23 Şubat 2026 Pazartesi

 

TBMM ‘NİN OLUŞUMU

MİSAK-I MİLLİ

 Kasım 1919’da Meclis-i Mebusan üyelerini belirlemek için yapılan seçimlerde, Anadolu'nun her ilinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin gösterdiği adaylar kazandı. Seçilen adaylar Aralık ayı ve 1920 Ocak ayının ilk günleri boyunca ikişer üçer kişilik gruplar halinde Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) üyeleriyle görüştüler. Toplantıda bir bildiri okunması fikri gündeme gelmişti;  bildiri metni bu görüşmelerde son halini aldı.

 12 Ocak 1920'de İstanbul'da çalışmalarına başlayan Meclis, yönetim organlarını seçtikten hemen sonra bildiri konusunu ele aldı. 28 Ocak'ta yapılan bir kapalı oturumda “Ahd-ı Millî Beyannamesi” kabul edildi. 12 Şubat'ta Edirne mebusu Şeref Bey’in önerisi üzerine, beyannamenin bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklanması kararlaştırıldı.

 Meclis-i Mebusan üyeleri barışa ulaşmak için Misak-ı Milli adı ile barışa kavuşmak için özetle şu vazgeçilmez şartları ileri sürdüler.

 “Dünya Savaşının bitiminde imzalanan Mütareke Antlaşmasının çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan koparılamaz.

Osmanlı Saltanatının ve Halifeliğin merkezi İstanbul’un güvenlik içinde bulunması şartı ile Boğazlar açılabilir. Daha önce bizden ayrılan Batı Trakya'da, Mütareke sınırları dışında tutulmak istenen Kars, Ardahan ve Batum'da halk oyuna başvurulması gerekir.

Osmanlı Devletindeki Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde de halkoyuna gidilmelidir.

Bağımsızlığımızı sınırlayacak siyasî, ekonomik hiç bir antlaşma kabul edilemez.

Bu şartlar kabul edilmezse barış yapmak imkânsızdır. “

 

MECLİS-İ MEBUSAN

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul işgal edilmeye başlandı.  Atatürk bu durumu şöyle değerlendirdi:  “Bugün zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin 700 senelik hayat ve hâkimiyetine son verildi. Yani bugün Türk milletinin medeni kabiliyetinin, hayat ve istiklal hakkının ve bütün istiklalinin müdafaasına davet edildi.” Meclis-i Mebusan,  18 Mart 1920 tarihinde çalışmalarına son verdi.  

BÜYÜK MİLLET MECLİS 

Atatürk’ün toplantının İstanbul’da değil, Ankara’da yapılmasını istemesine rağmen, Meclis-i Mebusan İstanbul’da toplanmıştı.

 11 Nisan 1920 tarihinde Padişah Meclis-i Mebusan’ı kapattığını ilan etti. Aralarında hükümet üyeleri ve mebusların da bulunduğu bir heyet Malta'ya sürüldü.

 19 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa vilayetlere, livada ve kolordu komutanlarına genelge yayınladı:

 "Ankara'da toplanacak fevkalade salahiyete haiz bir meclis için acele seçim yapılması." gerektiğini bildirdi.

 23 Nisan 1920 meclisin açılış tarihi olarak belirlendi ve 22 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa bütün vilayetlere tamim gönderdi ve "..23 Nisan'dan itibaren bütün mülki ve askeri makamların ve umum milletin mercii meclis-i mezkur olacağı tamimen arz olunur." diyerek, mülki ve askeri makamların tüm milletin müracaat edeceği makamın meclis olduğunu açıkladı.

23 Nisan 1920 Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandı.

Toplantıyı en yaşlı üye olarak başlatan Sinop mebusu açılış konuşmasında şöyle dedi:

“Tam istiklal ile yaşamak hususunda yaşamak hususunda kati azimde olan çok eskiden beri hür ve müstakil milletimiz, esaret vaziyetini şiddetle ve kesin olarak reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak büyük meclisinizi vücuda getirmiştir. Bu büyük meclisin ikinci reisi sıfatıyla ve Allah’ın yardımı ile milletimizin iç ve dış tam istiklâl içinde kaderini bizzat eline aldığını ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisini açıyorum.” 

24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa Meclis Başkanı seçildi. TBMM’de aynı gün şu kararlar alındı: 

Meclisin üstünde güç yoktur.

TBMM, yasama ve yürütme yetkisine sahiptir. 

TÜRK DEVRİMİ’NİN İLÂNI VE YENİ DEVLET

Şeref Bey, milletimizin iç ve dış tam bağımsızlığı içinde kaderini bizzat elinde aldığını ve idare etmeye başladığını söylerken aynı zamanda Türk Devrimi’ni de dünyaya ilân ediyordu.

