviz kaybına yol açtı. Bir örnekle anlatayım:
Dışardan bir milyon dolar gelse ve doların değeri 2 TL olsa bu gelen bu dolarla 2 000 000 TL alınıp faize verilse sonuç ne olur hesaplayalım:

 Faiz oranı %50 ise yılsonunda 2 milyon TL 3 milyon TL olur.   Dolar’ın değer artışı ise %25’de kalsa yani dolar eşittir 2.5 TL olsa, 3 milyon Tl ile 1 milyon iki yüz bin dolar alınır.

1 000 000 dolar geldi,1 200 000 dolar gitti. Zarar 200 000 dolar.

Bu sömürü düzeni 1980’den bu yana uygulanıyor. Adına da liberal ekonomi deniyor. 

Şu anda da bu düzen devam edip gidiyor.  Bakalım milletimiz bu gaflet uykusundan ne zaman uyanıp gidişata dur diyecek…


9 Eylül 2026 Çarşamba

 

MÜDAFAA-İ HUKUK VE CHP’NİN KURULUŞU

103 DEĞİL 106

Hakimiyeti Milliye ve Yeni Gün gazeteleri, 7 Aralık 1922’de, Mustafa Kemal’in bir açıklamasını yayınladı. Açıklamada, “halktan gördüğüm sevgi ve güvene layık olabilmek için sıradan bir vatandaş olarak, yaşantım boyunca sürdürmek ve ülke yararına adamak amacıyla, halkçılık temelinde ve ‘Halk Fırkası’ adıyla bir parti kurmak istiyorum” deniyor ve ülkenin siyasi geleceğiyle ilgilenen aydın ve düşünürleri, konuyla ilgili tartışmaya çağrılıyordu.

Mustafa Kemal, bu çağrıdan yaklaşık bir ay sonra, aynı konuyu halkla görüşmek üzere, uzun bir yurt gezisine çıkar ve Eskişehir, İzmit, İzmir ve Balıkesir’de, kurulacak parti ile ilgili toplantılar düzenler  ve konuşmalar yapar.

Toplantılarda, yeni yönetim şeklini, parti ve teşkilat konularındaki görüşlerini şöyle açıklar:

“Millet, daha önce olduğu gibi, çıkarcı gurupların kurduğu partilerin peşinden gitmemeli, kendi program ve partisini yaratarak siyasi eyleme dolaysız katılmalıdır; her görüşten yurttaşın üye olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden ve bu örgütlerin yarattığı ulusal birikimden yararlanılmalıdır; kurulacak parti, halkçılık programı üzerinde yükselmeli, bu nedenle adı Halk Fırkası olmalıdır.

“Tam bağımsızlık ve kayıtsız koşulsuz egemenlik ilkelerine dayanan bir politika izleyecek olan bu parti, ulusun tümünü kapsamalıdır. Sınıfsal değil, ulusal olmalıdır. Bu parti aynı zamanda, halka siyasi eğitim veren bir okul olmalıdır. Millet karşısında dürüst ve namuslu olmak, halka her zaman doğruyu söylemek gerekir. Kimsenin kendini halkın üstünde görmeye hakkı yoktur...”

“Benim ve hepimizin, düşünmek zorunda olduğu şey, bu ülke ve bu milleti gerçekten kurtarabilecek beyinlerin, vatanseverlerin bir araya gelmesini sağlamaktır. Bu kabiliyette olan insanlar her nerede ise, onları alıp milletin geleceğini yürütme işini verdiğimiz meclisin içine koymak gerekir. Davranışlarımızın belirlenmesinde akıl, ilim, tecrübe egemen olmalıdır”.

İkinci Meclis’i oluşturmak için seçimler yapıldı ve Müdafaa-i Hukuk adıyla seçime giren adayların çoğu kazanır. Meclis’te Müdafaa-i Hukuk grubu kurulur.  Bu grup büyük oranda Atatürk’ü destekledi.

