#küreselleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#küreselleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2019 Perşembe


YOKSULLUKLA MÜCADELE VE DEVRİMLER

Amaçlarından biri yoksullukla mücadele olan Birleşmiş Milletler, 22 Aralık 1992 tarihinde, 17 Ekim’i “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü” olarak ilan etmiş. Aradan 27 yıl geçmiş ama yoksulluk sorunu hâlâ dünyamızın en önemli meselelerinden birisi olarak devam edip gidiyor.

Yoksulluğun tarifinde bile tam bir anlaşma yok. Kimisi olaya günlük dolar hesabı üzerinden bakıyor, kimisi ise, yoksulluğu temel insan haklarının bir ihlali olarak görüyor.

Yoksulluğun esas sebebi üretim yetersizliğinden çok paylaşmadaki haksızlıklardan ve sömürü düzeninden kaynaklanıyor.

İnsanlık tarihine baktığımızda, Üretim fazlalığının oluşması ile zengin-yoksul çelişkisinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu çelişki, sonuçta feodal/ümmet düzenini yaratıyor. Fransız devrimi bu feodal düzene bir isyan aslında…

DEVRİMLER VE YOKSULLUK

Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi’ni okuyanlar bilir. 1780’li yıllarda, devlet vergisi, kilise vergisi, efendi vergisi, mahalli vergi, genel vergi derken tüm kazancını kaybeden bir köylü Paris’e gelir ve kralı görmek ister. Gerisini yazardan dinleyelim.

“Zavallı adam sarayı, havuzları, o büyülü Kral ve Kraliçeyi gördüğünde kendinden geçmişti. Arada bir göz yaşlarına hâkim olamıyor, ağlıyordu. “Çok yaşayın!” diye bağırıyordu.”

İşçinin yanındaki bir Parisli tepkisini şöyle dile getirir:

“Bu aptallar senin gibilerin sayesinde görkemli hayatlarını sürdürebiliyorlar. Kendilerini daha da abartıp küstahlaşıyorlar”

Fransız devrimini, kral sevdalısı köylüler değil, kentliler gerçekleştirmiş.

ASİL YOK ZENGİN VAR

Fransız devrimi kralların ve asilzadelerin sonunu getiriyor. Getiriyor ama sömürü ve yoksulluk devam ediyor. Sanayinin gelişmesiyle birlikte sömürünün şekli değişiyor; sermaye-emekçi çelişkisi ortaya çıkıyor. Asilzadelerin yerini para babaları alıyor. Ülkeleri bunlar yönetiyor, ticareti bunlar yönlendiriyor.

Ülkelerin çoğunda ve dünya genelinde iktisadi ve siyasi politikaları bu zenginler belirliyor. Bunlar için para kazanma o kadar büyük bir amaç haline gelmiştir ki, tüm yöntemleri meşru görüyorlar.

Bazı ülkelerin siyasi ve iktisadi hayatına hâkim olan bu %1’lik kesim, sırf kendi keselerini doldurmak ve daha zengin olmak için, başka halkların, başka milletlerin toprağına, emeğine, ham maddesine, pazarına, doğal ve mali kaynaklarına el koyuyor.

Sonuçta, gelir düzeyi en üst seviyede olan %1’lik kesim giderek zenginleşirken, %99’luk kesim ise fakirleşiyor... Sömürüye dayanan emperyalizm sürüp gidiyor.

1 milyara yakın insan açlık sınırının altında. 200 milyon çocuk beslenmek için yeterli gıda bulamıyor ve bebek ölümleri azalmıyor. En az 100 milyon çocuk ilkokula, 250 milyon çocuk ortaokula gitme imkânından mahrum. 1 milyara yakın insan okuma yazma bilmiyor. 300 milyon çocuk çalışmak mecburiyetinde.

En zengin 200 kişinin serveti 1 trilyon dolardan fazla. Buna karşılık 43 fakir ülkenin tüm geliri 150 milyon civarında.

SÜREKLİ DEVRİM GEREK

Bu durum gösteriyor ki, Fransız devrimi ve takip eden diğer devrim ve milli bağımsızlık mücadeleleri sömürüyü ve insanın insana hükmetmesini önlemeye yetmemiş. Bu böyle sürüp gidemez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi eninde sonunda,

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

Yeter ki insanlar Charles Dickens’in romanında işçi gibi kendilerini sömüren, yoksul bırakan kimseleri alkışlamaktan vazgeçsinler ve bu sistemi sorgulamaya başlasınlar. Tıpkı Castro gibi:

“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”


17 Eylül 2019 Salı


12 EYLÜL İLERİCİLERİ

12 Eylül darbesinden bu yana 39 yıl geçmiş ama bu darbenin başımıza sardığı iki büyük sorun devam edip gidiyor: Bu dönemde başlayan neoliberal ekonomik siyaset ülkeyi borç batağına soktu. Vatanı ve milleti bölmeye çalışan PKK terörü ise şehitler almaya devam ediyor.

