1 Mart 2015 Pazar

VATANA İHANET  DAHA NASIL OLUR?

Vatana ihanet bu değilse, nedir? AKP ve PKK anlaşmış, PKK silah bırakacakmış, karşılığında da anayasa ve yazalar değiştirilip PKK’ya devlet kurması için toprak hediye edilecekmiş. Benim bu mutabakattan anladığım bu… Masanın bir tarafında Recep Tayyip Erdoğan’a vekaleten Yalçın Akdoğan, masanın diğer yanında ise, Öcalan’a vekaleten Sırrı Süreyya Önder; bu isimler tarihin kara sayfasında yerini almıştır.

Bu bir silahsızlandırma değil, tam tersine Türkiye Cumhuriyeti’ne silah doğrultmadır. Cumhuriyet’i yıkmaya kararlı olanların bu kararlarını uygulamak için tasarladıkları bir plandır. Millet aptal yerine konulmakta, anneler ağlamasın, PKK silahsızlaşıyor diye diye PKK gibi eli bebek, genç, yaşlı insanlarımızın ve Mehmetçiklerimizin kanı ile ıslanmış bir terör örgütüne vatan toprağı ve halkımızın bir kısmı teslim edilmeye kalkılıyor.

Tayyip Erdoğan’ın 400 milletvekilini neden istediği ortaya çıktı. Bu milletvekillerinin görevi şimdiden hazır; el kaldıracaklar, PKK ve AKP projesini onaylayacaklar. Anayasa değişecek, milli devlet yok edilecek, bir kukla devletin kurulmasının adımı atılacak. Ey halkım, şimdi soruyorum size: 400 Milletvekilini Erdoğan’a verecek misin? Bu oyuna alet olacak mısın? 

Yeter artık! Bu oyunları görün artık!

Anlaşılan o ki, AKP ve PKK küresel güçlerin hâkimiyeti altındadır. Emperyalizmin ülkemize olan saldırısı hız kazanmıştır. Önümüzdeki seçimler bu saldırıları sonlandırma için büyük bir fırsattır. Türkiye’yi bölmek ve Cumhuriyet’i tasfiye etmek isteyen partilere oy verilmemelidir.

Bu AKP-PKK oyununa karşı MHP ve Vatan Partisi sert biçimde tepki vermiş ve bir çağrı yaparak Cumhuriyet’i, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi korumaya olan kararlılıklarını dile getirmişlerdir. Cumhuriyetin kurucusu olan CHP ise, bu ihanete karşı çıkmamış ve bu mutabakatı adeta desteklemiştir. Halkımız 7 Haziran’da sandığa gidince bunları elbette dikkate alacaktır.


Eyup S. Karakaş

25 Şubat 2015 Çarşamba



AMAÇ BELLİ: TAKSİM

Bugünü anlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor. ‘Yunanistan Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ başkanı General Tagaris bir kitap yazmış. Bu kitap İngilizceye çevrilmiş, ABD’de bedava dağıtılmış. Şöyle diyor Tagaris: “….Yunanlıların, Ermenilerin ve Kürtlerin, ‘Şark Meselesi’ni, uluslar arası alanda, yeniden yoğun bir şekilde ileri sürmeleri, kaçınılmaz bir görevdir. Amaç, -uzun süre içinde de olsa dahi- Türkiye’yi taksim etmek olmalıdır. Bu, Yunanlıların, Ermenilerin ve Kürtlerin haklarıdır….”

“….Türklerin yabancılardan zorla aldıkları topraklar üzerinde, söz konusu hakka dayanılarak, bir Ermenistan, bir Kürdistan ve Doğu Trakya’yı içine alan bir Küçük Asya kurulmalıdır….”

General Tagaris kitabın kapağında bir harita yayınlamış ve taksimin nasıl yapılacağını göstermiş. Bu haritaya göre Türkiye beş bölgeye ayrılıyor: Bunlar İonia, Pontus, Ermenistan, Kürdistan ve Anadolu’nun ortasında küçük bir Türkiye.