Egemenlik artık Türk Milletinindi.

Egemenliğin Türk milletine geçmesiyle birlikte Anadolu'da yeni bir Türk Devleti de doğmuş oluyordu: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Artık hükumet Meclis’in hükümetiydi. Ordu Meclis’in ordusuydu. Valiler, kaymakamlar Meclis’in vali ve kaymakamları idi. Meclis ise Türk milletinin meclisi idi.

20 OCAK 1921 ANAYASASI (Teşkilatı Esasiye Kanunu)

Bu Anayasa, dağılan ve yok olan Osmanlı İmparatorluğu yerine yeni bir devletin kuruluşunu hukuki yönden belirten ve varlığını sağlayan bir eserdir.

Yeni Anayasa aynı zamanda milli egemenliği hâkim kılan ve vatanın kaderine milli egemenliğin temsilcisi Büyük Millet Meclisi'nin el koymasını mümkün kılan ve onun meşruluğunu da tanıtan, hukuki ve siyasi değeri olan bir belgedir.

 20 Ocak 1921 Anayasası bir geçiş dönemi anayasası olarak, Milli Mücadelenin çok dinamik olağanüstü şartlarına uymakta ve demokratik niteliğinin yanı sıra devrimci karakterini de korumakta idi

Anayasanın ruhunda ve mantığında kuvvetler birliği sistemi hâkimdi. Milli iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organın, Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmekte idi.

 Başkansız bir Cumhuriyet kuran bu Anayasa ile milli irade Meclis tarafından tescil edilmekte ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliği esasını, kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve tek bir iradeye bağlanmasını da şart kılınmaktadır.

 

22 Şubat 2026 Pazar

 CUMHURİYET BİR GÜNDE KURULMADI 2

GENELGELER VE KONGRELER

HAVZA GENELGESİ

Atatürk, Samsun’dan Havzaya geçer ve 28 Mayıs 1919 da, valilere ve bağımsız mutasarrıflıklar ile Erzurum’daki 15. Kolordu, Ankara'daki 20. Kolordu, Diyarbakır’daki 13. Kolordu Komutanlıklarına ve Konya'daki 2. Ordu Müfettişliğine bir genelge gönderir. Bu genelge şöyledir:

1. İzmir’den sonra devam eden Manisa ve Aydının işgâli, tehlikelidir.

2. Vatan sınırlarının bütünlüğü için, milli tepkiler daha canlı tutulmalı.

3. Milletin katlanamayacağı bu işgâllere bir son verilmeli

4. Büyük devletlerin temsilcilerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilmeli

5. Mitingler yapılmalı.

6. Hıristiyan halka saldırı ve düşmanlıktan sakınılmalı.

 

Atatürk, 5 Haziran 1919'da Havza’dan Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı Devleti’ni temsil edecek olan Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya bir telgraf çekerek konferansta öncelikle savunması gerekli olan hususları işaret eder.. 

Bu telgrafında Mustafa Kemal Paşa, özellikle iki noktanın büyük önem arz ettiğini söylemiştir. Bunlardan ilki, “devlet ve milletin mutlak olarak tam bağımsızlığı” ikincisi ise “vatanın ana topraklarında çoğunluğun azınlığa fedâ edilmemesidir.” 

AMASYA GENELGESİ

Mustafa Kemal'e Havza’daki faaliyetlerinin sonucu olarak; İngilizlerin baskısıyla, 8 Haziran 1919’da İstanbul hükümetinden, kendisini İstanbul’a geri çağıran bir telgraf geldi. Mustafa Kemal bu çağrıya uymayıp 11 Haziran 1919’da Amasya’ya geçti ve 22 Haziran’da daha kapsamlı bir genelge olan Amasya Genelgesi’ni yayımladı. 

Amasya genelgesinde Kurtuluş Savaşı'nın nedenleri (Gerekçeler) anlatılmıştır:

1. Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.

2. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.

3. Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

4. Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.

5. Anadolu'nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas'ta bir kongre toplanacaktır.

6. Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.

7. Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.

8. Doğu illeri için, 10 Temmuz’da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi’nin üyeleri, Sivas Genel Kongresi’ne katılmak üzere hareket edecektir.

ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)

Vilayet-I Şarkiye Müdafaa-I Hukuk-U Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Müdafaa-I Hukuk-U Milliye Cemiyeti Ortak Bir Kongre Düzenlemek için çalışmalar yapıyorlardı.

3 Temmuz 1919’da Erzurum’a Gelen Mustafa Kemal, 8 Temmuz’da İstanbul’a görevinden ve askerlikten ayrıldığını bildirdi.

Mustafa Kemal ertesi gün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin Başkanlığına Seçildi.

