1 Ocak 2016 Cuma

ANAYASA KUMPASI

Türk Milletine yeni bir kumpas hazırlığı var. Yeni anayasa söylemi adı altında yürütülüyor bu kumpas. Amaç, Türk milleti kavramını anayasadan çıkarmak ve üniter devleti yok etmek.

Bu kumpasın siyasi partilerden 3 aktörü var: AKP, CHP ve HDP. MHP ise,  izleyici durumda. Bunlara bazı medya organlarını ve STK’ları da katmak mümkün.

1982 anayasası darbe anayasası imiş, demokratik değilmiş, sivil anayasa yapıp “birinci sınıf demokrasi” getirilmeliymiş. Ülkede demokrasinin yaralı olduğu doğru da bunu düzeltmenin yolu öncelikle antidemokratik yasaları değiştirmekten geçer.

Demokrasi deyince neden akla siyasi partiler kanunu, seçim kanunu gelmez? Öncelikle şu % 10 barajı kaldırılmalıdır. Siyasi partiler kanunu değiştirilip parti içi demokrasi sağlanmalıdır. Bunları yapmadan anayasanın hangi maddesini değiştireceksiniz de Türkiye’ye demokrasi gelecek.

Demokrasi, kararların halk tarafından verildiği bir rejimdir. Halk bu kararları sağlıklı verebilmesi için eğitim sisteminin değiştirilmesi gerekir. Sorgulamayı, araştırmayı değil, sorgusuz sualsiz inanmayı öğreten bir eğitim sistemi ile demokrasi sağlıklı işlemez. Sağlıklı demokrasi istiyorsanız öncelikle eğitimi değiştirin.

Türkiye’de çok büyük bir servet ve gelir eşitsizliği var. Ekonomik güç belirli ellerde toplanıyor. Ekonomik gücü elinde toplayanlar bunu siyasi güce dönüştürüyor.

Ülkeyi ilgilendiren kararlar zenginlerin isteği doğrultusunda alınıyor. Ülkede demokrasiden çok aristokrasi var. Bu ortamda yasaları da anayasayı da ekonomik güç belirler. Demokrasi istiyorsanız düzeltsenize bu eşitsizliği…

Kararı halk verecek ama halkın haber ve bilgilenme hakkı kısıtlanmış durumda. Medya iktidarın borazanı olmuş. Muhalif seslere izin yok. Türkiye’yi ve dünyayı bu medyanın gösterdiği şekilde görüyor. Çok aşırı bir bilgi kirliliği yaşanıyor. Bu ortamda sağlıklı demokrasi olur mu? Anayasa değişikliği ile İleri demokrasi getireceğini söyleyen iktidarın samimiyetine inanmak mümkün mü?

Türkiye Cumhuriyeti iki temel esas üzerine kurulmuştur: Hâkimiyet-i Milliye ve İstiklâl-i Tam. Kurucu irade budur. Bundan dolayı devlet milli ve üniterdir.  Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletindir. Yeni anayasa ile değiştirilmek istene de işte bu temel özelliklerdir. Amaç bölünmeye giden kapıları açmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri iki akım bazen ayrı ayrı bezen de birleşerek Cumhuriyete saldırıyorlar. Bunlar bölücü ve irticai akımlardır. Şu anda da ikisi birleşmiş ve Türkiye Cumhuriyetine ağır darbeler indirmeye başlamışlardır. Acı olan Cumhuriyeti kuran partinin de bu iki akıma bazen gizli bazen açık destek vermesidir.

Anayasa’nın bunların istediği biçimde değişmesi için halk oylaması gerekecek. Bu halk oylamasında halkın evet demesi için HDP-PKK bu işin dışındaymış izlemini veriliyor. Oysa bölücülerin 14 madde halinde sıraladıkları isteklerinin gerçekleşmesi için mevcut anayasanın değiştirmesi gerekiyor. Yapılması düşünülen yeni anaysa işte bu istekleri gerçekleştirmenin ilk adımı oluyor.

Türk Milleti olarak uyanık olmamız gerekir. Yeni bir anayasa yeni bir devlet demektir. Türk Milleti Türkiye Cumhuriyetini kurarak egemenliğini eline almıştır. Vatanının sınırlarını belirlemiştir. Yeni anaysa ile ne egemenliğini başkaları ile paylaşır ne de vatan topraklarının bir kısmında vaz geçer.

Türk Milletinden egemenlik hakkını elinden almak isteyenler Atatürk’ün şu sözlerini hiç unutmasınlar:

“Millet egemenliğini almıştır ve isyan ederek almıştır. Alınan egemenlik, hiç bir neden ve biçimde terk edilemez; geri verilemez. Bırakılamaz. Bu egemenliği tekrar geri alabilmek için, almak için kullanılmış araçları kullanmak gerekir.”

