5 Ağustos 2026 Çarşamba

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 6

CHP'LİLERİ CİN ÇARPTI
Büyük Rus romancısı Dostoyevski’nin dilimize “Cinler” veya “Ecinniler” ismi ile tercüme edilmiş muhteşem bir romanı var. Okuyanlar bilir, Dostoyevski, bu romanın başına İncil’den bir küçük bölüm aktarır:
“Orada, dağda büyük bir domuz sürüsü otluyordu. Cinler ol kişiden çıkıp domuzlara girdiler. Sonra gidip uçurumdan atladı sürü. Boğuldu.”
İncil böyle diyor. İçine cin kaçan sürü uçurumdan atlayıp, intihar etmiş.
CHP’den ayrılıp İmamoğlu-Özel ikilisinin peşinden gidenleri de cin çarpmış. Sürü halinde bir yere doğru gidiyorlar ama nereye gittiklerin farkında değiller.
Türkiye batıyor, şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor korkusu ve AKP düşmanlığı, Erdoğan nefreti cin gibi bunların beynine girmiş. Yaptıkları yanlışlığın farkında değiller, domuzların uçuruma atladığı gibi bunlar da Yeni Parti’ye giriyorlar.
Gerçeklerden o derece kopmuşlar ki, Yeni Parti’nin Atatürk ilkeleri doğrultusunda çalışacağına, Türkiye’yi Atatürk’ün rotasına sokacağına inanıyorlar. Oysa Yeni Parti’nin programını açıp okusalar bunun böyle olmadığını anlayacaklar. Programda vatan kelimesi yok, Mavi Vatan kavramı yok, emeryalizmle mücadele yok, milli kelimesi yok, FETÖ ile mücadele yok. Ne var derseniz; Avrupa Yerel Özerklik Şartı’nın eksiksiz uygulama, eşit yurttaşlık kavramı, ana dilde eğitim gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet özelliğini bozacak, Türkiye’yi bölecek planın ön hazırlıkları var.
ZEKÂ YETERLİ DEĞİL
Yakın uzak arkadaşlarım var, hepsi de zeki ve iyi eğitim almış kişiler ama bakıyorum cin bunların da içine girmiş. Özel’i ve İmamoğlu’nun peşinden sürükleniyorlar. Şaşırdım mı? Hayır!
Zeki insanların da aptallık ettiklerini, bazı durumlarda hata yapmaya sıradan insandan daha yatkın olduğunu iddia eden çok sayıda araştırmacı var.
Çoğu insan zekânın iyi düşünmekle eş anlamlı olduğuna inanır ama yüksek zekâ ve iyi eğitim insanın zihinsel hatalar yapmasını her zaman önlemez.
Zeki ve eğitimli insanların kendi hatalarından ders çıkarma ya da başkalarından tavsiye alma ihtimali daha düşüktür. Hatta verdikleri hatalı kararları ve yaptıkları hatalı seçimleri haklı ve doğru göstermek için çok değişik bahaneler bulabilirler. Bu da görüşlerinin giderek dogma özelliği kazanmasına neden olur. Daha kötüsü sahip oldukları önyargıların esiri olabilirler. Sonuçta, yaptıkları mantık hatalarını zor fark ederler.
Zekâ, olayları öğrenip hatırlamamıza ve karmaşık bilgileri çabuk işlememize yardımcı olabilir; ancak beynin bu gücünü doğru kullanmak için dengelere ve denetimlere ihtiyaç var.
İnsanları beyinlerini doğru kullanması için şunlara ihtiyaç var: Entelektüel tevazu, aktif ve açık fikirli düşünmek, mevcut bilgilerinin esiri olmamak, önyargılardan uzaklaşmak, merak, kararları ve seçimleri duygusallıktan uzak tutmak, kendisini yenilemeği bilmek. Belki de en önemlisi düşüncelerini, kanaatlarını kanıtlanmış bilgilerden yola çıkarak oluşturmak. Kanıta dayanmayan bilgilerin esiri olmamak. Ama bir kere cin içeri girince bunlardan hiç biri kalmıyor.
Yobazlık sadece dini inançla olmuyor, kendi bildiklerini ve kanatlarını sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz.
19. yüzyıldan kalma bir söz var: “Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları, sadece önyargılarını düzenlemektir.”
İster zeki olsun ister olmasın, insanların önce bildiklerinin kendisine verdiği zararlardan kurtulması lazım.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 5

