14 Mart 2026 Cumartesi

 “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Mustafa Kemal Atatürk

SALTANATIN KALDIRILMASI

Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği 308 numaralı "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair" adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir.

Kanun kabul edilmeden önce, konu komisyona havale edilmiş; komisyondaki süreç uzayınca, Mustafa Kemal söz almış ve komisyon üyelerine şöyle hitap etmiş:

Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.

Saltanatın kaldırılmasıyla beraber, Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir. Böylece Türk milletinin tek bir devleti kalmıştır: Türkiye Cumhuriyeti. Sıra Batılı ülkelerle yapılacak antlaşmaya ve Cumhuriyet’in ilanına gelmiştir.

LOZAN

Lozan Antlaşması, büyük zaferi takiben 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Bu antlaşma; batı karşısındaki Türk geri çekilişini Edirne önlerinde durduran, emperyalizmin bölünmüş, parçalanmış Türkiye hayalini bitiren, milletlerarası bağımsızlık belgesini eline aldığı, Misak-ı Milli sınırları içinde “Bağımsız” ve “Egemen” bir devlet olarak, tüm dünya devletleri tarafından resmen tanınmasını, önce Avrupa’dan sonra Balkanlar’dan atılan Türklerin, Trakya’ya ve Anadolu’ya tutunmasını sağlayan, I.Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan ve 103 yıldır hala geçerli olan dünyadaki tek antlaşmadır.

Mustafa Kemal Atatürk, Lozan’ı“Bu antlaşma, Türk milletinin karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş siyasi bir zafer eseridir” sözleri ile önemin belirtmiştir.

CUMHURİYETİN İLÂNI

28 Ekim 1923’te Atatürk yakın arkadaşlarını topladı ve "Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz!" "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız” dedi. 

Gerisini Mustafa Kemal'in ağzından öğrenelim:

“O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık. Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim:

Birinci maddenin sonuna “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir” cümlesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.”

Ertesi gün Atatürk’ün hazırladığı önerge meclise sunulur ve şiddetli alkışlar ve “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları arasında oy birliği ile kabul edilir. Önerge kabul edildikten sonra Mustafa Kemal gene oy birliği ile cumhurbaşkanlığına seçilir ve kürsüye gelerek bir konuşma yapar. Önce Meclis’e teşekkür eder ve sonra özetle şöyle der:

“Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.”

“Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükumetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.”

“…Efendiler, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım çok önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.”

2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekâletince düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerildi. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başladı; ebediyen de kutlanacak.

Atatürk, Büyük Nutku’nun sonunda Cumhuriyeti Türk gençlerine emanet ettiğini söyler:

“Efendiler, bu beyanatımla millî hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin istikbalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit millî ve asrı bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.

Bugün vasıl olduğumuz netice asırlardan beri çekilen millî musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Evet! Cumhuriyet bir günde kurulmadı.

Yıllar süren bir mücadelenin sonunda, şehitler vere vere, engeller aşıla aşıla, adım adım kuruldu. 

Cumhuriyet, Türk Devriminin adıdır.

Bu devrimin çok kahramanı vardır.

Sahibi Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.

Lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Devrimin iki temel amacı var: “Hakimiyet-i Milliye” ve “İstiklal-i Tam”

Bize egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı kazandıran, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimize, gazilerimize, ninelerimize, dedelerimize, bacılarımıza, kardeşlerimize minnettarız.

Miras bıraktıkları Türkiye Cumhuriyeti’ni her ne pahasına olursa olsun koruyacağımıza ant içeriz.

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

Gazi Mustafa Kemal Atatürk


9 Mart 2026 Pazartesi

 BÜYÜK TAARRUZ

Sakarya savaşından sonra ordumuz bir yıl süre ile büyük taarruz için hazırlıklar yaptı. Düşmanı harim-i ismetimizde boğacak güne yaklaşılmıştı.

Taarruzun başlangıcını Atatürk’ten dinleyelim“25 Ağustos 1922 sabahı karargâhımızı muharebeyi idare ettiğimiz Kocatepe’nin güney batısında çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.” 