Erzurum, Sivas, Bitlis, Van Ve Trabzon'u Temsil Etmek Üzere 56 Delegenin Katıldığı Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal’in başkanlığında toplandı.

Erzurum Kongresinde şu kararlar alındı:

-Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, ölünemez.

-Yabancıların baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti’nin dağılması karşısında millet tümden direniş ve savunmaya geçecektir.

-Vatanı kurtarma yolunda İstanbul Hükümeti başarısız kalırsa, geçici Bir hükümet kurulacaktır.

-Kuvva-i Milliye ve Milli İradeyi egemen kılmak esastır.

-Hristiyanlara egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz.

-Manda ve himaye kabul edilemez.

-Mebusan Meclisi açılmalı, Hükümetin çalışmalarını denetlemelidir. 

SİVAS KONGRESİ (4 Eylül-11 Eylül 1919)

Daha önce alınan karar gereği, 4 Eylül 1919'da kongre toplandı. Anadolu'nun farklı illerinden gelen delegeler nedeniyle kongre milli bir özellik kazandı. Kongrede şu kararlar alındı.

-Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, ayrılamaz

-Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

-İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

-Kuvayı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.

-Manda ve himaye kabul olunamaz.

-Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetler “ Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “ adı altında birleştirilmiştir.

-Milletimiz çağdaş gayelerin büyüklüğüne inanır ve teknik, sınai ve iktisadi durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder.

-Mukaddes maksadı ve umumi teşkilatı idare için kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.

 


19 Şubat 2026 Perşembe

 

CUMHURİYET BİR GÜNDE KURULMADI

 Evet! Cumhuriyet bir günde kurulmadı.

Yıllar süren bir mücadelenin sonunda, şehitler vere vere, engeller aşıla aşıla kuruldu.   

Cumhuriyet, Türk Devriminin adıdır.

Bu devrimin çok kahramanı vardır.

Sahibi Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.

Lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür. 

Devrimin iki temel amacı vardı: “Hakimiyet-i Milliye” ve “İstiklal-i Tam”; bu amaca uzun uğraşlar sonucu ulaşıldı.Türk devrimi sonucu, 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’de ilân edildi.

29 Ekim 1923’e adım adım, aşama aşma gelindi. Hangi aşamalardan geçti sıralayalım:

Sened-i İttifak 1808,

Tanzimat Fermanı 1839,

Islahat Fermanı 1859,

I. Meşrutiyet 1876,

II. Meşrutiyet 1908,

Cihan Harbi 1914,

Meclis-i Mebusan’ın dağılması 1920,

Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve Cumhuriyet yönetiminin başlaması 1920,

Cumhuriyet’in ilânı 1923.

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı 1 Meşrutiyet’i hazırlayan basamaklardır.

I. MEŞRUTİYET

1860'larda bir aydın hareketi olarak Genç Osmanlılar ortaya çıktı. Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Ahmed Midhad gibi aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyet ile yönetilmesi gerektiğini savundular.

Mithat Paşa ve arkadaşları 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler. Daha sonra, Abdülhamid tahta oturdu ve 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oldu.

93 Harbi devam ederken, II. Abdülhamid, 14 Şubat 1878 günü meclisi feshetti. I. Meşrutiyet 1 yıl, 1 ay 21 gün devam edebildi.

1876 ANAYASASI VE ÖZELLİKLERİ (KANUN-İ ESASİ)

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk ve tek anayasasıdır. İki meclisli bir anayasadır. (Meclis-i Ayan ve Meclisi Mebusan). Heyet-i Ayan üyelerini Padişah seçer. Meclis’i feshetme yetkisi Padişaha aittir. Yasama ve Yürütme yetkileri Padişah’ın elinde toplandı.  

Yürütme organı Bakanlar Kurulundan oluşmaktadır. Yürütmenin başında Padişah vardı.  Padişahaın sürgün yetkisi vardı.

Bu dönemde, egemenlik Padişah’a ait. Saltanat, halifelik de dahil olmak üzere Osmanlı ailesinin en büyük evladına ait. Padişah İslam dininin koruyucusu ve halkın hükümdarı. Padişahın yetkisi çok, sorumluluğu yok. Hükümet meclise değil, padişaha karşı sorumlu.

II. MEŞRUTİYET

İkinci Meşrutiyet, Osmanlı Anayasası'nın, 29 yıl askıda kaldıktan sonra, 24 Temmuz 1908'de yeniden ilân edilmesiyle başlayan ve Mebuslar Meclisi'nin Mehmed Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona eren dönemdir.

1878’de Meclis kapatılmış, Kanun-i Esasi «şeklen» de olsa yürürlükte kalmıştı. II. Abdülhamid, 30 yıl süren mutlakıyet dönemini başlatmıştı.