Ekonomik durumu anlamak için gazetelerin yazdığı işsizlik rakamlarına bakmak yeterli:

“Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı Haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 938 bin kişi artarak 4 milyon 253 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 2,8 puanlık artış ile %13,0 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 3,2 puanlık artış ile %15,3 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 5,4 puanlık artış ile %24,8 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 2,9 puanlık artış ile %13,3 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılı Haziran döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 802 bin kişi azalarak 28 milyon 512 bin kişi, istihdam oranı ise 2 puanlık azalış ile %46,4 oldu.”

PKK terörü ise 24 Temmuz 2015’den bu yana yürütülen mücadele sonucu giderek bitme noktasına geldi. Mücadeleyi yürüten kahraman askerlerimize, polislerimize, korucularımıza şimdi yörenin anneleri de katıldı.

AMERİKANIN HİZMETİNDE İLERİCİLİK

Amerika’nın başımıza sardığı bu iki sorunun bugüne kadar bu şekilde devam etmesinin en büyük nedenlerinden birisi 12 Eylül’den sonra ortaya çıkan ilerici aydınların(!) halkı yanlış yönlendirmesi oldu.

Bunlar, küreselleşmiş neoliberal ekonomi programının en büyük savunucusu oldular. Milli sanayiciyi kötü mal üretiyor, pahalıya satıyor diye damgaladılar. KİT’ler milletin sırtında yüktür, satalım, kurtulalım dediler. İçeride pahalıya üretiliyor, dışarıdan daha ucuz alırız diyerek üreticiyi suçladılar. Devleti küçültelim dediler. Ekonomi üzerindeki her türlü kısıtlamayı kaldıralım, kendi haline bırakılan piyasa arz-talep dengesini sağlar ve bu denge de ekonomik etkinliği artırır diye yazdılar, çizdiler.

Dünya Bankası ve IMF politikalarının savunuculuğunu yaptılar. Bunlara en büyük ekonomist kim diye sorun, Kemal Derviş derler.

Bu sözümona ilericiler Amerika ne isterse onu söylediler, onu yazdılar, yetmedi altına imza atıp bildiri yayınladılar. Amerika’nın papağanı oldular, piyonu oldular.

Yıllarca etnik kimlik dediler, mezhep dediler, demokratik özerklik dediler, ileri demokrasi dediler, yerel yönetimlere özerklik dediler, açılım dediler, barış dediler. Ülkenin bölünmesi için kamuoyu oluşturdular. Vatan bölücülüğü özgürlüğünü icat ettiler.

Ve bütün bunları da ‘ilerici aydın’ kimliği ile yaptılar.

BÖYLE İLERİCİLİK OLMAZ

Emperyalizmin planlarına, projelerine, niyetlerine hizmet edenlerden ilerici olmaz.

Batı tarzı bir hayat yaşamak insanı ilerici kılmaz.

Halk müziğini küçümseyip batı müziği hayranı olmak insanı ilerici kılmaz.

Halayı bırakıp sirtaki oynamak insanı ilerici kılmaz.

Ezandan, namazdan kaçmak insanı ilerici kılmaz.

Rakı, viski, rakı içmek insanı ilerici kılmaz.

Dekolte kıyafetler giyip çarşı Pazar gezmek insanı ilerici kılmaz.

Arabasının arkasına Atatürk’ün imzasını yazdırmak, Atatürk resimli tişört giymek insanı Atatürkçü de ilerici kılmaz.

GERÇEK İLERİCİ KİMDİR?

Küreselleşmiş neoliberal ekonominin tehdit ettiği ülke çıkarlarını savunanlar ilericidir.

Emperyalizmin zulmüne, sömürüsüne karşı çıkanlar, mazlumların yanında olanlar ilericidir.

Vatan bölünmesin diye mücadele edenler, dağlarda, kırlarda savaşanlar ilericidir.

Emperyalizmin parçalamak istediği milli devleti savunanlar ilericidir.

Millet egemenliğinin derinleşmesi için çaba gösterenler ilericidir.

Ülkenin bağımsızlığını savunanlar ilericidir.

Cemaat, tarikat, ağalık düzenini yıkmak isteyenler ilericidir.

Borçlanma ekonomisinden değil üretim ekonomisinden yana olanlar ilericidir.

Gelir dağılımındaki bozukluğa isyan edenler ilericidir.

Özetle, kim emperyalizme kaşı çıkıyorsa; milletin ve vatanın birliğinden yanaysa; ekonominin, eğitimin, savunmanın milli olması için çaba gösteriyorsa; vatan topraklarının tamamında Türk milletinin egemenliğini savunuyorsa, bilimi her konuda rehber edinmişse, o ilericidir.  

2 Eylül 2019 Pazartesi

ZEHRİ ALTIN TABAKTA SUNARLAR

Meşhur sözdür; zehri altın tabakta sunarlar”. Bu yöntemi en iyi Amerika’nın başını çektiği emperyalist devletler uyguluyor. Bu devletler, altın tabakta sundukları zehirlerle milli devletleri sömürüyorlar, parçalıyorlar.