O sabahı Turgut Özakman şöyle anlatıyor:

“Tümenler önceden belirlenmiş hazırlık hatlarına ulaşmışlardı. Ağır ve hafif toplar önceden seçilmiş yerlere yerleştirildiler. Cephane kolları topların yanına mermi taşıyor, muhabereciler telefon ağını kuruyorlardı. Sıhhiyeciler sargı yerlerini açmışlardır. İstihkâm birliği, hücum edecek birliklere tel örgülerde gedik açacak tahrip müfrezeleri yollamıştı.”

“… Askerler subayların tavsiyelerine uyarak, bir iki saat uyumak için başlarını tüfeklerine ya da birbirlerinin omuzlarına yasladılar.”

“…Saat 05:00’e doğru gün ışımaya, sis dağılmaya, Afyon’un kalesi ve dev tepeler yavaş yavaş belirlemeye başladılar.

Herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Kocatepe’de ordusunun başındaydı. Başıyla İsmet Paşa’ya işaret etti, İsmet Paşa Nurettin Paşayı uyardı. 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa kolordulara gerekli emri verdi.

Önce bir tek top sesi duyuldu, mermisi koca Tınaz Tepe’ye düştü. Sonra bütün toplar düzenleme (tanzim) ateşi için gürlediler.

05:30’da batarya komutanları zevk narası atar gibi emir verdiler: Ateş, ateş, ateş”

Top sesleri ile birlikte Yahya Kemal'in sesi de göklere yükselir:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.


VE ZAFER 


30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe'den idare ettiği savaşta, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, tamamen yok edildi veya esir edildi. Aynı günün akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı geri aldı. 


1 Eylül’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa orduya şu beyannameyi yayınladı:


Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!

Afyonkarahisar - Dumlupınar Büyük Meydân Muhârebesi’nde zâlim ve mağrûr bir ordunun anâsır-ı asliyyesini inanılmayacak kadar az bir zamânda imhâ’ ettiniz.

Büyük ve necîb milletimizin fedâkârlıklarına lâyık olduğunuzu isbât ediyorsunuz. Sâhibimiz olan büyük Türk milleti istikbâlinden emîn olmağa haklıdır.

Muhârebe meydânlarındaki mahâret ve fedâkârlıklarınızı yakından müşâhede ve ta’kîb ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdîrâtına delâlet etmek vazîfemi mütevâliyen ve mütemâdiyen îfâ edeceğim…

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi Başkumandan M. Kemâl

Top ateşlerini takiben, Mehmetçik yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış; İzmir’de deniz dökmüş ve bize hür ve müstakil bir devlet hediye etmiştir.

Vatanımızı devletimizi de bağımsızlığımızı da özgürlüğümüzü de kanları ile bu toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir.


Zaferden sonra toplanan TBMM’nde Gazi Paşa açıklamalarda bulunur:


“Muhterem Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen imha veya esir eden ve kılıçtan kurtulanları Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstağni sayarım.

Her safhasiyle düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım.” 

“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim.

 

Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum.” 

Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni her türlü tehdide karşı korumak bizim birinci görevimizdir.


 

7 Mart 2026 Cumartesi

 SAKARYA SAVAŞI

Ordunun Yunanlılar karşısında direnemeyip Sakarya'nın doğusuna çekilmesi üzerine TBMM’de, özellikle muhalifler, kötümser nutuklarla feryada başladılar: “Ordu nereye gidiyor; millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır; o nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik” diyorlardı. Bu şekilde konuşan kimselerin dolaylı yoldan kastettikleri şahsın Mustafa Kemal Paşa olduğuna dair şüphe yoktu. Diğer bir grup ise durumun vahameti karşısından gerçekten zaferin tek çıkış noktasının Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığı olduğunu öne sürüyordu.

Yaşanan tartışmalardan sonra 5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya, üç aylığına Başkomutanlık yetkisi verildi.  Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, meclisin verdiği yetkiyle Tekâlifi Milliye Emirlerini (7-8 Ağustos) yayınlayarak, Sakarya Savaşı öncesinde ordunun takviyesine başladı.

 

T.B.M.M. REİSİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİNE BAŞKUMANDANLIK TEVCİHİNE DAİR KANUN

 Kabul Tarihi : 5 Ağustos 1337 (1921)

Madde 1.

