3 Şubat 2015 Salı

HALK  EGEMENLİĞİ VE DEMOKRASİ

500 yılı aşkın padişaha, sultana köle olan Türk Milleti, Cumhuriyet ile kul olmaktan çıktı ve kendi geleceğini, ülkesinin akıbetini belirleyecek konuma erişti.  Egemenlik bir kişiden, bir aileden ve zümreden halka geçti.  Atatürk, “Hâkimiyet Milletindir” dedi ve bunu gerçekleştirecek adımları attı. 

Demokrasi, egemenliğin halkın olmasını sağlayan sistemdir. Demokratik bir ülkede yasaları halk adına meclis belirler; hükümet meclisten aldığı yetki ile ülkeyi yönetir ve yasaları uygulayan hâkimler de millet adına karar verir. Bütün bunlar için ilk şart, halkın iradesine başvurmaktır, yani seçimlerdir. Genellikle yanıldığımız husus da şu: Seçimler yapılıyorsa, halk iradesi belirlenmiştir, ülkede demokrasi vardır.

Demokrasiyi seçime indirgemek yapılabilecek en büyük hatalardan birisidir. Demokrasiyi demokrasi yapan şartlar vardır. Bu şartların yokluğu demokrasiyi yok eder veya en azından zedeler. Ülkemiz açısından baktığımızda maalesef demokrasimizin çeşitli nedenlerden dolayı sağlıklı olmadığını görüyoruz. Özellikle de son yıllarda, işin acısı, ileri demokrasi denerek halk egemenliğine halel getirildi.

 Son zamanlarda yoksulluk artmış, gelir dağılımı bozulmuştur. Halkın büyük çoğunluğu ertesi gün ne yiyeceğini, borcunu nasıl ödeyeceğini, çocuklarını nasıl doyuracağını, nasıl okutacağını düşünerek dertlenmekten ülke gerçeklerini düşünmez hale gelmiştir. Herkes kendi kişisel sorununu çözmeye çalışıyor.  Cehalet, insanların çıkarlarının toplumun menfaatleri ile paralel yürüdüğü gerçeğini akla getirtmiyor. Cehalet ve yoksulluk insanları günlük çıkarları doğrultusunda seçime zorluyor. Eline üç beş lira veya bir çuval kömür veren oyu alıyor.

Doğru seçim, doğru bilgiye ulaşmakla olur. Dünyaya televizyonların ekranından bakan büyük çoğunluk büyük oranda bilgi kirliliğinin içine düşüyor. Ekranlar etki ajanlarından, para için yalan söyleyenlerden, yalakalardan, sahtekârlardan geçilmiyor. Medya tekelleşmiş durumda. İktidar,  bir yandan devlet eli ile müteahhit zengin ediliyor; diğer yandan bu müteahhitlere televizyon, gazete satın aldırılıyor. İktidarın beğenmediği gazeteciler işinden ediliyor, susturulmaya çalışılıyor. Özetle haber alma özgürlüğü kısıtlı, basın özgürlüğü yok.

Demokrasinin şartlarından birisi de kuvvetler ayrılığı prensibidir. Yargının yürütmenin baskısı altında olmaması lâzım. Oysa bizde yasama ve yürütme tamamen; yargı ise kısmen bir kişinin egemenliği altında.  Bu da yetmezmiş gibi, Cumhurbaşkanı, şerefi üzerine yemin etmesine rağmen tarafsızlığını bozmuş, AKP’ye oy istiyor.

Siyasi partiler kanunu parti liderine geniş yetkiler veriyor. Parti içi demokrasi yok olmuş. Parti yetkililerin işine geldiği için parti içi demokrasiyi gerçekleştirmeden ülkede demokrasi olsun istiyorlar. Seçim kanunundaki %10’luk baraj ise sadece partilerin değil aynı zamanda halk egemenliğinin önünü kapatıyor.


