4 Mart 2017 Cumartesi

3 MART 1924’ÜN GETİRDİĞİ AYDINLIK


3 Mart 1924 tarihi bilimin, özgür düşüncenin ve aklın aydınlığının Türkiye üzerindeki ışığının parlamaya başladığı gündür. Bu günde 4 önemli yasa kabul edildi:

a) Hilafet kaldırılmıştır.

b) Din işlerini düzenleyen ve işlemlerin dine uygunluğunu denetleyen Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti (Din İşleri ve Vakıf Bakanlığı) kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Reisliği (Başkanlığı) kurulmuştur.

c) Tevhid-i Tedrisat (Eğitimde Birlik) yasası kabul edildi.

d) Erkanı Harbiye (Harp Bakanlığı) kaldırılarak yerine Genelkurmay Başkanlığı kuruldu. Böylece askerlik ve siyaset birbirinden ayrıldı.

Bu yasaların kabul edilmesi sonucu laik devlet anlayışı güç kazandı, eğitimde birlik sağlandı ve askerlik ile siyaset birbirinden ayrılmış oldu.

OSMANLIDAN KALAN MİRAS: CEHALET

Cehalet bize Osmanlı’dan mirastır. Tevhid-i Tedrisat (Eğitimde Birlik) yasası bu mirası yok etmek için çıkarılmıştır. Cumhuriyet kurulduğunda tablo şöyle:

Çocukların sadece 1/4'i okula gidebiliyor. Halk cahil. Erkeklerin % 93'ü, kadınların % 99'u okuma yazma bilmiyor. Toplam 4770 ilkokul, 72 ortaokul ve 23 lise var. İlkokullarda 337.618, ortaokullarda 5905 ve liselerde toplam 1241 öğrenci öğrenim görüyor. Ortaokulda 543, liselerde ise 230 kız öğrenci var.

Medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası olmuş. Hurafeler din diye öğretiliyor. Medreselerde Türkçe yasak.

Ülkede bir üniversite (darülfünun) var. Bu kurum da çağın özelliklerinden uzak bir halde. Akıl ve bilim unutulmuş. 

Basılan ve okunan kitap sayısı çok az. 1729-1830 yıllarında Osmanlı'da basılan kitap sayısı 180; aynı sürede Batı'da basılan kitap sayısı 90.000. 

Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, resim yok, heykel yok, tiyatro yok, spor yok.

4 Kasım 1920'de Balıkesir milletvekili Vehbi Bey, TBMM'de yaptığı konuşma dudumun vahametini anlatıyor:

“Bir kasabada yalnızca Birkaç yüz hane gayrimüslim buna karşılık binlerce hane Müslüman yaşadığı halde, gayrimüslimlerin düzenli ilkokulları, ortaokulları, yüksek öğrenim görmüş öğretmenleri olduğunu görüyoruz. Müslüman nüfusun ise bir tek okulu bile yok.”

Osmanlı’da eğitim Tanzimat’a kadar din ağırlıklı idi. Tanzimat’tan sonra kısmen de olsa batılı tarzda eğitim başlar. Bu şekilde kaynak ve uygulama yönünden eğitim ikiye bölünür. Adeta iki ayrı kafa, iki ayrı ruh yetişmeye başlar. Bu arada yabancı ve azınlık okulları da kendi bildikleri gibi eğitim yapmaktadır.

CUMHURİYET SEYİRCİ KALAMAZDI

Cumhuriyet yönetimi bu duruma seyirci kalamazdı.  Bu konuda Atatürk’ün kararlılığı şu cümlelerse açıkça görülüyor:

“Bir milletin fertleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve fikir birliğine ve gelişim amaçlarına tamamen ayrıdır. Büyük millet, dünya medeniyet ailesinde saygın yer sahibi olmaya lâyık Türk Milleti, evlâtlarına vereceği eğitimi okul ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki cins kuruma bölmeye bugünkü günde katlanabilir miydi?”