Meclis açıldıktan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası ile ilgili çalışmalar hızlandı. Seçimin yapıldığı 7 Ağustos’1923’den 9 Eylül’e kadar toplantılar yapıldı. Toplantılar sonunda,  hazırlanan Cumhuriyet Halk Fırkası Tüzüğü 9 Eylül 1923 tarihinde kabul edilir. Bu tüzük, 23 Ekim 1923’te Mustafa Kemal ve Recep Peker imzasıyla Dâhiliye Vekâletine onaylanmak üzere verildi.

Fırka’nın adı, 1924te Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935’te de Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi.

4 Eylül 10919’da toplanan Sivas Kongresi’nde müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin hepsi “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “ismi altında birleşti. Sivas Kongresinde oluşturulan bu cemiyet Cumhuriyet Halk Partisi’nin temeli olmuştur. Fikri yapısının özü Müdafaa-i Hukuk doktrinidir. Müdafaa-i Hukuk yani, Türk milletinin ve tüm mazlum halkların hukukunun savunulması  ve korunması.

15 Ekim 1927’de toplanan CHP kurultayının açılışında konuşan Mustafa Kemal Atatürk, bu toplantının birinci kurultay değil, “ikinci kurultay” olduğunu söyledi. İlk kurultayın 4 Eylül 1919’da açılışı yapılan Sivas Kongresi olduğu şöyle anlattı.

“Efendiler, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresini açıyorum. (...) Bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsamak üzere ilk Genel Kongremiz Sivas’ta yapılmıştır. (...) Bugün açılışı ile iftihar ettiğimiz büyük kongremiz Sivas Kongresi’nden sonra teşkilatımızın İkinci Büyük Kongresi oluyor.”

Atatürk, bu konuşmasıyla CHP’nin kuruluş gününün 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi olduğunu, özünün de Müdafaa-i Hukuk olduğunu anlatmış oluyor.

Sadece CHP değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Müdafaa-i Hukuk doktrini esas alınarak kurulmuştur. CHP’nin geleceğinde söz sahibi olacaklar bu gerçeği  iyi bilmelidir. CHP özüne dönecekse hedef bellidir: Müdafaa-i Hukuk.