(Millet ve memleketin geleceğini bilfiil elinde bulunduran, Kanunuesasi ve Teşkilatı Esasiye kanunu ile yönetme ve yürütme yetkisini kullanan dolayısıyla Başkumandanlık yetkisini de elinde bulunduran Türkiye Büyük Millet Meclisi, aşağıdaki şartlar altında Başkumandanlık görevini, kendi reisi Mustafa Kemal Paşaya vermiştir.)

Ve orduyu donatmak için Mustafa Kemal Paşa Tekalif-i Milliye kararnamesini yayınlar:


Tekalif-i Milliye kararları

 

Tüm ilçelerde bir komisyon Tekalif-i Milliye emirlerini düzenleyecek ve kontrol edecektir.

– Cephane ve silah bulunduran halk bunları orduya verecektir.

– Askerlerin giyim ihtiyacı halk tarafından desteklenecektir.

– Devlet halkın mevcut yiyecek ve içeceklerinin %40’ına el koymaktadır.

– Devlet iş adamlarının mevcut giyeceklerinin %40’ına el koymaktadır.

– Devlet tüm taşıtların %40’ına el koymaktadır.

– Sahibi olmayan herşey devletindir.

– Orduya faydası olacak tüm meslekler ordu emrine girmiştir.

– Ordunun lojistik desteğinde halk ücretsiz yardım edecektir.

 

MECLİSİN KAYSERİ'YE TAŞINMASI

 

Yunan Ordusunun Sakarya’ya kadar ilerlemesi üzerine TBMM'de tartışmalara neden oldu. Genel olarak bir karamsarlık hali vardı.

Bu ortamda, Mustafa Kemal paşa kürsüye çıkar ve şunları söyler:

“Efendiler; memleketimizin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu topraklar üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. Bundan dolayı iki karış yer işgal edilmiş, üç beş köy tahrip edilmiş diye burada feryada lüzum yoktur. Ben size açık söyleyeyim; efendiler bazı yerler işgal edilmiştir bunun üç misli daha işgal edilmiş olabilir. Fakat bu işgal hiçbir vakitte bizim imanımızı sarsmayacaktır.”

Düşman Polatlı’ya kadar gelmesi ve top seslerinin Ankara’dan işitilmeye başlaması üzerine, Hükümet, Meclisin Kayseri’ye taşınması için meclise teklif sundu. Bunun üzerine Erzurum milletvekili Durak Bey söz alır ve tarihi bir konuşma yapar:

“…Ordu şehir bekçisi değil, ordu istiklâl bekçisidir. Nerede canı isterse orada harbini yapar, ikinci meseleye gelince Büyük Millet Meclisi buradan gitmemelidir. …Büyük Millet Meclisi azaları birer tüfek alsınlar, burada top patlayıncaya kadar burada kalsın. “Kanımızı, canımızı feda etmek için geldik… Biz bu kürsüyü bekliyoruz… Ankara’yı bekliyoruz. …Millete biz heyecan vermeyelim, metin olalım, ölürsek ölürüz. Yedi senenin içinde milyonlarca insan telef ettik, biz o milyonlarla insanlardan büyük değiliz. Biz de feda olalım. “

O güne kadar söz alıp hiç konuşmamış olan Dersim Mebusu Diyab Ağa (anne tarafından hısımımız olur) Meclis’te kürsüye çıkar ve şöyle der: “Meclisi taşımak istiyorsanız, buyrun gidin. Ben tek başıma da kalsam son kurşunuma kadar savaşırım. Son kurşunu da kendime sıkarım!"

Ve meclis Ankara’da kalır.

Milletvekillerinden bir heyet ordunun durumunu görmek için cephe hattına gider. Dönüşte meclise bilgi veren milletvekillerinden İzmir Mebusu Mahmut Esat Bey'in şöyle söyler: “…Ordunun ihtiyaçlarından birisi de kumandanların ifadesine nazaran yiyeceği, içeceği yok. Ordu ricat ettiği zaman kâfi derecede erzakını alamamış. …Bir kaç nefere tesadüf ettim. Onlarla görüştüm. …Biz düşmanı yenmeye geldik, Zararı yok biraz da aç dövüşürüz dediler. …Yalınayak bir nefer yanıma geldi. Heyetle ben neferin önünde yere bakmaya mecbur olduk ve sıkıldık. Burada haykırarak istemediğime utandım. 