İşte bu şartlarda, hiç de adil ve demokratik olmayan bir seçime doğru gidiyoruz. Bu seçim sonuçlarını yasalar gereği kabulleneceğiz ama bu sonuçların halkın gerçek iradesini temsil etmediğini de bileceğiz.

2 Şubat 2015 Pazartesi

KÜRESELLEŞME VE DEMOKRASİ

7 Haziran’da milletvekili seçimleri yapılacak. Mademki seçimler yapılıyor, öyle ise Türkiye’de demokrasi var derseniz büyük yanlışlık içine düşersiniz. Elbette kanunlara saygılı bir vatandaş olarak seçim sonuçlarını kabulleneceğiz. TBMM’nin oluşumunu meşru göreceğiz ama bu Türkiye’de gerçek anlamı ile demokrasi olduğunu göstermez. Demokrasiyi seçimlerin yapılabilir olmasına indirgemek büyük hata olur.

Bir kere şunu bilmek lazım: “Bir ülkede hem demokrasi, hem ulusal özerklik hem de küreselleşme birlikte olmaz”. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ veya WTO) Finansal Hizmetle Anlaşması, hükümetlerin yabancı bankaları ülkelerine almalarını şart koşarak ve finans sisteminin ekonomiye ve topluma hizmet edecek şekilde istikrarlı olmasını sağlayacak düzenlemeleri sınırlandırmıştır. Böylece finans çevrelerinin serbestleşmesini sağlamıştır.  Serbestlik kazanan piyasaları seçim sonucu oluşan siyasi iktidarın yönlendirmesi mümkün olmamaktadır.

Büyük devletler ithalatlarına kota koyarak diğer ülkelerin ihracatlarını etkilemektedir. Küreselleşmenin ülke özerkliklerini yok eden kurumları vardır. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması bunlardan bazılarıdır. Bu kurumlar zengin ülkelerin kontrolündedir. Zengin ülkelerin zenginleri, yani sermaye sahipleri küreselleşmeyi kabul eden ülkeleri bu kurumlarla yönlendirir ve bu ülkelerin ekonomilerini kontrol altında tutarlar. Siyasi iktidarların insiyatifini azaltırlar.

Küresel güçlerin demokrasiyi sınırlandırma yöntemlerinde birisi de rekabet oluşturmalarıdır. Gümrükleri istedikleri gibi düzenletirler. Kendi üretimlerinin diğer ülkelere kolayca girmelerini sağlarlar.

Demokrasiyi sınırlandırmada sık kullanılan yöntemlerden birisi de vergilendirmelerdir. Küresel şirketler vergi oranları yükseltildiği takdirde ülkeyi terk etme tehdidinde bulunurlar. İktidar vergi sistemini bu küresel güçlerin istediği doğrultuda düzenlemeye mecbur kalır.

Borçlandırma da demokrasiyi sınırlandırmanın bir diğer yoludur. Sürekli cari işlem açığı veren ve bu açığı borçla kapatan ülkeler küresel güçlerin ekonomik ve siyasi taleplerini yerine getirmedikleri takdirde alacaklı ülkeler tarafından tehdit edilirler. Yeni borç vermezler, vadesi gelen borçlarını hemen isterler.

Türkiye maalesef özellikle son yıllarda, kürselleşmenin büyük oranda etkisi altına girdi. Yapılan özelleştirmeler;  bankaların, hizmet sektörünün, fabrikaların, limanların kürsel güçlerin eline geçmesi Türkiye’yi tam bağımsızlıktan ve özerklikten uzaklaştırdı. 