Bu sözlerin anlamı açıktır. Türk Milleti isyan etmiştir, kan dökmüştür ve egemenliğini almıştır. Hileyle, kumpasla bu egemenliği Türk Milletinin elinden almak isteyenler milletin egemenliğini korumak için de aynı yönetme başvuracağını bilmelidir.


30 Aralık 2015 Çarşamba

AĞLATAN KİTAP

Geçenlerde vatan partisi il yönetimi olarak Tomarza'dan dönüyorduk. Arabada 3 kişiydik; ben, Oktay Yıldırım ve İlhami Kip. Vakit geç oldu, karanlığa kaldık. Zifiri bir karanlıkta yol alıyorduk. Yol boyunca tenha, ölgün ışıklar içindeki köylerden geçiyorduk. Söz, köy çocuklarının eğitimine geldi. İlhami Kip bir eğitimci olarak bu çocukların eğitimi için neler yaptığını anlattı, takdirle dinledik. Onu bu çalışmalarından dolayı kutlayınca tevazu içinde benim yaptıklarım Sıdıka Avar'ın yaptıklarının yanında çok önemsiz kalır dedi.

İlhami Kip Sıdıka Avar'ı büyük bir övgü ile anlatınca ona dedim ki:
“Ben Tunceli’nin Çemişgezek ilçesinde doğdum Çocukluğum Çemişgezek, Hozat ve Elazığ’da geçti. Sıdıka Avar Anneannemin Çemişgezek’teki evine de gelmiş. Anneannem onu birkaç gün evinde ağırlamış. Ona katır temin etmiş. Sıdıka Avar Çemişgezek’in köylerini dolaşmış ve ailesinin rızası ile yanına aldığı kızları eve getirmiş ve anneannem ile birlikte onların bitlerini temizlemişler, yıkamış, giydirmişler. Sonra Sıdıka Avar kızları Elazığ’daki okula götürmüş.”

Ben böyle anlatınca İlhami Kip “bende onun hatıralarını yazdığı Dağ Çiçeklerim isimli kitabı var, onu size hediye edeyim” dedi. Çok mutlu oldum.

Kitabı ertesi günü aldım ve eve gider gitmez okumaya başladım. Okudukça elimde olmadan aktı, durdu gözyaşlarım.

“Dağ Çiçeklerim” fedakârlık dolu, hüzün dolu, acı dolu; 1930-1940’lı yılların Elâzığ’ını, Tunceli’sini, Bingöl’ünü anlatıyor. Sıdıka Avar, bu illerin köylerindeki, mezralarındaki geri bırakılmış, sömürülmüş, yokluğa, sefalete mahkûm edilmiş insanlarını özellikle de kızları anlattıkça gözümün önüne çocukluğumda yaşadığım Çemişgezek, Hozat geliyor. Ve durmuyor gözlerim.

Türkçe’nin Önemi
Sıdıka Avar Elazığ Kız Enstitüsünde ve Elazığ Kız Öğretmen okulunda öğretmenlik ve yöneticilik yapmış. 20 Sene boyunca “dağ çiçeklerim” dediği köylü kızları topluma kazandırmak ve Cumhuriyet’in birer aydın vatandaşı yapmak için çok büyük mücadeleler vermiş. Tam bir Cumhuriyet aydını ve Mustafa Kemal’in askeri olarak çalışmış bir efsane kadın.

Kitabın başında eğitim programından bahsediyor ve Türkçe derslerinin önemini şu sözlerle vurguluyor:

“Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe'nin bu köylere “ana” ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü eğitimdi.”

Kızımana
Sıdıka Avar “dağ çiçeklerim” dediği kızların sadece öğretmenleri değil, aynı zamanda anaları olmuştu. Onlara “kızımana...” diye hitap etmiş ve bir anne şefkati ile onlara sarılmıştı. Sadece Türkçe öğretmemiş, bilimin ve uygarlığın ışığı ile aydınlatmıştı.

O yıllarda Elazığ, Tunceli ve Bingöl köyleri sefaleti ve yokluğu yaşıyor. İnsanlar aç, hastalıklı ve perişan durumda. Yaşadıkları ev kerpiçten yapılmış, tek bir göz; penceresi bile bazen yok. Yokluğu yaşamalarına rağmen eldekilerini ya gelip ağanın adamları alıyor ya da kendileri götürüp şeyhe, şıha teslim ediyor. Kızların durumu ise çok daha kötü. Zaza ve Kürt köylerindekiler Türkçe bilmiyor. Yiyecekleri yok, giyecekleri yok; var olan ise, sefalet, hastalık, zulüm ve sömürü.

