8 Nisan 2017 Cumartesi

AMERİKA’NIN SALDIRISI KABUL EDİLEMEZ

İdlip’e kimyasal saldırı 4 Nisan saat 06:45 sularında oldu. Aynı gün daha öğle olmadan, ne olup bittiği araştırılmadan başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist koro harekete geçti ve Suriye’yi hatta Rusya’yı suçlamaya başladı.

1993 de 187 devletin katılımı ile bütün kimyasal silahların kullanımı, geliştirilmesi, üretimi, edinilmesi, saklanması, stoklanması ve transferi yasaklandı. Devletler kimyasal silahların yok edilmesi konusunda da anlaştılar.

Suriye iç savaşının 2011 de başladığı ve bu anlaşmayı da 2013 de onadığı dikkate alındığında iç savaş esnasında bu ve benzeri depoların muhaliflerin elinde olması nedeniyle imha edilip edilemediği gibi konular araştırıldıktan sonra Suriye suçlanmalıydı.

Suriye yönetimi topraklarını teröristlerden kurtarmak için başarılı bir şekilde ilerlerken kendi vatandaşlarının da zarar göreceği, üstelik dünyanın sert tepkisini alacağını da bilerek kimyasal silah kullanması mantıkla açıklanamaz.

Bu gerçekler ortada iken, ABD Suriye’nin önemli hava üssüne 59 adet “Tomhawk” füzesi attı ve üsse önemli ölçüde zarar verdi.

Anlaşılan Amerika BOP projesini gerçekleştirmek ve ikinci İsrail devletini kurmak için her şeyi göze almış.

BOP yöre halkına çok pahalıya mal oluyor. Yüzbinlerce insan ölüyor, milyonlarca insan evinden, yurdundan göç etmek mecburiyetinde kalıyor. Amerika kanlı elini Ortadoğu’dan çekmedikçe bombalar patlamaya, insanlar ölmeye devam edecek.

ABD’NİN SURİYE’Yİ BOMBALAMASININ SONUÇLARI

Vatan Partisi Doğu Perinçek’in konu ile ilgili tespitleri çok önemli. Özetle aktarmak isterim:

1- PKK ve IŞİD’e ve Suriye’deki bütün terör örgütlerine kritik bir durumda destek sağlandı.

2- ABD, Tayyip Erdoğan yönetimini yalnızlaştırmada çok önemli bir adım attı.

3- Binali Yıldırım hükümeti devre dışı bırakıldı. Beştepe’deki Paralel Hükümet yönetime el koydu.

4- Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgede PKK’yı esas hedef alan stratejisine darbe indirildi.

5- Türkiye ile Suriye’nin masaya oturması kararı bombalandı.

6- İran-Rusya-Türkiye’nin Moskova Bildirgesiyle başlayan Astana sürecine darbe indirildi.

7- İsrail’in konumu güçlendirildi.

8- Trump, ABD Derin Devletine “beni devirmeyin” mesajı verdi.

9- Tayyip Erdoğan yönetimi, PKK ve IŞİD başta olmak üzere Suriye’deki bütün bölücü ve yobaz terör örgütleriyle aynı safa düştüğü için, Halk Oylamasındaki Evet oyları sert bir inişe geçti.

10- Suriye’de kimyasal silah kullanılmasından kazançlı çıkan, ABD’dir ve İsrail’dir.

CUMHURBAŞKANI’NIN TUTUMU

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’ni toplamadan, konu bakanlar kurulunda görüşülmeden Türkiye’yi zora sokacak mesajlar verdi. Amerikan’ın Suriye’yi bombalamasını olumlu bulduğunu söyledi ve “Üzerimize bir görev düşerse yaparız” diye ilave etti.

Sayın Erdoğan üzerimize görev düşerse dediğine göre Türkiye’ye görev düşüp düşmeyeceğini bilmiyor. Peki kim biliyor? Amerika biliyor.

Amerika görev verecek, Türkiye de yerine getirecek. Sonuç: Türkiye Amerika’nın emrinde ve hizmetinde…

Acaba diyorum, Sayın Erdoğan BOP eş başkanlığına geri dönmek mi istiyor? Artık çok geç…

Müslümanların topraklarına, petrolüne, doğal kaynaklarına göz koyan ve bunun için Müslüman kanı akıtmaktan çekinmeyen emperyalistlerin hizmetinde bir Türkiye. Çok hazin ve kabul edilemeyecek bir durum.


