21 Kasım 2018 Çarşamba


TÜRK MİLLETİNE GÜVENİYORUZ

Atatürk’ün 10 Yıl Nutku’ndaki şu ifadelere bakın: Burada millete güven var, ileriye dönük umut var ve kararlılık var.

“Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.”

“Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.”

Bir de dönüp “Ben Atatürkçüğüm” diyenlerin sözlerine, yazdıklarına ve sosyal medyadaki paylaşımlarına bakın. Bunlarda Türk milletine güvensizlik, hatta beğenmemezlik ve ileriye doğru tahminlerinde de tam bir karamsarlık var. Kendilerine göre Türkiye’nin battığını ispat eden kanıtlar bulunca da hemen paylaşıyorlar ve ekliyorlar; “Bu ülkede artık yaşanmaz”.

Doğrudur, zor günlerden geçiyoruz. Bir yanda vatanımızı bölmeye yönelik emperyalist tehditler, diğer yanda uzun yıllardan beri uygulanan yanlış ekonomik programlar sonucu borca batan bir ekonomi. Ama kötümser değiliz, geleceğe yönelik umutlarımız var. Çünkü Türk milletine, kendimize güveniyoruz.

Onun binlerce yıllık terihi tecrübesine, geçmişinden aldığı derslere ve edindiği tecrübelere güveniyoruz.

Mütareke döneminin o zor şartlarından Atatürk önderliğinde bir büyük devrim ile çıkan geçmişimize güveniyoruz.

Milletimizin vatan sevgisine, milli birliği koruma azmine güveniyoruz. Onun özgür yaşama ve bağımsızlığını koruma kararlılığına güveniyoruz.

Gece gündüz, soğuk sıcak demeden vatanımızın bütünlüğü ve milletimizin egemenliği için kentlerde, dağlarda, ovalarda savaşan kahramanlarımıza güveniyoruz.

Her yıl yüzbinlerce genci bilimin ışığı ile yadınlatan ve mezun eden üniveristelerimize ve gençlerimize güveniyoruz.

Bizi binlerce yıl başı dik yaşatan ve bu günlere ulaştıran millî kültürümüze güveniyoruz.

Üretmek için çalışan, çırpınan milli sanayicmize, işçimize, köylümüze, esnafımıza güveniyoruz.

Fabrikalarımıza, işletmelerimize, atölyelerimize, tarlalarımıza güveniyoruz.

Coğrafyamıza, doğal kaynaklerımıza, ormanlarımıza, denizlerimize güveniyoruz.

Milletimizin Atlantik çukurundan çıkıp Avrasya’ya yönelen rotasına güveniyoruz.

Sadece ufku değil onun da ötesini görebilen Atatürk’ün şu tahmin ve tespitine güveniyoruz:

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

İzmir marşını söyleyip, Andımızı okuyan ve sonra da etraflarına karamsarlık ve yılgınlık saçanlara hitap ediyorum: Lütfen biraz da Atatürk’ün 10 Yıl Nutku’nu okuyun.

Türk’ün Ergenekonları bitmez.  İçinde bulunduğumuz zor dönemden Kemalist devrimi tamamlayarak çıkacağız. Bundan da eminiz çünkü, Namık Kemâl’in dediği gibi;

“Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-u cihândır
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır”.

17 Kasım 2018 Cumartesi


KANLI PARA İMPARATORLUĞU

Kapitalist dünyanın büyük sorunlarından birisidir eşitsizlik. Servet, gelir ve fırsat eşitsizliği en gelişmiş ülkelerde bile sosyal dokunun ciddi hastalıkları haline geldi. Marx’ın yıllar önce dediği gibi sermaye belirli ellerde toplandı.  Para, hem ekonomik hem de siyasi güç olarak rakipsizleşti.

Bugün için Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de dökülen kanların sorumlusu Batı’nın işte bu sermaye gücüdür. Bu gücün kaynağı masum kanları ile boyanmış ve üzerine barut kokusu sinmiş Amerikan dolarlarıdır.

Bu sermaye Amerika’ya ait değildir, Amerka bu sermeyeye aittir. Amerika ve İsrail bu kanlı paranın kullandığı iki büyük örgüttür. Amerikan ordusu, medyası bunların gücünü devam ettirmeye yarar. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış üsler, tesisler, uçaklar gemiler, füzeler bu sermayenin hizmetindedir.

Amerikan ve İsrail askerleri bu paranın boyacılarıdır. Doları kan ile boyuyanlar bunlardır.

Batı Asya’nın (Orta Doğu) ve Doğu Akdeniz’in zengin enerji kaynaklarına el koymak için milyonlarca insanı öldüren, evinden yurdundan süren, kadınların ırzına geçen hep bu kirli paranın sahipleridir.

Bunlar sadece topla, füzeyle savaşmazlar. Mazlumların üzerine ekonomik yöntemlerle, psikolojik yöntemlerle giderler. Ambargo koyarlar, insanları aç bırakırlar, ilaçsız bırakırlar, bebekleri aç bırakırlar.

Küreselleşme, liberal ekonomi bunların sömürü araçları haline geldi. Gümrükleri indirin, bizim mallarımız ülkelere kolayca girsin, sermaye dolaşımına izin verin, fabrikalarınızı, işletmelerinizi, derelerinzi, madenlerinizi, tarlalalarınızı, doğal kayanaklarınızı bize ucuza satın dediler. Kabul etmeyen ülkelere saldırdılar, milli devletleri parçaladırlar.