Köy Enstitülerindeki Genç Prometeler
O zamanki köylerin ve oralarda yaşayan insanların halini Sıdıka Avar şöyle anlatıyor ve köy enstitülerine de atıf yapıyor. Erkek çocukların da bu okullara gitmesini istediğini yazıyor:

“Dolaştığım geniş doğu köylerinin insanları kerpiç evlerin içinde kapkaranlık bir dünyaya gözlerini açıyor, bugünkü yaşantıdan habersiz, bir karış ötedeki dünyayı tanımada yavrulayıp göçüyorlardı. Bu geniş cehalet deryasında bizim okul bir ışık zerresi bile değildi. Kerpiç evlerin karanlığını aydınlatacak nuru taşıyacak, cehaletle savaşacak olan genç Prometeler asıl bu enstitülerdi. Köy enstitülerini tanımam benim bu savaşta imanımı pekiştirdi. Bundan sonra köy köy dolaştıkça, erkek çocuklara köy enstitülerini tanıtmaya çalıştım.”

 

Cehaletten Önce Bitle Mücadele
Sıdıka Avar, bazen yaya, bazen katır sırtında, bazen de hurda bir kamyonun arkasında köylere, mezralara giderek erkek çocuklara köy enstitülerini önerirken, kızları da ailesinden alıp, Elazığ’daki kız enstitüsüne getirmeye çalışıyor. Yollarda aç kalıyor, donma tehlikesi atlatıyor, köylülerin kötü muamelesine maruz kalıyor ama asla yılmıyor. Günlerce ağzından bir lokma girmediği oluyor. Tunceli ve Bingöl’ün dağlarında, sonbaharın ayazında, açık havada bir battaniye ile gecelediği oluyor.

Kızları Enstitüye getirince önce yıkayıp temizliyor. Bitlerini kendi elleri ile ayıklıyor. Onları giydiriyor, doyuruyor.

Kitaptan bir pasaj:
“Yatılıya 12 yeni öğrenci gelmişti. Birisi ta İresi’nin bir mezrasından katırcılara teslim edilip gönderilmişti. Üstü başı o kadar yırtık pırtıktı ki, şalvarının dizden yukarı kalan paçavralarının önüne toplayarak örtünmeye çalışıyordu. Her durduğumuz yerde çömelip büzülüyordu…

…Yanına çömeldim, önlüğü göstererek üstündeki pırtıları çıkarmak istedim. Elinin tersiyle elime vurdu ve bağıra bağıra ağlamaya başladı. Çare yoktu, paçavralarının üstüne önlüğü geçiriverdim. Başını kaldırıp bana bakınca şefkatle gülerek omuzuna “Kızımana...” diye okşadım. Gözyaşları yanaklarında parlayarak susup gülümsedi ve kendiliğinden kollarını soktu.

Saçları karşısında ürktüm. Saçları kıvırcıktı. Her telinde sıralanmış binlerce sirke saçlarını adeta kırlaştırmış gibi gösteriyordu. Bitler görüp çıkıyor, dolaşıp geziniyorlardı.

Başını zeytinyağı ile yağladık. Büyük leğeni yarısına kadar su ile doldurarak önüne koyduk. Rahatları kaçan bitler leğene düşüyorlardı. Seyrek tarakla taranınca dişler bitle doluyordu. Birkaçı da hademenin eline çıkınca ben “ben yapamam”, diye tarağı atıp kalktı ve öğürmeye başladı. Çaresiz kolları sıvadım, kızlar tarağı elimden almak istedilerse de vermedim. Çünkü onları temizlemek de bana düşecekti.”

Beser isimli bu kız, 4 yıllık eğitimin sonunda Akçadağ Köy Enstitüsüne gitmiş ve eğitimine orada devam etmiş.

Sıdıka Avar Beser gibi yüzlerce kızı eğitmiş. Bu kızların bir kısmı eğitime devam edip öğretmen olmuş bazıları da köyüne dönüp öğrendiklerini orada uygulamış.

Türk Millet Olmak
Sıdıka Avar bir gün kızları toplamış ve Ankara’ya götürmüş. Trenle önce Sivas’tan daha sonra Kayseri’den geçip Ankara’ya ulaşmışlar. Yolda göz alabildiğine ovaları, köyleri, kasabaları gördükçe hayran kalmışlar. Kendi aralarında “Bizden küçük çok, bizden büyük olan da var ama mertlikte, yiğitlikte bizim Türk Milleti kadar büyük yok” diye konuşuyorlarmış.