Şunu bilelim ki, bu “Tomhawklar” en çok PKK’yı, IŞİD’İ ve İsrail’i sevindirdi bir de bizim iktidarı…

4 Nisan 2017 Salı

CUMHURİYET KADINLARI GÖREV BAŞINDA

Bir memur titizliği içerisinde çalışıyorlar. Sabah buluşuyorlar ve ilçe ilçe, mahalle mahalle, ev ev, kahvehane kahvehane geziyorlar; insanlarla konuşuyorlar, bildiri dağıtıyorlar, sohbetler ediyorlar. Öğlenleri bir bardak çay içecek kadar bir yerlerde oturuyorlar ve poğaça, simit ile karınları doyurup çalışmalarına devam ediyorlar.

Cumhuriyeti, milli egemenliği, vatanın bütünlüğünü ve milli birliği koruma gayretleri İstiklal Savaşının kahraman kadınlarını çağrıştırıyor. Onlar gibi vatanseverler, onlar gibi fedakarlar. Akşam olunca ayakları şişiyor, bilekleri, dizleri ağrıyor ama mücadeleden asla vazgeçmiyorlar. Halk oylamasında “HAYIR” çıkması için halkı uyarıyorlar.  

Cumhuriyet Kadınlar Derneği (CKD) ve Türk Anneler Derneği Kayseri Şubesi üyelerinden bahsediyorum. Tanımaktan dolayı büyük onur ve gurur duyduğum bu Cumhuriyet savaşçılarını sizlere de tanıtmak istiyorum:

Zeliha Sevgi Parkan: CKD Şube Başkanı

Mukaddes Duman: Türk Anneler Derneği Şube Başkanı

Tülin Karakaş: CKD yönetim kurulu üyesi ve Vatan Partisi Öncü Kadın Başkanı

Tülay Hazel: CKD Yönetim Kurulu Üyesi

Feride Sakarya: CKD yönetim Kurulu Üyesi

Günzeli Sakızlı: CKD yönetim Kurulu Üyesi

Menzure Biniciler: CKD üyesi

Hatice Biniciler: CKD üyesi

BİLDİRİDE NELER VAR?

Dağıttıkları bildir CKD genel merkezi tarafından hazırlanmış. Bu bildiriden bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

“Tek adam rejimi kurulacak, devletin tümüne hükmedecek. Bir kişi başkan seçilecek ve o kişi hem hükümet hem Meclis hem de mahkeme olacak.


O partinin genel başkanı hakimleri atayacak. Kararname adı altında kanun yapacak. Seçtiğin Millet Meclisini fesih edebilecek. Orduya emir verecek.

Rejim değişecek. Sadece adı Cumhuriyet olacak. Gerçekte krallık gibi her şey bir kişinin elinde olacak. Demokrasi kalmayacak.

Başkan sokakta bir kişiyi öldürse, 400 milletvekili izin vermezse mahkemeye çıkarılamayacak.

Asgari ücreti, fiyatları maaşları, işçi memur alımlarını, dernek sendika kurulmasını ve kapatılmasını, her şeyi tek adam belirleyecek.

Beş yıl bir sandığa gidip bir başkan bir de onun partisinin çoğunlukta olduğu Meclisi seçeceksin. Bir dahaki seçime kadar sana kimse bir şey sormayacak. Seçtiğin milletvekili de Başkanı kontrol edemeyecek, senin hakkını koruyamayacak.

Başbakan olmayacak. Bakanlar sadece Başkana karşı sorumlu olacak, Meclise karşı sorumlu olmayacak. Milletvekillerini umursamayacak.

Seçtiğin milletvekilleri bakanlardan ve bürokratlardan hizmet yapmasını isteyemeyecek, hesap soramayacak. Sana hizmet getiremeyecek.

Başkan isterse devlet kurumlarını bölgelere ayırarak ülkenin bölünmesine neden olabilecek.

Başkan, padişahlarda dahi olmayan, Atatürk'e bile verilmeyen yetkilere sahip olacak.”