3 Temmuz 1908 günü Resne’de Kolağası Niyazi Bey’in 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir çete ile dağa çıkması ile ihtilal fiilen başladı.  İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin manastır merkezi, padişaha, Kanuni Esasi’yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz’a kadar Meclisi Mebusan’ın açılmasına izin vermesini isteyen bir telgraf çekti.

Eyüp Sabri kumandasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey komutasındaki Resne taburu 22 Temmuz gecesi Manastır’da birleşti ve Manastır Fevkalade Kumandanı olarak görevli bulunan Müşir Fevzi Paşa’yı dağa kaldırdı.

23 Temmuz günü Manastır’da Meşrutiyet yönetimi İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Durum, Yıldız Sarayı'na telgraflarla bildirildi. 23 Temmuz’u 24 Temmuz’a bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi.

8 Ağustos 1909'da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi. 

Artık vekiller heyeti meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlamış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti

HARB YILLARI

1914 yılında Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen emperyalist güçler 1914 yılında saldırıya geçti. Osmanlı devleti yenilir ve Mondros ateşkes antlaşmasını imzaladı (30 Ekim 1918). Toprakların büyük kısmı işgale uğradı.

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktı. Amacının ne olduğunu Büyük Nutuk’ta şöyle anlatıyor: “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!”

9 Şubat 2026 Pazartesi

ATATÜRK TAM BAĞIMSIZLIK MUAMMER AKSOY

31 Ocak Muammer Aksoy’un ölüm yıldönümü idi. Bir arkadaşla bunu konuşurken “istersen sana onun Atatürk ve Tam Bağımsızlık” kitabını verebilirim dedi. Ben de memnuniyet alrım dedim.

Dün kitabı arkadaştan aldım ve hemen okumaya başladım.  Kitabın bazı satırlarını sizlerle paylaşmak istiyorum: (İtalik harflerle yazılanlar Atatürk’ün kendi sözleridir.)

Gerçekten bugün geri kalmış toplumların en önemli sorunu, kendileri için insan onuru ile bağdaşmaz çeşitli eşitsizlilere sebep olan ve bu geri kalmışlıktan ileride de kurtulma olanağını bırakmayan BAĞIMLILIK durumu ve onun yarattığı kısır döngüdür. Başka bütün toplumsal sorunların çözümü, geniş  ölçüde bu ana sorunun, bu ana ilişkiniin geri kalmış ülke bakımndan olumlu bir çözüme ulaşmasına bağlıdır.

Birinci Dünya savaşı’ndan sonra,uluslararası kapitalizmin baş hedeflerinden biri haline gelen “Türk Devleti’nin ve Türk ulusunun bağımsızlığını tüm yok etme çabasının karşısına   aşılmaz bir dağ gibi çıkan Mustafa Kemal; herhangi bir biçimde bağımsızlığını kaybetmiş ve sömürülen uluslara (mazlum halklara), bağımsızlık için ulusal savaş yürütme konusunda örnek olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal, bağımlı hale gelmiş, az gelişimiş halklara,”siyasi bağımsızlıklarına ancak kendi güçleri sayesinde (ulusça sürdürecekleri”, istilacıdan kurtulurken başka birinin uşaklığını kabul etmenin affedilmez bir hata olduğunu” öğretmekle yetinmemiştir. Onun, 50 yıl önce az gelişmiş ülkeler bakımından dünyaya ilan ettiği en önemli gerçek, geri kalmış ülkelerin bağımsızlığın aldatıcı olanına kanmamaları gerektiğini, ekonomik, mali, adli ve kültürel alanlarda da gerçekleşmeyen bir siyasal bağısızlığın, dolaylı bir bağımlılık olduğunu ısrarla belirtmesidir.

Yine Atatürk, yarım yüzyıl önce, tarihte az rastlanır bir ısrarla, kendi ulsunun (ve dolaylı olarak aynı durumda olan mazlum halkların) bu konuda bilinçlenmesinin önemi üstünde durmuştur: Ekonomik, mali, kültürel, adli veya askeri bağımsızlık bir dost devlete (müttefike) kısmen olsun bağışlanırsa, yani eşit taraflar durumundan çıkarılarak bir tür vesayete razı olunursa, bu “cömert (!) davranış, bağımsızlığın tüm kaybolması, barışçı yoldan esirlik boyunduruğunun kabul edilmesi sonucuna ulaştırmaktadır. İşte bu nedenle de Atatürk, “sadece siyasal alanda kalan bağımsızlığa, “aldatıcı bir bağımsızlı” gözüyle bakmış; ve hep tam bağımsızlık (İstiklal-i Tam) veya gerçek bağımsızlık (hakiki bağımsızlık)”dan söz etmiştir:

“Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın temini ve devam ettirilmesidir.