Bu tablo eminim size de ünlü Sevr Anlaşmasını hatırlatmıştır. Cumhuriyet kuruldu, Lozan imzalandı ama Sevr hayali bir türlü bitmedi.

Sevr’in önündeki en büyük engel,  hukukun üstünlüğünü, kanun önünde eşitliği, insanlarını kardeşliğini kabul eden; laik, demokratik ve milli devlet özelliği olan Türkiye Cumhuriyetidir. Sevr’i isteyenler onun için Cumhuriyet’e onun temel özelliklerine ve kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmaktadırlar. Cumhuriyet’i yıkmak kolay değil. Bunu bildikleri için öncelikle milli birliğimizi, kardeşliğimizi bozmaya çalışıyorlar. Bunlar iç çatışmalardan medet umuyorlar.

Bakın CIA’nın Türkiye açısından önemli isimlerinden Graham Fuller ne demiş: “Türkiye ‘Kürt meselesi’ni ve siyasette ‘İslam sorunu’nu ‘demokratik’yollardan çözmeli; şu anda her iki konu da olumsuz yönde gidiyor, bunların çözülmemesi, Türkiye’nin iç ve özellikle de dış politikasını bozacaktır.” Bunu anlamı şu; bu sorunlar çözülmezse içerde çatışmalar çıkar, ABD ve AB ile olan ilişkiler bozulur. Yani adam alenen tehdit ediyor.

Bunların tek amacı var: Taksim. Türkiye’yi bölecekler, Cumhuriyet’i yıkacaklar. Bunun için gerekirse iç çatışmalar çıkaracaklar, bizi birbirimize kırdıracaklar. Peki, bunu nasıl yapacaklar? Bu sorunun cevabını vermek için demokrasi getiriyoruz diye parçaladıkları ve kan gölüne çevirdikleri Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya bakmak yeter.

Amaçlarını gizlemek için, ileri demokrasi derler, insan haklarına saygı derler; bunlar kamuflajdır, amaç toplumun birliğini, beraberliğini bozmaktır. Kullandıkları yöntem, etnik ırkçılık, mezhepçilik ve dini inanç farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmektir. Bizim Güneydoğu’muzda yaptıkları da budur. Dini görüş ve inançlar üzerinde politika yapmanın amacı da budur. Amaç etnik temelde ve dini inanç temelinde toplumun bölünmesi hatta içi çatışmanın çıkarılmasıdır. İşin ilgin yanı son günlerde Türkiye’nin geleceğini düzenlemek için müzakereler de bu iki gurup arasında yapılmaktadır. Ve işin daha da ilginç yanı bu iki gurupta Cumhuriyet’in temelleri ile kavgalıdır.

Hiç kimse oyuna gelmemelidir. Dini inanç, mezhep farklılıkları, etnik kimlik üzerinden yapılan politikalar bizi Suriye yapar, Irak yapar, Libya yapar. Bu politikalar eninde sonunda çatışmaya, kana ve gözyaşına dönüşür. Herkes aklını başına almalıdır. Sevr’e hizmet etmemelidir. Kardeş kanının dökülmesi bize değil emperyalizme yarar.

Cumhuriyet’i ve onun kazanımlarını korumaya kararlı büyük bir kitle vardır. Bu kitle vatanı böldürmemeye, laik, demokratik ve Türk kimlikli milli devleti yaşatmaya kararlıdır. Kan dökülmeden bu ülke Sevr’i kabul etmez. Kanı durdurmanın yolu etnik ve dini inanç temelli politikalardan vazgeçmektir; başka da çaresi yoktur.

22 Şubat 2015 Pazar

HUKUK NAMUS VE ÖRGÜT

Vatan Partisi Büyük Kurultayı yapılalı bir hafta oldu. Bu kurultayda en fazla önem verdiğim husus Sayın Doğu Perinçek’in konuşmasıydı. Partinin çalışma ilkelerini anlatırken şu üç husus üzerinde önemle durdu: HUKUK, NAMUS VE ÖRGÜT.