Değerleri yabancılaştırarak, farklılaştırarak amaçlarına hizmet eder hale getiririler. Dini inançlara, milliyetçiliğe, mezheplere değişik anlamlar kazandırırlar. Bu değerler için mücadele eden kimseler bilerek veya bilmeyerek bu kanlı paranın askeri durumuna geldi.

İnsanları dinle kandırmak bunların en yaygın yöntemidir. FETÖ bu yöntemin en yeni ve bariz örneğidir. Yüzbinlerce insan Fethullah Hoca denen adama biad ederek cennete gitmenin yolunu buldum sandı. İslam’a hizmet ediyorum diye kanlı paraya hizmet etti.

Öbür dünyada cennete gitmenin hesaplarını yapanlar, bu dünyadaki yoksulluğa, sömürüye, açlığa itiraz edemez hale geldiler. Onlara din adına haksızlıklara karşı isyan etmek öğretilmedi, farklı mezheplere karşı savaşmak öğretildi. Birbirlerini öldürüp kanlı dolarları artırdılar.

Yoksulları cennet hayalleri ile oyalayıp, açlıklarını unutturdular.

Milliyetçiliğin antiemperyalist özelliğini yok ettiler. Milliyetçileri kapitalizmin askeri haline getirdiler. Sosyalizm ile mücadele etmek milliyetçiliğin bir gereği gibi oldu. Milliyetçiliği etnik ırkçılığa dönüştürdüler. İnsanlar emperyalalizm ile değil, emperyalist güçlerle birlikte milli devletlere karşı savaşır duruma geldi. İnsanlar, PKK örneğinde olduğu gibi, kanlı paranın kanlı askeri oldular.

İleri demokrasi, insan hakları, yerel yönetimlere özgürlük, adalet gibi kavramlar para babalarının milli devletleri parçalamak için kullandıkları değerler haline dönüştürüldü.  

Elbette bu böyle devam edemez ve etmeyecektir de!

Bu kanlı tablo kapitalizmin eseridir. Kapitalizm devam ettiği sürece, paranın ekonomik ve siyasi gücü de devam edecektir. Bu gücü koruyarak bu güce gem vurulamaz. Öncelikle sermayenin belirli ellerde birikimine engel olmak gerekir.

Kanlı para diktatörlüğüne kapitalizm içinde çare bulunamaz. Çare bilimsel sosyalizmdedir.

10 Kasım 2018 Cumartesi


MISIRLIOĞLU VE DEMİRTAŞ

Yüz binler sel oldu Anıtkabir’e, Dolmabahçe’ye, meydanlara aktı. Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi doruklara ulaştı. İşte tam da bu zamanda gazetelere bir haber düştü, haber şöyle:

“Dünkü Cuma hutbesinde, başkanı olduğu kurumun kurucusu Atatürk'ten tek kelime bile bahsettirmeyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, "Keşke Yunan galip gelseydi" diyen ve Ulu Önder'e hakaretler savuran Kadir Mısıroğlu'nu evinde ziyaret etti.”

Bu haber, haklı olarak Cumhuriyet ve Atatürk sevdalılarında büyük bir infiale sebep oldu. Yapılan elbette çok yanlıştır ve Diyanet İşleri Başkanının en kısa zamanda istifa etmesini gerektirir.

MISIRLIĞLU TAMAM DA DEMİRTAŞ NE OLACAK?

Bence işin garibi şu: Atatürk sevgisi ile dolu yüreklerin Diyanet İşleri Başkanı’na tepki göstermesi çok yerinde ama bu insanların büyük çoğunluğu Adalet Yürüyüşü sırasında Kılıçdaroğlu’nun HDP’li milletvekilleri ile kol kola girip HDP’lilere af istemesine bir tepki vermemişlerdi. Ya da Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin HDP Eş Başkanı Demirtaş’ı ziyaret etmesini hoş görmüşlerdi ve oylarını da ona vermişlerdi.

Şimdi diyeceksiniz ki, Demirtaş ile Mısırlıoğlu bir mi? Ben size farklarını söyleyeyim: Demirtaş kravat takar, Mısırlıoğlu ise fes takar. Fark burada…

Şunu da belirtelim: HDP/PKK, “ben Kürdüm” diyenlerin temsilcisi değildir. Açıkça yazıyorum: Amerika’nın, emperyalizmin temsilcisidir. Temsilciliği ötesinde silahlı savaşçısıdır.

ÖNCE CUMHURİYETİ KORUYACAĞIZ

Biz bu Cumhuriyeti Atatürk önderliğinde emperyalizme karşı savaşarak kurduk. O zaman da içimizde emperyalistlerin dostları, işbirlikçileri, savaşçıları vardır. Bunların artıkları şimdilerde ya dindar ya da insan hakları, adalet, demokrasi savunucusu olarak karşımıza çıkıyor.

Diyanet ileri başkanı ne kadar büyük yanlış yapmışsa, Kılıçdaroğlu ve İnce de en az o kadar büyük yanlışlık yapmıştır.

Atatürkçülüğün temelinde emperyalizme karşı olma var, vatan bütünlüğünü koruma ve kollama var, “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkının Türk” olduğunu bilip, milli birliği koruma azmi ve inancı var.