5 Ağustos 2026 Çarşamba

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 6

CHP'LİLERİ CİN ÇARPTI
Büyük Rus romancısı Dostoyevski’nin dilimize “Cinler” veya “Ecinniler” ismi ile tercüme edilmiş muhteşem bir romanı var. Okuyanlar bilir, Dostoyevski, bu romanın başına İncil’den bir küçük bölüm aktarır:
“Orada, dağda büyük bir domuz sürüsü otluyordu. Cinler ol kişiden çıkıp domuzlara girdiler. Sonra gidip uçurumdan atladı sürü. Boğuldu.”
İncil böyle diyor. İçine cin kaçan sürü uçurumdan atlayıp, intihar etmiş.
CHP’den ayrılıp İmamoğlu-Özel ikilisinin peşinden gidenleri de cin çarpmış. Sürü halinde bir yere doğru gidiyorlar ama nereye gittiklerin farkında değiller.
Türkiye batıyor, şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor korkusu ve AKP düşmanlığı, Erdoğan nefreti cin gibi bunların beynine girmiş. Yaptıkları yanlışlığın farkında değiller, domuzların uçuruma atladığı gibi bunlar da Yeni Parti’ye giriyorlar.
Gerçeklerden o derece kopmuşlar ki, Yeni Parti’nin Atatürk ilkeleri doğrultusunda çalışacağına, Türkiye’yi Atatürk’ün rotasına sokacağına inanıyorlar. Oysa Yeni Parti’nin programını açıp okusalar bunun böyle olmadığını anlayacaklar. Programda vatan kelimesi yok, Mavi Vatan kavramı yok, emeryalizmle mücadele yok, milli kelimesi yok, FETÖ ile mücadele yok. Ne var derseniz; Avrupa Yerel Özerklik Şartı’nın eksiksiz uygulama, eşit yurttaşlık kavramı, ana dilde eğitim gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet özelliğini bozacak, Türkiye’yi bölecek planın ön hazırlıkları var.
ZEKÂ YETERLİ DEĞİL
Yakın uzak arkadaşlarım var, hepsi de zeki ve iyi eğitim almış kişiler ama bakıyorum cin bunların da içine girmiş. Özel’i ve İmamoğlu’nun peşinden sürükleniyorlar. Şaşırdım mı? Hayır!
Zeki insanların da aptallık ettiklerini, bazı durumlarda hata yapmaya sıradan insandan daha yatkın olduğunu iddia eden çok sayıda araştırmacı var.
Çoğu insan zekânın iyi düşünmekle eş anlamlı olduğuna inanır ama yüksek zekâ ve iyi eğitim insanın zihinsel hatalar yapmasını her zaman önlemez.
Zeki ve eğitimli insanların kendi hatalarından ders çıkarma ya da başkalarından tavsiye alma ihtimali daha düşüktür. Hatta verdikleri hatalı kararları ve yaptıkları hatalı seçimleri haklı ve doğru göstermek için çok değişik bahaneler bulabilirler. Bu da görüşlerinin giderek dogma özelliği kazanmasına neden olur. Daha kötüsü sahip oldukları önyargıların esiri olabilirler. Sonuçta, yaptıkları mantık hatalarını zor fark ederler.
Zekâ, olayları öğrenip hatırlamamıza ve karmaşık bilgileri çabuk işlememize yardımcı olabilir; ancak beynin bu gücünü doğru kullanmak için dengelere ve denetimlere ihtiyaç var.
İnsanları beyinlerini doğru kullanması için şunlara ihtiyaç var: Entelektüel tevazu, aktif ve açık fikirli düşünmek, mevcut bilgilerinin esiri olmamak, önyargılardan uzaklaşmak, merak, kararları ve seçimleri duygusallıktan uzak tutmak, kendisini yenilemeği bilmek. Belki de en önemlisi düşüncelerini, kanaatlarını kanıtlanmış bilgilerden yola çıkarak oluşturmak. Kanıta dayanmayan bilgilerin esiri olmamak. Ama bir kere cin içeri girince bunlardan hiç biri kalmıyor.
Yobazlık sadece dini inançla olmuyor, kendi bildiklerini ve kanatlarını sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz.
19. yüzyıldan kalma bir söz var: “Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları, sadece önyargılarını düzenlemektir.”
İster zeki olsun ister olmasın, insanların önce bildiklerinin kendisine verdiği zararlardan kurtulması lazım.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 5