Sayın Perinçek’i dinlerken, önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtuluş mücadelesini nasıl verdiğini düşündüm. Çok zorlu günlerden geçiyoruz; bu zorlu günlerde Atatürk’ü rehber almak gerekirdi. Bu nedenle Perinçek’in çalışma ilkeleri ile Atatürk’ün ilkelerini karşılaştırdım.

Atatürk de öncelikle hukukun üstünlüğüne inanmış ve 19 Mayıs 1919’dan itibaren aldığı tüm kararları ve yaptığı tüm icraatları hukuki zemine oturtmuştur. Öyle ki, askeri planlamalar, uygulamalar bile mevzuat dâhilinde gerçekleştirilmiştir. Bunun en güzel örneği Sakarya Muharebeleri öncesi TBMM’nden geçici bir süre için yasama yetkisinin alması ve ondan sonra savaşı kazanmak için bazı uygulamaları başlatmasıdır.

Kütahya-Eskişehir muharebelerini kaybedince ordu Sakarya’nın doğusunda çekilir. Durum vahimdir. Meclis’in Kayseri’ye taşınması gündeme gelir. Ordunun durumu da iyi değildir. Askerin üstünde üniforması, ayağında potini, elinde silahı, çantasında erzakı yoktur. 2 Temmuz 1921 tarihinde yapılan gizli oturumda Mahmut Esat ordunun halini şöyle anlatır:
 “…Ordunun ihtiyaçlarından birisi de kumandanların ifadesine nazaran yiyeceği, içeceği yok. Ordu ricat ettiği zaman kâfi derecede erzakını alamamış. …Bir kaç nefere tesadüf ettim. Onlarla görüştüm. …Biz düşmanı yenmeye geldik, Zararı yok biraz da aç döğüşürüz dediler. …Yalınayak bir nefer yanıma geldi. Heyetle ben neferin önünde yere bakmaya mecbur olduk ve sıkıldık. Burada haykırarak istemediğime utandım. “

Bu durumda Mustafa Kemal çareyi hukuk içinde arar ve TBMM’den başkumandanlık yetkisinin kendisine verilmesini ister. Meclis bu yetkiyi 3 aylık bir süre için verir. Mustafa Kemal bu yetki ile birlikte yasama yetkisini de alır. Bu yetkiye dayanarak Tekâlif-i Milliye Kararnamesini çıkarır. Bu kararname 10 madde içerir. Bu kararnamenin uygulanması sonucu ordunun giyecek, yiyecek ve silah ihtiyacı kısmen karşılanır. Böylelikle savaş topyekun savunmaya dönüşür. Sonucu biliyoruz. Ordu toparlanır ve 22 gün, 22 gece süren çok kanlı muharebelerden sonra Yunan ordusu geri püskürtülür.

Aslında İstiklal harbi bir müdafaa-i hukuk hareketidir. Vatan işgal edilmiştir; öncesinde ise, emperyalist güçler tarafından sürekli sömürülmüş ve Türkiye halkının hukuku çiğnenmiştir. Çare arayan insanların bir kısmı bölgesel ve yerel çarelere başvurur. Birçok şehirde direnişler başlatılır. Mustafa Kemal’e göre bu direnmeler çare olamazdı. Gerçek “müdafaa-i hukuk” ancak örgütlü bir mücadele ile başaralı olabilirdi. Amasya, Erzurum, Sivas toplantıları bu örgütün oluşturulması için düzenlenir. Nihayetinde, 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM toplanır ve düzenli ordunun büyük mücadelesi sonucu zafer kazanılır. Türk Milleti’nin haklarının korunması anacak halkın egemenliğine dayanan, tam bağımsız bir devlet kurmakla mümkün olduğuna inanan Mustafa Kemal bunun için en büyük örgütü yani Türkiye Cumhuriyetini kurar.