Katlanılmamıştır elbette. Atatürk’ün benimsediği eğitimin, milli niteliklere sahip ve başarılı olabilmesi için her şeyden evvel öğretimde birliğin olması gerekirdi. Bu nedenle  3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak Milli Eğitimde birlik, bütünlük sağlanmıştır. Medrese ve okullar Maarif Bakanlığına bağlanmış; tekkeler, türbeler, zaviyeler kapatılmıştır. Yabancı ve azınlık okulları devlet kontrolüne girmiştir.

Eğitimin birleştirilmesi ile birlikte güçlü bir eğitim seferberliği de başlatılmıştır. Okul ve öğretmen sayıları hızla artırılmıştır. 1933 yılında Darülfünun’un kapatılarak İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Halkın eğitimi için de Millet Mektepleri açılmıştır.


Türk Milleti, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan bu yasalar ve takip eden eğitim seferberliği sonucu çağdaş dünyanın sözü dinlenir bir parçası haline gelmiştir. 

1 Mart 2017 Çarşamba

MİLLETİN MUKADDERATI MECLİSİN ELİNDE OLMALI

“Ya İstiklal, ya ölüm” parolasıyla 98 yıl önce başlayan bir büyük mücadele ve bir büyük savaş sonrası Türk Milleti egemenliğine ve bağımsızlığına kavuşmuş.

19 Mayıs 1919'dan 30 Ağustos 1922'ye kadar yedi düvele ve padişah dahil yerli işbirlikçilere karşı kan dökerek, şehitler vererek savaş ve milli egemenliğini kazan; şimdi de 5 yıllığına da olsa egemenliği bir kişiye devretmenin yolunu açan bir halk oylaması yap. Bu gerçekten de utanç verici ve kabul edilemez bir durum.

Türk Milleti bu savaşı TBMM ve onun reisi Mustafa Kemal Atatürk eliyle yürütmüştür. Ordu Meclis'in ordusudur, başkumandan da Meclisin emrindedir.

Okuyun bakalım, 30 Ağustos'u takip eden günlerde Gazi Paşa Meclis'e nasıl bilgi vermiş:

"Milletin mukadderatını doğrudan doğruya deruhde ederek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu meserretle dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum" 

Yapılmak istenen anayasa değişikliği işte bu Gazi Meclis'e ihanettir.

Bu egemenlik ve bağımsızlık savaşı kazanılmıştır çünkü orduların arkasında “Milletin mukadderatını doğrudan doğruya deruhde ederek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran” bir meclis var ve meclisin “civanmert ve kahraman ordularının başında” Meclis'e “bir asker sadakat ve itaatiyle” bağlı olarak görev yapan Mustafa Kemal Paşa var.

Meclis Mustafa Kemal'in emrinde değil, tam tersi Mustafa Kemal Meclis'in emrinde..

Bugünlerde ikinci istiklal savaşından söz ediyoruz. Anayasa değişikliği kabul edilirse, kim yürütecek bu savaşı?

Cevap: Cumhurbaşkanı.

Cumhurbaşkanının arkasında meclis yok ve cumhurbaşkanı meclisin emrinde değil, denetiminde de değil. .

Bakanlar onun emrinde, ordu onun emrinde ama cumhurbaşkanı güçlü değil. Yetkisi çok ama gücü yok.

Meclisi yani milleti arkasına almayan hiç kimse tek başına bu savaşta milletimizi başarıya götüremez. Böy bir adam aslında tek adam değil, yalnız adamdır.

Sadece savaşta değil, ekonomik dar boğazdan çıkmada da başarıyı yalnız adam sağlayamaz.

Birinci meclisi, Mustafa Kemal Atatürk'ü örnek alalım, bırakalım milletimizin mukederatını TBMM deruhte etsin.

Yalnız ve zayıf adam değil, millet egemen olsun.

Oyumuz “hayır”olsun, hayırlı olsun.

27 Şubat 2017 Pazartesi

HALK OYLAMASI DEĞİL BİR HESAPLAŞMA

Bu bir halk oylaması değil, düpedüz bir hesaplaşmadır. Bu hesaplaşma yeni de değil, 150 yıllık bir hesaplaşma.

Anayasayı değiştirmek isteyenler egemenliği tek kişiden, bir aileden, padişahtan alıp millete verenlerle hesaplaşmak istiyorlar.