Demirtaş ve Mısırlıoğlu’nun savunduğu görüşler ve yaptıkları eylemler Cumhuriyet’e de Atatürk’e de saldırı niteliğindedir.

YANLIŞLIKLAR BAŞKA YANLIŞLIKLARIN MAZERETİ OLAMAZ

Diyanet İşleri Başkanı’nın CHP’nin HDP ile birlikte hareket etmesi çok yanlış, Kılıçdaroğlu’nun HDP’lilerle kol kola girip yürüyerek hapisteki teröristlere arka çıkması çok yanlış, İnce’nin Demirtaş ile görüşüp ona başarı dilemesi çok yanlış.

Diyebilirsiniz ki, AKP ve Erdoğan da zamanında FETÖ ile birlikte hareket etti, PKK ile birlikte açılımlar yapmaya kalktı. Haklısınız o da çok yanlıştı ve ihanet ile eş anlamlıydı. Ama onların yanlışları CHP yöneticilerinin yanlışlarını örtmez, örtmemeli. Hiç kimse, başkalarını örnek verip kendini aklayamaz.

Ben Atatürkçüyüm diyenlere sesleniyorum:

Atatürk sadece laiklik değildir, laiklik de din düşmanlığı değildir. Atatürk’ün ilkelerini benimsemiş kimselerin birinci görevi “Türk Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır”.  

29 Ekimlerde, 10 Kasımlarda Atatürk’e koşmak kalan günlerde de Cumhuriyet düşmanları ile kol kola girmek olmaz. Atatürk sevgisi bilgi ve bilinç ile tamamlanmadıkça çok fazla önemi olmuyor…

9 Kasım 2018 Cuma


KEMALİST DEVRİM ATATÜRKÇÜLERİ BEKLİYOR

Milli bayramlarda ve 10 Kasım’da Atatürk sevdası doruklara çıkıyor. Yüz binlerce insan sel olup Anıtkabir’e akıyor. Atatürk heykelleri önünde saygılar sunuluyor, Atatürk fotoğraflı bayraklar taşınıyor. Manzara müthiş ve etkileyici.

Bu manzarayı bırakıp da Türkiye’nin haline ve Atatürk sevdalısı olduğunu iddia edenlerin yazdıklarına, söylediklerine bakınca anlaşılıyor ki Atatürk’ten daha çok onun resimleri ve heykelleri seviliyor.

İlkelerinin özünden habersiz yüzbinler Atatürk için göz yaşları dökse ne olur, dökmese ne olur?

Keşke heykellerini, posterlerini koruduğumuz gibi onun ülkülerini de korusaydık.

Hakimiyet-i Milliye ve İstiklal-i Tam; işte size Atatürkçülüğün özü. Ülke bağımsız olacak ve bu ülkede millet egemen olacak. Olacak da nasıl olacak? Bunu sorgulayan kaç Atatürkçü tanıyorsunuz?

TAM BAĞIMSIZLIK

Savunmasını NATO’ya emanet etmiş, ekonomisini borç batağına sokmuş, 3-5 dolar için ülke ülke, kapı kapı dolaşmaya mahkum olmuş, fabrikalarını, bankalarını, işletmelerini, derelerini, tarlalarını yabancılara satmış, kapılarını büyük sermayenin serbestçe dolaşımına açmış, üretmeyip borç alarak geçinmeye alışmış, hayvanlarının yiyeceğini de insanların yiyeceğini de ithal etmeye mecbur kalmış, ana okulundan üniversiteye kadar İngilizceyi eğitim dili haline getirmiş ve parti başkanlarının ve yönetimlerinin komplolarla değiştiği bir ülke tam bağımsız olabilir mi?

Askeri ve iktisadi bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık olmaz. Ekonomisi güçlü olmayan bir ülke başka ülkelerinin etkisinden kurtulamaz. Savunması, eğitimi, kültürü milli olamayandan bağımsız ülke olmaz.

Türkiye bu halde ama Atatürkçüyüm diyenlerin büyük kısmı, bu yazdıklarım konusunda tepkisiz ve sessiz. Bu durumlara destek veren de çok.

MİLLET EGEMENLİĞİ

Millet egemenliği demek demokrasi demek. Liberal ekonominin yoksulluğu artırdığı, zenginleri çoğalttığı, paranın belirli ellerde toplanmasına yol açtığı, gelir, fırsat ve servet eşitsizliğinin giderek arttığı, medyanın sermayenin kontrolüne girdiği, zengin-yoksul arasındaki uçurumun giderek büyüdüğü, halkın din ve etnik kimlik siyasetleri ile uyutulduğu, sınıf çelişkilerinin boyut kazandığı bir ülkede demokrasi tam anlamıyla mümkün olabilir mi?

ATATÜRKÇÜ NE YAPMALI?

Rakı içmekle Atatürkçü olunmaz, heykel, poster korumakla da Atatürk ilkeleri korunmaz. Bir Atatürkçü önce şunu bilecektir:

Türkiye bir vatan savaşı yürütüyor. Bu savaşta Atatürkçülerin mevzii Mehmetçik ve polislerimizin savaştığı mevzidir. Amerikan-İsrail palanlarına karşı, bu ikilinin içimizde beslediği FETÖ, PKK ve bunların artıkları ile mücadele Atatürkçülerin en büyük görevlerinden birisidir.