Görüldüğü gibi istiklal mücadelemiz tamamen hukuk içinde kalarak yapılmıştır ve bunun için Türk Milleti örgütlenmiş ve bağımsız Türk Devleti kurulmuştur. Sayın Perinçek, sadece Kılıçdaroğlu’nun yeniden yorumlamayı yani bir bakıma değiştirmeyi düşündüğü altı ilkeye sahip çıkmakla kalmamış, aynı zamanda Atatürk’ün uyguladığı örgütlü, hukukun içinde kalan ve namuslu, vatansever insanlarca yürütülecek olan bir çalışma yöntemini benimsemiştir. Dileriz Vatan Partisi de tıpkı Mustafa Kemal gibi ilkelerinden taviz vermeden başarıya ulaşır.

21 Şubat 2015 Cumartesi

BİLİM VE İKTİDAR
 
Arabamla eve doğru giderken radyoyu dinliyorum. Radyoda çok güzel bir Kars türküsü var. Sözleri insana çok şey anlatıyor:

Asker olup vatana hizmet eylerem men
Çağrılmadan esker olup giderem men
Giderem gurbet ele yar sana gurban

Gurban olim vatana vatanın bayrağına
Onu candan severem gurban olim ayına
Ayın yıldızına onu candan severem

Goy dolanım başına pervane dek
Salma meni çöllere divane tek

Türk insanının kaderini anlatıyor bu türkü. Vatan sürekli tehlikede ve vatanı korumak için Mehmetçiğimiz sürekli ya şehit olmada ya da gazi…

16. Yüzyıldan bu güne kadar sürekli saldırı altında kaldık. Avrupa üzerimize çullandı. Milyonlarca insan evinden, yurdundan göç edip Anadolu’ya sığındı. Milyonlarca insan öldü, öldürüldü. Yüz binlerce vatan evladı Vatana, Bayrağa kurban olmak için asker oldu, savaşa gitti ve dönmedi.

Rahmetli anneannem Nida Tüfekçi ne zaman şu türküyü söylese, gözleri dolar, kendi kendine söylenirdi.

Asker yolu beklerim
Günü güne eklerim
Sen git yârim askere de
Ben burayı beklerim
 
Mendilimde gül oya
Gülmedim doya doya
Asker yolu beklerim de
Gününü saya saya
 
Pilav pişirdim yavan
Üstüne kestim soğan
Yatağına uzandım da
Uyan askerim uyan

Nice eşler, evlatlar, nişanlılar babalar vatan hizmet etmek için gitti ama dönmedi. Niceleri yatağına uzandı ama uyanamadı. Türk insanı bunu kader bildi, vatan için, bayrak için can verdi ama sonunda gelip Anadolu’ya sıkıştı kaldı.

Böylesine kahraman evlatları olan Osmanlı devleti neden acaba 17. Yüzyıldan bu yana hep yenildi. Neden vatan topraklarını, evlatlarını Avrupalılara bıraktı ve Anadolu’ya gelip sığınma mecburiyetinde kaldı? Hepimizin üzerinde düşünmemizi gerektiren soru budur. Neden yenildik? Neden geriledik? Neden kahramanlık yetmedi? Avrupa’yı güçlü ve muktedir kılan neydi?
Bu sorunun cevabını vermek için, 16. yüzyıl Avrupa’sındaki bilim ve fikir alanındaki gelişmeler ile aynı yüzyıldaki Osmanlı Devletindeki olayları karşılaştırmak lazım.
 
10. ve 11 yüzyılda Orta Asya ve Ön Asya medreselerinde tıp, felsefe, matematik, astronomi, geometri, tabiiyat  dersleri okutuluyordu. Farabi, Ebu Zeyid, Ebû Berze, İbni Kesir, İbni Sina gibi bilim adamları bu yüzyıllarda yetişmişti ve çeşitli medreselerde ders veriyordu.

16. Yüzyıla geldiğimizde, Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra Osmanlı medreseleri içine kapandılar. Matematik, tarih,  mantık, coğrafya, doğa bilimleri, geometri ve astronomi gibi derler okutulmaz oldu. Medreselerde din dışı dersler yasaklandı. Bilim düşmanlığının en güzel örneği ise, 1571 yılında yaptırılan rasathanenin şeyhülislâmın bu rasathane uğursuzluk getiriyor demesi üzerine yıkılmasıdır.

