11 Kasım 2015 Çarşamba

AKİT KİMİN ARTIĞI?

Atatürk asla zalim değildir ve hiç kimseye zulmetmemiştir. O, müdafaa-i hukuk anlayışı ile Türk Milletinin hakkını, hukukunu ve vatanını savunmuştur. Bunun için kutsal bir mücadele vermiştir.

Bu mücadeleyi verirken elbette bazı kimselerin canını yakmıştır. Yakmasa mıydı yani? Yakmasaydı da ülke işgal altında mı kalsaydı? İstanbul İngilizlerin, İzmir Yunanlıların mı olsaydı? Halk yoksul ve cahil mi kalsaydı? İnsanlar padişahın kulu olmaya devam mı etseydi? Yalancı hocalar, şeyhler din istismarına devem mı etseydi? Emperyalist ülkeler içimizdeki işbirlikçilerle birlikte milletimizi sömürmeye devem mı etseydi?

Atatürk can yakmıştır, iyi ki de yakmıştır!

Türk Milletini padişahın kulu olmaktan çıkarmış, Türk insanını özgür ve eşit haklara sahip birer birey yapmıştır. Padişahın ve onun yardakçılarının canını yakmıştır.

İngilizleri, Fransızları, İtalyanları ve Yunanlıları ülkeden kovmuş ve şanlı bayrağımızı vatan topraklarının her köşesinde dalgalanır hale getirmiştir. Bu ülkelerin hepsinin canını yakmıştır.

Türk Milletini önce Anadolu’nun ortasına hapsedip sonra da Asya’ya sürmek isteyen tüm emperyalist güçlerin ve onların ülke içindeki uşaklarının canını yakmıştır.

Kendisi yabancı bankerlerden borç alarak inşa ettirdiği saraylarda lüks içinde yaşayıp halkını yoksulluğa, sefalete, hastalığa ve açlığa mahkûm eden padişahın ve onun yardakçılarının canını yakmış ve onları ülkeden kovmuştur.

Halkın dini duygularını ve inançlarını istismar edip insanlar üzerinde hâkimiyet kurup onları kandırıp sömüren yalancı hocaların, şeyhlerin canını yakmıştır.

Emperyalist ülkelerin zenginleri ile işbirliği içinde Türk halkını sömüren sülüklerin canını yakmıştır.

Türk milletinin aydınlanmasını istemeyen, halkın cehaletinden yararlanan sahte hocaların canını yakmıştır.

Benim merak ettiğim Akit denen paçavranın Atatürk’ün canını yaktığı bu hain, namussuz, Türk düşmanı, soysuzların hangisinin veya hangilerinin artığı olduğudur. Kimin veya neyin artığı olursa olsun, AKİT gibi vatan, millet Atatürk düşmanlarının eninde sonunda canı yanacaktır. Bunlar için kurtuluş yoktur.


10 Kasım 2015 Salı

ATATÜRK VE TAM BAĞIMSIZLIK

Mustafa Kemal büyük bir devrimci idi. Onun devrimlerinin en büyük özelliği milli olma özelliği taşımasıdır. Yaptığı devrimlerin özünde tam bağımsızlık ve milli egemenlik vardır.

Yapılan devrimlerle devlet bağımsız hale gelmiş; Millet padişahın kulu olmaktan çıkıp özgür ve eşit vatandaş olmuş; iktisat, savunma ve eğitim millileştirilmiş; bilim ve fen milletin ışık kaynağı haline gelmiş; halk cehaletten kurtarılmış; insanların refahı artmıştır.

Yapılan devrimler Türk Milletinin özgürlüğü, mutluluğu ve refahı için yapılmıştır.

Türk milletinin tanımı ise 1924 anayasasında yapılmıştır: "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibariyle Türk denilir». 

Atatürk'ün en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti Türk milletinin milli devletidir. Bu devletin temel iki özelliği ise, tam bağımsızlık ve milli egemenliktir.