Ankara’ya geldiklerinde hep beraber “Ankara Ankara güzel Ankara” diye marş söylemişler. Tunceli’nin, Elazığ’ın, Bingöl’ün Zaza ve Kürt kızları Türklükleri ile övünüyorlarmış. İşte Atatürk’ün “Ne mutlu Türk diyene” ifadesi ile anlatmak istediği de buydu…

Dönüşte çocuklar dert yanıyormuş: “Allah bizi niye böyle dağa taşa atmış, biz n’ettik ona?

Avar’dan Vaz Geçilmez
Sıdıka Avar kısa bir süre Tokat’ta görevlendirilir. Oraya gittiğinde kızlarından mektuplar alır. Öğrendikleri Türkçe ile mani yazanlar da olur. Sevgilerini şöyle dile getirirler:

Yılan yollar yamandır
Yad ellerse yabandır
Yitirdim Avarımı
Yarenliğim amandır

Gurbet rengi karadan
İçim gülmez yaradan
Avar sana emanet
Hey sevgili yaradan

Tokat’tan tekrar Elazığ’a döner ve Kız Enstitüsü Müdür olarak görevine devam eder. Yüzlerce kıza hayat verir.

1954 yılına kadar Elazığ’da görev yapan Avar, bu tarihte Başta vali olmak üzere yerel yöneticilerle anlaşamadığı için Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulu’na tayini çıkarılır ve Elazığ’dan ayrılır.

Elazığ’dan ayrılmadan önce tayini durdurmak için uğraşır. MEB’ndan daha ne kadar Elazığ’da kalmak istediğini sorarlar. Ağlaya ağlaya cevap verir: “Ölünceye kadar”.

Ankara’ya gidince “dağ çiçekleri” ona mektuplar yazar. Onlardan birisi şöyle:

“Siz gideli gitmeyeli hep neşemiz kaçtı ve sizinle beraber geldi. Sizden sonra hep ağlayıp sizi her yerde arıyorduk. Aman ne yazık yatılıya ki, sizi göremez. Sizden başka kimiz var ki, siz olmazsanız bu okulu kim idare eder ve siz bizim bütün dertlerimizi dinliyordunuz anneciğim. Sizin emeğiniz ben de çoktur onun için hiç hatırımdan çıkmıyorsunuz. Gönderdiğiniz hediyeleri aldık ama ne ki siz yanımızda yoksunuz.

Lale sümbül biçilmez
Soğuk sular içilmez
Okuldan vaz geçilir
Avar’dan vaz geçilmez

Emeklerim Helal Olsun
Sıdıka Avar’ın kızlarına ve yöre halkına gönderdiği son mesaj da şöyledir:

“Ey benim Mastarların, Hazarların, Gölcüklerim Muratların ülkesi Elazığ, ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil Uluovaların evlatları, Tunceli ve Bingöl’ün göklerle yarışan çetin dağları, boynuna bin bir haşeratın kemirdiği boynu bükük ormanları, ey dar zümrüt vadilerin çileli yiğit çobanları ve mert insanları…

Ey saadetiniz sevinç, dertlerinize göz yaşı kattığım vefalı kızlarım, biçare bacılarım!.

Uğrunuza serdiğim 20 senemin kahırları, dertler, cefaları ananızın ak sütü gibi helal olsun!

Kalbimde sizin için burcu burcu tüten saadet ve bereket dilekleri köyünüze, kömünüze rahmet gibi yağsın ve mesut olun.”

Bir cumhuriyet aydınının adanmışlığına bakınız!
Ey Türk Milleti’nin kahraman evladı! Hatıralarını gözyaşları içinde okudum. Bir Türk vatandaşı ve Tunceli’nin bir evladı olarak sana minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Cumhuriyetin aydınlığını Elazığ’ın, Tunceli’nin, Bingöl’ün köylerine taşıdın. Senin yaktığın meşale ebediyen yanacak ve bu yöreleri aydınlatmaya devam edecektir.

Ruhun şad olsun, nur içinde yat.

Prof. Dr. Eyüp S. Karakaş

28 Aralık 2015 Pazartesi

HAİNLİKTE SON PERDE

Demirtaş denen hain adam Diyarbakır’da alenen Türkiye Cumhuriyetini yıkacaklarını iddia etmiş. Bu pervasız iddianın sahibine sesleniyorum.

Ey Demirtaş,

Sen kendi sonunu hazırladın. Türkiye Cumhuriyetine kefen biçenlerin kefenini diken çok olur. Bunu asla unutma.

