15 Ağustos 2015 Cumartesi

ÇARE BİRLİK VE KARDEŞLİKTE

Erdoğan ve AKP iktidarı 13 senede Türkiye'ye çok büyük kötülükler yaptı.  13 yılın sonunda geldiğimiz noktada her gün bir kaç şehit haberi geliyor. Bombalar patlıyor, karakollar, garnizonlar basılıyor, yollar kesiliyor, özerklikler ilan ediliyor.

Bu gelişmelerin en büyük sorumlusu Tayyip Erdoğan ve onun yönetimindeki AKP ve onu destekleyen, oy veren seçmendir. F tipi örgütü başımıza bela eden, TSK'ni tasfiye eden, aydınları, yazarları susturan, medyayı yalakalaştıran ve halkına devamlı yalan söyler hale getiren  PKK'yı "kürt sorunu, "çözüm süreci", "demokratikleşme" söylemleri ile büyüten, pervasızlaştıran hep bu AKP iktidarıdır.

En büyük sorumlu AKP'dir ama meclisteki 2 büyük partinin de sorumluluğu büyüktür. CHP ve MHP, Türkiye her geçen gün kötüye giderken yeterli muhalefeti yapmadıkları gibi zaman zaman da AKP'ye destek çıktılar. AKP'nin kötülüklerine engel olamadılar. Seyirciden öteye  geçemediler.  CHP,  açılım sürecini gizli, açık destekleyerek PKK'nın azgınlaşmasında sorumlu hale geldi. PKK'nın siyasal uzantısı olan HDP'nin meclise girmesi için özel çaba gösterdi.

Dökülen kandan, akan göz yaşından yandaş medya ve Doğan medyası da sorumludur. Toplumu ayrıştırdılar; kardeşliği değil, düşmanlığı pompaladılar. Birliği değil, bölünmeyi savundular. Özel görevli etki ajanlarını sık sık ekranlar taşıyıp, ağızlarından zehir akıtmalarını sağladılar. Etnik kimlik üzerinden, mezhep farklılıkları üzerinden topluma ayrılık tohumları ektiler. İnsan hakları, demokratikleşme diyerek bölünmenin yollarına taş döşediler.

Ülkenin bu duruma gelmesinde en büyük suçlu PKK, KCK ve onların siyasi parti görünümündeki uzantısı HDP'dir.

Güneydoğu'nun haline bir bakın. Yoksulluk, sefalet, işsizlik, açlık had safhada.  Bu örgütlerin uyguladığı terör yüzünden yatırım durmuş, hayvancılık ve tarım gerilemiş hatta ölmüş. İnsanlar birbirine düşman kılınmış. Sözüm ona o bölgenin haklarını savunan HDP sözcülerinin yöre halkı için alt yapı yatırımı, fabrika,  tarımın, hayvancılığın gelişmesi için yatırım, eğitim kalitesinin yükseltilmesi için okul istediğini duydunuz mu? Dostluğu, kardeşliği birliği savunduklarını okudunuz mu? Bunlar yöre halkının geleceğini, refahını, mutluluğunu düşünmezler, tek amaçları var; Türkiye'den toprak koparmak ve  ABD- İsrail projesi olan kukla devletin kurulmasını sağlamak.

İşte AKP'nin düne kadar müzakere ettiği insanlar bunlardı. Uzak görüşten mahrum AKP iktidarı bu Türkiye düşmanları ile birlikte Türkiyeyi bölünme noktasına taşıdı. Vatanın bütünlüğü, milletin birliği tehlikeye girdi. Bereket TSK duruma el koydu ve PKK'nın belini kırmak ve bölücülere gerekli dersi vermek için harekete geçti.

Başlatılan bu mücadele kesin sonuç alınıncaya kadar devem etmeli ve PKK yok olma mertebesine getirilmelidir. Hükumete düşen görev ise, bölgede güvenlik sağlandıktan sonra Kürt, Türk demeden insanlarımızın refahını artıracak önlemleri almasıdır. Öncelikle güvenlik sağlanmalı, daha sonra yöre halkının tüm Türkiye halkı ile kucaklaşması temin edilmelidir.