Tam bağımsız ve özerk olmayan ülkelerde seçim olur ama demokrasi olmaz veya en azından sınırlı olur. Türk insanı, seçimlerde ülkeyi tam bağımsız yapacak bir iktidarın oluşmasını sağlayacak şekilde oy kullanmalıdır. Küresel güçlerden destek alan, küreselleşmeyi bir tehdit olarak görmeyen partilere oy vermemelidir. Yani gerçek demokrasiyi tesis etmeyi hedef edinmelidir. Unutulmamalıdır ki, tam bağımsız olmayan ülkeler başka ülkelerin esiri gibidir.
Türk Ocakları Genel Merkezi bir bildiri yayınlamış. Önemine dayanarak sizlere sunuyorum:

Aziz Türk Milleti,
Son yıllarda ülkemizde ve çevremizde yaşananlar Türkiye’yi tarihî bir kavşağa getirmiş bulunmaktadır. Bir başka önemli tarih kavşağında, bu vatanda ecdadımızın kurduğu ve âleme adalet ve nizam verme ülküsünü altı asır boyunca taşımış olan Osmanlı Cihan Devletinin parçalanmaya yüz tuttuğu günlerde, 190 Tıbbiyeli gencin Türk milliyetçisi büyüklerine başvurusu üzerine kurulmuş olan Türk Ocaklarının bugünkü yöneticileri olarak aşağıdaki hususları Türk Milletinin ve kamuoyunun dikkatine sunmayı tarihî bir görev sayıyoruz:
1-Verdiği Millî Mücadele ile Devlet-i ebed-müddetin, millî, üniter yapıda bir Cumhuriyet olarak devamını sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Millî Mücadele kahramanlarının aziz hatıralarına, Türk milletinin birliğini, Türk tarihini, vatanımızı kanlarıyla yoğuran şehitlerimizi sembolleştiren bayrağımıza yapılan saldırı ve hakaretlere dur denilmelidir.
2-Çözüm süreci bahanesiyle, ülke topraklarının bir bölümünde terör örgütünün kurduğu fiilî hâkimiyete acilen son verilmelidir.
3-Cumhurbaşkanı’nın PKK’nın Suriye kolu PYD’yi terör örgütü ilan eden beyanlarına rağmen Ayne’l-Arap(Kobani)’ta ABD’nin hava saldırıları sonunda IŞİD’in yenilgiye uğratılmasının parsasını toplayan bölücülere selam göndermek anlamına gelen beyanlardan kaçınılmalıdır.
4-Sözde soykırım iddiaları ile tarihimize ve ecdadımıza leke sürülmesine izin verilmemeli, bu vatanı bize emanet eden şühedanın ruhları incitilmemelidir.
5-Genel seçimlerin sağlıklı bir ortamda yapılması sağlanmalı, millî iradenin tecelli edeceği Meclisin vesayet altına alınmasına yol açacak sistem değişikliği arayışlarından sakınılmalıdır.
6-Ortadoğu’daki kargaşada tek dayanağı Türkiye olan Irak ve Suriye Türkmenlerinin vatanlarında bütün haklarına sahip olabilmeleri için gereken siyasî ve askerî destek sağlanmalı, Türkiye’de yaşayan Türkmenlerin meselelerine acil çözüm bulunmalıdır.
7-Tarihî tecrübenin bir neticesi olarak kurulan millî devlet yapısı, gerçeklerle örtüşmeyen, yanlış ve saptırılmış bir Osmanlı tarihi algısına dayalı fantezilerin kurbanı edilmemeli; Türkiye’nin tarihinden aldığı ilhamla Türk dünyasına, İslâm âlemine ve bütün insanlığa sunabileceği medeniyet birikimi, maceracı politikaların söylem aracı haline getirilmemelidir.
8-Millî birliğimizi zedeleyen, hukuk devleti yolundaki ilerleyişi akamete uğratan, eşit yurttaşlık temelinde demokratikleşme yerine grup ve cemaat yapılarını öne çıkaran siyasetler terkedilmelidir. Geleceğimize, tarihimiz, kültürümüz ve evrensel demokratik değerler ışığında yön vermeliyiz.
9-Türk Ocakları olarak diyoruz ki, bin yıllık Türk vatanını, Türkiye’yi böldürmeyeceğiz. Türk bayrağını indirmeye kalkan eller kırılacak, bayrak inmeyecek, ezan susmayacaktır. Aksini tasarlayan gafillere ve hainlere yakın ve uzak tarihimize bakmalarını salık veririz.
Aziz Türk Milletine sözümüzdür.