Millet egemenliğinden rahatsızlık duyanlar şimdi anayasayı değiştirerek tarihi akışı tersine çevirmek istiyorlar.

Türk milleti egemenliğini gerçekleştirdiği Türk devrimi sayesinde elde etti.  Egemenlik, mücadele ede ede ve adım adım elde edildi.

Bu değişiklik arzusu bir hesaplaşmanın ürünüdür.

Bu halk oylaması, 1876’da Kanun-i Esasi’yi II: Abdülhamid’e kabul ettiren ve millet egemenliğine giden kapıyı açan başta Mithat Paşa, Ali Suavi ve Namık Kemal olmak üzere genç Osmanlılarla bir hesaplaşmadır.

Bu halk oylaması, II. Meşrutiyeti ilan ettirmek için büyük çaba harcayan ve Abdülhamid’i tahtından eden Enver Paşalarla, Rezneli Niyazilerle, İbrahim Temolarla, Akil Muhtarlarla, Yusuf Akçuralarla, Abdullah Cevdetlerle ve Tunalı Hilmilerle bir hesaplaşmadır.

Bu halk oylaması, Türk devrimin fikri mimarları olan, Ziya Gökalplerle, Ömer Seyfettinlerle, Yusuf Akçuralarla, Şevket Süreyyalarla bir hesaplaşmadır.

Bu hesaplaşma egemenliği sultandan alıp Türk milletine veren Mustafa Kemal Atatürk ve onun arkadaşları ile bir hesaplaşmadır.

Bu halk oylaması, I. Ve II. Meşrutiyet ile hesaplaşmadır.

Bu halk oylaması, Türkiye Cumhuriyeti ve TBMM ile bir hesaplaşmadır.

Bu hesaplaşma Türk Milleti ile onun egemenliğini sınırlandırmak isteyenler arasındadır.

Bu hesaplaşmayı gündeme getirenlerin ilk amacı önce 1876 yılına dönmek. Açın okuyun, getirilmek istenen değişikliklerin Kanun-i Esasi’ye ne kadar benzediğini göreceksiniz.  Padişah’ın yerini Cumhurbaşkanı alıyor, o kadar.

Bu hesaplaşmayı isteyenler şunu bilmelidir: Türk milleti 1800’lü yıllardan başlattığı ve uğruna Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bir bağımsızlık savaşı verdiği “Millet Egemenliğini” bir halk oylaması ile bir kişiye devretmez, edemez.

Bu egemenliğe göz koyanlara Atatürk’ün şu sözleri ile cevap verelim:

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. “


“Millet egemenliğini almıştır ve isyan ederek almıştır. Alınmış egemenlik, hiçbir neden ve biçimde terk edilemez; geri verilemez. Bırakılamaz. Bu egemenliği tekrar geri alabilmek için; almak için kullanılmış olan araçları kullanmak gerekir.”

25 Şubat 2017 Cumartesi

PROF. DR. ERSAN ŞEN’İ DİNLEDİK

Yeni Ufuklar Derneği’nin düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Ersan Şen’i dinleme fırsatı bulduk. Bu fırsatı veren dernek yöneticilerine teşekkür ediyorum.

Sayın Ersan Şen iki saate yakın konuştu ama yapılmak istenen değişikliklerden yeteri kadar söz etmedi. Doğrusu bu konuşma beni hayal kırıklığına uğrattı.

Sayın konuşmacı, değişikliklerden sadece Anayasa değişikliği ile yeni adı HSK (Hakimler ve Savcılar Kurulu) şeklinde değişecek olan HSYK’nin yeni yapısından söz etti. Bu değiş

Peki, nelerden söz etmedi diye sorarsanız, sıralayalım:

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi” diye sunulan Anayasa değişikliği teklifinin asıl hedefinin dünyadaki örneklere benzer bir “başkanlık sistemi” kurmak değil, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıp “kuvvetler birliği” sistemi kurarak tüm yetkiyi “Tek adam”a devretmek olduğundan ve yasama ve yürütme kuvvetlerini “Tek Adam’da birleşeceğinden söz etmedi.

Anayasa değişikliği ile parlamenter sistemin ortadan kalktığından ve Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun yok olacağından söz etmedi.