Akan kanın, dökülen gözyaşının durması için öncelikle düşmanlığın yerini dostluk almalı, farklılığın yerini de birlik ve kardeşlik almalıdır. Onun için diyoruz ki "Türk de biziz, Kürt de biziz,; biz Türk milletiyiz".

13 Ağustos 2015 Perşembe

ERDOĞAN DİRENMEYE DEVAM EDİYOR

AKP-CHP koalisyonun olmayacağı kesinleşti. Öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan, AKP içindeki etkinliğini kullanarak bu koalisyona engel oldu.

Kılıçdaroğlu'nun beyanatından anladığımız kadarı ile AKP zaten CHP'ye koalisyon kurmayı teklif etmemiş. Kuracakları azınlık hükumetine CHP'nin dışarıdan destek olmasını istemiş.  Demek  ki, günlerdir tartışılan bu azınlık hükumeti imiş.

CHP yetkililerinin ısrarla görüşmeleri devam ettirmeleri onların hükumete ortak olmak istemelerinden kaynaklanıyor. Azınlık hükumeti olmasın,  kendilerinin de içinde olacağı bir hükumet kurulsun diye çırpınmışlar. Kılıçdaroğlu'nun tarihi fırsat kaçtı demesi de koalisyona ortak olamamasının verdiği üzüntüden  kaynaklanıyor.

AKP ile koalisyon kurmaya ne de meraklıymış bu Kılıçdaroğlu.

Erdoğan, AKP-CHP koalisyonunu kurdurmayarak sisteme karşı direnmeye devam ettiğini gösterdi. Sistem, seçim öncesinden başlayarak bu koalisyonun oluşması için büyük çaba harcadı. AKP tek başına iktidar olmasın diye HDP gibi bir terör uzantısı meclise sokuldu.  Sistemim has adamları  Abdullah Gül ve Kemal Derviş İstanbul'da nöbet tutmaya başladı. Aydın Doğan medyası, Halk TV, Sözcü gazetesi bu koalisyon için kamu oyu oluşturmaya çalıştı ama olmadı çünkü Erdoğan çoktan beri sisteme karşı hareket ediyordu.

Abdullah Gül ve Fethullah Gülen ile arasının açılması, F tipi örgütün üzerinde gitmesi, Balyoz ve Ergenekon gibi TSK'ni tasfiye etmeye ve aydınları susturmayı amaç edinen davaları  yargıda değişiklikler yaparak bozması, Bu davaların savcılarını ve hakimlerini daha önce överken suçlamaya başlaması  hep bu direnmenin işaretleridir.

Sisteme karşı  yaptığı en büyük eylem ise, çözüm sürecini bitirip, PKK'nın üzerine şiddetle gitmesidir. Dolmabahçe mutabakatını tanımadığını ifade ettiğinde  bu değişikliğin olduğunu anlamak gerekirdi. TSK ve diğer güvenlik birimleri  düne kadar kışlalarda ve karakollarda bekletilirken bu dönüşüm ile birlikte PKK'nın belini kırmak üzere harekete sevk edildi.

ABD'den habersiz veya çok geç haber vererek ve mutabakatlarını almadan Kandil'in defalarca bombalanması da Erdoğan'daki değişikliğin bir kanıtıdır.

Erdoğan'ın ABD'ye karşı tutumundaki değişikliğin önemli izlerini Çin'de de gördük. Erdoğan, Çin seyahatinde çok önemli beyanatlar verdi. Daha önce NATO'nun muhalefetine rağmen Çin'den 3 milyar 400 milyon dolar değerinde füze almaya karar verilmişti.  bu seyahatte ise, Erdoğan karşılıklı ticaretin "milli paralar" ile yapılmasını ve 3. nükleer santralin Çinlilerin yapmasını önerdi. Doğu Türkistan'daki terör faaliyetlerini kınıyorum dedi ve Doğu Türkistan İslami Hareketi'nin ABD güdümünde olduğunu söyledi. Bunlar ABD'nin hiç de hoşuna gitmeyeceği beyanatlardır.

ABD yanlılarının kurulmasını şiddetle istediği AKP-CHP koalisyonunun kurulmasını engellemesi de Erdoğan'ın bu dönüşümünün eseridir. Ne oldu da düne kadar ABD güdümünde hareket eden Erdoğan bu şekilde değişti bilemiyoruz. Tahmin ederiz ki, bu değişiklikte milli güçlerin rolü  olmuştur.