Millet egemenliği için ilk şart, liberal kapitalist ekonomik modelden uzaklaşmaktır. Ekonomik liberalizm demokrasinin baş düşmanıdır. Bu ekonomik modelde siyasi güç ile ekonomik güç aynı ellerde toplanmaktadır. Bu ekonomik modelde köylünün yani üretenin yani emekçinin milletin efendisi olma ihtimali yoktur.

Liberal ekonominin uygulandığı bir ülkede 3-5 yılda bir oy vermekle millet egemenliği gerçekleşmez. İnsanlar oy vererek kaderlerini değiştiremiyorlar. Yıllardır olan bu: Yoksulluk artıyor, zenginler daha da zenginliyor. Borçlar artıyor, “Tam Bağımsızlık” hayal oluyor.

Millet egemenliği var da bu tabloyu millet mi istiyor? Millet istemiyorsa, kim veya kimler istiyor? Güç kimde?

Yukarıda çok sayıda soru sordum. Bu sorulara Atatürkçüler cevap vermelidir ve bu cevaba göre de mücadele etmelidir.  

Kemalist Devrimi tamamlamak Atatürkçülüğün şartıdır. Atatürk sevgisi de öncelikle bunu gerektirir.

6 Kasım 2018 Salı


NASRETTİN HOCA VE DESCARTES

Nasrettin Hoca ve Descartes’i yan yana getirmek de nerden çıktı diyebilirsiniz; anlatalım: Nasrettin Hoca fıkraları insanların yaptığı mantık hatalarını güldürerek anlatır ve onları sağlıklı düşünmeye sevk eder. Descartes ise, “Metod Üzerine Konuşma” adlı eserinde anlatmış olduğu “yöntem” ve “bilgi” anlayışı ile modern ve sağlıklı düşüncenin yollarını açmıştır. Ne yazık ki, insanlar Nasrettin Hoca fıkralarına ve Descartes’ın geliştirdiği yöntemlere rağmen gerçeği bulmada ve olayları değerlendirmede yanlışlıklara düşüyorlar.

Descartes diyor ki: “Davranışlarımı açıkça görebilmek ve şu yaşımda güvenle yürümek için doğruyu yanlıştan ayırdetmeyi öğrenmeye karşı pek büyük bir istek duyuyorum.” Bu isteği gerçekleştirmek için kurallar ortaya koyuyor. Onun önemli bir kuralı şuydu: “Doğru olduğuna açıkça aklı yatmadıkça hiçbir şeyi doğru kabul etmemek.” Peki doğru olduğuna inanılmayan şeyi insan kabul edebilir mi? Descartes’e göre evet, eğer aceleden ve önyargıdan kaçınamazsa edebilir.

Bazı insanların gerçekten acelesi olabilir. İş yoğunluğu, zaman darlığı insanları acele kararlar vermeye veya duyduğu bir haberi veya sözü araştırmadan ve üzerinde yeteri kadar düşünmeden kabule zorlayabilir.

Bazı insanlar da kendilerini çok beğendiği için acele ederler. Onlar zaten her şeyi bildiklerini kabul ettikleri için konunun üzerinde düşünmeye veya araştırıp öğrenmeye gerek duymazlar. Bunlar eski bilgilerinin ve kendini beğenmişliklerinin esiri durumundadırlar. Daha önce öğrendiklerini mutlak doğru kabul ederler ve bu bilgilerinin aksine bir görüşü asla kabul edemezler. Kabul ettiklerinde kendilerini alçalmış ve bilgisiz hissederler. Mevcut bilgileri onlara iyilik değil, kötülük eder; kendilerini yenileyemezler.

Sağlıklı düşüncenin önündeki engel sadece acele etme değildir. Önemli bir engel de “önyargılar”dır. Yetiştiğimiz ve yaşadığımız sosyal çevre, inançlarımız bizlerde önyargılar oluşturur. Bu önyargılar sağduyumuzu zaman zaman yok eder. Daha önce edindiğimiz değerlere aykırı gelecek sözler, düşünceler tepkimizi çeker ve kabullenmekte zorlanırız. Önyargılarımızı yıkmadan yanlışlıklardan kurtulamayız.

Ya çıkarlarımız, isteklerimiz? Onlar da bizlerde önyargılar oluşturur. Söylenilen bir yalan çıkarlarımıza uygunsa bizim için gerçeğe dönüşür. Farkına varmasak da işimize gelen yalanlara kolaylıkla inanırız.

Tutkular ve nefretler düşüncelerimize kurulan tuzaklardır. Bazı kişilerden veya olaylardan o derece nefret ederiz ki, bunlarla ilgili gerçekleri bize yalan gelir. Bunun en iyi örneğini Erdoğan’a karşı nefret besleyenlerde görüyoruz. Onların gözünde Erdoğan o kadar kötüdür ki, onun cumhurbaşkanı olduğu Türkiye’de hiçbir şey iyiye gidemez. Bunun aksi de doğrudur: Erdoğan’a karşı aşırı sevgi duyanlar da onun yaptığı yanlışlıkları bir türlü göremiyorlar. Körü körüne karşı çıkmalar veya alkışlamalar hep bu sevgi ve nefretin aklımızı körleştirmesinden kaynaklanıyor.