Böyle fedakâr insanlarının gayreti ile Türk Milleti 16 Nisan’da büyük çoğunlukla HAYIR diyecek ve Cumhuriyetin sonsuzluğa kadar yaşayacağını tüm dünyaya ilan edecektir. 

3 Nisan 2017 Pazartesi

ATATÜRK GENÇLİĞİ GÖREV BAŞINDA

2 Nisan 2017 günü Ahmet Taner Kışlalı salonu çok büyük bir etkinliğe tanıklık etti. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) öncülüğünde Gençlik Meclisi 102 Üniversiteden 2500 üniversitelinin katılımıyla toplandı ve çok önemli kararlar aldı.

Bu gençler, Mustafa Kemal Atatürk'ün “...Geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” sözleri ile tarif ettiği çiçeklerdi.

Gençler Atatürk'e bağlılıklarını “Atatürk Gençliği Görev Başında” nidaları ile tüm dünyaya duyurdular.

Bu toplantıya Vatan Partsi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek de katıldı ve gençlere hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasının başında şunları söyledi:

Vatan bütünlüğünün fedaileri, cumhuriyetimizin muhafızları, Mustafa Kemal Atatürk gençliği sizlere yürekten sevgiler!

Sizleri kutluyoruz.

Üniversitelerimizi, yüksekokullarımızı gençlik mekanlarını, vatan bütünlüğünün Cumhuriyet'in Türk milletinin Atatürk devrimciliğinin kaleleri haline getirdiniz. O üniversitelerde birkaç yıl öncesini hatırlayalım, bölücü terör örgütleri, 'padişahım çok yaşa' diyen zihniyet cirit atıyordu.

Sizler Türkiye'nin geleceğine, yarınlarına el koydunuz ve Türkiyemizi kurtarmaya, yüksekokullarımızdan üniversitelerimizden başkadınız. Sizleri yürekten kutluyoruz.

TGB'nin bu büyük başarısı yarınların da habercisidir. Gençlik tarih yazmaya başlamıştır ve tarih yapacaktır.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, AKP Kurucu Üyesi eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, MHP Genel Başkanı eski Başdanışmanı Gürcan Dağdaş, Milli Anayasa Hareketi (MAH) Başkanı Hasan Korkmazcan, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Başdanışmanı Necdet Basa. Ve çok sayıda politikacı da gençleri yalnız bırakmadı.


CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan bütün salona, “Dağ başını Duman Almış” marşını söyletti ve büyük bir çoşku yarattı.


Toplantının sonunda aşağıdaki kararlar alındı:


1)Bugün birinci görevimiz emperyalizm destekli teröre karşı milli birliği sağlamaktır. Türk Gençliği bu birliğin sarsılmaz teminatıdır. Terörle en ön safta mücadele eden Türk askerine ve polisine güvenimiz tamdır.

2) Türk Gençliği, Türkiye’nin önceliklerine göre hareket edecektir. Öncelikli sorunlarımız olan terör ve ekonomik bunalımdan kurtulmak için ihtiyacımız; söz konusu milli birliği temsil edecek güçlü bir meclistir. Cumhuriyetin temel değer ve kurumlarının devamlılığını sağlamak bir görev olmaktan çok zorunluluktur.

3) Vatanseverliğimiz en belirleyici ve birleştirici ölçütümüzdür, Atatürk vazgeçilmezimizdir. Birliğimizi zedeleyecek olan evet-hayır kamplaşmasına geçit vermiyoruz ve vermeyeceğiz.

4) Milletimizi 16 Nisan 2017 tarihli halk oylamasında Hayır oyu kullanmaya davet ediyoruz. Gazi Meclisimizi etkisiz ve yetkisiz kılarak, egemenliği ve birliği zedeleyecek fiili başkanlık sistemini reddediyoruz.

5) Geleceğimize el konulmasına izin vermeyeceğiz! İş ve atama bekleyen milyonlarca gencin derdine derman olmayacak anayasa değişiklik paketine karşı; Geleceğimiz için Türk Gençliği'ni HAYIR demeye çağırıyoruz.

6) Gençlik sandık başına! Bütün gençliği, oy kullanmaya ve oyunu korumaya davet ediyoruz. Halk oylamasında sandık güvenliği için tüm il merkezlerinde gerekli önlemleri alacağız. Milletimizin kararını yansıtacak olan sandıkların güvenliğini kimsenin ihlal etmesine izin vermeyeceğiz.