Erdoğan cumhurbaşkanlığını devam ettirebilmek için tutum değişikliğini yapmaya mecbur kalmıştır. Önümüzdeki dönemde AKP-MHP koalisyonu kurulması ihtimali artmıştır. İyi mi olur, kötü mü olur karar vermek zor.  Böyle bir koalisyon kurulursa ABD'nin isteklerine göre değil, Türk Milletinin çıkarlarına göre icraat yapmasını dileriz. Yapmazlarsa, milletimiz gerekeni yapmasını bilir.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

KOLEKTİF SUÇ

Günlerdir gözü dönmüş hainler polislerimize, askerlerimize her türlü alçaklığı kullanarak saldırıyor. Şehit haberinin gelmediği gün kalmadı. Amaçları ülkeyi bölmek olan bu hainler kendilerine veya yöre halkına değil, emperyalizme hizmet ediyorlar. ABD ve AB'nin piyonu olmuşlar her türlü melaneti işliyorlar.

Ülkenin bu hale gelmesinde, şehit kanlarının akmasında, başta Güneydoğu'da yaşayanlar olmak üzere halkımızın fakirleşmesinin, sefalet içinde yaşamasının ve insanlarımızın kanlarının akmasının en büyük sorumlusu PKK denilen bu hain terör örgütü ve onun siyasal uzantısı olan HDP'dir. Etnik kökenlerini bahane edip kardeşliği değil, düşmanlığı seçen bu insanlar yıllardır, adam öldürüyorlar. Bu hainlerin yüzünden 40 000'den fazla insan hayatını kaybetti. Binlerce insan sakat kaldı. İnsanlar evinden, memleketinden göç etmeye mecbur kaldı. Yöreyi yaşanmaz kılmak için ne lazımsa yaptılar. Yaşlı, bebek, kadın, erkek, asker, sivil Türk, Kürt demeden kan döktüler. Hala da döküyorlar. Döktükleri kanda boğulmaları yakındır.

HDP'ye oy verenler de en az PKK'nın eli kanlı teröristleri kadar suçludur. Dağdaki eli kanlı teröristin şehirdeki adamını saz çalıp türkü söylüyor diye barış havarisi gibi gördüler. Oylarını HDP'ye verdiler. Bilerek veya bilmeyerek bu dökülen kanlardan sorumlu hale geldiler.

İkinci büyük sorumlu AKP ve bu partiye oy verenlerdir. AKP iktidarı  3 Kasım 2002 tarihinde nerede ise sıfırlanmış olan terörü azdırdı. Bu iktidarın yöneticileri kimsenin ne olduğunu bilmediği bir çözüm sürecini yürütmek bahanesi ile eli kanlı terörist başı ile müzakere masasına oturdular.  Sloganları da "anneler  ağlamasın" idi. Terörist başına, bizim analarımızı ağlatma, ne istersen verelim dediler. Müzakerenin özü buydu.

Bu partiye oy verenler de suçludur. Türk kimliğini yok edip, ülkeyi etnik ve mezhep temelinde bölmeye kalkanlara, hırsızlıkları ayyuka çıkanlara, dini istismar edip çıkar elde edenlere sürekli oy verip iktidarda tuttular. Hala da AKP'ye  ve Erdoğan'a toz kondurmuyorlar.

Bir diğer sorumlu, F tipi örgüttür. Kökü dışarda olan ve ABD güdümünde olduğu ayan, beyan ortada olan bu CIA maşası örgüt yaptığı kumpaslarla ABD'nin çıkarlarına karşı durabilecek kişi ve kurumları hedef aldı. Komutanlarımızı, parti yöneticilerimizi, aydınlarımızı kumpaslara tutsak hale getirildi. Bu hainliği yaparken de en büyük yardımcısı AKP iktidarı idi.