Tek bir kişiye, halkın oyları ile seçilen Meclis’i feshetme, ülkeyi sürekli olağanüstü halle, kanun hükmünde kararname ile yönetme yetkisi verileceğinden söz etmedi.

Cumhurbaşkanının sayısı belli olmayan tüm bakanları ve yardımcılarını kendisinin belirleyeceğinden ve yaptığı atamaların Meclis ya da başka bir organ tarafından onaylanmayacağından ve denetlenemeyeceğinden söz etmedi.

Sayısı belli olmayan bu söz konusu bakan ve cumhurbaşkanı yardımcılarının Meclis’e dolayısı ile halka karşı değil Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacağından; cumhurbaşkanının ağzından ne çıkarsa onu yapacaklarından; cumhurbaşkanı atadıklarını istediği zaman görevden alabileceği için, ona itiraz etmelerinin de mümkün olamayacağından söz etmedi.

Cumhurbaşkanının üst kademe kamu görevlilerini atayabileceğinden, görevlerine son verebileceğinden, atamalara ilişkin esaslar yine cumhurbaşkanın çıkaracağı kararname ile belirleyeceğinden, tüm bürokrasinin sadece cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacağından söz etmedi.

Anayasa’ya göre yasama yetkisi meclisindir ve devredilemez, ancak Anayasa değişikliği halk oylamasından geçerse cumhurbaşkanına kanunla düzenlenmeyen bir konuyu kararnameyle düzenleme, yasal boşlukları kararnameyle doldurma yetkisi verileceğinden söz etmedi.

Cumhurbaşkanının tek başına, kendi bakanlarından bile görüş almasına gerek olmadan olağanüstü hal (OHAL) ilan edebileceğinden; olağanüstü hal ilan nedenleri de arttırıldığından, savaş, savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi, seferberlik, ayaklanma, doğal afet, salgın hastalık ve ağır ekonomik bunalım gibi birbiri ile ilişkisiz konuların OHAL ilanına gerekçe yapılacağından söz etmedi.

Cumhurbaşkanı ve atadığı bakanlar suç işledikleri takdirde 400 milletvekili izin vermezse yargılanmasının mümkün olmadığından ve cumhurbaşkanın siyasi bir sorumluluğunun olmadığından söz etmedi.

Meclis’e ait bulunan bütçe yapma yetkisinin Cumhurbaşkanına devredileceğinden söz etmedi.

Bunlar benim hatırladıklarım. Eminim yapılmak istenen bu değişikliklerle ilgili anlatılması gereken başka hususlar da vardı ama dinleyemedik.

HSYK’nin yeni yapısından söz etti ama bu değişikliğin yargı bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıracağından net bir şekilde söz etmedi.

Ve bütün bu değişikliklerin Türkiye Cumhuriyeti’ni nerelere sürükleyeceğinde söz etmedi.

Halk oylaması ile ilgili olarak halkımızı aydınlatmak isteyen kurum ve kişilerin konuşmacı belirlerken daha dikkatli davranması gerektiğine inanıyorum. Umarım bundan sonraki toplantılar daha verimli olur.

24 Şubat 2017 Cuma

TEHDİT AMERİKA’DAN KAYNAKLANIYOR

Yıllardır süre gelen bir Amerika sevdası var ve bu sevda Amerika’nın bunca kötülüğüne rağmen devam edip gidiyor. Halkımız Amerika’yı Hollyvood filmlerinden tanıdığı için onun vahşi, acımasız ve gaddar yüzünü göremiyor.

Amerika aslında tam bir imparatorluktur. Egemenlik alanlarının tüm dünyayı kaplaması için her türlü ahlak dışı yöntemlere baş vurmaktan çekinmez.

Askeri, siyasi, ekonomik baskılar uygulayarak ülkeleri, halkaları kendi çıkarları için sömürmekten çekinmez. Bu dediğimizin örnekleri çoktur.

EKONOMİK YÖNTEMLER

Gelişmekte olan ülkelerin pazarlarını kontrol altında tutmaya çalışır. Bu ülkelerden ucuz hammadde alır ama sanayi ürünlerini pahalıya satar. Bu ülkelere “açık kapı” düzenini dayatır. Sermayenin ve sanayi ürünlerini kolayca ihraç eder ama kendisi kotalarla, yüksek gümrük harçları ile ithalatı kısıtlar.