Bu toplantı Türk Milleti olarak geleceğe dönük endişelerimizi, kaygılarımızı yok etti. Türkiye Cumhuriyet'nin yılmaz bekçilerine Atatürk'ün şu sözleri ile sesleniyorum ve ayrı ayrı hepsinin alınlarından öpüyorum:


-Gençler! Cesaretimizi takviye ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile, insanlık meziyetinin, vatan, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbâl sizindir. Cumhuriyet'i biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.”


30 Mart 2017 Perşembe

ADİL ÖKSÜZ'Ü KİM KAÇIRDI?

Aydınlık Gazatesi büyük bir gazetecilik örneği vererek çok önemli bir haber yayınladı. Haberin özeti şöyle:

“15 Temmuz darbe girişiminin mimarlarından FETÖ'nün firari “Hava Kuvvetleri İmamı” Adil Öksüz'ün kaçışında AKP Samsun Milletvekili Fuat Köktaş ve AKP Samsun İlk Adım Belediye Başkanı Erdoğan Tok'un rol aldığı iddia edildi. 16 Temmuz günü Kazan ilçesinde gözaltına alınıp daha sonra mahkemece serbest bırakılan Adil Öksüz'ün nasıl kaçtığı aylardır Türkiye'nin önemli gündem maddelerinden biri.

Aydınlık'ın ulaştığı kaynaklar, Adil Öksüz'ün Samsun'un Yeşilyurt Limanı'ndan yurtdışına kaçtığını söyledi. Daha ilginç olanı Adil Öksüz'ün Samsun'a nasıl geldiği. Kaynaklar, Öksüz'ün Samsun'a AKP Samsun Milletvekili Fuat Köktaş'a ait bir araç ile geldiği yine aynı araçla Samsun İlk Adım Belediye Başkanı Erdoğan Tok'un evine gittiğini iddia etti. Aydınlık'a bilgi veren istihbarat ve emniyet kaynaklar, bu evde belli bir süre kalan FETÖ'cü Öksüz'ün Samsun'daki Yeşilyurt Limanı üzerinden kaçtığını bildirdi. Samsun'dan Batum'a geçen Öksüz, oradan da Kırgızistan'a geçti. Halen Kırgızistan'da saklandığı ifade edilen Öksüz'ün Kanada'ya geçmeye çalıştığı da gelen bilgiler arasında.”

FETO ile mücadele eden bir iktidar bu haber karşısında ne yapması gerekirdi? Olayın üzerine gidip sorumlular hakkında yasal işlem başlatması gerekmez miydi? Gerekirdi ama ne oldu? Bu haberi yayınlayan internet sitelerine yayın yasağı geldi. Olayın üstü adeta örtüldü.

Bu tutum FETO'nun siyasi ayağı üzerindeki süpekülasyonları artırdı.

Akla şu soru geliyor: Acaba söz konusu haberde suçlanan AKP milletvekili ve belediye başkanı olduğu için mi böyle bir tutum benimsendi?

KONSOLOSLUK VE ADİL ÖKSÜZ

Tam da bu sırada haber ajanslarına yeni bir iddia ulaştı. 15 Temmuz'dan 6 gün sonra ABD Başkonsolosluğu tarafından telefonla aranıyor.

Bu çok önemli iki habere Vatan Partisi hariç diğer siyasi partiler sessiz kaldı.

Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenledi ve konu ile ilgili değerlendirmeler yaptı ve “Darbeye iştirak suçundan ABD İstanbul Başkonsolosu hakkında da soruşturma açılmalıdır." önerisini yaptı.

Sayın Perinçek'in basın toplantısında söylediklerinin özeti şöyle:

"Aydınlık Gazetesi üç günden beri FETÖ’nün Hava Kuvvetleri İmamı Adil Öksüz’ün Samsun’a kaçırılması ve saklanması konusunda yayın yapıyor. Adil Öksüz’ü kaçıranların ve onu saklayanların AKP Milletvekili ve AKP’nin Samsun ilinin kadın belediye başkanı olmaları olayın boyutlarını bütün çıplaklığıyla ortaya seriyor.

