22 Eylül 2026 Salı

 TÜRKİYE BAĞIMSIZ BİR ÜLKE Mİ?

 

Türkiye, 1940’lı yıllardan sonra Atlantik sistemine bağlandı ve tam bağımsızlık ilesinden uzaklaştı. Özellikle  son yıllarda Amerika’nın telkinleri ve istekleri doğrultusunda hareket etmeye başladı. Örnekleri sıralayalım:

 

1. Amerika'nın uyguladığı müeyyidelerin korkusuyla yıllardır İran’dan petrol almıyoruz. Oysa İran bize piyasadan daha ucuz petrol vermeye hazır olduğunu açıklamıştı.

 

2. Son günlere kadar İran'dan doğalgaz alıyorduk ama Amerika'nın İran'a bankalar yolu ile para transferine izin vermediği için doğal gaz alımını da durdurduk. İran’a sebze, meyve satarsak ancak onun karşılığında doğal gaz alabileceğiz.

 

3. Rusya’dan ithal ettiğimiz petrol toplam petrol ithalatımızın %60’ına yakınken bu oran son 3 yıldır sürekli  azaldı. 2025 yılında%47 seviyesine geriledi, 2026’da bu rakamında altına düşeceği anlaşıldı.

 

4. ABD’den ithal ettiğimiz sıvılaştırılmış doğal gaz miktarı özellikle 2025’den sonra çok arttı. 2026 yılının ilk çeyreğinde Amerikadan aldığı LNG’nin toplam ithalat içindeki payı %60’ yükseldi. Bir yandan İran’dan alınan gaz miktarı azalırken diğer yandan doğal gaza göre çok daha pahalı olan LNG'nin ABD'den ithali arttı.

 

5. Bakü Ceyhan Boru Hattı’ndan gelen petrol Ceyhan limanında tankerlere yükleniyor ve bu tankerlerin bir kısmı İsraile gidiyor. Azerbaycan petrolü Türkiye üzerinden İsrail’e ulaşmış oluyor. Türkiye İsrail’e giden tankerlerin Türk limanlarına girişini engellese bu petrol İsrail’e akmaz ama bunu yapamıyor.

 

6. ABD’nin İran’a saldırısına İran’nın ABD’nin üslerini vurarak sert bir şekilde cevap vermesi üzerine Türkiye ABD’yi değil, İran’ı kınadı.

 

7. Başlangıçta inkar edilmesine rağmen, son günlerdeki gelişmelerden anlaşıldı ki, Mekke İttifakı Amerika’nın Husilere ve İran’a karşı üç ülkeyi bir araya getirme projesiymiş. Gazze’de Filistin’de Lübnan’da Amerikan İsrail ortaklığının yaptığı katliamları sadece kınamakla yetinen Türkiye, Husilerin Suudi  saldırganlığına karşı savaşmaya başlaması üzerine Türkiye’nin çok yetkili ağızları Mekke İttifakını bahane ederek, TSK’nın Husilere gerekli dersi vereceğini açıkladı. Böylece bu ittifakın neden oluşturulduğu da anlaşılmış oldu.

 

8. Türkiye birkaç gün önce bir İran bankası olan Bank Mellat’ın faaliyetine son verdi. Çünkü ABD böyle istedi.

 

9. THY, Atlasjet ve Pegasus İran’a yaptıkları uçuşları durdurdu çünkü bunu da Amerika istedi.

 

10. Rusya’dan satın aldığımız ve çok büyük stratejik öneme sahip S-400’leri Amerikan yaptırımlarından korktuğumuz için satmaya karar verdik.

 

11. ABD düşman ülkeler uyguladığı yaptırımları Türkiye’ye de uyguluyor fakat yetkilerimiz buna sessiz kalıyor.

 

12. Amerika, etnik kimlikler ve mezhep farklılıkları üzerinden Türkiye’yi bölmeye kalktı, insanlarımızı birbirine düşman haline getirmeye çalıştı, 40 binin üzerine insanın ölümüne neden oldu.  FETÖ marifetiyle ülkemizi işgal etmeye teşebbüs etti. Bütün bunlara rağmen ABD’ye dostumuz ve müttefikimiz dedik ve demeye de devam ediyoruz.