“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.” diyen Atatürk iktisadi bağımsızlığı da sağlamış ve bu sayede Türk ekonomisi büyük atılımlar yapmıştır.
İktisadi bağımsızlığın temelleri İzmir İktisat Kongresinde atılmıştır. O kongrede alınan kararların özeti şöyledir:
Hammaddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması gerekmektedir.
El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır.
Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir Devlet Bankası kurulmalıdır.
Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.
Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.
Bu kararlar uygulamaya konur ve kısa zamanda çok büyük başarılar elde edilir.
Mali bağımsızlığı sağlamak için Eti Bank, Sümerbank, Denizbank, Merkez Bankası, T.C. Ziraat Bankası, Sanayi Ve Maaadin Bankası, Emlak Ve Eytam Bankası isimleri farklı amaçlar için farklı bankalar kurulur.
Sanayileşmeye ve tarımsal gelişmeye büyük önem verilir. Kısa sürede şu başarılar elde edilir:
Enflasyon olmadan % 10 büyüme hızı elde edilmiştir. Bütçe denk olmuştur. İthalat ihracat dengesi sağlanmıştır.
GSMH 3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkmıştır.
1926-1938 yılları arasında 28 büyük fabrika kurulmuştur. Ağır sanayi üretim %152, toplam sanayi üretim, %80 artmıştır. Demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış, Şeker üretimi 200 misli artmıştır. Madencilikte üretim artışları ise şöyledir: Kömür: % 100, krom: % 600, diğer madenlerde % 200.
1926 yılında: Tayyare ve Motor Türk AŞ, 1928 yılında Kayseri Uçak Fabrikası kuruldu.
Şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinin tamamı; yünlü dokuma ihtiyacının % 83'ü, pamuklu dokuma ihtiyacının % 43'ü, kağıt ihtiyacının % 32'si, cam ve cam eşyanın % 63'ü milli üretim ile karşılanmaya başlanmıştır.
Osmanlı'dan kalan ve yabancıların kontrolünde olan 4112 km demiryollarının 3387'si satın alınmıştır. 1938'e kadar 3020 km demiryolu daha yapılmış ve toplam demiryolu uzunluğu 7132'e çıkarılmıştır. 1923-1926 yılları arasına 27.850 km köy yolu yapılmış, onarılmıştır.
1923-1939 döneminde milli gelir yüzde 8.6 büyüdü. Sanayi kesimi yılda ortalama % 10.3 oranında büyüdü.
Osmanlı borçlarından başka borç yoktur çünkü bütün bunlar öz kaynaklarla yapılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ve kısa sürede bu başarıların elde edilmesi bir Türk Mucizesidir. Bu mucize Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliği sayesinde gerçekleşmiştir. Atatürk'ü ne kadar büyük minnetle ve şükranla ansak gene de azdır.