Gelişmekte olan ülkelerin sanayisinin gelişmesini engellemekten çekinmez.  

IMF, Dünya bankası, Dünya Ticaret örgütü onun elinde bir ekonomik silah gibidir. Ülkeleri borç batağına sokup hem ekonomik hem de siyasi baskı altına alır.

ASKERİ YÖNTEMLER

Amerika, imparatorluğunu devam ettirmek için ülkesi dışında yüzbinlerce asker, yüzlerce üs ve tesis bulundurur. Bu askeri gücünü kullanmaktan da asla çekinmez.

Sadece Güneydoğu Asya’da milyonlarca insanı acımasızca katletmiştir. Endonezya’da 500 000’nin üzerinde, Laos, Kamboçya ve Vietnam’da 3 milyonun üzerinde asker ve sivili öldürmüştür. 

Dünyanın diğer bölgelerinde yaptıkları bundan aşağı değildir. En yakın örnekleri Ortadoğu’da görmek mümkündür.

Terör örgütlerini ve paralı askerleri de kullanmaktan çekinmez. Amerika’nın çıkarı söz konusu ise insan hayatının değeri yoktur.

TÜRKİYE’DEN İSTEDİKLERİ

ABD Türkiye’ye dört hususu dayatmakta: Güneydoğu’muzu içine alacak bir kukla devletin kurulmasına izin vermemiz, Kıbrıs'taki haklarımızdan vazgeçmemiz, Ermeni soykırım yalanını kabul etmemiz ve ekonomik sistemimizi onun istediği şekilde düzenlememiz için yıllarıdır çeşitli yöntemlere başvuruyor.

Bu isteklerini gerçekleştirmek için PKK, FETO, IŞİD gibi terör örgütlerini kullanıyor. Bunlarla yetinmiyor, kendi arzularını yerine getirecek politikacıların siyasette söz sahibi olması için kumpaslar, komplolar düzenliyor. TSK’ni ve vatansever aydınları tasfiye etmeye çalışıyor.

Kemalist düşünceyi silmeye, onun yerine “Ilımlı İslâm” anlayışını yerleştirmeye çalışıyor.   

AYDINLARIMIZIN DURUMU

Dünya çapındaki ve Türkiye içindeki bunca kötülüklere karşı ülkemizde yaygın bir Amerikan düşmanlığı göremiyoruz. Göremiyoruz çünkü Amerika’nın gerçek yüzü halkımızdan bilinçli olarak saklanıyor.

Amerika’nın gerçek yüzünü gizlemeyi bir yana bırakın, bize dayattığı 4 hususu kabul etmemiz için gizli açık propaganda bile yapılıyor. İşin en üzücü tarafı ise zaman zaman bu propagandaya kendisini Atatürkçü kabul edenlerin de katılması.

Bu Atatürkçü geçinenlerin bilmesi gereken en önemli husus şu. Atatürk’ün en önemli özelliklerinden birisi “Anti-emperyalist” oluşudur. Emperyalizmin hizmetine girip Atatürkçü olmak mümkün değildir.

Başımızın belalardan kurtulmasının ilk şartı, Amerika’nın başını çektiği emperyalist batı sisteminin gerçek yüzünü tanımaktır.  İçinde bulunduğumuz bu ortamdan gerçek anlamı ile kurtulup feraha ulaşmamız antiemperyalist politikaların uygulanması ile mümkündür.

Tehdit nereden geliyorsa, tedbir de ona göre alınmalıdır.  


Yapılacak ilk iş, Amerika’nın gerçek yüzünü halkımıza anlatmaktır. 

21 Şubat 2017 Salı

ATANMIŞLAR SİSTEMİNE HAYIR!

Çok önemli bir halk oylamasına doğru gidiyoruz. Bu oylamada evet demeyi düşünen insanlarımızın çoğu neye evet neye hayır diyeceğini tam olarak bilmiyor.

Bu konuda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek'in Aydınlık gazetesinde yazdıkları çok önemli.