Sen dua et Türkiye’de idam cezası kaldırıldı, yoksa senin sonun yağlı bir urgan olurdu. Unvanının başında “Cumhuriyet” ibaresi bulanan savcılar ve Türk milleti adına karar verenler hâkimler seni gitmen gereken zindana yakında gönderecekler, hazır ol.

Sen kime güveniyorsun? Milletvekili oldun diye dokunulmazlık zırhı seni koruyacak mı sanıyorsun. Yoksa seni Sevr’i gerçekleştirmek için görevlendiren ve besleyen emperyalist abilerine mi güveniyorsun?

Sen Mustafa Kemal’i nasıl unuttun? Bu ülkede Ata’sından birinci görev olarak Türk Cumhuriyetini ve Türk İstiklalini sonsuzluğa kadar koruma ve kollama görevini üstlenmiş milyonlarca Mustafa Kemal’in askerini nasıl unuttun?

PKK denilen katil sürüsüne güveniyorsan, şunu bil ki, kahraman ordumuz bu hainlerin kökünü kazımaktadır. Sonları gelmiştir. Sıra Kandil’deki lider kadrosuna da gelecektir. Onları ya canlı, ya da cansız yakında Türkiye’de göreceksin.

Şunu sen de bil, tüm dünya da bilsin. Türkiye Cumhuriyeti etnik kimliği ne olursa olsun Türk Milleti adı altında birleşen Türkiye halkının müşterek devletidir. Bu millet bağımsızlığının, özgürlüğünün ve onurunun garantisi olan milli devletini sonsuzluğa kadar yaşatacaktır. Bunun için yemin etmiş ve kellesini koltuğuna almış milyonlarca yurtsever vardır. Senin piçlerin bu güç karşısında yok olmaya mahkûmdur.

Senin Kubilay'ı şehit eden Derviş Vahdettin'den ne farkın var. O da Türkiye Cumhuriyeti'ne kastetmişti sen de. Onun sonunu iyi bil, kendini buna göre hazırla.

Cumhuriyetimizi kuran parti olan CHP’nin genel başkan yardımcısının Demirtaş’ın önerilerinin TBMM’de görüşülebileceğini söylemesi ise en azından bir gafletin ifadesidir. Yazıklar olsun bu CHP’ye.

Bütün bunlar 2002 yılından bu yana AKP iktidarının uyguladığı, adına zaman zaman “açılım”, zaman zaman “çözüm” süreci dediği uygulamalarının sonucudur. 24 Temmuz’dan bu yana PKK’ ya karşı başlatılan ve tüm kararlılığı ile devam eden mücadele AKP’yi aklamaz. Eninde sonunda bu iktidar ve sorumlular Türk adaleti önünde hesap vereceklerdir.

Türkiye Cumhuriyeti sahipsiz değildir. Cumhuriyete göz dikenlerin gözlerini oymaya hazır milyonlar vardır. Bu milyonlar Türkiye Cumhuriyetini böldürmeyecektir.

Hiç kimse ABD ve AB’nin oyununa gelip da olmayacak hayaller kurmasın. Sonları acı olacaktır ve zafer Mustafa Kemal’in askerlerinin olacaktır.

26 Aralık 2015 Cumartesi

SALTANATIN KAYNAĞI YOKSULLUKTUR

Geçen gün Hisarcık’tan aşağı doğru iniyorum; karşıdan mavili, kırmızılı ışıkları ile yukarı doğru çıkan onlarca araç gördüm. Son model siyah arabalar ve önlerinde, arkalarında eskortluk yapan onlarca beyaz araç. Belli ki bir devlet büyüğümüz gidiyor.

Gözümün önüne Akhisarlı şehidimizin evi geldi. İki göz bir oda. Yerdeki kilimler, taziyeye gelenlerin oturduğu sandalyeler komşulardan toplanmış. Masa yok, divan yok. Şehidimizin evi bu ama bakanımız maşallah en lüks araçla geziyor, hem de etrafındaki milyonlarca liralık başka araçlarla.

Bizdeki bu saltanat merakı hiç bitmiyor. Osmanlılık hevesi de buradan geliyor galiba. Cumhurbaşkanımız sarayda oturuyor, altın kaplamalı bardaklarla su içiyor, oturduğu koltuk ise asgari ücretle çalışan bir işçinin birkaç yıllık maaşına denk.

Bu saltanatın ve ihtişamın kaynağı ise bu fakir milletin verdiği vergiler. Asgari ücretten bile vergi al, işçiyi 900 TL’ye geçinmeye mahkûm et sonra da bu saltanatı, bu ihtişamı, bu israf dolu hayatı yaşa. Sanırım bu bir vicdan sorunudur.