9 Kasım 2015 Pazartesi

ATATÜRK’Ü ANMAK
10 Kasım’lar Atatürk’ü minnetle, şükranla, rahmetle ve onun sözlerinden ve yaptıklarından ders alarak andığımız günlerdir.
Mustafa Kemal Atatürk devrimciliği ve milliyetçiliği şahsında birleştiren ve tüm icraatlarını böylece gerçekleştiren bir büyük dâhidir. Yaptıkları ile sadece milletimize değil, bir önder olarak tüm mazlum milletlere hizmet etmiştir. Onu emperyalizmin güdümünden çıkamayan bugünkü devlet adamları ile kıyas etmek ise, en azından çok büyük bir ayıp ve yanlışlıktır.
19 Mayıs 1919’da Türk Milleti’nin kaderini değiştirmek üzere Samsun’a çıktığındaki durum bilinirse, yaptıklarının kıymeti daha iyi anlaşılır.
19 Mayıs 1919 tarihinde durum şöyle:
Osmanlı Devleti 1. Cihan Harbinde yenilmiş ve şartları çok ağır olan Mondros Mütarekesini imzalamış. İstanbul, İzmir, Adana ve daha birçok ilimiz işgal altında. Ordu dağıtılmış, silahları elinden alınmış. Azınlıklar isyan halinde ve milletin kötülüğü için çalışmakta.
Halk yıllar süren savaşlardan dolayı bitkin halde. Savaşacak erkelerin çoğu diğer savaşlarda şehit olmuş. Kalanlar hastalıklı ve yorgun. Padişah ve çevresi ise kendi geleceklerini kurtarmak için İngilizlere yalvarmakta. İtilaf devletleri ise, Türkleri Anadolu’nun ortasında yaşamaya mahkûm etme kararlılığı içinde.
İşte bu şartlarda başlatılan ve tam bağımsızlığı ve milli egemenliği hedef edinen milli mücadele Büyük önderin askeri ve siyasi dehası ve Türk Milletinin mücadele azmi sayesinde başarıya ulaştı. Bugünkü özgür ve bağımsız devletimizi işte bu dâhiye ve bu büyük mücadele azmine borçluyuz.
Cumhuriyet kurulduğunda memleketin hali şöyleydi:
Ekonomik durum içler acısı bir halde. Kapitülasyonlar belimizi bükmüş. Duyun-u Umumiye devlet içinde devlet durumunda. Bütün sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Şeker, un hatta kiremit bile dışarıdan geliyor. Avrupa için açık pazar halindeyiz.
Medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası olmuş. Hurafeler din diye öğretiliyor. Medreselerde Türkçe yasak. Ülkede bir üniversite (darülfünun) var. Bu kurum da çağın özelliklerinden uzak bir halde. Akıl ve bilim unutulmuş. Basılan ve okunan kitap sayısı çok az. 1729-1830 yıllarında Osmanlı'da basılan kitap sayısı 180; aynı sürede Batı'da basılan kitap sayısı 90.000. Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, resim yok, heykel yok, tiyatro yok, spor yok.
Çocukların sadece 1/4'i okula gidebiliyor. Halk cahil. Erkeklerin % 93'ü, kadınların % 99'u okuma yazma bilmiyor. Toplam 4770 ilkokul, 72 ortaokul ve 23 lise var. İlkokullarda 337.618, ortaokullarda 5905 ve liselerde toplam 1241 öğrenci öğrenim görüyor. Ortaokulda 543, liselerde ise 230 kız öğrenci var.
Toplam sanayi kuruluşu 282. Bunların yalnızca %9'u devlete ait. Bu kuruluşlardaki emek ve sermayenin % 15'i Türklerin, % 85'i yabancıların ve azınlıkların. Madenler, limanlar, demiryolları yabancıların elinde. Sanayinin ağırlığı gıda, dokuma ve dericilik oluşturuyor. Osmanlı'dan sadece dört fabrika kalmış: Hereke ipek dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy bez ve Beykoz Deri fabrikaları. İktisatçımız, mühendisimiz yok denecek kadar az. Elektrik sadece İstanbul ve İzmir gibi, büyük kentlerde var.
Halkta tarih bilinci yok. Tarih denince peygamberlerin ve padişahların hayat hikâyesi anlaşılıyor. Tarihi eserler yurt dışına kaçırılıyor, kıymeti bilinmiyor. Birçok dini cemaat hayata yön vermeye çalışıyor. Mezhep çatışmaları çok fazla. Falcılar, büyücüler, şeyhler, şıhlar ayrıcalıklı konumda. Din istismarı çok yaygın.
600 yıl boyunca Türkler ihmal edilmiş. Yönetim dönme ve devşirmelere bırakılmış. Türkler devlet yönetiminden dışlanmış, sadece köylü, asker, çiftçi olabilmiş.
İşte Osmanlı’nın bize bıraktığı miras bu. Özetlersek:
Bağımlı devlet, padişahın kulu olmuş bir millet, yabancılar ve onların uzantıları devlete hâkim durumda, işgal edilmiş vatan, savaşlardan kırılmış ve cehalet, sefalet ve hastalıklardan bunalmış bir halk, üretmeyen ekonomi ve sömürü.
Bu tablo bilinmeden ve iyi değerlendirilmeden Atatürk’ü ve onun devrimlerini anlamak mümkün değildir. Atatürk’ü andığımız her an Osmanlı’dan kalan bu mirası da akla getirmek şarttır. Nereden nereye geldiğimiz bilinmeden devrimlerin değeri anlaşılamaz.