Şimdi FETÖ darbesinin ABD güdümlü olduğu gerçeğini kanıtlayan yeni bilgiler bizzat savcılar tarafından basına açıklanmış bulunmaktadır.

Adil Öksüz bilindiği gibi FETÖ darbesinin merkezindeki adamdır. İtirafçı generallerin verdikleri ifadelere göre, Adil Öksüz darbeyi planlayan merkezin başındadır. Yapılan planı Pensilvanya’da Fethullah Gülen’e götürmüştür ve onun onayını aldıktan sonra plan uygulamaya konmuştur.

-Elebaşı Adil Öksüz darbeden 6 gün sonra ABD Başkonsolosluğu tarafından aranıyor.

-ABD İstanbul Başkonsolosluğu darbenin elebaşısı olduğu için polis tarafından aranan adamı arıyor.

-ABD İstanbul Başkonsolosluğu Adil Öksüz’ün darbedeki yönetici rolünü bilmektedir. Çünkü olay gazete manşetlerinden kamuoyuna duyurulmuştur.

-ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun baş suçlu Adil Öksüz ile ilişkisi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

-ABD Başkonsolosluğu’nun 15 Temmuz Darbesi suçuna iştirak ettiği gözükmektedir.

Bugüne kadar darbenin İncirlik’teki karargahtan yönlendirildiği konusunda ciddi bilgiler vardı. Bu bilgiler bizzat Başbakan Binali Yıldırım tarafından kamuoyuna açıklandı. Şimdi yeni bir kanıt daha savcılar tarafından elde edilmiş bulunmaktadır.

Darbe gecesi çeşitli televizyon kanallarından ve sosyal medyadan defalarca açıkladığımız gibi, FETÖ darbesinin arkasındaki küresel güç Amerika Birleşik Devletleri’dir.

FETÖ darbesi suçuna katılanların Amerikalı olması, suçu ortadan kaldırmaz. Suçlu, Amerikalı olsa da suçludur.

Darbeye iştirak suçundan ABD İstanbul Başkonsolosu hakkında da soruşturma açılmalıdır."

Gelişmeleri takip edeceğiz, bakalım Hükumet gerkeli girişimlerde bulunacak mı? Herhangi bir işlem yapılmazsa, FETO'nun siyasi boyutunun gücü tartışma konusu olacak.

23 Mart 2017 Perşembe

ÖNCE DÜRÜSTLÜK GEREK

Türk Milletinin gerçek sorunları bir yana bırakıldı, "evet hayır" tartışması yapılıyor.

Politikacılara ve halkımıza hatırlatmak lazım:

Millet aç, işsizlik artıyor, halkın da devletin de, özel sektörün de borçları artıyor. Gelir dağılımı giderek bozuluyor. Açlık sınırının altında yaşamaya çalışan binlerce vatandaşımız var. Tüm dünyada enflasyon ortalaması % 1-2 iken bizde % 10'nu geçmiş durumda.

Bunlara çare aranmıyor; varsa da yoksa da "evet mi hayır mı".

Sanayileşme tartışılmıyor, tarım tartışılmıyor, hayvancılık tartışılmıyor; üretim nasıl artar da millet zenginleşir konuşan yok. Refahı artıralım ve tabana yayılım diyen yok.

Televizyonlarda, gazetelerde, salonlarda, meydanlarda "evet hayır" konuşuluyor.

DÜRÜST OLMAK LAZIM

"Evet hayır" kampanyası sürüyor ama dürüstlük de yok.

Halk oylaması sürecinde halkın sağlıklı karar vermesi yalanlarla, zorbalıklarla engellenmeğe çalışılıyor. Devletin tüm imkanları haksız biçimde “Evet” denmesi için kullanılıyor.

AKP'nin afişlerine, söylemlerine bakıyorum, şaşırıyorum ve halkı yanıltmaya yönelik söylemleri görünce ben utanıyorum.

Afişlerde neler var ve doğrusu nedir, bazılarını açıklamak isterim:

Güçlü Meclis” deniyor ama aslı öyle değil. 

Meclis yasama organıdır ve iki görevi ve yetkisi var: Kanun yapmakve hükumeti yani yürütmeyi denetlemek. Değişiklik teklifi ile meclisin yasama yetkisi cumhurbaşkanına aktarılıyor. Denetim yetkisi ise tamamen kaldırılıyor.