Yazıyı özetlemek isterim:

BİZİ ATANMIŞLAR YÖNETECEK

Getirilmek istenen sistemde hükümet yok oluyor. Onun yerini cumhurbaşkanının atadığı adına bakan denilen bürükratlar alıyor. Cumhurbaşkanı kendi yardımcılarını ve bakanları kendisi belirliyor.

Bakanlar meclisten kopuk çalışıyor. Meclisin bu bakanlar üzerinde hiç bir denetim yetkisi bulunmuyor.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde meclisin güvenoyu ve güvensizlik oyu yetkisi, gensoru yoluyla hükümeti veya bir bakanı düşürme yetkisi de kaldırılıyor. Buna bağlı olarak doğal olarak Mecliste Bakanlar Kurulunun oturduğu koltuklar da kaldırılacak. Milletvekilleri bakanları, bakanlar milletvekillerini göremeyecek. Çünkü bakanlar cumhurbaşkanlığı sarayına taşınacak; saraya biat edecek. Bakanlar; müsteşarlar, genel müdürler ve müdürler gibi olacak.

Bizim Anayasa geleneğimizde Bakanlar Kurulu Meclisin içinden oluşturulur. Hatta İstiklâl Savaşı yıllarında İcra Vekilleri, yani Bakanlar tek tek Meclis tarafından seçiliyordu. 1924 Anayasasından sonra Bakanlar Kurulu hep Meclis içinden oluşturuldu. Şu anda yürürlükte bulunan Anayasada yapılan değişiklik sonucu bakanlar, milletvekilleri içinden veya milletvekili seçilme yeterliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilir ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır.

SİYASAL SORUMLULUK KALDIRILIYOR

Yeni getirilen sisteme göre, Bakanlar Kurulunun Meclise karşı sorumluluğu kaldırılıyor. Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanına sorumlu oluyor.

Burada siyasal sorumluluk ile ceza sorumluluğu kasıtlı olarak birbirine karıştırılıyor. Bakanlar Kurulu üyelerinin suç işlediği iddia edilmesi durumunda, Meclisin üye tam sayısının beşte üçünün oyuyla soruşturma açılabiliyor ve üye tam sayısının üçte ikisinin oyuyla Yüce Divana gönderilebiliyor.

Ancak buradaki sorumluluk, ceza sorumluluğudur, siyasal sorumluluk yalnız Cumhurbaşkanına karşıdır.

Açıkçası Bakanların Millete hesap vermesi artık söz konusu olmayacaktır.

MAFYALAŞAN EKONOMİNİN ATANMIŞLAR REJİMİ

Soru şudur: AKP vesayet rejimi eleştirileri vb yaparken, kendisi bir atanmışlar rejimi kurmaktadır.

Türkiye ekonomisi, Turgut Özal’dan bu yana mafyalaştı. Ülke sıcak para komisyoncularının, dolar ve borsa vurguncularının, ihale vurguncularının, tarikat ve cemaat rantçılarının eline geçti. Üreticiler, sanayici ve tüccarlar sistemin kenarına sürüldü. Siyaset de ekonomik süreçle bağlantılı olarak mafyalaştı.

Bu Anayasa değişikliği, mafya sistemini getiriyor.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi dedikleri, bir mafya sistemidir.

Mafyalaşan hakim güçler, Türkiye’yi ancak atanmışlarla yönetebilirler.

Türkiye, atanmışlarla yönetilemez.

Atanmışların yönetimi, devletin ve milletin güçlerini birleştirip terörün üstesinden gelemez, ülkeye huzur getiremez.

Atanmışların yönetimi, içine girdiğimiz ağır ekonomik sorunlarla baş edemez. Çünkü bu sorunları ancak milleti birleştirerek, yükü milletin bütün sınıflarına paylaştırarak, halkın fedakârlığını ve direncini örgütleyerek çözebiliriz. Atanmışlar yönetimi, bunu yapamaz, bir Millî Direnme Ekonomisi kuramaz.

Atanmışlar yönetimine HAYIR!
Hakimiyet Milletindir!
Hakimiyet devredilemez.
Millete sorumlu olan hükümet yetkisi atanmışlara devredilemez.