İhtişama doyamayan bu AKP iktidarı 13 yıl içinde yoksulluğu da, açlığı da artırdı. 20 milyondan fazla insanımız yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Milyonlarca insanımızın durumu daha da kötü, karnını bile doyuramayacak durumda.

Milli gelir arttı diyorlar. Arttı da bu gelir kimin cebine gidiyor, önemli olan bu.

2002 yılı ile 2014 yılı arasında geçen 13 yılda, maaş ve ücretlerin millî gelir içindeki payı 2.3 puan düştü. 2001 yılında yüzde 7,1 iken, 2014 yılında yüzde 4,8'e geriledi.

RIT Türkiye Araştırmaları Enstitüsü-New York'a göre, Türkiye'de  nüfusun en zengin yüzde birinin 2002'de Millî Gelirde aldığı pay yüzde 39,4 idi. Aynı yıl en fakir yüzde 99'un Millî Gelirden aldığı pay ise yüzde 60,6 idi. 2014 yılına geldiğimizde bu paylar tersine döndü. Artık nüfusun yüzde biri Millî Gelirin daha çoğunu yüzde 54,3'ünü, yüzde 99'u ise daha azını yüzde 45,7'sini alıyor.

Politikacılar halktan toplanan para ile saltanat sürerken yandaşlarını da devlet imkânları ile zengin ediyor. Zengin daha zengin olurken fakirlik giderek yaygınlaşıyor.

Milli gelir belirli ellerde toplanırken de yoksulun hakkına makarna, bulgur, kömür düşüyor. Dağıt gıdayı, kömürü; al oyları, saltanat sür, yandaş zengin et, keyfine bak. Oh! Ne güzel değil mi?

Halkın bu gerçekleri görmesini de istemezler. Onun için dindarlık yarışına girerler. Camilere gidilir, fotoğraflar çekilir: Allah sözcüğü dillerinden düşmez. Halk sürekli kuran okusun, mahalle hocalarını dinlesin, kafası secdeden kalkmasın isterler.

Elbette Müslüman bir insan kuran da okuyacak, ibadet de yapacak ama bunun yanında insanı da tanıyacak, matematik de, fizik de, tarih de, sosyoloji de okuyacak. Sorgulamayı, araştırmayı öğrenecek. Bilim üretecek, teknoloji geliştirecek, üretim yapacak.

İktidar halka gıda kömür dağıtılacağına, bilim, kültür, sanat dağıtılsa daha iyi olmaz mı?  Elbette olur ama sultanların, paşaların beylerin işine gelmez. Halk kömüre, makarnaya muhtaç olacak ki, bunları verip oy alabilsinler. Halk sorgulamayı öğrenmeyecek ki, bunların saltanatının kaynağını araştırmasınlar.

Uyan be halkım! Bu ihtişamı, bu saltanatı onlara sen yaşatıyorsun. Devletin parası olmaz, bu para senin paran. Paran sahip çık. Geleceğine sahip çık. Onuruna sahip çık. Sen padişahın kulu değilsin; sen bu devletin eşit haklara sahip bir ferdisin. Bunu bil ve öyle davran.


23 Aralık 2015 Çarşamba

CUMHURİYET SAHİPSİZ DEĞİL

23 Aralık 2030 Türk devrim tarihinde en önemli önemli olduğu kadar da en acı günlerinden birisidir. 80 yıl önce bugün Türk Milletinin ve Cumhuriyetin bir yiğit çocuğu başı testere ile kesilerek şehit edildi.

Kubilay’ı şehit edenlerin hedefinde Cumhuriyet vardı.

Cumhuriyet’in ve bilimin aydınlığı vardı.

Türk Milletinin bağımsızlığı, özgürlüğü vardı.

Kubilay’ın başını keserek Türkiye Cumhuriyetini yıkacaklarını sandılar. Geride kalan Cumhuriyeti savunmaya kararlı yılmaz Türk gençlerinin varlığını hesaba katmadılar.

Kimdi bu Cumhuriyet düşmanı katiller? Cevabını Mahmut Esat Bozkurt o yıllarda yazdığı makalelerinde cevaplandırıyor:

“Türk Genci!

Menemen sokaklarında dökülen kan senin kanındır. Yıkılmak istenilen eser, Büyük Adam'ın sana emanet ettiği eserdir; senin varlığındır; sensin… Senin neslinden Kubilay adlı bir öz Türk delikanlısı başını verdi. Amma Cumhuriyet'i vermedi.

Genç Kubilay azılı şeriat eşkıyasının karşısına tek başına çıktı; tek başına dövüştü… Onları kesik başının kanında boğdu.