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz."

Aslında Türkiye’yi sömürmek için onu istila ve ezmeye karar vermiş olanların, Batılı devletlerin esas halk kitleleri değil, sermayedarları ve yöneticileri olduğunu, Atatürk şöyle anlatıyor:

“Yaşamak isteyen milletimizin talebi basit bir kelimede mündemiç ve gayet meşrudur; istiklâl. Avrupa‘nın rüesayı idareden ve sermayedarlardan ayrı olan asıl milletleri bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bu gün Fransız milleti ile İtalyan milletile hatta İngiliz milleti ile muhasama halinde bulunuyorsak bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi rüesayı idarelerinin istilâ ve sermaye emelleri için bizi imha etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir Fransız ve İtalyan ve diğer milletler memurlarının İngiliz rüseayı memurini emrine itaat ettikleri ve milletimizin filen ve muttariden imhasını sermayedarların kendi menfaatlerine muvafık zannettikleri devirdir. Bu devri atlayıp milletleri söylemeğe davet etmek için yaşamağa haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek lâzım olduğunu isbat edeceğiz. “

“Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Dolayısıyla, ya bağımsızlık, ya ölüm!… “

 

Teslim etmek gerekir ki, Amerikalılar -bir bakıma- İngilizlerden daha usta sömürgecei olmuşlardır. Yeni emperyalizmin inceliklerini daha iyi kavramışlardır. İngilizler birçok doğulu memleketive Afrika ülkelerini zorla işgal ettikleri halde, Amerikalılar vesayet altına alacakları memleketlerin kendilerine başvurarak, vesayet altına girmek için rica ve istirhamda bulunmalarını sağlayabilmişlerdir (deyim yerindeyse tezgahlamayı başarmışlardır). Gerçi Amerikan politikacıları, kurnazlık, rüşvet, para ile destekleme ve buna benzer yöntemler amaca ulaştırmayınca enson Vietnam’da ve daha önce de birçok yerdeortaya koydukları gibi, iradelerini başka uluslarasilahla dikte etme bakımından İngilizlerden hiç de geri kalmadıklarını fazlasıyla ispatlamışlarsa da, “Amerikan emperyalizmi”nin özelliği, silah dışındaki araçlardan yoğun olarak faydalanmasıdır.

 

Kitap, 1998 yılında Cumhuriyet Gazetesi tarafından okuyucuları için yazılmış. Çok büyük bir kitap değil, 112 sayfa. .. Kitaptan bazı kısımları aktardım ama bunların dışında da çok etkileyici ve öğretici satırlar var.

Şunu biliyoruz, Atatürk’ü seven milyonlarca insan var; milli bayramlarda, 10 Kasımlarda Anıt Kabir dolup taşıyor.  Televizyonda bu sevgi selini görünce mutlu oluyorum, seviniyorum ama buruk bir şekilde. Çünkü Atatürk hayranı bu insanlar aslında kendi kafalarında, 60 yıldır algı yöntemleri ile oluşturulmuş bir Atatürk imgesini seviyorlar. Büyük çoğunluğu Atatürk’ü gerçek özellikleriyle tanımıyor. Onun İstiklal-i Tam, Hakimiyet-i Milliye, düşüncelerini kavramamışlar, Cumhuriyetçilik, devletçilik, halkçılık, laiklik, milliyetçilik, devrimcilik ilkelerinin esas anlamlarını bilmiyorlar. Bilmedikleri için Atatürk’ü anarken bu ilkeler ve  siyasetler çok az gündeme geliyor. Daha çok Atatürk’ün komutanlığı, kibarlığı, kıyafetleri, kadınlara karşı kibarlığı, çocuklara duyduğu sevgi, içtiği rakı, oynadığı zeybek, söylediği türkü gibi magazinsel konular konuşuluyor. Bunlar da elbette konuşulacak ama ikinci planda...

Keşke insanlarımız, Büyük Nutuk’u, Attilâ İlhan’ı, Turgut Özakman’ı, Muammer Aksoy’u içlerine sindirecek şekilde okuyarak Atatürk’ü  tanımaya çalışsalar. Ve yaptığı devrime sahip çıksalar...

23 Ocak 2026 Cuma

 ZEHRİ ALTIN TABAKTA SUNARLAR


Meşhur sözdür ”Zehri altın tabakta sunarlar”. Bu atasözü bizimdir ama en iyi uygulayıcısı Amerika’dır.


Milli devletleri parçalamak, halkları sömürmek için 3 altın tabak kullanır:

Küreselleşme, demokrasi ve insan hakları ve özgürlük.