AKP iktidarını ve HDP'yi dolaylı olarak da PKK'yı destekleyen medyanın da çok büyük sorumluluğu var. Liboşlar, liberal ve vatansız solcular, din istismarcıları, ikinci cumhuriyetçiler, yetmez ama evetçiler televizyon, televizyon gezip halkı yanlış yönlendirdiler. Bölücülüğü, demokrasinin ve insan haklarının bir gereği gibi gösterdiler. Emperyalizme hizmet eden bir solculuk sergilediler. 12 Eylul referandumunda AKP'yi destekleyip F tipi hakim ve savcıların yargıyı teslim almasına hizmet ettiler. Son seçimde de HDP'yi yani şimdi askerlerimizi ve polislerimizi şehit eden PKK'yı meclise sokmak için olağanüstü gayret gösterdiler.  Dökülen kandan bu vatansızlar ve ilkesizler de sorumludur.

Bir diğer sorumlu CHP'dir. Bir kaset kumpası ile yönetimi ve yönetim ile birlikte politikaları da değişen YCHP'nin yeni yöneticileri  Türkiye Cumhuriyetini korumak için gayret göstereceklerine ve büyük önder Atatürk'ün ilkelerini savunacaklarına  AKP'nin ne olduğu belli olmayan çözüm sürecine sahip çıktılar. Atatürk ve İnönü'ye ayyaş diyenlere cevap olarak bu büyüklerimizi savunacaklarına onları Dersim katilleri olarak halkımıza tanıtmaya çalıştılar. Çözüm sürecinin bölünmeyi hedeflediği bile bile bu sürece sahip çıktılar. Bölünmeyi kolaylaştıracak anayasal ve yasal değişikliklere evet dediler.  AKP'nin kötülüklerini halka anlatmada zaaf gösterdiler.

MHP yöneticileri de dökülen şehit kanlarından sorumludur. 3 Kasım'da ülkeyi seçime götürüp iktidarı AKP'ye teslim ettiler. Adında milliyetçi sözcüğü olmasına rağmen, AKP'nin gayrı milli politikalarına hayır diyemediler. AKP'yi iktidardan uzaklaştıracak gayreti göstermediler.  Abdullah Gül gibi birisinin cumhurbaşkanı olmasını sağladılar. CHP ile birlikte Ekmeleddin İhsanoğlu'nu aday gösterip Erdoğan'ın seçimi kazanmasını sağladılar. Haziran direnişini CHP ile birlikte etkisizleştirdiler ve Erdoğan'ı rahatlattılar. Balyoz ve Ergenekon mağdurlarına sahip çıkmadılar.  Halkı uyarmada yetersiz kaldılar.

Türkiye'de kollektif suç işlenmiştir ve işlenmeye de devam ediliyor. Vatanın bütünlüğü, milletin birliği ve kardeşliği son derece büyük tehdit altındadır. Bunun sorumluları ve suçluları derece derece farklı olmasına rağmen yukarıda saydığım kurumlar, onların yöneticileri  ve destekçileridir.. Tarih bunları gün gelecek mahkum edecektir. Asıl sorumlular da yargı önünde hesap verecektir.
Milli birlik sağlanıncaya ve düşmanlık yerini kardeşliğe bırakıncaya kadar mücadeleye devam edilmelidir. Milli Hükumetin kurulması yakındır. Türk Millet'nin gücü bütün bu zorlukları yenecek büyüklüktedir.

9 Ağustos 2015 Pazar

EFSANEMİZ TOPRAK OLUYOR


Büyük usta Fikret Otyam'ı kaybettik. Türk Milleti'ninin başı sağolsun.

O gerçek bir santçıyıdı ve fikir ve eylem adamıydı. Arslanlı Yol'da yürüyen bir aydındı.  Fikirlerini sanatına yansıtmayı çok iyi bilmişti.  Obejektifini, fırçasını ve kalemini milletinin özgürlüğü ve refahı için kullanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti'nin yılmaz bekçiydi.

Vatan Partisi üyesi ve Aydınlık Gazetesi yazarı, değerli aydınımız ressam Fikret Otyam’ın vefatı üzerine Doğu Perinçek aşağıdaki yazıyı kaleme almıştır. Aynen aktarıyorum:

"EFSANEMİZ TOPRAK OLUYOR

Milletlerin de duyguları vardır.
Milletimizin yüreği, ciğeri, canı, dili, elidir Fikret Otyam ağabeyimiz.
Hiç kimse, Anadolu insanının aşkını, meşkini, sevinçlerini, gülüşlerini, göz yaşlarını, şakasını, cilvesini, öfkesini, isyanını, onun kadar yürekten yaşamamıştır.
Sevgisi de sövgüsü de, Anadolu toprağı kokar.
Bakışı, duruşu, seslenişi, yürüyüşü, o kadar bizdendir ki... O kadar candan ve o kadar içtendir ki...
Her mahalle ve köy kahvesinde, siz görmeseniz bile o vardır, çınarın altında bağdaş kurmuş size hikâyesini anlatmaktadır.