Türk genci!.. Cumhuriyet sana emanettir. Onu yok etmek isteyen düşmanlarla sarılısın. Kubilay'ın kanını takip et; o yoldan tarihe gir. Bugünkü düşmanlarını orada okuyacak, orada bulacaksın…

Bunların bazısının cebinde ecnebi parası vardır. Bazısının adı sanı seninkine benzemez, senden değildir. Bazısının kasketinin altında yeşil sarık vardır… Birçokları da halife, saray uşaklarıdır.

İşte bunlar Kubilay'ınki gibi senin de kanını içmeye hazırlanmışlardır. Bunlar seni, seninle beraber geleceğini, Türk tarihinin şahlanmış seyrini esir etmek istiyorlar. Sen onları esir edeceksin, kanlarında boğacaksın…”

“Türk yenileşme tarihinde irticai faaliyetlerin rejim suikastlarının ucu çoğunlukla:

1) Dine,

2) Yabancı tahriklerine,

3) Yıkılmış menfaatlere, gayri memnunlara,

4) Saraycılara,

5) Türklüğü benimsememişlerin propagandalarına bağlıdır.

Siyasi tarihimizdeki gerilik hareketleri buralardan kopmuş, buralardan fitillenerek patlamıştır. Son hadiseyi bu yuvalarda aramalıdır.”

80 yıl sonra bugün de Cumhuriyetimiz aynı mihrakları tehdidi altındadır. Bir yanda bölücü terör, diğer yanda irticai terör. Zaman zaman birleşerek zaman zaman da ayrı ayrı saldırıyorlar. Dün Kubilay’ı şehit veren ordumuz bugünde aziz evlatlarını Cumhuriyeti korumak için ebediyete uğurluyor.

Dünkü Derviş Vahdettinlerin yerini yeni bugün yeni yobazlar, bölücüler almış. Hepsinin de temel özelliği köklerinin dışarıda olması. Lozan’ı hazmedemeyenlerin, Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşmaktan usanmayanların, emperyalist güçlerin piyonu bunlar.

Dün bir tane Kubilay vardı, bugün milyonlarca Kubilay var. Türk Genci cebinde ecnebi parası, kafasında ecnebi propagandası olanlara karşı bu Cumhuriyeti korumasını iyi bilir. Çünkü Cumhuriyet’in Türk varlığının teminatı olduğunun bilincindedir.

Selam olsun bu bilinç içinde canı pahasına Türkiye Cumhuriyetini yaşatma mücadelesi verenlere.

Selam olsun ülkenin ve milletin birliği için göğsünü siper edenlere.

Selam olsun kafasını ve halkını bilimin aydınlığı ile ışıtanlara.


Selam olsun Mustafa Kemal’in askerlerine.

22 Aralık 2015 Salı

HENDEKLER DOLACAK, BİRLİK SAĞLANACAK

Diyarbakır’da, Nusaybin’de, Hakkâri’de, Nusaybin’de, Cizre’de, Şırnak’ta hendekler kazılıyor, bombalar döşeniyor. Amaç, milli birliği bölmek, Vatan topraklarını parçalamak, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek.

Bu hendeği kazanlar PKK ama kazdıranlar ABD ve İsrail. Irak’ı böldüler, Suriye’yi parçaladılar; sıra bize geldi. Bir yandan hendek açıyorlar, bir yandan Suriye’nin kuzeyinde İsrail koridoru kurmaya çabalıyorlar.

Hendek cepheler oluşturdu: Bir yanda emperyalizm ve Siyonizm; diğer yanda Türk Milleti.

Bir yanda PKK, HDP yani ABD’nin piyonları, diğer yanda vatanseverler ve milletin birliğinden yana olanlar.

Bu cepheleşmede bir de kendisini tarafsız ilan eden CHP var.

Vatan savunmasında tarafsız kalmak olur mu? Olursa, bu aslında vatan cephesinde değil, karşı tarafta olmak demektir.

PKK yalnız da değil, ABD güdümündeki medya ve bazı yazarlar da hendekler çoğalsın, vatan bölünsün diye gazetelerde, televizyonlarda sürekli psikolojik savaş veriyorlar. Milli direnç oluşmasın diye çırpınıyorlar. İç cepheyi düşürmeye çalışıyorlar.

Bir ülkede Devletin güvenlik güçlerinden başka silahlı güç olması demek, yeni bir devlet demektir. PKK silah bırakmaz demek, PKK devletini kurana kadar silahlı mücadele yapacak demektir. Buna asla izin verilemez.