ÖZGÜR DÜŞÜNCE YA DA ROBOTLAŞMA
Bundan önceki yazımda insanların nefret ve korku duyusu kullanılarak sürü haline getirildiğini yazmıştım. O yazıda nefret duygusunu işlemiştim; bugün de korku duyusunu ele alacağım.
Erich Fromm, çağdaş psikiyatrinin gelişmesine katkı sunan birkaç bilim adamında birisi. Onun en önemli eserlerinden birisi de ‘Özgürlükten Kaçış’ isimli kitabı. Bu kitapta, çağdaş insan için özgürlüğün anlamını ve insanların özgürlükten kaçışlarını ve bunun nedenlerini anlatır.
Fromm, kitabının ‘Robot Uyumluluğu’ bölümünde, milyonlarca kişinin nasıl oluyor da özgürlükten kaçıp, robot gibi yaşadığını anlamamıza yardım ediyor. Okuyalım bakalım:
“Ele alacağım bu mekanizma, çağdaş toplumdaki normal bireylerin birçoğunun bulduğu çözümü oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinde beklediği gibi olur. “Ben” ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. “…Kendi bireysel benliğinden vaz geçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur. Ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir.
“Yalnızlığı yenmenin “normal yolunun bir robot haline gelmek görüşü, kültürümüzdeki insanın en yaygın görüşlerinden biriyle çelişmektedir. Çoğumuz düşünme, hissetme ve dilediği gibi davranma özgürlüğüne sahip bireyler olarak düşünülürüz. Kuşkusuz bu, çağdaş bireycilik konusundaki genel görüş olmakla kalmaz, aynı zamanda her birey, kendisinin “kendisi” ve düşüncelerinin, duygu ve isteklerinin “kendisine ait” olduğuna içtenlikle inanır. Bununla birlikte, aramızda gerçek bireyler vardır gerçi ama ama çoğu zaman bu inanç bir yanılsama, hatta bu koşulların ortadan kaldırılmasına giden yolu tıkaması açısından, tehlikeli bir yanılsamadır.”
Fromm’un robotlaşma olarak isimlendirdiği bu duruma ‘sürüye katılma’ da diyebiliriz. Korkutulan insan koyun gibi özgürce dolaşmaktan vazgeçer ve sürüye katılarak kendisini güvende hisseder. Çoban nereye derse oraya gider. İtiraz etmeden gider, çünkü çobanın kararını kendi kararı sanır ve o bunun farkında değildir.
Son yıllarda yoğun biçimde ‘şeriat geliyor’, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu yayıldı. İktidarın şeriat getireceğine inananlar sürü haline dönüştü. Korkan insan yalnızlığı sevmez, şeriat korkusuna kapılan insanlar da adeta birbirlerine sarıldı.
Erdoğan nefretine bir de bu korku eklenince ortaya büyük bir kitle oluştu. Bu kitle, Fromm’un dediği gibi robotlaştı ve kolay yönetilebilir hale geldi. Yıllardır, belirli gazeteler, televizyonlar ve sosyal medya trolleri bu kitleyi istedikleri yöne çekip götürdüler.
BU KİTLENİN ÖZELLİKLERİ
Uzak, yakın arkadaşlarım, dostlarım var; onlarla konuşuyorum, sosyal medyadan paylaştıkları mesajları, haberleri takip ediyorum. Büyük çoğunluğu, özellikle siyasi konularda, aynı şeyleri söylüyor, sosyal medyadan aynı şeyleri paylaşıyor. Hepsinin de Türkiye konusunda savundukları düşünceler birbirinin aynısı. Ve hepsi bu fikirleri kendilerinin özgün düşüncesi sanıyor. Oysa bu fikirler izledikleri televizyonlardaki konuşmacıların veya okudukları gazetelerdeki yazarların düşünceleri. Bu düşünceleri içselleştiriyorlar ve bir papağan gibi tekrar edip duruyorlar.
Sadece fikirleri aynı değil, duyguları da aynı. Hepsi aynı politikacıyı seviyor ve hepsi aynı politikacıya kızıyor ve aynı politikacıdan nefret ediyor.
Bunların izlediği televizyonlar da okudukları yazarlar da aynı. Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarına bakış açıları ve çözümleri de aynı. Tam bir teslimiyet…
ÖZGÜRLÜKTEN KAÇANLARIN HALİ
Özgürlükten kaçanların temel özelliği eleştirel düşünceden uzaklaşmış olmaları. Eleştiri yok, araştırma yok, sorgulama yok, peşin kabul ve benimseme var. Öylesine benimsiyorlar ki, duydukları ve okudukları düşüncelerin başkasına ait olduğunu unutuyorlar ve kendi özgün düşünceleri sanıyorlar.
Eleştirel düşünceden uzaklaşınca kişinin özgün düşünce, duyum ve arzuları da kayboluyor. Bunların yerini, katıldığı sürünün veya bir parçası olduğu robotlar topluluğunun düşünce, duyum ve arzuları alıyor.
Egemen güçler, robotlardan oluşmuş böyle bir kitleyi kolaylıkla kullanabilir. Örneğini görüyoruz; sürüleşmiş kalabalığı Atatürk’ün partisinden ayırıp İmamoğlu’nun partisine kolaylıkla götürdüler.
Aklın yerini korku, nefret ve sevgi alınca sonuçta böyle oluyor.