MASALDIR VE DESTANDIR
Fikret Otyam, binlerce yıllık bir tarihin içinde birikmiştir. Asya bozkırlarından çizmesinde tozuyla, sırtında sazıyla gelen Dede Korkutlar, Hacı Bektaşlar, Yunus Emreler, Kazak Abdallar, Evliya Çelebiler, Aşık Veyseller, Yemen ellerinde kalan şehit, İzmir’e giren süvari, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Rasin, Abidin Dino, Madımak’ta yakılan gelin, Arslanlı Yol’da yürüyen devrimci; hepsi ama hepsi Fikret Otyam’ın bilincinde dernek olmuştur.
Çok görmüş, nice maceralardan geçmiş, acılarla pişmiş, yedi ateşten geçmiş, vurulmuş ve kırılmış, ama boyun eğmemiş bir halkın tarihin içinden ve dışından getirdiği her şey, O’nun varlığında toplanmıştır. Masaldır, efsanedir, destandır, Bekri Mustafa’nın hicvidir, Nasrettin Hoca şakasıdır, bilmecedir ve şiirdir bütün hayatı.

AĞABEYİMİZDİR VE KİRVEMİZDİR

Hepimizin ailesindedir, babamızdır, anamızdır, dayımızdır, ağabeyimizdir ve kirvemizdir.
Onun kadar sohbeti tatlı bir Adem oğluna kimse rastlamamıştır.
Doğaldır ve hâlâ doğanın içindeki insandır.
Bir ayağı Fırat suyunda serinlenir, öbür ayağı Ergene ırmağında.
Bir kucağında Urfa’nın ceylanları, öbür kucağında Ankara’nın keçileri.
Sofrasında ve yüreğinde herkese ama herkese, erdemlisine ve günahkârına, ayakta kalana ve düşküne, diriye ve yaralıya, herkese ve herkese yer vardır.
Başı pare pare dumanlıdır, bakışları Anadolu güneşi gibi sıcak.  Beyni ve elleri, doğurgan ve yaratıcı.

BESMELEMİZDİR

Yazdıkları, boyadıkları, söyledikleri, geçtiği ırmak, çıktığı yokuş, koskoca bir insanlığa mirastır.
Ocağın adamıdır, örgütlüdür, partilidir, kırk yıllık Aydınlıkçıdır. Dergâha kırk yıl ateş taşımış, odunun bile eğrisini sokmamıştır.
Başına çöken Azrail, ondaki çalışma ateşini söndürememiştir. Yaşamak, iş yapmaktır Fikret Ağabey için.
Biraz önce Filiz’le konuştum, Diyaliz makinesine bağlanmış o ermiş, daha dün “Aydınlık’a yazmaya başlıyorum” diyormuş.
Her başlangıcı besmeledir. Hatırasıyla her işimizi âsan eder. Bize o besmelesini bırakmıştır.

NEFESİMİZDİR VE YÜREK ATIŞLARIMIZDIR
Son sergisine, “Ankara’ya Elvedâ” adını vermişti. Olmaz dedim, “Ankara’ya Merhaba” olsun.
O buluşmamızda dayanamadım, göz yaşlarımı sakladım.
En son Antalya’da artık vedâ görüşmemizdi. Gülüyoruz ama ikimiz de farkındayız, belli etmiyoruz, edep ve erkân öyle çünkü. Doya doya sarılamadım ağabeyime, “nereye gidiyorsun” diye soramadım kirveme.
Toprak kokan o efsane, şimdi toprağa dönüyor, Anadolu’nun bağrına...
Hangi bilinç, hangi yürek, Fikret ağabeye elvedâ diyebilir...
Hangi ciğer, onsuzluğa dayanabilir.
Binyılların erenlerinden kalan nefestir.
Nefesimizde ve yürek atışlarımızda o vardır."