Düşman Sakarya’ya kadar gelip, Ankara’yı tehdit ettiği o zor günlerde, «Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti» Meclise şöyle seslenir: “Giydiğimiz kefen, yediğimiz zehir olsun… Yeter ki düşmanı kovunuz”.

 

“SAKARYA MELHAME-i KÜBRASI”

 

23 Ağustos 1921 günü Yunan ordusu taarruz başlatır. 100 km uzunluğundaki bir cephede muharebe devam eder. Savaşın başında Mustafa Kemal Paşa şu emirnameyi yayınlar:

 “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”


Sonucu Büyük Nutuk'ta Atatürk şöyle anlatıyor: 13 Eylûl günü Sakarya nehrinin şarkında düşman ordusundan eser kalmadı. Bu suretle 23 Ağustostan 13 Eylûl gününe kadar, bugünlerde dahil olmak üzere, yirmi iki gün ve yirmi iki gece bilafâsıla devam eden  ‘Sakarya Melhame-i Kübrası’ yeni Türk devletinin tarihine; cihan tarihinde ender olan büyük bir meydan muharebesi misali kaydetti.” 

“..Subaylarımızın kahramanlığı hakkında söyleyecek söz bulamam. Ancak doğru ifade edebilmek için diyebilirim ki, bu savaş subay savaşı olmuştur.”

“..ön safta katılan subayların yüzde 80’i, erlerin yüzde 60’ı ya şehit olmuş ya da yaralanmıştı. 42. Alayın bütün rütbeli subayları şehit olduğu için” Alay'ın komutasını bir yedek subay üstlenmişti. 4. Tümen hücum taburunda bir tek subay kalmıştı. Yalnızca Çal dağı çarpışmalarında “3 alay komutanı, 82 subay,ve 900 er şehit olmuştu.” “Karadağ tepesini almak için, yarım tümen şehit verilmişti. 8 Tümen komutanı süngü savaşında şehit olmuştu.”

13 Eylül bittiğinde savaş da sona ermişti. Birkaç gün içinde Ankara’ya gireceğini söyleyen Yunan Ordusu çekildi, gitti. Yunan ordusu Sakarya’da yok edilemedi, ama büyük darbe vuruldu. Azaltılmış rakamlarla ve yalnızca ölü olarak subay-er 18 bin kayıp vermişti.

Sakarya Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine, TBMM, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya Müşür (Mareşal) ve Gazi unvanı verdi…

3 Mart 2026 Salı

 

SEVR ANTLAŞMASI 1920

Ankara’da bu gelişmeler olurken, emperyalist ülkeler de Fransa’nın Sevr kentinde Türk milletine kefen biçiyordu.  Çok sayıda Batılı ülkenin temsilcileri bir araya gelip antlaşmanın maddelerini Osmanlı heyetine kabul ettirdi. Antlaşma 10 Haziran 1920 tarihinde imzalandı.

Sadrazam Damat Ferit Paşa önderliğinde Paris’ e giden heyet Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Osmanlı

Devleti’nin paylaşımına resmen onay vermiş oldu.

Sevr Antlaşması Maddeleri 

İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalmaya devam edecek. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yerler İstanbul ve çevresinden oluşan küçük bir toprak parçası olacak; eğer Osmanlı Devleti, İtilaf güçlerinin belirlediği şartlara uymazsa İstanbul’da ellerinden alınacak,

Batı Anadolu ve Doğu Trakya Yunanlılara verilecek, 

Ege Adaları Yunanistan'a bırakılacak, Rodos ve 12 Ada İtalya'ya verilecek,

 Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti ve güneyinde Kürdistan Devleti kurulacak,

Irak, Musul ve Arabistan İngiltere’ye verilecek,

 Boğazlar, bütün ülkelerin gemilerine savaş zamanında dahi açık bulundurulacak ayrıca boğazlar on ülkeden oluşan bir Avrupa Komisyonu tarafından yönetilecek ve bu komisyonda Türk üye bulunmayacak,