ÖZGÜR DÜŞÜNCE YA DA ROBOTLAŞMA
Bundan önceki yazımda insanların nefret ve korku duyusu kullanılarak sürü haline getirildiğini yazmıştım. O yazıda nefret duygusunu işlemiştim; bugün de korku duyusunu ele alacağım.
Erich Fromm, çağdaş psikiyatrinin gelişmesine katkı sunan birkaç bilim adamında birisi. Onun en önemli eserlerinden birisi de ‘Özgürlükten Kaçış’ isimli kitabı. Bu kitapta, çağdaş insan için özgürlüğün anlamını ve insanların özgürlükten kaçışlarını ve bunun nedenlerini anlatır.
Fromm, kitabının ‘Robot Uyumluluğu’ bölümünde, milyonlarca kişinin nasıl oluyor da özgürlükten kaçıp, robot gibi yaşadığını anlamamıza yardım ediyor. Okuyalım bakalım:
“Ele alacağım bu mekanizma, çağdaş toplumdaki normal bireylerin birçoğunun bulduğu çözümü oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinde beklediği gibi olur. “Ben” ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. “…Kendi bireysel benliğinden vaz geçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur. Ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir.
“Yalnızlığı yenmenin “normal yolunun bir robot haline gelmek görüşü, kültürümüzdeki insanın en yaygın görüşlerinden biriyle çelişmektedir. Çoğumuz düşünme, hissetme ve dilediği gibi davranma özgürlüğüne sahip bireyler olarak düşünülürüz. Kuşkusuz bu, çağdaş bireycilik konusundaki genel görüş olmakla kalmaz, aynı zamanda her birey, kendisinin “kendisi” ve düşüncelerinin, duygu ve isteklerinin “kendisine ait” olduğuna içtenlikle inanır. Bununla birlikte, aramızda gerçek bireyler vardır gerçi ama ama çoğu zaman bu inanç bir yanılsama, hatta bu koşulların ortadan kaldırılmasına giden yolu tıkaması açısından, tehlikeli bir yanılsamadır.”
Fromm’un robotlaşma olarak isimlendirdiği bu duruma ‘sürüye katılma’ da diyebiliriz. Korkutulan insan koyun gibi özgürce dolaşmaktan vazgeçer ve sürüye katılarak kendisini güvende hisseder. Çoban nereye derse oraya gider. İtiraz etmeden gider, çünkü çobanın kararını kendi kararı sanır ve o bunun farkında değildir.
Son yıllarda yoğun biçimde ‘şeriat geliyor’, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu yayıldı. İktidarın şeriat getireceğine inananlar sürü haline dönüştü. Korkan insan yalnızlığı sevmez, şeriat korkusuna kapılan insanlar da adeta birbirlerine sarıldı.
Erdoğan nefretine bir de bu korku eklenince ortaya büyük bir kitle oluştu. Bu kitle, Fromm’un dediği gibi robotlaştı ve kolay yönetilebilir hale geldi. Yıllardır, belirli gazeteler, televizyonlar ve sosyal medya trolleri bu kitleyi istedikleri yöne çekip götürdüler.
BU KİTLENİN ÖZELLİKLERİ
Uzak, yakın arkadaşlarım, dostlarım var; onlarla konuşuyorum, sosyal medyadan paylaştıkları mesajları, haberleri takip ediyorum. Büyük çoğunluğu, özellikle siyasi konularda, aynı şeyleri söylüyor, sosyal medyadan aynı şeyleri paylaşıyor. Hepsinin de Türkiye konusunda savundukları düşünceler birbirinin aynısı. Ve hepsi bu fikirleri kendilerinin özgün düşüncesi sanıyor. Oysa bu fikirler izledikleri televizyonlardaki konuşmacıların veya okudukları gazetelerdeki yazarların düşünceleri. Bu düşünceleri içselleştiriyorlar ve bir papağan gibi tekrar edip duruyorlar.
Sadece fikirleri aynı değil, duyguları da aynı. Hepsi aynı politikacıyı seviyor ve hepsi aynı politikacıya kızıyor ve aynı politikacıdan nefret ediyor.
Bunların izlediği televizyonlar da okudukları yazarlar da aynı. Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarına bakış açıları ve çözümleri de aynı. Tam bir teslimiyet…
ÖZGÜRLÜKTEN KAÇANLARIN HALİ
Özgürlükten kaçanların temel özelliği eleştirel düşünceden uzaklaşmış olmaları. Eleştiri yok, araştırma yok, sorgulama yok, peşin kabul ve benimseme var. Öylesine benimsiyorlar ki, duydukları ve okudukları düşüncelerin başkasına ait olduğunu unutuyorlar ve kendi özgün düşünceleri sanıyorlar.
Eleştirel düşünceden uzaklaşınca kişinin özgün düşünce, duyum ve arzuları da kayboluyor. Bunların yerini, katıldığı sürünün veya bir parçası olduğu robotlar topluluğunun düşünce, duyum ve arzuları alıyor.
Egemen güçler, robotlardan oluşmuş böyle bir kitleyi kolaylıkla kullanabilir. Örneğini görüyoruz; sürüleşmiş kalabalığı Atatürk’ün partisinden ayırıp İmamoğlu’nun partisine kolaylıkla götürdüler.
Aklın yerini korku, nefret ve sevgi alınca sonuçta böyle oluyor.