5 Ağustos 2015 Çarşamba



SALDIRI BAŞKOMUTANA

Türk Silahlı Kuvvetleri terör örgütüne karşı büyük bir mücadele veriyor. PKK denilen bu terör örgütü emperyalist güçlerin eli kanlı piyonudur. ABD yetkilileri bu örgütün ABD'nin kara gücü olduğunu daha yeni açıkladı. Yani Türk Silahlar Kuvvetleri sadece bir terör örgütüne karşı değil,  Amerika'ya karşı da savaş veriyor. Bu savaş başarılı olacak ve terör örgütünün beli kırılacaktır. Vatandaşlarımız bundan emin olabilirler.

Bu mücadele, Demirtaş'ın öne sürdüğü gibi bir "saray savaşı" değildir. Bu savaş vatanımızı, milli birliğimizi, özgürlüğümüzü koruma savaşıdır. Türk Milleti bu savaştan galip çıkmasını bilecektir.

Ordumuz harekete başlar başlamaz Amerikancı çevreler psikolojik harekât başlattılar. Bu savaşın Tayyip Erdoğan'nın oy kazanma savaşı olduğunu, uçaklarımızın dağı taşı bombaladığını, sivillerin öldürüldüğünü iddia edip silahlı kuvvetlerimizin terörün kökünü kazımasına engel olmaya çalıştılar.

Türkiye karşıtı bu cephe şimdi de ordumuzun başkomutanı Org. Hulusi Akar'ı hedefe oturttu. Bugün Org. Hulusi Akar, yürütülen savaşta Genelkurmay Başkanı’nın yetkilerini üstlenmiş bulunuyor. Başka deyişle savaşa kumanda ediyor.

Bir savaşta öncelikle baş komutana saldırılır.  Savaşı kazanmak isteyen taraf karşı tarafın komutanını devirerek veya yıpratarak güç kazanır. Bugün de öyle yapılıyor. Ordumuzun komutanına saldıranlar eğer gafil değillerse, haindirler.

Türk Milleti silahlı kuvvetlerin tüm mensuplarına sahip çıktığı gibi başkomutanına da sahip çıkmalıdır. Bu fitneye son vermelidir. Emperyalistlerin oyununa gelmemelidir.

Milletimiz şunu da bilmelidir ki, kim bu büyük mücadeleyi yıpratmaya çalışıyorsa,  o Türkiye cephesinin karşısındadır. Gün, Türkiye cephesinde birleşme günüdür. Unutmayalım bu hareket, Türk Milletinin emperyalizme karşı verdiği, adına  "İstiklâl Harbi" dediğimiz savaştan sonra en önemli mücadeledir.

Türk milletinin azim ve kararlılığı karşısında emperyalistler ve başta HDP (PKK) olmak üzere  onların Türkiye'deki piyonları yenilmeye mahkumdur.

Org. Hulusi Akar Kayseri'nin kendisi ile onur duyması gereken bir evladıdır. Onun başarısı milletimizin emperyalizme karşı yürüttüğü mücadelenin Türk Milleti lehine sonlanması demektir. Başkomutanından en kıdemsiz erine kadar tüm silahlı kuvvetlerimiz mensuplarını minnet ve saygı ile anıyoruz. Dualarımız onlarla...


3 Ağustos 2015 Pazartesi

24 TEMMUZ, BİR DÖNÜM NOKTASI

24 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oldu.  Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet güçleri bölücü terör örgütü PKK'ya ve IŞİD'de karşı çok büyük bir operasyon başlattı.  Bu operasyon Türk Milleti nazarında çok büyük destek gördü ve büyük bir memnuniyetle karşılandı.

Bu operasyonun yapıldığı gün, adına çözüm denilen bölünme sürecinin bittiğinin tüm dünyaya ilan edildiği gündür. Ülkemizin üstüne çöken kara bultların dağılmaya başladığı gündür.

AKP'nin uyguladığı çok yanlış politikalar sonucu, PKK devlet içinde devlet hüviyetini kazanmıştı. Özellikle Güneydoğu Anadolu'da yöre halkını adeta esir almıştı.