5 Kasım 2015 Perşembe

SEÇİM HİLELERİ
1 Kasım seçimleri hile vardı, yoktu tartışmaları ile son buldu. Oy ve Ötesi isimli bir gönüllü gurup seçimlerin hilesiz bitmesi için büyük çaba gösterdi Bu ve benzeri guruplar ve kurumlar daha çok seçim esnasında bir hile olmasın diye uğraştı ama esas hileler ve aldatmacalar seçimlerden önce yapıldı.
1. Hile: seçimlerdeki en büyük hile % 10’luk barajın mevcudiyetidir. Bu baraj nedeni ile insanlarımızın büyük çoğunluğu gönlündeki partiye değil, ona yakın sandığı ve barajı geçeceğine inandığı partilere oy verdi. Bu baraj hilesi Türk demokrasisinin en büyük ayıbı ve eksikliğidir. Türk halkının mecliste tam olarak temsil edilmesini önlemektedir.
2. Hile: Cumhurbaşkanı RTE’nin AKP yöneticisi gibi çalışması ve bu partiye oy toplamasıdır. Oy toplamak için yaptığı toplantılar ve verdiği beyanatlar yetmiyormuş gibi örtülü ödeneğini de seçim çalışmaları için kullandığına dair iddialar vardır. Tarafsız olacağına dair namusu üzerine yemin etmiş olan sayın cumhurbaşkanımızın bu davranışları da birer seçim hilesidir.
3. Hile. Hükumet ve belediyeler iktidar partisinin hizmetine girmiştir. Devlet imkânları AKP için kullanılmıştır. Bazı belediye başkanları, belediyelerin imkânlarını mensup oldukları partiler için seferber etmiştir.
4. Hile: İktidar partisi hile ve baskı ile bir havuz medyası oluşturmuş ve bu havuza dâhil televizyon ve gazeteler sürekli iktidar partisinin propagandasını yapmıştır. Havuz dışında kalan televizyon ve gazeteler de seçime sanki sadece 4 parti giriyormuş gibi yayın yapmış ve diğer partileri halkın gözünden saklamıştır.
5. Hile: Gazete, televizyonlarda ve sosyal medyada gerçek dışı bilgiler halka sunulmuş ve bazı partiler mağdur edilmiştir. Bazı partilerin seçime girmeyeceği veya başka bir partiyi destekleyeceği yalanları sıkça kullanılmıştır.
6. Hile: Anket şirketleri de halkın nabzını tutmak yerine halkı yönlendirecek sonuçlar yayınlamışlar ve seçmeni bazı partilere yönlendirmişlerdir.
7. Hile Seçime katılan partilerin bazılarına yüklü miktarlarda hazine yardımı yapılırken çoğu parti bu yardımdan mahrum bırakılmıştır. Bu partiler kıt imkânlarla seçime hazırlanmışlardır.
8. Hile: İş adamları işlerine gelen partilere örtülü veya açık yardımlar yapmış ve bu şekilde partilerin eşit şartlarda seçim yarışına katılmaları engellenmiştir.
Bu kadar yaygın hile ve aldatmacanın yapıldığı bir seçim, elbette ki Türk halkının gerçek temayüllerinin oluşmasını ve sandığa yansımasını önlemiştir. Bu hilelerin olmaması için yasal düzenlemelere gitmek şarttır.
Parlamentodaki partiler, gerçekten demokrasiye inanıyorlarsa, öncelikle barajı kaldırmalı, siyasi partileri ve seçim hükümlerini düzenleyen kanunları değiştirmelidir. Bunları yapmadıkları takdirde, bize demokrasi yanlısı nutuklar atmasınlar, inandırıcı olamazlar.
Eyup S. Karakaş

4 Kasım 2015 Çarşamba

HALKIN KARARI

1 Kasım seçimleri, sonucunda AKP tek başına iktidar oldu. Bu demektir ki bugüne kadar uygulanan ekonomik politikalar devem edecek.