Osmanlı topraklarında din görünümlü bağnazlık bilimin gelişmesini durdururken aşağı yukarı aynı yıllarda bilim ile kilisenin çatıştığını görüyoruz. Bu konuda özellikle Galile’nin mücadelesi önemlidir. Galile, bilimin doğada keşfettiği hakikatler kutsal yaradılışın hakikatleridir. O nedenle, bu hakikatler Kitab-ı Mukaddes ile çelişki içindeymiş gibi izlenim verse bile geçerliliklerini yitirmezler dediği için devasa bir gücü elinde tutan din adamlarını kızdırmıştı. Galile’ye göre bilim, Kitab-ı Mukaddes yorumlarına değil, Kitab-ı Mukaddes yorumları bilimin ortaya koyduğu (araştırmaların, deneylerin) sonucuna uyum sağlamalıydı. Aslında bu görüş modern bilimin doğuşunun da öncüsü oldu.

Kilisenin, derebeylerinin baskısından kurtulan bilim ve düşünce hayatı Avrupa’nın gelişmesi sağladı. Bilimin gelişmesini teknolojik yenilikler takip etti. Özgürleşen bilim adamlarının buluşları Avrupa’da sanayi devrimini başlattı.
Din görünümlü bağnazlıkla bilimsel düşünce arasındaki bu savaşta bilim adamları hapsedildi, işkence gördü ve öldürüldü. Galile görüşlerinden dolayı evine hapsedildi ve gözleri kör olarak evinde öldü. Görecelik ve sonsuzluk gibi kavramalarını borçlu olduğumuz Bruno 1600 yılında yakılarak öldürüldü.  Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün.

Birçok bilim adamı hayatlarını riske atarak dogmatizme karşı direndi. Birçok bilim adamı eziyet gördü ama Newton, Bacon, Torricelli, Descartes, Pascal, Huygens, Leibniz  gibi bilim ve fikir adamlarının gayret ve çalışmaları, bilimsel gelişmenin kapısını açtı. Bilim, iktidarı getirdi. Anlaşıldı ki, muktedir olmak için, bilgili olmak gerekir.

Osmanlı Devleti’nin bu konuda geri kalmasının bedeli ağır oldu. Milyonlarca insan evinden, köyünden kovuldu. Milyonlarca insan ya öldü ya da öldürüldü.  Vatan müdafaası için yapılan savaşlar onca şehide rağmen zafer getirmedi.
Bizim kahramanlarımız vardı ama bilim adamlarımız yoktu. Keşke vatan toprağı için şehitliği göze alan insanlarımız bilimin gelişmesi için de hayatlarını riske atıp Osmanlı toplumunun geri kalmasını önleseydi. Eğer öyle olsaydı,  belki de bugün içli asker türküleri dinleyip ağlamazdık.  Yoksulluk,  sefalet, açlık yaşamazdık.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milleti’nin aydınlanması ve bilimi rehber edinmesi için gösterdiği çabaları, yaptığı devrimleri bu gözden değerlendirmek gerekir. Bugün biz diğer Müslüman ülkelerden daha iyi durumdaysak, bunu Atatürk’ün bu devrimlerine borçluyuz.  

Sevgili gençler, size sesleniyorum: Bilimi olmayanın iktidarı olmaz. Muktedir bir Türkiye, Güçlü bir Türkiye istiyorsanız ülkenizin bilimde, eğitimde gelişmesine katkıda bulununuz. Kahramanlık yapmak için harp meydanlarına ihtiyacınız yok; kütüphaneler, laboratuarlar, atölyeler sizleri bekliyor. Şunu da asla unutmayın; bilim özgür ortamda yapılır, özgürlüğün garantisi ise “milli devlet”tir. Onun için, demokratik, laik, hukuk devletine yani Cumhuriyet’e sahip çıkınız ve koruyunuz. 

Yapmazsanız kadınlarımız, kızlarımız;

Mızıka çalındı düğün mü sandın
Al beyaz bayrağı gelin mi sandın
Yemen gideni gelir mi sandın
Tez gel ağam tez gel dayanamirem
Uyku gaflet basmış uyanamirem

Diye türküler, ağıtlar söyler.
 