20 Şubat 2017 Pazartesi

ŞEHİT KANLARI NE OLACAK?

İnsanlık tarihi bir bakıma insanın insana tahakküm etmesi ve insanın insanı sömürmesinin hikayesidir.

Tarihin sayfalarını katliamlar, zulümler, eziyetler ve bunlara yapılan karşı bireysel veya toplu isyanlar doldur.

Tam anlamıyla çelişkilerle dolu bir insanlık geçmişi var. Egemenler de var, köleleştirilmiş kula dönüşmüş insanlar da var; sömüren de var, sömürülen de var; zulmeden de var, mazlumlar da var; zenginler de var, yoksullar da var; sermaye de var, emek de var.

Bilim sanayileşmeyi sağlamış, sanayileşme kapitalizmi doğurmuş ve para hem ekonomik hem siyasi hem de askeri güç olmuş.

Köleliğe karşı, sömürüye karşı, tahakküme karşı, paranın gücüne karşı isyanlar ve devrimler ve bu eylemleri destekleyen ve tetikleyen gerçek aydınlar, düşünürler ve yazarlar sayesinde insanlar belirli hak ve özgürlükler elde etmiş.

Demokratik devrimler yapılmış, milli devletler ortaya çıkmış. Demokratik, laik, hukuk devlet biçimi bu özgürlüklerin ve hakların teminatı olmuş.

İşte bu nedenle sömürüye doymayan para sahipleri bu milli devletlere saldırıyor. Bu devletlerdeki demokratik yapıyı dejenere etmeye uğraşıyor. Hukukun üstünlüğü yerine seçkinlerin üstünlüğünü sağlamak için gayret gösteriyor.

Milli devletleri parçalamak için, etnik kimlikleri, mezhepleri ön plana çıkarıyor.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİZİM SON KALEMİZDİR

Türkiye Cumhuriyeti bizim milli devletimizdir. O bizim sonuna kadar savunmamız gereken kalemizdir. Bu kale sağlam kalırsa özgür ve bağımsız oluruz.

Ne yazık ki bu kale şimdi muhasara altında. Bir yandan dış güçler diğer yandan içimizdeki bazı bedhahlar kalemize saldırıyor. Kalemiz yani özgürlüklerimiz, haklarımız, her türlü maddi ve manevi değerlerimize tehdit altında.

Emperyalizme ve içimizdeki bize tahakküm etmek isteyen kişilere karşı bu milli demokratik devrimimizi yaptık ve kalemizi inşa ettik. Egemenlik Türk Milletinindir dedik. Türk milletinin her bir ferdi bu ülkenin hukuk önünde eşit vatandaşıdır dedik. Milleti özgür, devleti bağımsız kıldık. Kulluktan çıktık, başı dik vatandaş olduk.

DEMOKRASİ YOKSA KULLUK VARDIR

Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, düşünce ve basın özgürlüğü yoksa ve milletin temsilcilerinden oluşan meclisin yetkileri elinden alınmışsa, bakanlar halkın denetiminden çıkmışsa o ülkede demokrasi yok demektir.

Demokrasi olmadan hak ve özgürlükler olmaz. Demokrasi elden giderse kulluk geri gelir. Milletin kaderi 3-5 kişinin elinde kalır.

Önümüzde bir halk oylaması var. Bu oylamada 1876 yılında başlayan ve “İstiklal Harbi” ile zirve yapan milli demokratik devrim oylanacak. Ya devam diyeceğiz ya da karşı devrime teslim olacağız.

Önümüze konan anayasa değişikliği ile kazandıklarımız elimizden alınmak isteniyor. Millete ait egemenlik zedeleniyor ve bir adam egemenliğimize ortak edilmek isteniyor. Türkiye fermanlarla yönetilmek isteniyor.

Türk milleti “Müdafaa-i Hukuk” anlayışı içinde kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne “HAYIR” oyları ile sahip çıkmalıdır. Özgürlükten kulluğa geçişe izin vermemelidir.


Şehit kanları ile kazanılan hak ve özgürlükler yasa ile yok edilemez; edilemeyeceği de görülecektir.