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 4

PSİKOLOJİK KİTLE!
Türkiye’de bir yeni ‘psikolojik kitle’ oluşturuldu. ‘Psikolojik’ diyorum çünkü insanlar akıllarından çok duygularının itmesi ile bu kitleye katılıyor. O duygunun adı da ‘Erdoğan ve AKP nefreti’ ve Türkiye’ye şeriat geliyor korkusu.
Bu yazıda daha çok nefret duygusu üzerinde duracağım. Daha sonraki yazıda korkunun insanları sürüye dönüştürdüğünü anlatacağım.
Bu nefrete dayalı kitlenin içerisinde Atatürk posteri sallayanları, kafa tokuşturarak milliyetçiliğini ilan edenleri, Türkiye’yi bölme hevesi içinde çırpınanları, inşallah, maşallah diyerek dindar olduklarını gösterme ihtiyacı duyanları, ümidini Amerika’ya bağlamış liberalleri görmek mümkün.
Fikirler farklı, ama nefret aynı. Bu nefret onları tekleştiriyor. Nefret tek, fikir tek: ‘Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin’.
EGEMEN OLAN AKIL DEĞİL, DUYGU
Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.
Aşkın gözü kördür derler, biz de diyoruz ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birisinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur.
Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar.
Böyle duygusal kitlelerde, ilkokul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.
Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.
NEFRET DUYGUSU YOBAZLAŞTIRIYOR
Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.
Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.
Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek. Bu nefret aydınlarında, Erdoğan nefreti Türkiye nefretine dönüşmüş ama haberleri yok.
YABANCILAŞAN İNSANLAR TEHLİKE SAÇIYOR
İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.
Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…
Bu durumun devam etmesini isteyenler de sürekli sürekli Erdoğan ve AKP nefretini pompalıyorlar.
GELELİM SON DURUMA
Erdoğan nefreti ile bir arada tutulan bu psikolojik kitleyi, Kılıçdaroğlu Erdoğan’a hizmet ediyor propagandası ile CHP’den uzaklaştırdılar. Atatürk’ün partisi, diye savundukları bu tarihî partiyi parçaladılar. İçinden Batı hizmetkârı bir Yeni Parti çıkardılar. Haklarında bu kadar suçlamalar bulunan, yaptığı kanunsuzluklar nedeniyle hapse atılan bir adamın partisini Atatürk’ün partisine tercih ettiler.
Onun için diyoruz ki, nefretin gözü kördür…