AKP’nin uyguladığı ekonomik politikalar aslında ABD’nin ve diğer zengin ülkelerin üçüncü dünya ülkelerine, bazen siyasi, bazen ekonomik baskılarla uygulattığı politikalardır. Bu politikaların özünü liberalleşme ve küreselleşme teşkil eder.

Bugünkü iktisadi ve siyasi sistem 12 Eylül’ün ve onun iki aktörü olan Kenan Evren ve Turgut Özal’ın eseridir. Bu iki isme Kemal Derviş’i de eklemek gerekir.  Onların bizi getirdiği noktada, siyasal olarak halk yönetimden uzaklaştı;  ekonomik olarak da eşitsizlik arttı.

Siyasal olarak halkın yönetimden uzaklaşmasının iki ana sebebi var: Siyasal partiler ve seçim kanunları. Partiler lider sultası altına girdi. Halkın parti yönetimini etkileme gücü azaldı. Liderleri de toplumdaki zengin kesimler belirler oldu. Medya zenginlerin kontrolüne girdi. Algı operasyonları ile halk yanlış yönlendirilmeye başlandı. Halk,  kendisini kendisi için yönetemez duruma düştü. Halk, zenginler tarafından, zenginler için yönetilmeye başlandı.

Ekonomik olarak liberal politikaların uygulanması, Dünya Bankası ve IMF’nin etkisi ile kemerlerin sıkılıp emekçilerin gelirlinin düşürülmesi, dünya finans çevrelerine kapıların açılması, gümrüklerin AB kontrolüne verilmesi ve özelleştirmeler toplumda eşitsizliğin artmasına, zenginlerin daha da zengin, fakirlerin de daha da fakir olmasına yol açtı. İşsizlik arttı. Servet, gelir ve fırsat eşitliği azaldı. Milli gelirin paylaşılmasında emeğin payı azaldı, sermayenin payı arttı.

İşsiz sayısı 7 milyona, asgari ücretle çalışanların sayısı da 5 milyona ulaştı. Bunlara asgari ücretle yaşamaya çalışan 10 milyon emekliliği de eklersek hayatını zorlukla sürdürenlerin sayısı 22 milyona ulaşıyor.  Bu ekonomik ve siyasal sistemin sonucu ise, 22 milyonu aşan işsiz ve açlar ordusu…

Toplumdaki eşitsizlik sadece gelirde ve servette değil, fırsat eşitsizliği de var. Zenginin çocuğu iyi okullarda okuyabilir; vakıf üniversitelerine girer, mezun olunca da zaten işi hazırdır. Yoksulun çocuğu ise 40-50 kişilik sınıflarda, imkânları kısıtlı okullarda okur, üniversiteye girmek için çabalar, üniversiteyi zor şartlarda bitirir sonra da iş kapılarında bekler durur.

Fırsat eşitsizliği sosyal hareketliliği sınırlar; sınıf toplumu oluşur. Bu durum milli birliği de zedeler.

İşte bu ekonomik şartlar altında 1 Kasım seçimleri yapıldı. AKP, CHP ve MHP hemen hemen aynı ekonomik politikaları savunarak seçmenin karşına çıktı. Bu partilerin liberalleşmeye, küreselleşmeye, karşı bir söylemlerini duymadık. Kim kazanırsa kazansın, kaybedecek olan yoksul halk kitleleri ve emekçiler olacaktı; öyle de oldu.

Halk kendisini daha da fakir, zengini ise daha da zengin yapacak partiyi belirlemiş oldu; o kadar. Muhafazakârım diyen de, solcuyum diyen de milliyetçiyim diyen de anlaşıldı ki, yoksul halktan çok zengini ve gelişmiş ülkelerin ekonomisini düşünüyor. Hiçi biri toplumdaki eşitsizliği azaltacağım demiyor.

Ekonomik sorunların temelinde malî bağımsızlığın yok olması yatıyor. Türkiye Cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi tam bağımsızlığa kavuşmadıkça ne ekonomik ne de siyasi sorunlarına cevap bulabilir. Tam bağımsızlığı sağlayacak ve sürdürecek olan tek parti vardır; o da Vatan Partisidir. Çare Vatan Partisindedir.