Demokrasi, temel hak ve özgürlükler insanlığın çok kanlı mücadeleleri sonucu elde ettiği değerlerdir. Hangi topluma veya kişiye demokrasi ve özgürlük ister misiniz diye sorsanız, evet isteriz derler, çünkü bunlar insanlık için en büyük değerlerdir.


Bunu bilen Amerika, zehirlemek istediği toplumlara zehri bu tabak içinde sunar. Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı demokrasi tabağında sundukları zehirle parçaladılar, milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca insanın evsiz, yuvasız kalmasına sebep oldular.


Bugünlerde Venezuela ve İran halkına demokrasi ve özgürlük tabağı içinde zehir sunuluyor. 


Diktatörler gidecek ve yerine demokrasi ve özgürlük gelecekmiş.


Gelecek olan bellidir; Amerikan büyük sermayesi ve petrol şirketleri.


İnanıyorum, İran ve Venezuela  halkı bu oyuna gelmeyecektir.


Küreselleşme dedikleri de batı sermayesinin gelişmekte olan ülkeleri sömürmesinin bir yolu.


Küresel güçler gelişmekte olan ülkelere küreselleşmeyi allayıp pullayıp çok iyi bir şeymiş gibi takdim ederler. 


Küreselleşin, zenginleşin derler ama tam tersi olur.  Kapıları açın, gümrükleri kaldırın, mal ve sermaye rahatlıkla dolaşsın derler. Bunu da ekonomik reçete diye sunarlar ama bu reçetenin özünde zehir var, sömürü var, el koyma var.


“Küreselleşme” tabağındaki sömürü zehrini Türkiye 1980 ihtilali ile içmeye başladı, hâlâ da içiyor.   

6 Ocak 2026 Salı

 

YUMUŞAK GÜÇ

Bir devletin uluslararası ilişkilerde uyguladığı politikanın tek aracı güçtür. Yakın zamana kadar bir ülkenin gücü denildiğinde akla sadece silahlı güçleri (sert güç) gelirdi. Sert gücün işini kolaylaştırmak için ‘yumuşak güç’ kavramı ortaya atıldı. Bir ülke yumuşak güç kullanılarak kendi amaçlarını başka ülkelere benimsetirse, daha masraflı olan sert güç kullanmasına gerek kalmaz.

Yumuşak güç uluslararası ilişkilerde nispeten yeni bir kavramdır. İlk defa Amerikalı siyaset bilimci Joseph S. Nye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yumuşak güç, istediğini zor kullanma ve para verme yerine muhatabını kendine yaklaştırma, benimsetme becerisidir. Diğerleri, sizin ideallerinize, düşüncelerinize hayran olunca ve sizin isteklerinizin onların da isteği haline gelince, onları kendi kontrolünüz altına girmesi için zor kullanmanıza ya da para ile kandırmanıza gerek kalmaz.

Daha net bir ifadeyle, ‘yumuşak güç’ bir milletinin ya da bir grup insanın beynini ve gönlünü ele geçirmek için kullanılan güçtür. Bu gücün etkisinde olanlar beyinlerini ve kalplerini kiraya vermiştir. O beyin ve kalp, güç sahibi tarafından kullanılır. 

Siz bu gücün etkisi altına girdiyseniz, ne düşüneceğinize, neden hoşlanacağınıza ya da neden ve kimden nefret edeceğinize o güç sahibi karar verir; siz de bunu kendi düşünceleriniz ve duygularınız sanırsınız.

Son 30 yılda internet, haberleşme teknolojisinde ve sosyal medya platformlarında yaşanan gelişmeler hem sosyal hayatımızı hem de uluslararasındaki ilişkileri güvenlik ve savunma temelinde büyük değişiklikler yaptı. Bu değişimler halen devam edip gitmektedir. Bunun sonucunda yumuşak gücün etkinliği daha da arttı.

Yumuşak gücün etkinliği artınca ‘toplum siyaseti’ kavramı ortaya çıktı. Uluslar arası arenada sadece devletlerin değil, kamuoyunun da önemli bir aktör olabileceği anlaşıldı. Geleneksel diplomasi yönetimin tek başına yeterli olmadığı görüldü. Devletler arasındaki bürokratik süreçlere sivil toplum örgütleri ve halk kitleleri de eklendi.

Toplum siyaseti, bir devletin kendi milli çıkarlarını gerçekleştirmek ve etki alanını genişletmek için yoğun biçimde uygulanmaktadır.  Özellikle büyük devletler, yumuşak gücün bir aracı olan toplum siyasetini diğer ülkelerin halklarını derinden etkilemek, onları uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için toplum siyasetini etkin şekilde kullanmaktadır.