31 Temmuz 2026 Cuma

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 3

Dünkü yazımda egemen devletlerin kendi insanlarını ve diğer ülke halklarını etkileyip istedikleri doğrultuda seçimler yapmasını, kararlar almasını yumuşak gücü nasıl kullandıklarını anlatmıştım; bugün yumuşak gücün araçlarından söz edeceğim.
YUMUŞAK GÜCÜN ARAÇLARI
Yumuşak gücü en etkin kullanan ülkelerin ilk sırasında ABD var. Bazı AB ülkeleri de Amerika ile birlikte hareket ediyor.
ABD’nin kullandığı yumuşak güç araçlarının başında Sinema filmleri, diziler gelir. Walt Disney Pictures, Warner Bros. Entertainment Inc., Netflix , Universal City Studios LLC, Paramount Pictures, HBOmax , 20th Century Studio gibi film üreticilerinin çoğu dünyaya egemen olmak isteyen emperyalist güçlerin kontrolü altında çalışır.
ABD’de yayınlanan Boston Globe, Chicago Tribune, Los Angeles Times, The New York Times, The Washington Post, USA Today, Wall Street Journal gibi gazeteler de televizyonlar gibi Amerikan yumuşak gücünün araçlarıdır.
İletişim teknolojisi gelişti ve X, TikTok, YouTube, Instagram, Facebook, WhatsApp, Reddit, Quara ve Telegram gibi sosyal medya siteleri de birer yumuşak güç odağı haline geldi.
Amerikan büyük sermayenin elinde olan ABD medyası ve sosyal medyası her yıl milyonlarca haber, fotoğraf, yorum, başyazı, köşe yazısı ve makaleleriyle hem kendi ülkesinin hem de diğer ülkelerin halklarını etkiler. CIA ülke içinde 200’den fazla gazete, dergi, haber ajansı ve yayınevinin bizzat sahibidir. Ayrıca diğer gazeteler ve dergiler aracılığı ile yanlış ve taraflı haberler yayar. Amaçları, Amerikan büyük sermayesinin çıkarlarını korumak, Amerika’nın yaptıklarına meşruiyet kazandırmak ve dış kamuoyu oluşturmaktır. Amerikan medyası, Amerikan halkını da etkiler ve onları büyük zenginlerin çıkarlarını savunur duruma getirir.
Ulusal Demokrasi Vakfı ve Uluslararası Gelişme Örgütü gibi ABD hükümetinin parasal destek verdiği kuruluşlar ile Ford, Soros Vakfı ve diğer organizasyonlar diğer ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere yardımda bulunur. Üniversitelere yapılan yardımlar piyasa ekonomisi ideolojisini destekleyen akademik programlara, sosyal bilim enstitülerine, araştırmalara, burslara ve ders kitaplarına gider. Paraları alan STK’lar ise Amerika’nın gönüllü hizmetçisi haline dönüşür.
TÜRKİYE’DE DURUM
Türkiye’deki STK’ların ve medyanın bir kısmı az ya da çok, bilerek ya da bilmeyerek Amerikan yumuşak gücü olarak çalışmaktadır. Bazı medya kuruluşları ve STK’lar Amerika’nın ve diğer Batılı ülkelerin ajansları ve fonları tarafından beslenir. Bunlar Türk kamuoyunu emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda oluşturmaya çalışır.
Bu ‘fonlama’ işi genellikle ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), SOROS vakfı, Ayrıca Avrupa Demokrasi Vakfı (EED), Heinrich Böll Vakfı, Chrest Vakfı, Guardian Vakfı, The Swedish International Development Cooperation Agency (SIDA) ve bazı ülkeleri dışişleri bakanlığı aracıyla yapılır.
Türkiye’de yabancı vakıf ve ajans ve devletlerden para alan bazı STK ve medya kurumlarını sıralayalım: Bianet, Medyascope, Yeni Medya Akademisi, Dijital Medya Araştırmaları Derneği, Denge Denetleme Ağı, Oy ve Ötesi Derneği, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kaos Gey ve Lezbiyen Derneği.
Şu da dikkate alınmalıdır; Türkiye’deki bazı Televizyon ve gazetelerin sahipleri ya yabancılardır ya da yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarıdır. Bu medya kurumları da sahiplerinin istediği yayın politikasını izleler.
Bu yayın kuruluşlarının etkisinde kalanları anlamak kolaydır. Son yıllarda 4 büyük olay oldu; Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi, İsrail’in Gazze’de katliam yapması, Venezuela devlet başkanının kaçırılması ve Amerika'nın İran'a saldırısı. Bu 4 olayı yorumlayanlara bakılırsa kimlerin ABD, İsrail yumuşak gücü etkisinde olduğu anlaşılır.
Bana kalırsa herkesin, “Benim bu düşüncelerimi ve duygularımı acaba Amerikan, İsrail ve diğer ülkelerin yumuşak güç araçları mı oluşturuyor?” “Acaba ben özgür ve özerk bir fert miyim ya da bazı güçlerin robotu muyum ” diye düşünmesi gerek.
Özellikle sadece Halk TV, Sözcü TV ve gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi, Birgün gibi medya organlarından başkasını takip etmeyenlerin bu soruyu daha sık sorması gerekir.
100 yıllık CHP’yi zayıflatmak, hatta yıkmak için İmamoğlu’nun partisine katılanlar ve bu partiyi destekleyenlerin büyük çoğunluğu yukarıda saydığım medya kuruluşlarının ve İmamoğlu’nun beslediği trollerin etkisinde kalanlardır.
Dikkat edilirse, “Devlet Yok AHBAP var” diyenlerin nerdeyse hepsi İmamoğlu’nun partisini Atatürk’ün partisine tercih etti.