Eyup S. Karakaş


15 Şubat 2015 Pazar

DOĞUM GERÇEKLEŞTİ

İşçi Partisi Kurultayı’na  katılmak için 15 Şubat gününü heyecanla bekliyordum. Gün geldi ama ben yakalandığım ani bir hastalık nedeni ile o büyük şölene katılamadım. Bilmem hastalıktan mı, yoksa heyecandan mı veya katılamamanın verdiği üzüntüden mi, kurultayı gözlerim yaşlı halde Ulusal Kanal’dan izledim. Edindiğim izlenimler şöyle:

Kadını, erkeği, yaşlısı, genci 15 binden fazla coşkulu bir kitle salonu doldurmuştu. Gelenler bir parti kongresine değil de sanki hasret kaldıkları “VATAN”larına kavuşmuş gibiydiler. Çünkü onlar biliyorlardı ki,
VATAN olmadan, devlet olmaz;
VATAN olmadan, bağımsızlık olmaz;
VATAN olmadan, özgürlük olmaz;
VATAN  olmadan, şerefli ve namuslu bir hayat olmaz;
VATAN olmadan, refah olmaz;
VATAN  olmadan, gelecek olmaz.

İşte bunun için, tam bağımsızlık, özgürlük, milletin birliği, halk egemenliği, laik hukuk düzeni, kanun önünde eşitlik, kardeşlik ve bilimin aydınlığını isteyenler Türkiye’nin dört bir yanından gönüllü olarak gelmiş ve salonu doldurmuşlardı.

Bu heyecanlı kitle bir doğuma şahit oldu: Özlenen doğum gerçekleşti ve İşçi Partisi’nden VATAN partisi doğdu. Ne mutlu bu doğumda katkısı olanlara.

Bu kongreyi diğerlerinden ayıran bazı farklılıklar gözüme çarptı. Salonda Atatürk’ün posterinin yanında diğer partilerin kongrelerinde gördüğümüz gibi genel başkanın  posteri yoktu. Kongre Divan Başkanı da, Parti genel başkanı da Mustafa Kemal Atatürk gibiydi. Sayın Nazlıoğlu ve Sayın Perinçek ise  Atatürk’ün birer vekili gibiydiler.

Katılanlar bir ailenin birbirlerini çok seven fertlerine benziyordu. Sevgi vardı, saygı vardı ama havada uçuşan sandalyeler, hakaretler yoktu. İnanç vardı, heyecan vardı ama sabır yoktu. Bir an önce Türk Milleti’nin kaderine el koyma sabırsızlığı vardı. Katılanlar arasında birlik vardı, kardeşlik vardı; yok olan ise, dini inanç ve etnik köken ayırımı idi.  

Daha dün,CHP genel başkanı Kılıçdaroğu’nun “Gerekirse 6 okulu amblemimizi değiştiririz” demişti, bugün ise Perinçek, Atatürk’ün ortaya koyduğu ve CHP ambleminde altı okla temsil edilen esasların Vatan Partisi’nin programının da özü olduğunu söyledi. Ergenekon’dan çıkışı temsil eden örs üzerinde demir dövmek de çok anlamlıydı. 

Ne mutlu Türk Milletini ki artık, devrimciliğin, cumhuriyetçiliğin, milliyetçiliğin, halkçılığın, laikliğin, devletçiliğin sahibi bir parti ve o partiye inanmış milyonlar var. Bu milyonlar önümüzdeki seçimde VATAN  Partisi’ni iktidara taşıyacak kararlılıkta ve güçtedir. Cumhuriyeti koruyacak, kollayacak güçlerin iktidar yürüyüşü başlamıştır. Tüm yurtseverleri bu yürüyüşe davet ediyorum.


Ne mutlu Türküm diyene!