 

13. Özellikle son yıllarda ABD’nin telkin ettiği ekonomi programını uyguluyoruz. Bu program birkaç kanaldan sömürülmemize neden oluyor.

 

Faizlerin yüksek olmasına rağmen dolar daha az değer kazandığı için bir milyon dolar getirip TL’ye çeviren bir yabancı, bir yıl sonra kazandığı faiz geliriyle bir milyon yüz bin dolar alıp gidebiliyor.

 

Bu sistemde ithalat ihracattan daha fazla olduğu için sürekli dış ticaret açığı verdik ve vermeye devam ediyoruz. Bu açığı yüksek fazile borçlanarak karşılamaya çalışıyoruz.

 

Kamu işletmelerini özelleştirme adı altında yabancılara sattık, buna ek olarak birçok özel sektör işletmeleri de yabancılara satıldı. Yabancılar bu işletmelerden kazandıkları paraları kendi ülkelerine transfer ediyor.

 

1980’den sonra kurulan İstanbul Borsası da yabancı yatırımlar için kârlı bir kurum oldu. Gelen paralar kârlarını yaptı ve çekip gitti.

 

Faizlerin yüksek olması en çok bankalara yaradı. Özel bankalarının büyük çoğunluğu yabancıların elinde olduğu için bu bankalar elde ettikleri yüksek miktardaki kârlarını kendi ülkelerine taşıdı.

 

Adına liberal ekonomi denilen bu sistem Türkiye’nin sömürülmesini kolaylaştırdı.

 

Bütün bunlara rağmen bu sistem devam edip  gidiyor.

 

KANLI EMPERYALİZME HİZMET Mİ EDİYORUZ

 

Şimdi bir soru daha soralım: Bütün bu uygulamalar, bu eylemler kimin çıkarına hizmet ediyor? Cevabı biz verelim; bütün bu politikalar Batı emperyalizmine hizmet ediyor. Emperyalizmin arkasındaki egemen sermayeyi büyütüyor Bu azgın sermayenin gücüne güç katıyor.

 

Bu sermaye, İsrail’in soykırıma ulaşan katliamlarının en büyük destekçisidir. II. Cihan Harbi’nden bu yana en az  40 milyon insanı katletmiştir. Çocukları annesiz babasız, anne ve babaları çocuksuz bırakmıştır. Milyonlarca insanın evinden, yurdundan göç etmesine sebep olmuştur.Ülkelerin toprağına, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, ham maddelerine el koymuştur. Etnik kimlik ve dini inanç farklılıkları üzerinden insanları birbirine düşman hale getirerek birbirlerini öldürmesine neden olmuştur. Hiç çekinmeden ülkeleri işgal etmiştir.

 

MÜDAFAA-İ HUKUK


Türkiye’yi yönetenler ve ben Atatürkçüyüm diyenler şunu bilmelidir; Türkiye Cumhuriyeti Müdafaa-i Hukuk doktrini esas alınarak kurulmuştur. Müdafaa-i Hukuk, yani Türk Milletinin ve dünyadaki tüm halkların hakkını korumak ve kollamak...

 

Atatürk bunun için iki ilkeyi esas almıştır; ‘İstiklal-i Tam’ ve ‘Hakimiyeti Milliye’.

 

Ne yazık ki ne tam bağımsızlık kaldı ne de kaytıtsız şartsız millet egemenliği kaldı. Mazlumların yanında duracağımıza zalimlerle dost olduk.

12 Eylül 2026 Cumartesi

 

12 EYLÜL SÖMÜRÜ KAPILARININ AÇILDIĞI GÜN

12 Eylül darbesi en çok ekonomimizi etkiledi. Uygulanan ekonomik program yüzünden Türkiye farklı yöntemlerle sömürüldü. Bu sömürü düzeni ne yazık ki o tarihten bugüne kadar devam etti. Bu yöntemleri sıralayalım:

Faiz oranları enflasyon değerlerinden çok daha yüksek tutuldu.