Cumhurbaşkanı ve bakanlar meclisin dışında ve meclisin kontrolünden kurtulmuş durumda görev yapacak. Bakanlar meclise bile gelmeyecek, sarayda oturacak. Millet 5 yıl boyunca kendi kaderi üzerinde söz sahibi olamayacak.

Yargı tarafsız ve bağımsız olacak” ifadesi de doğru değil. 

Anayasa ve HSK'nun üyelerinin çoğunluğunu doğrudan veya dolaylı olarak cumhurbaşkanı belirleyecek. Böyle bir sistemde yargı bağımsız ve tarafsız olabilir mi?

Cumhurbaşkanı artık sorumlu olacak” deniyor ama bu da doğru değil. 

Değişiklik gerçekleşirse, cumhurbaşkanı suç işlerse (hırsızlık, gasp, adam yaralama ve öldürme gibi..) 301 milletvekilinin teklifi ve 400 milletvekilinin onayı ile yargılanabilecek. Siyasi sorumluluğu ise hiç yok. Yaptıklarından ve çıkardığı kanunlardan dolayı kimseye hesap vermeyecek. 

Millete hesap verecek deniyor ama bu ancak 5 yıl sonra cumhurbaşkanının tekrar aday olması ile kısmen mümkün. Aday olmazsa ne olacak? Hesap filan sorulamayacak, yaptığı yanına kâr kalacak. Ömür boyu da hesap sorulamayacak.

Sanırım bu kadarı yeter ve umarım ki, milletimiz bu gerçekleri görür ve "HAYIR" oyu vererek demokrasiyi ve cumhuriyeti korur. 


22 Mart 2017 Çarşamba

BİZE SORUYORLAR!

Referandumda bize ne sorulduğunu bilmeden sağlıklı bir karar vermek mümkün değil.

Soruyorlar:

Egemenlik millette değil de 5 yıllığına da olsa tek bir adam da olsun?

Millet kaderini her 5 yılda bir tek bir insana emanet etsin mi?

Devletin yasama, yürütme ve yargı kuvvetinin üçünü de tek bir kimse elinde toplasın mı?

Devletin tüm güçlerini elinde toplayan cumhurbaşkanını TBMM denetlemesin mi?

Cumhurbaşkanı ve bakanlar siyasi açıdan yargı makamları ve TBMM dahil, hiçbir kuruma karşı sorumlu olmasın mı?

Hükumet ve başbakanı millet belirlemesin mi?

Başbakan ve hükumet yok olsun mu?

Bakanlar, milletvekili olmayanlar arasından yani milletin seçmediği kimselerden mi oluşsun?

Bu bakanlar sadece cumhurbaşkanına karşı sorumlu olsun ama TBMM'ye karşı sorumlu olmasın mı?

Hâkim ve savcıları dolaylı da olsa tek bir kişi mi belirlesin?

EVET DERSEK NE OLACAK?

“Evet” dersek, bir cumhurbaşkanı seçeceğiz, o da devletin tüm güçlerini sorgusuz sualsiz kendi belirlediği kimselerle birlikte kullanacak. 5 yıl kimseye hesap vermeyecek. Kanun yapacak, dolaylı da olsa hakimleri belirleme yetkisine sahip olacak.

Böyle bir yönetim tarzını gelişmiş, demokratik özellik kazanmış ülkelerde göremezsiniz. Bu yönetim şekli bize demokratik devrimler yapılmadan önceki Avrupa ve Asya'daki yönetim biçimlerini hatırlatıyor.

Açın Maksim Gorki'yi, Tolstoy'u, Gogol'u, Balzac'ı, Victor Hugo'yu, Charles Dickens'i okuyun, Rusya'daki, Fransa'daki, İngiltere'deki yoksulluğu, sefaleti, sömürüyü görün. İnsanın insana nasıl zulmettiğini öğrenin.

Osmanlı'nın da bu ülkelerden bir farkı yoktu. Anadolu köylüsü yüzyıllarca aç, sefil, yoksul yaşarken, padişahlar, paşalar, ağalar saraylarda, yalılarda, konaklarda devrin her türlü zenginliği ellerinin altında yaşıyorlardı.