13 Şubat 2015 Cuma

PAROLA “VATAN” İŞARETİ “NAMUS”

“…Batı ittifakı ve NATO üyeliğinden bu tarafa, ‘sistem’, ekonomiden kültüre, savunmadan eğitim ve öğretime, bütün ‘ulusal’ kalelerimizi düşürmek peşindedir; ‘dilini’ ve ‘dinini’ açık açık göstere göstere, dayatmaya başlamıştır..” diyen usta yazar ve fikir adamı ATTİLÂ İLHAN’ın yönetiminde Bir Millet Uyanıyor dizisi, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve savunmak kararlılığında olan herkes için yayınlanmaya başlamıştı.  Devrimcileri, halkcıları, ülkücüleri bir araya getirip emperyalizme karşı bir cephe oluşturmuştu.  O vefat edince, maalesef proje yarım kaldı.

Attilâ İlhan tehlikeyi görmüştü. Ülkemiz ABD ve AB’nin baskısı ve onların işbirlikçileri eli ile çok hızlı bir dönüşümden geçiyor. Cumhuriyet’in esasları ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Tam bağımsızlık ilkesi yok ediliyor. Cumhuriyet ile birlikte halka geçen egemenlik yeniden tek bir insana devrediliyor. Demokrasi yerini diktaya bırakıyor.

Emperyalizmin sömürüsü artarak devam ediyor. Cumhuriyet’in eserleri, sanayi kuruluşları, tarım alanları, ormanlar, dereler, doğal zenginlikler yabancıların veya onların işbirlikçilerinin eline geçiyor. Sendikalar etkisizleştirilip işçiler sahipsiz bırakılıyor. Yoksulluk artıyor, gelir dağılımı bozuluyor. İşçi, memur, esnaf ve çalışanlar ekmek ve hak için direnemez hale geliyor.

Türkiye bölünmeye ve  bir etnik cehenneme doğru sürükleniyor. Ülkenin bir bölümünde yaşayan yurttaşlarımız eli kanlı terör örgütünün insafına terk ediliyor. Milli birlik bozuluyor, sınırlar tartışılı hale geliyor.

İktidar medyayı ele geçirmiş;  televizyonlara, gazetelere yerleşmiş etki ajanları tarafından halk kandırılıyor uyutuluyor. İslâm inancı aldatmanın vasıtası haline getiriliyor. Eğitim bilimsellikten uzaklaştırılıp, sorgulayan, araştıran, bilimi yol gösterici olarak kabul edilen nesiller yerine biat etmeyi alışkanlık haline getiren nesiller yetiştiriliyor.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’i kuran ve bize bağımsız, özgür bir vatan hediye eden büyüklerimiz aşağılanıyor. Mütareke döneminde ve bağımsızlık savaşımızı verdiğimiz zamanlarda emperyalistlerle işbirliği yapan hainler kahraman olarak tanıtılmaya çalışılıyor.

Özetle, Cumhuriyet’imiz, bağımsızlığımız, özgürlüğümüz, maddi ve manevi zenginliklerimiz tehdit altındadır. Yapılacak şey, Attilâ İlhan’ın yapmak istediği gibi, devrimcisiyle, halkçısıyla, ülkücüsüyle Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve savunmak arzusunda olan herkesin bir araya gelmesidir.  

15 Şubat 2015 tarihinde yapılacak olan İşçi Partisi Kurultay’ın bu birlikteliği sağlaması gerekir. Zaman daralmıştır, Cumhuriyet düşmanları çok yol almıştır. Gün birliktelik günüdür. Cumhuriyet için, bağımsızlık için, özgür ve insanca yaşamak için, sömürü düzenine dur demek için, kardeşlik için, birlik için tüm yurtseverler o tarihte Arena’da olması gerekir.  “Atılacak adım, Türkiye’nin bütün namus birkiminin ”Vatan”da birleşmesidir. Onun için parolamız VATAN, işareti NAMUS’tur.”