Ne olduğunu kimsenin bilmediği bir çözüm süreci sonunda geldiğimiz noktada milli birlik bozulmuş, vatan topraklarının bir kısmında, ABD ve İsrail'in istediği kukla bir devletin kurulması için şartlar oluşmaya başlamıştı.

İşte bu aşamada Türk Milleti bölücü örgüte  ve onun büyük destekçisi ABD'ye "yeter, dur  artık" dedi. TSK hem yurt dışında hem de yurt içinde PKK'ya büyük darbeler indirmeye başladı.  Kuzey Irak'taki terör yuvaları büyük oranda yok edildi. Binin üzerinde insan terör örgütü üyesi olduğu iddiası ile göz altına alındı.

TSK'nin yürüttüğü bu mücadele karşısında iki cephe oluştu. Türkiye cephesi ve emperyalist cephe. Türkiye'nin bölünmesini istemeyen ve Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığından, milli birlikten yana olanlar Türkiye cephesinde birleşmeye başladı. Halkımız çok büyük oranda bu cephede yerin aldı.  Yıllardır emperyalizmin sözcülüğünü yapanlar bu harekatı durdurmak ve ordumuzu susturmak için birleştiler ve bir psikolojik karşı hareket başlattılar.

Bu emperyalist cepheye maalesef Tayyip düşmanlığı nedeni ile özgürce düşünemeyen bazı kıymetli yazarlarımız ve gazetelerimiz de katıldı. Bu cephedeki insanlar toplum içerisinde şu söylemleri yaymaya çalışıyor:

"Bu savaş, Türk Milletinin değil, sarayın savaşıdır."

"AKP tek başına iktidara gelmek için bu savaşı başlattı, aslında hiç gereği yoktu."

"Uçaklar dağı, taşı bombalıyor, bu şekilde hiç bir sonuç alınamaz. Tekrar çözüm süreci başlamalıdır."

"İnsanlar gereksiz yere ölüyor, bu savaş durdurulsun"

Bütün bu söylemler son derece yanlıştır. Milli çıkarlarımızı korumamız, milli devletimiz olan Türkiye Cumhuriyetini yaşatmamız, vatan topraklarını korumamız, özgür ve bağımsız yaşamamız için PKK terör örgütünün belinin kırılması şarttır. Bu hareket PKK'nın sonunu getirinceye kadar devam etmelidir.

Emperyalist cephenin hareketi sabote etmeye yönelik söylemleri dikkate alınmamalıdır. Bu savaş, "Saray savaşı değil, vatan savaşıdır". Sarayı değil, vatanı korumak için yapılmaktadır. Bu savaşın sonunda dost da, düşman da Türk Vatanını bölmeye hiç bir gücün yetmeyeceğini anlayacaktır.

Bu savaş ortamında bozgunculuk yapanları tarih hain olarak damgalayacaktır.

Herkes aklını başına almalıdır. Hiç kimse, ABD güdümündeki medyanın harekatı çarpıtmaya ve itibarsızlaştırmaya yönelik söylemlerine itibar etmemelidir. Gün Türkiye cephesinde birleşme günüdür. Türk Silahlı kuvvetlerine destek verme günüdür.

Milletimiz bu bilinç içinde olduğunu kısa sürede göstermiştir. Ordusuna ve güvenlik kuvvetlerine sahip çıkmıştır.

PKK ve IŞİD'e karşı yürütülen bu harekatın AKP iktidarı zamanında başlaması ne Tayyip Erdoğan'ı ne de AKP'yi aklamaz. 13 yıllık iktidarları boyunca terörü azdıran bu iktidardır. Zamanı gelince bunun da hesabı sorulacaktır.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

ABD VE TÜRKİYE

ABD'nin Türkiye politikaları iki temel amaca hizmet edecek şekilde düzenlenmişti. Birincisi, ekonomik programları ve kararları yönlendirerek Türkiye'yi borçlandırmak, özelleştirmeleri teşvik etmek, mal ve para giriş çıkışını devletin kontrolünden çıkarmak ve devletin ekonomi üzerindeki etkisini azaltarak kendisine ekonomik çıkar elde etmek. İkincisi ise, Türkiye'nin güneyinden toprak kopararak ikinci İsrail diyebileceğimiz bir kukla devleti kurmak.