1 Şubat 2015 Pazar

NEDEN İŞÇİ PARTİSİ?
İşçi Partisi’ne neden üye olduğumu anlatmak için önce Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan söz etmeliyim:

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğine kurduğumuz Cumhuriyet’in temelleri sarsıldı. Hainler kahraman, kahramanlar hain olarak gösterildi. Atatürk ve İnönü “ayyaş” diye nitelendirildi.

Yaklaşık 13 yıllık bir iktidar var. Bu iktidar döneminde Türk Milleti’nin karşı karşıya kaldığı tehditler arttı ve büyüdü; sorunlar dev boyutlara ulaştı.

Çözüm süreci adı altında, emperyalizmin uşağı PKK’ya ve bölücü çevrelere verilen tavizler sonucu milli birliğimiz bozuldu. Vatan toprakları bölünmenin tehdidi altına girdi.

Demokratik devlet yapımız bozuldu. İrticai bir diktanın kurulmasının adımları atıldı ve bu adımları atanlar çok yol aldı.

Devlet eli ile insanlar zengin edildi. Yoksulluk arttı. İnsanlar bir kilo makarnaya, bir kilo bulgura, bir çuval kömüre muhtaç hale geldi. Borç arttı, tarım ve sanayi büyüyemedi. Eti, samanı dışarıdan almaya mahkûm olduk. Pazarlar ithal mallardan geçilmez oldu.

Dereler, ormanlar, yer altı zenginliklerimiz ona buna peşkeş çekildi. Devletin elindeki iktisadi kuruluşlar yok pahasına yandaşlara veya yabancılara satıldı. Bankaların büyük kısmı yabancıların eline geçti. Haberleşme sistemleri, limanlar bizim olmaktan çıktı.

Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet iddiaları çok ciddi kanıtları ile birlikte başbakan, bakanlara kadar uzandı.

Medya susturuldu, fikir ve basın özgürlüğü yok edildi. Üniversiteler bilimsellikten uzaklaşmaya başladı.

Cumhuriyeti,  Atatürk ilkelerini, ulusal çıkarları, özgürlüğü, bağımsızlığı savunan aydınlar, bilim adamları, yazarlar ve yüzlerce subay tutsak edilip susturulmaya çalışıldı.

Bütün bu olumsuzluklar olurken TBMM içindeki iki büyük parti ne yaptı? Bu gelişmelere karşı ne kadar mücadele etti? Milyonlarca vatansever meydanlarda tepki verirken bunlar nerede idi? Bu soruların cevabını iyice düşünüp sonra cevap vermek gerekir.

Cumhuriyeti kuran ve kurucusu Atatürk olan CHP, özellikle son yıllarda bir değişim gösterdi.  Başkanları tarafından açıkça 1930’ların partisi olmadıkları, CHP’nin gittiği ve yeni CHP’nin geldiği ifade edildi.   Y-CHP, çözüm adı verilen bölünme sürecini daha iyi gerçekleştireceklerini ilan etti. Partinin üst kademelerine Atatürk çizgisinde olmayan insanlar getirildi. Cumhurbaşkanı adayı olarak CHP ile yakından uzaktan ilgisi olmayan birisi seçildi. Mahalli seçimlerde gösterilen adaylar CHP’nin ilkelerinden uzak kimseler oldu. Gidişattan memnun olmayan insanlara umut olamadı. ABD ve F tipi cemaat ile olan ilişkiler sıkılaştırıldı.