Eyup S. Karakaş

10 Şubat 2015 Salı

ÇİPRAS OLABİLMEK

İrili ufaklı muhalefet partilerin genel başkanları Çipras benim, Çipras benim diye haykırıyor. Çipras yüksek oy alıp iktidara geldi ya, onlar da Haziran’da iktidar olacaklar. Çipras olmak öyle kolay bir şey değil. Önce ülkenin sorunlarını iyi tespit edeceksiniz, sonra da halka çareler sunacaksınız.

Türkiye’nin üç büyük sorunu var: Milli birliğin bozulması ve bölünme; demokrasiden uzaklaşma ve diktacı tutum; ekonomik sıkıntılar ve eşitsizlik.

Çipras olmak isteyen liderler bu heveslerini bir yana koysunlar da söylesinler bakalım, bu sorunları nasıl çözecekler.

Emperyalizmi oyununa geldik. Milli birliğimiz bozuldu. Güneydoğu’da başka bir milletin var olduğu algısı silah zoru ile ve yoğun beyin yıkama yöntemleri ile topluma kabul ettirildi. Çözüm süreci ile yöre halkı PKK’nın tutsağı haline getirildi. Bu bölgede yaşayanlarda can, mal güvenliği ve huzuru kalmadı. Şimdi soruyorum: Milli birliği nasıl sağlayacaksınız? Bölge halkını özgürlüğe, huzura, refaha nasıl kavuşturacaksınız? Bu konudaki projeleriniz nelerdir.

Ülkeye ileri demokrasi getiriyoruz diyerek dikta yönetimine doğru götürüyorlar. Eğitim sistemimiz tek adama biat edecek insanlar yetiştirmek üzere düzenlendi. Kuvvetler ayrılığı kalmadı. Yargı bağımsızlığını yitirdi. Yasama gücünü elinde tutan parlamentonun üyelerini parti liderleri belirler oldu. Seçim barajı temsilde adalete izin vermiyor. Basın özgürlüğü gibi birçok demokratik haklar kısıtlandı. 

Muhalefet liderleri açık bir şekilde anlatsınlar bakalım, kendi partileri iktidar olursa demokrasinin yeniden tesisi için hangi adımları atacaklar? Yargıyı nasıl bağımsızlaştıracaklar. Medya üzerindeki baskıları nasıl kaldıracak ve özgür basını nasıl sağlayacaklar? Siyasi parti kanununda ve seçim kanununda ne gibi değişiklikler yapacaklar? Para merkezli demokrasiden insan merkezli demokrasiye nasıl geçecekler?

Türkiye yarı sömürge ülke durumuna düştü. Özelleştirmeler sonucunda limanlar, köprüler, yollar, SEKA, şeker fabrikaları, Sümer Holding, Tedaş, Tekel, TELEKOM, TÜPRAŞ, BORÇELİK,  PETKİM, Seydişehir Alüminyum, Barajlar, bankalar ve daha birçok kamu kuruluşu yerli yabancı kapitalistlerin eline geçti. Fakir daha fakir, zengin daha zengin oldu. İşsiz ve yoksul sayısı arttı. Fırsat, servet, gelir eşitsizliği büyük sorun olmaya başladı. Menkul Kıymetler Borsası ve diğer finans oyunları ile ülke sömürülüyor. Sürekli dış ticaret açığı veriyoruz; ülke kan kaybediyor. 

Söyleyin bakalım Çipras meraklıları:  Özelleştirilen kurumları yeniden kamulaştırabilecek misiniz? Milli geliri nasıl artıracaksınız? Refahı nasıl halka yayacaksınız? Batılı güçlerin ülkemizi;  zenginlerin de orta ve düşük gelirli halkımızı sömürmesine nasıl engel olacaksınız?


Bu sorulara inandırıcı ve gerçekçi cevaplar verebilenler iktidara gelebilir. Kısır çekişmeler içinde kalan, halka güven vermeyen; halkın geleceği için umut olamayan muhalefet partileri boşuna kendilerini Syriza’ya benzetmesinler. İktidara geleceğiz diye boşuna heveslenmesinler. Milletin güvenebileceği ve kendisinden çok şey umduğu insanlara ve partilere ihtiyacı var. Sadece iktidarı kötüleyerek muhalefet olmaz.