ABD’de Obama dönemi ile birlikte fikirler savaşı gündeme geldi.

ABD, Vietnam, Afganistan ve daha birçok yerdeki askeri başarısızlıkları sonucunda şunu anladı; ‘halkın beynindeki savaşı kazanmadan silahla bir yere varılamıyor’.

Özellikle büyük devletler, yumuşak gücün bir aracı olan toplum siyasetini kendi milli çıkarlarını gerçekleştirmek ve etki alanlarını genişletmek, diğer ülkelerin halklarını derinden etkilemek, onları uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için toplum siyasetini yoğun ve tekin bir şekilde kullanmaktadır.

Günümüzde de dünya egemenliği peşinde olan Amerika, emperyalist emellerini gerçekleştirmek için yumuşak güç kullanıyor ve başta İngilizce olmak üzere kendi kültürünü tüm dünyaya yaymaya çalışıyor. Bunda da çok başarılı oluyor. Kültürel üstünlüğü siyasi ve ekonomik üstünlüğün takip edeceğini biliyor. Diğer ülkelerdeki Amerikan kültürü benimseyen ve Batı hayranlığı içine giren insanlar, robotlaşıyor ve Attilâ İlhan’ın dediği gibi Batı’nın manevi ajanı haline geliyor.

YUMUŞAK GÜCÜN ARAÇLARI

Yumuşak gücü en etkin kullanan ülkelerin başında ABD geliyor. Bazı AB ülkeleri de Amerika ile birlikte hareket ediyor.

ABD’nin kullandığı yumuşak güç araçlarının başında Sinema filmleri, diziler gelir. Walt Disney Pictures, Warner Bros. Entertainment Inc.,  Netflix , Universal City Studios LLC, Paramount  Pictures, HBOmax ,  20th Century Studio gibi film üreticilerinin çoğu dünyaya egemen olmak isteyen emperyalist güçlerin kontrolü altında çalışır.

ABD’de yayınlanan Boston Globe, Chicago Tribune,  Los Angeles Times, The New York Times, The Washington Post, USA Today, Wall Street Journal  gibi gazeteler de televizyonlar gibi Amerikan yumuşak gücünün araçlarıdır.

İletişim teknolojisi gelişti ve X, TikTok, YouTube, Instagram, Facebook, WhatsApp, Reddit, Quara ve Telegram gibi sosyal medya siteleri de birer yumuşak güç odağı haline geldi.

Amerikan büyük sermayenin elinde olan ABD medyası ve sosyal medyası her yıl milyonlarca haber, fotoğraf, yorum, başyazı, köşe yazısı ve makaleleriyle hem kendi ülkesinin hem de diğer ülkelerin halklarını etkiler. CIA ülke içinde 200’den fazla gazete, dergi, haber ajansı ve yayınevinin bizzat sahibidir. Ayrıca diğer gazeteler ve dergiler aracılığı ile yanlış ve taraflı haberler yayar.

Ulusal Demokrasi Vakfı ve Uluslararası Gelişme Örgütü gibi ABD hükümetinin parasal destek verdiği kuruluşlar ile Ford, Soros Vakfı ve diğer organizasyonlar diğer ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere yardımda bulunur. Üniversitelere yapılan yardımlar piyasa ekonomisi ideolojisini destekleyen akademik programlara, sosyal bilim enstitülerine, araştırmalara, burslara ve ders kitaplarına gider. Paraları alan STK’lar ise Amerika’nın gönüllü hizmetçisi haline dönüşür.

TÜRKİYE’DE DURUM

Türkiye’deki STK’lar ve medya az ya da çok, bilerek ya da bilmeyerek Amerikan yumuşak gücü olarak çalışmaktadır. Bazı medya kuruluşları ve STK’lar Amerika’nın ve diğer Batılı ülkelerin ajansları ve fonları tarafından beslenir. Bunlar Türk kamuoyunu emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda oluştırmaya çalışır.

Bu ‘fonlama’ işi genellikle ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), SOROS vakfı, Ayrıca Avrupa Demokrasi Vakfı (EED), Heinrich Böll Vakfı, Chrest Vakfı, Guardian Vakfı, The Swedish International Development Cooperation Agency (SIDA) ve bazı ülkeleri dışişleri bakanlığı aracıyla yapılır.

Türkiye’de yabancı vakıf ve ajans ve devletlerden para alan bazı STK ve medya kurumlarını sıralayalım: Bianet, Medyascope, Yeni Medya Akademisi, Dijital Medya Araştırmaları Derneği, Denge Denetleme Ağı, Oy ve Ötesi Derneği, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kaos Gey ve Lezbiyen Derneği,.