Yıllarca PKK’nın eylemlerine, silahlanmasına, yığınak yapmasına, haraç toplamasına, yöre halkına eziyet etmesine “çözüm süreci” adı altında müsamaha gösteren AKP iktidarı büyük suç işlemiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, polislerimizin verdiği şehitler, bu müsamahanın sonucudur. Günü gelince hesap sorulmalıdır.

Bir yandan silahlı mücadele devam ederken diğer yandan yeni anayasa adı altında vatanı bölmek için yasal hendekler kazılmaya çalışılıyor. Avrupa Özerklik Şartı’nın anayasaya girmesi demek ikinci İsrail’in ülkemiz topraklarında kurulması demektir.  Bu konuda AKP, HDP ve CHP birlikte hareket ediyor.

Geçmişte de İkiz İhanet Yasaları kabul edilmişti. Bu yasanın kabul edilmesinde, 2002 yılındaki MHP’nin de içinde bulunduğu hükumetin ve o zamanki meclisin büyük sorumluluğu var. Aynı hata yapılmamalı, Avrupa Özerklik Şartı asla Anayasa’ya girmemelidir.

Kahraman askerlerimizin, polislerimizin şehirlerde, kasabalarda doldurduğu hendekler yasalar yolu ile tekrar açılmamalıdır.

Bu hendek savaşını ABD ve İsrail kazanamaz. Zafer, Türk Milleti’nin olacaktır. Türk Milleti’nin vatansever, milli ve ilerici güçleri bu hendekleri dolduracak, milli birliği sağlayacak ve sorumlulardan hesap soracak güce sahiptir.


19 Aralık 2015 Cumartesi

SUUDİLERE BEKÇİ ARANIYOR

Sonunda bu da oldu: Türk Ordusu Suudilerin koruması durumuna düşürüldü. Ne imiş efendim?

Terör ve Suudilerle birlikte ittifak kuracakmışız ve terörü önlemek için mücadele edecekmişiz. Bizim medya da konuyu “Sünni İttifak” diye takdim ediyor.

Suudiler ne zaman Sünni oldu ki? Suudilerin Selefi-Vehhabi olduğunu nasıl unuttular. Selefi-Vehabilerin Sünni düşmanı olduğu da unutulmuş.

Terör ile mücadele için Suudi liderliğinde ittifak oluşturulmuş. Peki bu Suudiler değil mi IŞİD’den El-Kaide’ye kadar birçok terör örgütüne yardım eden?

İşin daha vahimi ise bu ittifak Riyad’ta kurulacak bir merkez tarafından yönetilecekmiş. Suudiler ne isterse vereceğiz. Asker, istihbarat, mühimmat bizde paralar onlardan. Bizimkisi bir nevi paralı askerlik gibi bir şey.

Suudileri korumak için Mehmetçiği feda edeceğiz.

Suudilerin ordusu zaten paralı askerlerden oluşmuş. Silahlı gücünün neredeyse tamamı ABD askeri endüstrisinin kontrolünde. Amerikan özel kuvvetlerinden ayrılıp “Vinnel” diye bir şirket kuran paralı askerler Suudileri korumak için para alıyor.

Keza ordunun lojistik, eğitim, istihbarat ve danışmanlık hizmetini de başka bir Amerikan şirketi veriyor.

Suudiler bu ittifaka lider olacak demek bu ittifakı ABD yönetecek anlamına gelir. 

Yani, “İslam İttifakı”ının lideri Amerika olacak.

Irak, Suriye, Libya, Afganistan, Lübnan’a (ve tabii ki İran’a) düzenlenecek operasyonlar Suudilerin başkenti Riyad’ta kurulacak merkezden yönetilecek, plan bu!

Sünni İslam ordusu anlayışı son derece tehlikeli çağrışımlar yapıyor. Ortadoğu’da eksik olmayan Şii-Sünni çatışmasını körüklemeye aday bir gelişme!

İnşallah Türkiye bu girişime destek vermek amacı ile maceralara sürüklenmez; ABD’nin oyununa gelmez.

İşin bir yanı da şu: Türkiye kendi toprakları içinde ABD’nin piyonu PKK ile çok zorlu bir mücadele yürütüyor. Teröre dur demek için kurulan bu ittifaka dâhil olacak olan 33 ülkenin hiç birisi PKK terör örgütüne karşı Türkiye’nin yanında durmadı hatta bir kısmı bu örgütü destekledi.

Şimdi biz terörü beleyen, mezhep ve etnik çatışmaları körükleyen devletlerle Ortadoğu’daki terörü önleyecekmişiz. Hiç inandırıcı değil.

TSK kuvvetleri Suudi ve Katar petrollerinin bekçisi olamaz.


Türk Ordusu mezhep çatışmalarının tarafı olamaz. Olmamalıdır da!