Dövizin değer artış oranı yıllık faiz oranının altında kaldı.

Türk Lirası gereğinden fazla değerlendi.

Gümrüklerdeki mali koruma duvarı yıkıldı.

İthalattaki bazı kısıtlamalar kaldırıldı.

İstanbul Borsası kuruldu. Yabancı sermayenin ülkeye girişi kolaylaştırıldı.

Yabancıların toprak, şirket ve hisse senedi alıp satmasının yolu açıldı.

Ekonomimiz yabancıların güçlü rekabetine açıldı.

Kâr eden Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) özelleştirilmeye başlandı.

Bu KİT’lerin çoğu yabancıların eline geçti.

Türk Lirası gereğinden fazla değerlendi. Dolayısıyla ithalat kolaylaştı, ihracat zorlaştı.

Türkiye her sene cari işlem açığı verdi.  İhracat ithalatı karşılayamadığı için ortaya çıkan açık yüksek faizle alınan paralarla kapatılmaya çalışıldı, ülke sürekli borçlandı. Kan kaybetti.

Cari işlem açığının yüksek olması enflasyonun düşmesini önledi.

Yabancılar satın aldıkları işletmelerden elde ettikleri kârları kendi ülkelerine transfer ettiler; paramız aktı gitti.

Özel bankaların çoğu yabancı sermayenin eline geçti. Faizlerin yüksek olmasından dolayı bu bankaların kârları çok arttı. Bu yolla da çok para kaybettik.

Borsada hisse senetlerinin değeri düşünce yabancı fonlar hisse satın aldı ve senetlerin değeri yükselince sattı ve tekrar dolar aldı. Getirdikleri dolardan daha fazlasını aldı ve gitti.

Doların bir yıllık değer artışı yıllık faiz oranına göre düşük kalması döviz kaybına yol açtı. Bir örnekle anlatayım:
Dışardan bir milyon dolar gelse ve doların değeri 2 TL olsa bu gelen bu dolarla 2 000 000 TL alınıp faize verilse sonuç ne olur hesaplayalım:

 Faiz oranı %50 ise yılsonunda 2 milyon TL 3 milyon TL olur.   Dolar’ın değer artışı ise %25’de kalsa yani dolar eşittir 2.5 TL olsa, 3 milyon Tl ile 1 milyon iki yüz bin dolar alınır.

1 000 000 dolar geldi,1 200 000 dolar gitti. Zarar 200 000 dolar.

Bu sömürü düzeni 1980’den bu yana uygulanıyor. Adına da liberal ekonomi deniyor. 

Şu anda da bu düzen devam edip gidiyor.  Bakalım milletimiz bu gaflet uykusundan ne zaman uyanıp gidişata dur diyecek…


9 Eylül 2026 Çarşamba

 

MÜDAFAA-İ HUKUK VE CHP’NİN KURULUŞU

103 DEĞİL 106

Hakimiyeti Milliye ve Yeni Gün gazeteleri, 7 Aralık 1922’de, Mustafa Kemal’in bir açıklamasını yayınladı. Açıklamada, “halktan gördüğüm sevgi ve güvene layık olabilmek için sıradan bir vatandaş olarak, yaşantım boyunca sürdürmek ve ülke yararına adamak amacıyla, halkçılık temelinde ve ‘Halk Fırkası’ adıyla bir parti kurmak istiyorum” deniyor ve ülkenin siyasi geleceğiyle ilgilenen aydın ve düşünürleri, konuyla ilgili tartışmaya çağrılıyordu.

Mustafa Kemal, bu çağrıdan yaklaşık bir ay sonra, aynı konuyu halkla görüşmek üzere, uzun bir yurt gezisine çıkar ve Eskişehir, İzmit, İzmir ve Balıkesir’de, kurulacak parti ile ilgili toplantılar düzenler  ve konuşmalar yapar.