Nedir o altın tabaklar derseniz, bazılarını sıralayalım: küreselleşme, demokrasi, halklara özgürlük, insan hakları, adalet, azınlıklara özgürlük ve özerklik, doğal çevreyi korumak.

Milli devletler içerisinde bu tabaklara zehri koyacak ve halka içirecek kadroları da kolay bulurlar. Siyasetçiler, yazarlar, gazeteciler, sözüm ona aydınlar ellerine aldıkları bu tabaklarla sundukları zehirlerle insanları bölünmeye, sömürülmeye hazır hale getirirler.

Bu zehirler doğrudan beyne etki eder. İnsanlar sağlıklı düşünemez hale gelir. Kendisine, içinde yaşadığı topluma, vatanına yabancılaşır; hatta düşman hale gelir.

DEMOKRASİ TABAĞI

Demokrasi, temel hak ve özgürlükler insanlığın çok kanlı mücadeleleri sonucu elde ettiği değerlerdir. Hangi topluma veya hangi kişiye demokrasi ve özgürlük ister misiniz diye sorsanız, evet isteriz derler,

Bunu bilen Amerika, zehirlemek istediği toplumlara zehri bu tabaklar içinde sunar. Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı demokrasi tabağında sundukları zehirle parçaladılar, milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca insanın evsiz, yuvasız kalmasına sebep oldular.

Türkiye’yi bölmek isteyenlerin de en sık demokrasi tabağını kullanıyorlar. Örnekler çok ama biz sonuncuyu yazalım: Bölücü terör örgütü PKK’ya her türlü yardımı yapan Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanları görevden alınınca, demokrasiyi altın tabağa dönüştürüp içine de bölücülük zehrini koydular ve halka sundular. Bu zehri içenler, hainlikleri tescilli kimseleri demokrasi adına savunmaya başladılar. Zehir öyle etkildi ki, içenler için demokrasi vatandan daha değerli hale geldi.

KÜRESELLEŞME TABAĞI

Emperyalist güçler, küreselleşme tabağında sundukları zehirlerle batı sermayesinin gelişmekte olan ülkeleri daha rahat sömürmesinin yolunu açarlar.

Bunun için, gelişmekte olan ülkelere küreselleşmeyi allayıp pullayıp çok iyi bir şeymiş gibi takdim ederler.

Küreselleşin, zenginleşin derler ama tam tersi olur.  Kapıları açın, gümrükleri kaldırın, mal ve sermaye rahatlıkla dolaşsın derler. Bunu da ekonomik reçete diye sunarlar ama bu reçetenin özünde zehir var, sömürü var, el koyma var.

“Küreselleşme” tabağındaki sömürü zehrini Türkiye 1980 ihtilali ile içmeye başladı, hala da içiyor. 

ADALET TABAĞI

15 Temmuz’u takiben binlerce FETO ve PKK mensubu tutuklandı; asker, polis ve yargı bu örgütlerin mensuplarından temizlenmeye başlandı.

Temizlik ilerleyip hapishaneler dolmaya başlayınca zehir yeni bir tabakla sunulmaya başlandı. Altın tabağın ismi “Adalet” oldu.

Kamuoyu yargının tarafsız olmadığı ve binlerce masum insanın tutuklandığı ve ortada adalet kalmadığı şeklinde şartlandırıldı.

Adalet olmayınca yürümek te gerekli oldu(!). Adalet tabağındaki zehri içenler FETÖ ve HDP ile kol kola girip Ankara’dan İstanbul’a kadar, yürüdüler.

Bu zehri içenlere göre, yüzlerce kahraman Türk subayı, Vatan Partisi yöneticileri Ulusal Kanal çalışanları ve Aydınlık gazetesi yazarları hapislere atılırken Adalet vardı, binlerce FETÖ ve PKK mensubu tutuklanınca adalet yok oldu.

Dün genel kurmay başkanı dahil yüzlerce subay, teröristlikle ve casusluk, fuhuş gibi adice iftiralarla hapse atılınca adalet vardı, devleti ele geçirmek için darbe yapmaya kalkan, bunun için sivil halkı, polislerimizi, askerlerimizi acımadan şehit eden askerler hapse girince adalet yok oldu.

Adalet çok yüce bir kavramdır. Hiç kimse ben adalet istemiyorum demez. Adalet, zehir sunmak için çok ideal bir tabaktır. Amaç, bu tabaktaki zehri milletimize yedirip, ABD piyonlarına özgürlük sağlamaktır.

PANZEHİR

Bu altın tabakta sunulan zehirlerin iki panzehri var:

İlki, “Türk de biziz, Kürt de biziz, biz Türk milletiyiz” ifadesi ile özetlenebilecek “Tek Millet” bilincini yerleştirmek.  

İkincisi, küreselleşmeye karşı, borçlanma ekonomisini terk edip, üretim devriminin gerekliğini halka anlatmak.

Türk aydınına düşen başlıca görev de bu panzehirleri halka sunmak ve içirmektir.