Ne yazık ki, bu seçimde de halk sadece kimlerin kendisini yoksul bırakacağını seçti, o kadar!

1 Kasım 2015 Pazar

3 FARKLI 1 KASIM

1 Kasım 1922'de kabul edilen bir kanunla, halifelik ve saltanat birbirinden ayrılıp, saltanat kaldırıldı. Böylece, Osmanlı Devleti hukukî olarak sona ermiş ve Türk inkılâplarının en önemlilerinden biri gerçekleştirilmiştir.

Saltanatın kaldırılması ile, İstanbul'daki Osmanlı Hükümeti istifa etti. Son padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp İstanbul'u terk etti. Bunun üzerine Osmanlı sülâlesinden Abdülmecit Efendi, Büyük Millet Meclisi'nin kararı ile halife seçildi.

Saltanatın kaldırılması ile 600 yıl süren Osmanlı hanedanın saltanatı sona erdi. Ülkede tek egemen güç TBMM oldu. Egemenlik sultanlardan Türk Milletine geçti. TBMM tek yasal güç oldu. Daha sonra yapılacak olan devrimlere yasal güç sağladı. Türk Milleti kul olmaktan çıktı, ülkesinin eşit vatandaşları haline geldi.
1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun"un kabul edildiği tarihtir. Bu yasanın kabulüyle o güne kadar kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin resmiyeti son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe kondu.

Latin harflerinin kabulü ile birlikte ülke çapında başlatılan eğitim seferberliği hız kazandı. Okullaşma ve okuma yazma oranı çok arttı. Millet Mektepleri kurularak yetişkin halkın da okuma yazma öğrenmesi sağlandı. Tek tip eğitime geçildi. Eğitimde bilimsel düşünce egemen oldu. Üniversite reformu yapılarak ülke genelinde bilimin egemen olmasına çalışıldı.

1 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimde AKP büyük bir çoğunlukla tek başına iktidar oldu. 7 Haziran seçimlerine göre oylarını büyük oranda artırdı.

Bu artışın nedenini anlamak için 7 Haziran ile 1 Kasım tarihleri arasında gelişen üç olayı iyi değerlendirmek gerekir.

7 Haziran seçimleri sonrası Muhalif partiler bir araya gelip hükumet kuramadılar. Böyle bir hükumetin kurulması teorik olarak mümkün olsaydı bile pratik olarak gerçekleşmesi imkansızdı. HDP’nin meclise girmesi, bazı çevrelerin beklentisinin aksine, AKP muhalifi bir koalisyonun gerçekleşmesini önledi. MHP, bu parti ile koalisyon ortaklığına girmeyeceğini haklı olarak dile getirdi. PKK’nın siyasal uzantısı olan bir parti ile koalisyon gerçekleşmeyeceğini düşünemeyen çevrelerin HDP’yi meclise sokma gayreti ters sonuç verdi.

Seçim sonuçlarına etki eden en önemli olay ise, AKP’nin HDP(PKK) ile yürüttüğü açılım sürecini sonlandırması ve 24 Temmuz tarihinde TSK’nin terör örgütüne karşı operasyon başlatması idi. PKK’ya karşı başlatılan bu mücadelenin muhalefet tarafından “saray savaşı”  olarak nitelendirilmesi sonucu, TSK’nin, polislerimizin, korucularımızın şehitler vererek yürüttüğü bu savaş, AKP’nin başarı hanesine yazıldı.

ABD’nin Türkiye’yi bölmek için kullandığı ikinci piyon olan F tipi terör örgütüne karşı da AKP bir savaş yürütmeye başladı. Bu örgütün medya dahil ayaklarına darbeler indirildi. Muhalefetin F tip örgüte sahip çıkması da AKP’nin işine yaradı.


Türk Milleti, AKP’nin yaptıklarını bir anda unuttu ve istikrara önem verdi. ABD piyonları ile mücadele eden partiyi ödüllendirdi. Bu  sonucun ortaya çıkmasında 2 büyük muhalefet partisinin kime ve neye hizmet ettiğinin anlaşılmaması büyük rol oynadı.