Şu da dikkate alınmalıdır; Türkiye’deki bazı Televizyon ve gazetelerin sahipleri ya yabancılardır ya da yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarıdır. Bu medya kurumları da sahiplerinin istediği yayın politikasını izleler.

Bu yayın kuruluşlarının etkisinde kalanları anlamak kolaydır. Son yıllarda üç büyük olay oldu; Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi, İsrail’in Gazze’de katliam yapması ve Venezuela devlet başkanının kaçırılması. Bu üç olayı yorumlayanlara bakılırsa kimlerin ABD, İsrail yumuşak gücü etkisinde olduğu anlaşılır.

Bana kalırsa herkesin, “Benim bu düşüncelerimi ve duygularımı acaba Amerikan, İsrail ve diğer ülkelerin yumuşak güç araçları mı oluşturuyor?”  “Acaba ben özgür ve özerk bir fert miyim ya da bazı güçlerin robotu muyum ” diye sorgulaması lazım.

 

3 Ocak 2026 Cumartesi

 

ATATÜRK  BOLİVAR MADURO

Atatürk ve Bolivar, emperyalizme karşı mücadele etmiş iki büyük lider. Her ikisi de sadece kendi halklarını emperyalist güçlere karşı savunmamış, diğer mazlum milletler içinde savaşmış ve örnek olmuştur. 

Bolivar, günümüzde Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Peru, Panama ve Bolivya olarak bilinen ülkelerin İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını kazanmalarına öncülük etmiş Venezuelalı askeri ve siyasi liderdir.

Bolivar, Venezuela doğumludur ama Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya için daha doğrusu tüm Güney Amerika’nın bağımsızlığı için savaşmıştır.

Atatürk’ün batılı güçlere karşı verdiği mücadele tüm doğulu mazlum milletler içindir. Onun şu sözlerine dikkatinizi çekerim:

“... Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi.”  “...Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir...”

Birisi “garpta”, diğeri “şarkta”; ikisinin de amacı zalimlere karşı mazlumların haklarını kurumak, yani “Müdafaa-i Hukuk”.

MADURO’NUN ZİYERETİ

Bolivar’ın ülkesinin devlet başkanı olan Maduro ülkemizi bir süre önce ziyaret etmişti. Daha gelmeden 23 Ağustos'ta, Ulusal Kanal'ın sorusunu yanıtlayan Maduro, "Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyetçi geleneğine selam olsun" demişti.

Ziyareti sırasında, dünyada bir tek Amerika bulunmadığını, kendisinin "başkaldıran, özgürlüğü için mücadele eden diğer Amerika'dan" geldiğini vurgulayan Maduro, 21'inci yüzyılın çeşitli zorluklar barındırdığına dikkati çekerek, daha önceki iki yüzyılda yaşanan savaşlarda köleliğe, ırkçılığa ve sömürgeciliğe baş kaldırıldığını söylemişti.

Maduro, "Biz Bolivarcı Venezuelalılar şuna eminiz; 21'inci yüzyılda artık imparatorluk hegemonyasına bağlı yaşayan ülkeler dünyadan silinecek." ifadesini kullanmıştı.

Maduro’nın özellikle şu ifadesine dikkatinizi çekmek isterim:

"Bu anlamda medeniyet yolunda büyük bir diyalog çağrısı yapıyoruz. Dünya iş birliğine, barışa ve eşitliğe dayanan bir denge üzerinde yeni güç odaklarının ve kutuplarının doğacağını, böylece dünyanın yeni bir dengeye kavuşacağını düşünüyorum. Bu dünya için mücadele edilmeli. O yüzden Türkiye'ye geldik çünkü Türkiye'ye inanıyoruz. Yeni bir gücün doğduğunu biliyoruz. Tarihine ve kültürüne inanıyoruz. Daha da yaklaşalım, birbirimizi daha iyi tanıyalım, saygı duyalım ve bu yeni dünya için temelleri atmaya başlayalım diye dostluk kollarımızı size uzatıyoruz."

ATATÜRK İLE PARELELLİK

Lütfen Maduro’nun bu tespitlerini ve tahminlerini Atatürk’ün şu söylemleri ile karşılaştırın:

“...Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve manilere rağmen, muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır...”

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

”…insanlığa müteveccih fikir hareketi erer  geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir halet-i İçtimaiyeye kavuşacaktır. Bizim milletimiz o zaman bu gayeye vasıl olan milletler arasında tekaddümüyle cidden iftihar edecektir…”

Maduro ve Atatürk, ikisinin de söylemleri, tahminleri, dilekleri aynı.  Sadece bunlar değil, amaç aynı, mücadele edilen düşman aynı.

Selam olsun yeni dünyaya ve bu dünyanın kurulması için yüzyıllardır mücadele eden tüm devrimcilere…