NASRETTİN HOCA FIKRALARI

Descartes’in felsefesinin mizaha dönüşmüş şeklidir aslında Nasrettin Hoca fıkraları. Mantık yürütme konusunda çıkarılacak derslerle yüklüdür. Mantık hatalarımızı abartılı örneklerle bize anlatır ve bu hataları yapanlarla alay ederek bize sağlıklı düşünmenin yollarını açar. Birkaç örnek vermekte fayda var. Çok bilinenlerden birkaç tane sunalım:

Meşhur hikayedir; hocanın komşusu tenceresinin doğurduğuna inanmış ama öldüğüne inanmamış. İnsanların sık yaptığı bir mantık hatasıdır bu. İşine gelen yalanı hemen benimser ama işine gelmeyeni kabullenemez. Bazı konuşmaları dinlediğimde veya sosyal paylaşımları gördüğümde aklıma bu fıkra gelir. Koca koca insanlar işlerine geldiğinde koca koca koca yalanlara kolaylıkla inanıyorlar ve hemen arkadaşları ile paylaşmaya başlıyorlar. Çok doğru sözleri ise işlerine gelmediği için ret ediyorlar. Doğrular onlar için yalana dönüşüyor.

Bindiği dalı kesen adam düşünce koşa koşa Hoca’ya gelmesi ve “Sen benim düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de bilirisin” demesi ise sık yaptığımız bir mantık hatasıdır. Bu bir otorite kaymasıdır. Bir konuda uzman olan bir kişinin, uzmanlık alanı dışında verdiği bilgileri de peşinen doğru kabul ediyoruz. Madem ki uzmandır, her şeyi bilir sanıyoruz. Televizyonlar, gazete sütunları böyle otoritelerle dolu. Esas branşı iktisattır ama sağlık konusunda da ahkam keser, dış siyaset ile ilgili büyük büyük laflar eder; halkımız da bu büyük otoriteye (!) hemen inanır.  

Bir diğer örnek de söylenen bir söze veya ileri sürülen bir görüşe olduğundan farklı ve öte anlamlar yüklemektir. Nasrettin Hoca şu fıkra ile böyle yapanlarla alay eder. Hocanın karısı yatakta Hoca’ya biraz öteye gider misin deyince Hoca kalkmış komşu köye gitmiş ve hanımına biraz daha gideyim mi diye haber yollamış. Bu mantık hatası da günlük hayatta ve siyasi tartışmalarda sıkça yapılıyor. Önyargılarımız, arzularımız, nefretlerimiz duyduğumuz bir söze, okuduğumuz bir yazıya taşıdığından daha öte anlamlar vermemize neden oluyor. Yanlış değerlendirmeler yanlış kararlara yol açıyor.

Komşusu Hoca’dan ödünç çamaşır ipi ister. Hoca veremem, bizim hatun ipe un sermiş der. Adamcağız da “Hoca hiç ipe un serilir mi” diye sormuş. Aslında ipe un serilir, günlük hayatta, farkında olmadan sürekli ipe un sereriz. İşimize gelmeyin fikirleri olmadık bahanelerle ret ederiz de farkına bile varmayız. Hep komşuyu kandırmak için ipe un serecek değiliz ya, bazen de kendimizi farkında olmadan ipe un sererek kandırırız.

Bilinen bir hikayedir; komşusuna gelen mektubu okuyamayınca komşusu şu başındaki kavuktan utan der. Hoca da marifet kavukta ise, al sen tak sen oku der. Değer verdiğimiz bir insanın her dediğini doğu sayarız. Oysa bir sözün doğruluğu söyleyenin kimliğine değil, içeriğine bağlıdır. Başında “Prof” unvanı olan birisinin düşüncelerindeki değer onun unvanın değil, edindiği bilgi ve tecrübelerinin eseridir.

Nasrettin Hoca’da fıkra çok ama biz lafı fazla uzatmayalım, sözü burada keselim.

SONUÇ

Hayatımızın her anında kararlar veririz ve seçimler yaparız. Bu karar ve seçimler bizim davranışlarımızı belirler. Descartes’ın felsefesi ve Nasrettin Hoca’nın fıkraları bizi mantık hatalarından koruyabilir. Sağlıklı düşünmemizi sağlayabilir. Davranışlarımızı düzeltebilir.

Ön yargılardan uzak ve isteklerinizin, tutkularınızın, nefretlerinizin ve daha önce edindiğimiz bilgilerin esaretinin bizi yanlış kararlara itmediği günler dileği ile…

29 Ekim 2018 Pazartesi


“TÜRK İNKILABI EŞSİZDİR”

Bu yazıyı Osmanlıcılık oynayanlar, Osmanlıya geri dönelim diyenler, saray ve köşklerde çevirdikleri filmlerle Osmanlı devletini zengin ve güçlü gösterenler fakat halkın sefaletini, yoksulluğunu, cahilliğini hastalıklarını gizleyenler ibret alsın diye yazılmıştır.

OSMANLININ MİRASI:

23 Nisan 1920’de TBMM açılır ve millet kendi kaderini belirlemeye başlar. İstiklal Savaşı sona erer.  Zafer sonrası 29 Ekim 1923’ tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu resmen ilân edilir. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirasını devralır.