Toplantılarda, yeni yönetim şeklini, parti ve teşkilat konularındaki görüşlerini şöyle açıklar:

“Millet, daha önce olduğu gibi, çıkarcı gurupların kurduğu partilerin peşinden gitmemeli, kendi program ve partisini yaratarak siyasi eyleme dolaysız katılmalıdır; her görüşten yurttaşın üye olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden ve bu örgütlerin yarattığı ulusal birikimden yararlanılmalıdır; kurulacak parti, halkçılık programı üzerinde yükselmeli, bu nedenle adı Halk Fırkası olmalıdır.

“Tam bağımsızlık ve kayıtsız koşulsuz egemenlik ilkelerine dayanan bir politika izleyecek olan bu parti, ulusun tümünü kapsamalıdır. Sınıfsal değil, ulusal olmalıdır. Bu parti aynı zamanda, halka siyasi eğitim veren bir okul olmalıdır. Millet karşısında dürüst ve namuslu olmak, halka her zaman doğruyu söylemek gerekir. Kimsenin kendini halkın üstünde görmeye hakkı yoktur...”

“Benim ve hepimizin, düşünmek zorunda olduğu şey, bu ülke ve bu milleti gerçekten kurtarabilecek beyinlerin, vatanseverlerin bir araya gelmesini sağlamaktır. Bu kabiliyette olan insanlar her nerede ise, onları alıp milletin geleceğini yürütme işini verdiğimiz meclisin içine koymak gerekir. Davranışlarımızın belirlenmesinde akıl, ilim, tecrübe egemen olmalıdır”.

İkinci Meclis’i oluşturmak için seçimler yapıldı ve Müdafaa-i Hukuk adıyla seçime giren adayların çoğu kazanır. Meclis’te Müdafaa-i Hukuk grubu kurulur.  Bu grup büyük oranda Atatürk’ü destekledi.

Meclis açıldıktan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası ile ilgili çalışmalar hızlandı. Seçimin yapıldığı 7 Ağustos’1923’den 9 Eylül’e kadar toplantılar yapıldı. Toplantılar sonunda,  hazırlanan Cumhuriyet Halk Fırkası Tüzüğü 9 Eylül 1923 tarihinde kabul edilir. Bu tüzük, 23 Ekim 1923’te Mustafa Kemal ve Recep Peker imzasıyla Dâhiliye Vekâletine onaylanmak üzere verildi.

Fırka’nın adı, 1924te Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935’te de Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi.

4 Eylül 10919’da toplanan Sivas Kongresi’nde müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin hepsi “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “ismi altında birleşti. Sivas Kongresinde oluşturulan bu cemiyet Cumhuriyet Halk Partisi’nin temeli olmuştur. Fikri yapısının özü Müdafaa-i Hukuk doktrinidir. Müdafaa-i Hukuk yani, Türk milletinin ve tüm mazlum halkların hukukunun savunulması  ve korunması.

15 Ekim 1927’de toplanan CHP kurultayının açılışında konuşan Mustafa Kemal Atatürk, bu toplantının birinci kurultay değil, “ikinci kurultay” olduğunu söyledi. İlk kurultayın 4 Eylül 1919’da açılışı yapılan Sivas Kongresi olduğu şöyle anlattı.

“Efendiler, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresini açıyorum. (...) Bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsamak üzere ilk Genel Kongremiz Sivas’ta yapılmıştır. (...) Bugün açılışı ile iftihar ettiğimiz büyük kongremiz Sivas Kongresi’nden sonra teşkilatımızın İkinci Büyük Kongresi oluyor.”

Atatürk, bu konuşmasıyla CHP’nin kuruluş gününün 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi olduğunu, özünün de Müdafaa-i Hukuk olduğunu anlatmış oluyor.

Sadece CHP değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Müdafaa-i Hukuk doktrini esas alınarak kurulmuştur. CHP’nin geleceğinde söz sahibi olacaklar bu gerçeği  iyi bilmelidir. CHP özüne dönecekse hedef bellidir: Müdafaa-i Hukuk.