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 4

PSİKOLOJİK KİTLE!
Türkiye’de bir yeni ‘psikolojik kitle’ oluşturuldu. ‘Psikolojik’ diyorum çünkü insanlar akıllarından çok duygularının itmesi ile bu kitleye katılıyor. O duygunun adı da ‘Erdoğan ve AKP nefreti’ ve Türkiye’ye şeriat geliyor korkusu.
Bu yazıda daha çok nefret duygusu üzerinde duracağım. Daha sonraki yazıda korkunun insanları sürüye dönüştürdüğünü anlatacağım.
Bu nefrete dayalı kitlenin içerisinde Atatürk posteri sallayanları, kafa tokuşturarak milliyetçiliğini ilan edenleri, Türkiye’yi bölme hevesi içinde çırpınanları, inşallah, maşallah diyerek dindar olduklarını gösterme ihtiyacı duyanları, ümidini Amerika’ya bağlamış liberalleri görmek mümkün.
Fikirler farklı, ama nefret aynı. Bu nefret onları tekleştiriyor. Nefret tek, fikir tek: ‘Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin’.
EGEMEN OLAN AKIL DEĞİL, DUYGU
Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.
Aşkın gözü kördür derler, biz de diyoruz ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birisinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur.
Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar.
Böyle duygusal kitlelerde, ilkokul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.
Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.
NEFRET DUYGUSU YOBAZLAŞTIRIYOR
Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.
Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.
Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek. Bu nefret aydınlarında, Erdoğan nefreti Türkiye nefretine dönüşmüş ama haberleri yok.
YABANCILAŞAN İNSANLAR TEHLİKE SAÇIYOR
İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.
Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…
Bu durumun devam etmesini isteyenler de sürekli sürekli Erdoğan ve AKP nefretini pompalıyorlar.
GELELİM SON DURUMA
Erdoğan nefreti ile bir arada tutulan bu psikolojik kitleyi, Kılıçdaroğlu Erdoğan’a hizmet ediyor propagandası ile CHP’den uzaklaştırdılar. Atatürk’ün partisi, diye savundukları bu tarihî partiyi parçaladılar. İçinden Batı hizmetkârı bir Yeni Parti çıkardılar. Haklarında bu kadar suçlamalar bulunan, yaptığı kanunsuzluklar nedeniyle hapse atılan bir adamın partisini Atatürk’ün partisine tercih ettiler.
Onun için diyoruz ki, nefretin gözü kördür…