Ekonomik durum içler acısı bir halde. Kapitülasyonlar belimizi bükmüş. Duyun-u Umumiye devlet içinde devlet durumunda. Bütün sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Şeker, un hatta kiremit bile dışarıdan geliyor. Avrupa için açık pazar halindeyiz.

Toplam sanayi kuruluşu 282 adet. Bunların yalnızca %9'u devlete ait. Bu kuruluşlardaki emek ve sermayenin %15'i Türklerin, % 85'i yabancıların ve azınlıkların. Madenler, limanlar, demiryolları yabancıların elinde. Sanayinin ağırlığını gıda, dokuma ve dericilik oluşturuyor. Osmanlı'dan sadece dört fabrika kalmış: Hereke ipek dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri fabrikaları. İktisatçımız, mühendisimiz yok denecek kadar az. Elektrik sadece İstanbul ve İzmir gibi, büyük kentlerde var.

Çocukların sadece 1/4'i okula gidebiliyor. Halk cahil. Erkeklerin % 93'ü, kadınların % 99'u okuma yazma bilmiyor. Toplam 4770 ilkokul, 72 ortaokul ve 23 lise var. İlkokullarda 337.618, ortaokullarda 5905 ve liselerde toplam 1241 öğrenci öğrenim görüyor. Ortaokulda 543, liselerde ise 230 kız öğrenci var.

Medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası olmuş. Hurafeler din diye öğretiliyor. Medreselerde Türkçe yasak. Ülkede bir üniversite (darülfünun) var. Bu kurum da çağın özelliklerinden uzak bir halde. Akıl ve bilim unutulmuş. Basılan ve okunan kitap sayısı çok az. 1729-1830 yıllarında Osmanlı'da basılan kitap sayısı 180; aynı sürede Batı'da basılan kitap sayısı 90.000.  Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, resim yok, heykel yok, tiyatro yok, spor yok…

Halkı aydınlatacak, bilinçlendirecek, eğitecek kurumlar yok. Halk adeta kendi kaderine ve cami imamının, tarikat şeyhinin, medrese ehlinin, bilgisine terk edilmiş durumda. Akılcı ve bilimsel düşünce yok.

Halkta tarih bilinci yok. Tarih denince peygamberlerin ve padişahların hayat hikayesi anlaşılıyor. Tarihi eserler yurt dışına kaçırılıyor, kıymeti bilinmiyor.

Türkçe ihmal edilmiş. Sözcükler unutulmuş. Türkçe, Osmanlıca denilen bir dile dönüşmüş. Arapça, Farsça ve Fransızca Türkçeyi adeta istila etmiş. Arap alfabesi kullanılıyor.

4 Kasım 1920'de Balıkesir milletvekili Vehbi Bey, TBMM'de yaptığı konuşma:

“Bir kasabada yalnızca Birkaç yüz hane gayrimüslim buna karşılık binlerce hane Müslüman yaşadığı halde, gayrimüslimlerin düzenli ilkokulları, ortaokulları, yüksek öğrenim görmüş öğretmenleri olduğunu görüyoruz. Müslüman nüfusun ise bir tek okulu bile yok.”

Birçok dini cemaat hayata yön vermeye çalışıyor. Mezhep çatışmaları çok fazla. Falcılar, büyücüler, şeyhler, şıhlar ayrıcalıklı konumda. Din istismarı çok yaygın.

600 yıl boyunca Türkler ihmal edilmiş. Yönetim dönme ve devşirmelere bırakılmış. Türkler devlet yönetiminden dışlanmış, sadece köylü, asker, çiftçi olabilmiş.

Halk sefil, yoksul ve toplumun yarısından daha fazlası hasta. Açlık, sıtma, verem, trahom, çiçek, ishal çok yaygın.

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA YAPILANLAR

1926-1938 yılları arasında 28 büyük fabrika kurulmuştur. Ağır sanayi üretim %152, toplam sanayi üretim, %80 artmıştır. Demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış, Şeker üretimi 200 misli artmıştır.  Madencilikte üretim artışları: Kömür: %100, Krom: %600, diğer madenlerde %200.

Enflasyon olmadan %10 büyüme hızı elde edilmiştir. Bütçe denk olmuştur. İthalat ihracat dengesi sağlanmıştır. GSMH 3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkmıştır. Osmanlı borçlarından başka borç yoktur.

Şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinin tamamı; yünlü dokuma ihtiyacının % 83'ü, pamuklu dokuma ihtiyacının % 43'ü, kağıt ihtiyacının % 32'si, cam ve cam eşyanın % 63'ü milli üretim ile karşılanmaya başlanmıştır.

Osmanlı'dan kalan ve yabancıların kontrolünde olan 4112 km demiryollarının 3387'si satın alınmıştır. 1938'e kadar 3020 km demiryolu daha yapılmış ve toplam demiryolu uzunluğu 7132'e çıkarılmıştır. 1923-1926 yılları arasına 27.850 km köy yolu yapılmış ve onarılmıştır.

1926 yılında: Tayyare ve Motor Türk AŞ kuruldu. 1928 yılında: Kayseri Uçak Fabrikası kuruldu. 1938 yılına kadar; 15 Junkers A 20 uçağı, 15 adet ABD Hawk muharebe uçağı, 15 adet Gotha irtibat uçağı; toplam 112 uçak üretildi. 1925 yılında, İstanbul'da Uçak Fabrikası’nda da 24 adet uçak üretilmiş.