Halk, köylü, işçi hep yoksuldu, perişandı çünkü yönetimde söz sahibi değillerdi. Egemenlik kralda, padişahta ve onların etrafındaki belirli kişilerin elindeydi.

DEVRİM VE KARŞI DEVRİM

Sonra milli devletler kuruldu, devrimler oldu ve egemenlik kişi ve ailelerden halka geçti. Mutlakıyet ve meşrutiyet gitti, demokrasi geldi. Milletin tüm fertleri kendi kaderlerini belirlemede söz sahibi oldu. Milli demokratik devrimlerle kısmen de olsa refah tabana yayıldı. Eşitlik, adalet ve özgürlük geldi.

Yapılmak istenen anayasa değişikliği ile adeta bir karşı devrim gerçekleştirilmek ve toplum geriye götürülmek isteniyor. Egemenlik milletten tek bir adama geçsin diye uğraşılıyor.

Tek adam egemenliği zulüm demektir, yoksulluk demektir, sefalet demektir.

Bu değişiklik gerçekleşirse ne demokrasi kalır ne de cumhuriyet. Türk milleti buna asla izin vermemelidir. Bu anayasa değişikliğinin milletin önüne getirilmesi bile kabul edilemez.


Kanla, göz yaşı ile ve büyük mücadeleler sonucu kazanılan haklar ve özgürlükler asla sandıkta terk edilemez, edilmeyecektir de.

18 Mart 2017 Cumartesi

KÜRESELLEŞME VE MİLLİ DEVLETLER

Yıllardır televizyonlarda şu söyleniyor, gazetelerde, kitaplarda şu yazılıyor.

“Milli devlet bitiyor. Onun yerini çok uluslu şirketler, IMF, Dünya Bankası gibi Uluslararası şirketler alıyor. Ancak, milli devlet yok edilmiyor; tersine, ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar küreselleşmeye göre yeniden yapılandırılıyor.”

Bu değişim normal bir gelişme olarak takdim ediliyor.

Oysa bu süreç küresel güçlerin, Uluslararası şirketlerin bir eseridir.

Küresel güçler yıllardır milli devletlere saldırıyor. Ekonomik, siyasi ve kültürel dayatmalarda bulunuyor. Yetmezse askerlerini kullanıp ölüm kusuyorlar.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerin milli devlet olma özelliği tırpanlanıyor ve küresel güçlere hizmet edecek hale getiriliyor.

Küresel güçler milli devletlerin şu yönlerde değişmesini sağlamaya çalışıyor.

Milli egemenlik ve tam bağımsızlık ilkelerinden taviz verilecektir.

Devlet piyasanın ve Uluslararası şirketlerin hizmetine girecektir.

Mal ve sermayenin dolaşımı için gümrük duvarları yıkılacaktır.

Sosyal devlet ilkeleri terk edilecek

Ülke topraklarının yabancılara satışındaki engeller kaldırılacak.

Devlet yatırımları özelleştirilecek.

Küreselleşme olgusu gelişmekte olan ülkeler lehine gelişti. Başta ABD olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri zenginleşti.

Ülkeler zenginleşti ama bu ülkelerde de zenginlik belirli ellerde toplandı. Gelir dağılımı oralarda da bozuldu. Ülke halkı oralarda da borçlandı.

Avrupa’daki siyasi gelişmelere bu açıdan bakmak gerek. İnsanlar ulusalcı söylemlere önem vermeye başladı. Şimdilerde gazetelerde okuduğumuz “ırkçı partiler” oylarını artırıyor söyleminin ana nedeni işte bu liberal ekonomiye ve milli devletlerin zayıflatılmasına yönelik gelişmelere karşı oluşan bir cevaptır.

İnsanın insanı sömürmesinin önüne ancak milli, demokratik devletlerin güçlenmesi ile mümkündür.

Para siyasi ve ekonomik güç olunca demokratik yönetim de tam anlamıyla gerçekleşmiyor. İnsanlığın refahı ve mutluluğu ancak paranın gücünün azaltılması ile mümkün olur.


Geniş halk kitleleri siyasi ve ekonomik sisteme hâkim olmadan bu değişimi sağlamak imkansızdır. Halk önderlerine büyük görev düşüyor.