Kapitülasyonlar; İngiliz, Japon, Fransız ve İtalyanlardan oluşan bir komisyonun düzenlemesiyle genişletilerek yeniden gündeme gelecek ve bütün azınlıklar bu ayrıcalıklardan yararlanabilecekti, Ayrıca azınlıklara geniş haklar verilecek ve askerlik yapmayacaklardı,

Azınlıklar sınırlarımız içinde okul ve dini kurumları açabileceklerdi. Osmanlı’nın bu konuda yaptığı uygulamalar ise denetlenebilecekti,

Osmanlı Devleti’nin mali durumu ve bütçesi İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan komisyon ile Düyun-u Umumiye İdaresi tarafından yönetilecekti. Bu komisyonda Osmanlı üyeleri sadece danışman olarak yer alacaktı,

Osmanlı, mali bakımdan zor durumda olduğu için savaş tazminatı vermeyecek ve borçları silinecekti,

Osmanlı Devleti’nde zorunlu askerlik kaldırılacak ve askeri gücü 50.700’ü geçmeyecekti. Ayrıca orduda ağır silahlar ve uçaklar kesinlikle bulunmayacak, Osmanlı donanması İtilaf Devletleri’nin kontrolü altında olacaktı,

Deniz Kuvvetleri’nde 13’ten fazla savaş gemisi bulunmayacak,

Kürtler, Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmak isterlerse (Kürdistan ismiyle) ve bu istek Cemiyet-i Akvam tarafından kabul edilirse, Osmanlılar bu durumu kabul edecekti,

Osmanlılar, Mısır üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, Filistin, Irak ve Suriye için alınan kararlara uyacaktı.

Hicaz bağımsız bir devlet olacaktı (Arap azınlıklar istediğini aldı),

Osmanlı Devleti İzmir'deki egemenlik haklarını Yunanistan’a bırakacak ve kalelerden sadece birinde Türk bayrağı dalgalanacaktı,

Şam ve çevresi, Mardin, Antep ve Urfa Fransa’ya verilecek ve Sivas’ın kuzeyine kadar olan bölgede Fransız nüfusu yer alacaktı,

 İzmir bölgesi dışındaki Batı Anadolu, İtalya’ya ait nüfus bölgesi olacaktı.

10 Ağustos akşamı Sevr Antlaşması’nın imzalandığı haberi Ankara’ya ulaşır. O sırada Mustafa Kemal Paşa Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında çalışıyordu. Haber ulaştıktan sonraki Mustafa kemal Paşa’nın tepkisini Albay Arif Bey şöyle anlatır:

“…Ankara’nın bozkurdu öfke ve acıyla adeta inliyordu. Bir an sonra doğruldu ve silkinerek ayağa kalktı. Emirerini çağırdı, pencereyi kapatmasını söyledi. Bir diğerini çağırdı, ona da ışık getirmesini, odayı saran gölgeleri kovacak kadar bol ışık getirmesini emretti. Beni, İsmet’i Kurmay Başkanını çağırdı. Geç kalmış gibi çabuk çabuk; genelgeler yazdırmak için, ülkenin her yerine buyruklar iletmek için, mücadele ateşini körüklemek için, sanki harekete geçiyordu. Savaşacağını, sonuna kadar mücadele edeceğini ve Türkiye’yi mutlaka kurtaracağını, onu büyük ve özgür bir ülke yapacağını söylüyordu. Odadakiler, söz ve davranışlarından şaşırmış, allak bullak olmuş bir halde onu dinliyorlardı. Elinde ne ordu, ne de iktidar gücü vardı. Böyle eli boş anında bile, zaferi kazanacağından emin bir eda ile konuşuyordu.” 

TBMM Hükümeti’nin Sevr Antlaşması’na tepkisi;

Antlaşmayı tanımadı. Misâk-ı Millî üzerine yemin ederek, Türk topraklarının bölüşülmesine

izin verilmeyeceğine, millet ve vatanı kurtarmaya dair ant içti. Sevr Antlaşması’nı imzalayanlarla bunu tasdik eden Saltanat Şûrası üyeleri vatan haini ilân edilerek Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Hükümeti Tarafından İmzalanması Sonucu Anadolu’daki Millî Mücadele azmi daha da kuvvetlendi. Türk milletinin topyekûn mücadeleye atılmasına neden oldu.