Kurulan Fabrikalar ve İşletmeler:

1-Ankara Fişek Fabrikası (1924)
2-Gölcük Tersanesi (1924)
3- Şakir Zümre Fabrikası (1925)
4-Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925)
5-Alpullu Şeker Fabrikası (1926)
7-Uşak Şeker Fabrikası(1926)
8-Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926)
9-Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)
10-Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927)
11-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928)
12- Ankara Çimento Fabrikası (1928)
13-Ankara Havagazı Fabrikası (1929)
14-İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)
15-Kayaş Kapsül Fabrikası (1930)
16-Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930)
17-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1931- Genişletildi)
18-Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)
19-Turhal Şeker Fabrikaları (1934)
20-Konya Ereğli Bez Fabrikası(1934)
21-Bakırköy Bez Fabrikası (1934)
22-Bursa Süt Fabrikası (1934)
2324-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934 Temel Atma)
25-Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934)
26-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934)
27-Isparta Gülyağı Fabrikası (1934)
28-Ankara, Konya, Eskişehir ve Sivas Buğday Filoları (1934)
29-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935 - Tamamlandı)
30-Kayseri Bez Fabrikası (1934 Temel atma)
31-Nazilli Basma Fabrikası (1935- Temel atma)
32-Bursa Merinos Fabrikası (1935 Temel Atma)
33-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935 Temel Atma)
34-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1935)
35-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934 Temel atma)

Tarım Üretiminde büyük artışlar sağlandı: Pamuk üretimi: 1920: 20.000 ton, 1927: 120.000 ton. Tütün üretimi: 1923: 20.500 ton, 1927: 64.400 ton. Üzüm üretimi: 1923: 37.400 ton, 1939: 40.000 ton. Buğday üretimi: 1923: 972.000 ton, 1939 3.696 000 ton.

Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir avuç Cumhuriyet doktoru ve sağlık personeli sıtma, verem, tifüs, frengi, cüzzam, trahom gibi salgın hastalıklarla mücadele etmiştir. 1924-1931 yılları arasında; 40.000 trahomlu, 5 milyon sıtmalı, 350.000 veremli tedavi edilmiştir.

Vatan işgalden kurtarıldı. İnsanlar kul, reaya, köle olmaktan çıktı; başı dik, özgür, kanun önünde eşit kişiler oldu.

Bütün bunlar Kemalist devrimin sonuçlarıdır. İşte bu nedenle diyoruz ki; “TÜRK İNKILABI EŞSİZDİR”.

28 Ekim 2018 Pazar


ADIM ADIM CUMHURİYET…

Türk devrimi sonucu kurulan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’de ilân edildi ama bir günde kurulmadı. Bu aşamaya adım adım gelindi. Hangi aşamalardan geçti sıralayalım:

Sened-i İttifak 1808, Tanzimat Fermanı 1839, Islahat Fermanı 1859, I. Meşrutiyet 1876, II. Meşrutiyet 1908, Cihan Harbi 1914, Meclis-i Mebusan’ın dağılması 1920, Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve Cumhuriyet yönetiminin başlaması 1920, Cumhuriyet’in ilânı 1923.

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı 1 Meşrutiyet’i hazırlayan basamaklardır.

I. MEŞRUTİYET

1860'larda bir aydın hareketi olarak Genç Osmanlılar ortaya çıktı. Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Ahmed Midhad gibi aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyet ile yönetilmesi gerektiğini savundular.

Mithat Paşa ve arkadaşları 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler. Daha sonra, Abdülhamid tahta oturdu ve 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oluyordu.

93 Harbi devem ederken II. Abdülhamid 14 Şubat 1878 günü meclisi feshetti. I. Meşrutiyet 1 yıl, 1 ay 21 gün devam edebildi.

1876 ANAYASASI VE ÖZELLİKLERİ (KANUN-İ ESASİ)

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk ve tek anayasasıdır. İki meclisli bir anayasadır. (Meclis-i Ayan ve Meclisi Mebusan). Heyet-i Ayan üyelerini Padişah seçer. Meclis’i feshetme yetkisi Padişaha aittir. Yasama ve Yürütme yetkileri Padişah’ın elinde toplandı.  Yürütme organı Bakanlar Kurulundan oluşmaktadır. Yürütmenin başında Padişah vardı.  Padişaha sürgün yetkisi verildi.

Egemenlik Padişah’a ait. Saltanat, halifelik de dahil olmak üzere Osmanlı ailesinin en büyük evladına ait. Padişah İslam dininin koruyucusu ve halkın hükümdarı. Padişahın yetkisi çok, sorumluluğu yok. Hükümet meclise değil, padişaha karşı sorumlu.

II. MEŞRUTİYET

İkinci Meşrutiyet, Osmanlı Anayasası'nın, 29 yıl askıda kaldıktan sonra, 24 Temmuz 1908'de yeniden ilân edilmesiyle başlayan ve Mebuslar Meclisi'nin Mehmed Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona eren dönemdir.

1878’de Meclis kapatılmış, Kanun-i Esasi «şeklen» de olsa yürürlükte kalmıştı. II. Abdülhamid, 30 yıl süren mutlakıyet dönemini başlatmıştı.