Bugüne kadar bu politikalarında oldukça başarılı olmuşlardı. Bu amaçla içerisine F tipi örgütü yerleştirdikleri AKP'nin iktidar olması için çaba harcadılar. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen üçlüsünün yönetimde ve yasamada etkin olmasını sağladılar. PKK'yı açık ve gizli biçimde desteklediler. Irak ve Suriye'yi parçalayarak kurulacak yeni devlete toprak sağladılar.

F tipi örgütü kullanarak TSK'ni tasfiye etmeye, ABD politikalarına karşı çıkabilecek siyasetçileri, aydınları etkisizleştirmeye çalıştılar. Bu amaçla kumpaslar kurarak, komplolar uyguluyarak aydınlarımızı hapse attılar. Siyasi parti yöneticilerini değiştirdiler.

ABD politikaları bu şekilde kendileri açısından başarılı bir şekilde giderken işler onlar için ters dönmeye başladı. Türkiye'yi bölmek için yapılması düşünülen anayasa değişikliği milli güçlerin direnmesi sonucu rafa kaldırıldı.  Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı ile F tipi örgütün arası açıldı. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen koalisyonu bozuldu. F tip örgüt yasama organlarından ve diğer devlet dairelerinden tasfiye edilmeye başlandı. Bu örgütün finans kaynakları kurutulmaya çalışıldı. Halen mücadele devam ediyor.

Tutsak edilen silahlı kuvvet mensupları, siyasetçiler ve aydınlar F tipi örgütün yasama  içindeki etkinliğinin azalması ile özgürlüklerine kavuştu. Mahkumiyet kararlarını  veren hakim ve savcılar görevden uzaklaştırıldı.

ABD politikaları aleyhine bu gelişmeler olurken, çözüm süreci adı adı altında yürütülen Türkiye'yi bölme planları seçim sonuna kadar devam etti. Bu süreci AKP'nin yürütemeyeceği anlaşılınca onun tek başına iktidar olmaması için HDP'nin barajı aşması için Amerikancı çevreler büyük gayret gösterdi ve başarılı da oldular. AKP'nin tek başına iktidar olamayacağı kesinleşti.

Seçim sonrasında Erdoğan ve AKP ani bir karar değişikliği yaptı ve çözüm sürecini sonlandırdı. ABD'nin Suriye'nin kuzeyinde oluşturmaya çalıştığı ikinci İsrail koridoruna şiddetle karşı çıkmaya başladı. Ve nihayet PKK kamplarına karşı çok yoğun bir saldırı başlattı ve çözüm sürecinin bittiğini açık bir şekilde ilan etti.

Ne oldu da Erdoğan ve AKP ABD yanlısı politikalardan vazgeçti bilemiyoruz. Bu sorunun cevabını ABD dış politikalarının dünya çapında değişmesinde bulabiliriz. ABD son zamanlarda Küba ve İran ile çok önemli anlaşmalar yaptı, ambargoları kaldırdı.  Suriye politikalarında da değişiklikler oldu; Esad ile görüşmelere başladı. Ortadoğu'da kullandığı IŞİD gibi bazı terör örgütlerinin üzerine gitmeye başladı. Yıllarca desteklediği PKK'yı ise TSK'nin insafına terk etti.


Bütün bu gelişmeler Türkiye için hayırlı olmuştur. Türkiye ve ABD çıkarlarının Ortadoğu'da çatışması her iki ülke için de iyi sonuçlar vermez. ABD'nin bunu anlaması ve Türkiye'nin sınırlarının değişmesi için gösterdiği çabadan vazgeçmesi gerekir.

Görünen o ki, AKP Türkiyeyi bölünmeye götürecek çözüm sürecinden vazgeçmiştir. Çözüm süreci yürüyecekse, artık başka partiler aracılığı ile yürüyecektir. CHP bu sürece sahip çıkarsa çok büyük hata yapar. AKP'yi süreçten vazgeçiren güçler CHP ile de mücadele etmesini  bilir.

Hiç kimse ABD'ye güvenerek politika belirlememelidir. Bugün PKK'yı yalnız bırakan ABD yarın da başkalarını yalnız bırakır.