30 Ekim 2015 Cuma

CUMHURİYET CEPHESİ VE Y-CHP

29 Ekim 2015, Cumhuriyet'in ilanında bu yana 92 yıl geçmiş. Bu tarihte Türkiye'de iki cephe oluştu, Cumhuriyet cephesi ve yıkım cephesi. Bir yanda Cumhuriyeti tan anlamı ile savunanlar, diğer yanda ABD projelerine piyon olanlar.

Biz bu Cumhuriyet'i Müdafaa-i Hukuk anlayaşı ile kurduk. Namusumuzu, vatanımızı, haysiyetimizi, milli menfaatlerimizi Emperyalizme karşı savunmak için Cumhuriyeti var ettik. Tam bağımsızlık dedik, milli egemenlik dedik. Cumhuriyet ile bunları sağladık.

Cumhuriyet'i kuran Atatürk ve onun partisi olan CHP'dir. Ne yazık ki, CHP, CHP olmaktan çıktı ve Y-CHP oldu. Dünün emperyalist güçlerine karşı mücadele eden, bağımsızlık aşkı ile dolu CHP gitti, yerine bugünün en büyük emperyalist gücü olan ABD'nin projelerine piyon olan CHP geldi.

CHP artık Cumhuriyet cephesinde değil, piyon cephesindedir.

Anayasa'dan Türk kelimesini çıkarmak isteyenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

ABD'nin Türkiye'yi bölmek için kullandığı en büyük vasıtası olan HDP (PKK) ile görüşenler ve ortak çalışmalar yapacaklarını ilan edenler Cumhuriyet Cephesinde olamaz.

PKK ile görüşeceklerini ilan edenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

ABD'nin benim kara gücümdür dediği PYD'yi savunanlar ve destekleyenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

Bir eli ile PKK'yı diğer eli ile cemaati tutanlar Cumhuriyet cephesinde olamaz.

ABD'nin TSK'ni, Türk aydınlarını, milli çıkarları savunan gazetecilerini, yazarlarını kumpaslar kurarak yıllarca tutsak eden Fethullah Gülen örgütüne göğsünü siper edenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

Türk gençliğini Işık Evleri'nde, dershanelerde, özel okullarda Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı birer ajan haline getiren F tipi örgütü savunanlar Cumhuriyet cephesinde olamaz.

Atatürk'ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” demesine rağmen cemaatin eline yapışan partiler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

ABD elçileri ile otel odalarında gizlice görüşüp, sözler veren bir lidere sahip partiler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

İçindeki ulusalcı, Atatürk ilkelerine gerçekten bağlı Cumhuriyet savunucularının kovulduğu bir parti Cumhuriyet cephesinde olamaz.

ABD'nin has adamı ve emperyalizmin ekonomist ajanı Kemal Derviş ekonomilerini uygulayacak olanlar Cumhuriyet cephesinde olamaz.

Atatürk'ü katliamcı ilan edenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

1930'ların CHP'sini beğenmeyip değiştik diyenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

ABD güdümünde kalarak Türkiye'yi bölünme noktasına taşıyan AKP ile koalisyon yapmak için can atanlar, bu partinin kapısında 1 ay bekleyenler Cumhuriyet cephesinde olamaz.

PKK ile savaşan Mehmetçiğin arkasında duramayanlar, Mehmetçiğe kurşun sıkanlarla (HDP) iş birliği planlayanlar Cumhuriyet cephesinde olamaz.

1 Kasım seçimlerinde Cumhuriyet'te ve Atatütürk'te kalmak isteyen seçmenlerin bu gerçekleri iyi değerlendirmesi ve artık CHP'ye oy vermekten vazgeçmeleri gerekir. CHP'ye oy vererek Cumhuriyet savunulamaz.

Cumhuriyet'in de Atatürk ilkelerinin de savunucusu vardır; o da Türkiye cephesinin tek partisi olan Vatan Partisi'dir. Atatürk'te birleşenleri Vatan Partisi'ne oy vermeye çağırıyorum.