3 Temmuz 1908 günü Resne’de Kolağası Niyazi Bey’in 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir çete ile dağa çıkması ile ihtilal fiilen başladı.  İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin manastır merkezi, padişaha, Kanuni Esasi’yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz’a kadar Meclisi Mebusan’ın açılmasına izin vermesini isteyen bir telgraf çekti.

Eyüp Sabri kumandasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey komutasındaki Resne taburu 22 Temmuz gecesi Manastır’da birleşti ve Manastır Fevkalade Kumandanı olarak görevli bulunan Müşir Fevzi Paşa’yı dağa kaldırdı.

23 Temmuz günü Manastır’da Meşrutiyet yönetimi İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Durum, Yıldız Sarayı'na telgraflarla bildirildi. 23 Temmuz’u 24 Temmuz’a bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi.

8 Ağustos 1909'da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi.

Artık vekiller heyeti meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlamış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti

HARB YILLARI

1914 yılında Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen emperyalist güçler 1914 yılında saldırıya geçer. Osmanlı devleti yenilir ve Mondros ateşkes antlaşmasını imzalar (30 Ekim 1918). Toprakların büyük kısmı işgale uğrar.


19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkar. Amacını şöyle ifade eder: “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!”

Genelgeler:

Mustafa Kemal Paşa Samsun’dan Havza’ya gelir ve 28 Mayıs 1919’da valilere, bazı kolordu komutanlıklarına ve ordu müfettişlerine bir genelge yollar. Bu genelge şöyledir:

İzmir’den sonra devam eden Manisa ve Aydının işgâli, tehlikelidir. Vatan sınırlarının bütünlüğü için, milli tepkiler daha canlı tutulmalı. Milletin katlanamayacağı bu işgâllere bir son verilmeli. Büyük devletlerin temsilcilerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilmeli. Mitingler yapılmalı.

Mustafa Kemal, Havza’daki faaliyetlerinin sonucu olarak; hükumet tarafından İstanbul’a çağrılır. Paşa bunu dikkate almaz ve Amasya’ya geçerek 22 Haziran’da bir genelge yayınlar.

Amasya Genelgesinde şu hususlara vurgu yapılır:

Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir. Anadolu’nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas’ta bir kongre toplanacaktır. Doğu illeri için, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.

Kongreler

Erzurum Kongresi:

Vilayet-I Şarkiye Müdafaa-I Hukuk-U Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Müdafaa-I Hukuk-U Milliye Cemiyeti Ortak Bir Kongre Düzenlemek için çalışmalar Yapıyorlardı. 3 Temmuz 1919’da Erzurum, Sivas, Bitlis, Van Ve Trabzon’u Temsil Etmek Üzere 56 Delegenin Katıldığı Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal’in başkanlığında toplandı.

Kongrede şu kararlar alındı:

“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez. Yabancıların baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti’nin dağılması karşısında millet tümden direniş ve savunmaya geçecektir. Vatanı kurtarma yolunda İstanbul Hükümeti başarısız kalırsa, geçici Bir hükümet kurulacaktır. Kuvva-i Milliye ve Milli İradeyi egemen kılmak esastır. Hristiyanlara egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz. Manda ve himaye kabul edilemez. Mebusan Meclisi açılmalı, Hükümetin çalışmalarını denetlemelidir.”

Sivas Kongresi:

4 Eylül 1919’da toplanan kongrede şu kararlar alındı:

“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, ayrılamaz. Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır. Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hâkim kılmak esastır. Manda ve himaye kabul olunamaz.”

TBMM AÇILIYOR

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul işgal edilmeye başlandı. Osmanlı Mebusan Meclisi son toplantısını 18 Mart tarihinde yaptı. 11 Nisan 1920 tarihinde Padişah Meclis-i Mebusan’ı kapattığını ilan etti. Aralarında hükümet üyeleri ve mebusların da bulunduğu bir heyet Malta’ya sürüldü.

23 Nisan 1920 Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandı.

Sinop Mebusu Şeref Bey açılış konuşmasında “..milletimizin iç ve dış tam istiklâl içinde kaderini bizzat eline aldığını ve idare etmeğe başladığını bütün cihana ilân ederek Türkiye Büyük Millet Meclisini açıyorum” diyerek cumhuriyetin kurulduğunu müjdeledi.

CUMHURİYETİN İLÂNI

30 Ağustos 1922’de zafer kazanıldı. 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması imzalandı.

28 Ekim 1923’de Atatürk yakın arkadaşlarını topladı ve "Efendiler, yarın Cumhuriyet'i ilân edeceğiz!" "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyet'tir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız” dedi.  

Gerisini Mustafa Kemal’in ağzından öğrenelim:

“O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık. Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim:

Birinci maddenin sonuna “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir” cümlesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.”

Ertesi gün Atatürk’ün hazırladığı önerge meclise sunulur ve şiddetli alkışlar ve “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları arasında oy birliği ile kabul edilir. Önerge kabul edildikten sonra Mustafa Kemal gene oy birliği ile cumhurbaşkanlığına seçilir ve kürsüye gelerek bir konuşma yapar. Önce Meclis’e teşekkür eder ve sonra özetle şöyle der:

“Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.”

“Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükumetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.”

“…Efendiler, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım çok önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.”

2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekaleti'nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerildi. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başladı; ebediyen de kutlanacak.