MHP’ye gelince, maalesef iyi bir muhalefet partisi olmayı beceremedi. Sayın Devlet Bahçeli Salı günleri gurup toplantısında AKP’nin ve onun başındaki kişinin o hafta içinde yaptığı kötülükleri sert cümlelerle, adeta naklen maç anlatırmış gibi anlattı. Yapılan tüm muhalefet bu kadardı. Kötü gidişe engel olacak, Millet, Cumhuriyet, vatan düşmanlarının icraatlarını önleyecek bir eylem ortaya koyamadı.

Benim gibi çok sayıda insan bu iki partiden ümidini kesti. Yukarda anlattığım çok büyük sorunlarla baş edebilmek ve Türkiye Cumhuriyet’inin karşı karşıya kaldığı tehditleri bertaraf etmek için bir arayış içine girdi. Gördük ki, Cumhuriyeti, Atatürk’ün altı okunu, ulusal bütünlüğü, vatan topraklarının bölünmezliğini, tam bağımsızlığımızı, özgürlüğümüzü kuvayi milliye ruhu ile bir araya gelecek olan insanlar koruyabilir ve kollayabilir. Bu düşüncede olan çok büyük bir vatansever kitle 15 Şubat’ta Ankara’da, İşçi Partisi Kurultayı’nda olacak ve tüm dünyaya Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olacağını gösterecek.


28 Ocak 2015 Çarşamba

İNSANI ÖNEMSEYEN BİR SİSTEME DOĞRU

Son yıllarda, birçok ülke ve ortamda değişik biçimlerde isyan hareketleri görüyoruz. Nerede ise tüm dünyaya hâkim olan kapitalizm, ülkeler ve halklar arsındaki gelir, servet ve fırsat eşitsizliğini artırdı. Bir yandan ekonomiler büyürken bir yandan da eşitsizlik arttı. Sermayenin hâkimiyeti her yanı sardı. Bu ortamda kazanan sermaye ve finans çevreleri oldu.

Böyle bir dünyada haksızlığa ve servet paylaşımındaki bu bozukluğa tepkilerin oluşmaması mümkün değildi. Nitekim birçok ülkede halk ve özellikle de genç kitle adeta isyan halinde tepkilerini dile getirdi. Tunus ve Mısır’daki diktatörlere karşı gençlerin ayaklanmaları, Türkiye’deki Haziran direnişini, İspanya’daki olayları, ABD’deki “Wall Street’i işgal et”  hareketini, G-8’lerin toplantılarındaki protestoları bu açıdan değerlendirmek gerekir. Hatta ABD başkanı Obama bile “İnanabileceğimiz bir değişim” vaadi ile iktidar oldu.

Milyonlarca insan yoksullaşırken, hem onları ve hem de bu insanlara ait doğal kaynakları sömüren bir avuç insana ve onların temsilcisi siyasetçilere karşı büyük bir tepkinin oluşması kaçınılmazdı.

Türkiye’deki Haziran direnişi iktidarı değiştirecek bir sonuca ulaşmadı. Bunda CHP ve MHP’nin yanlış tutumu büyük rol oynadı. Bu partiler Haziran ruhunun rüzgârını arkalarına alacaklarına, onu frenleyecek uygulamalar yaptılar. Özellikle CHP’nin mahalli seçimlerinde gösterdiği adaylar ve daha sonra her iki partinin gösterdiği cumhurbaşkanı adayı Haziran Direnişi’nin ateşini söndürdü. Kendilerinin de iktidara ulaşmasını engelledi. Bu bakımdan sermayenin hizmetinde olan AKP’nin ekmeğine yağ sürdüler.

Yunanistan’daki seçim sonuçlarını da bu açıdan değerlendirmek lazım. Yunan halkı tepkisini sandıkta gösterdi ve onlara umut veren genç bir politikacıyı iktidara taşıdı. Bu sonuç sermayenin sömürdüğü, eşitsizliğin bunalttığı tüm halklar için bir umut kaynağı oldu. Kapitalist sistemin öldüğü tartışmaları yapılan bir ortamda SYRİZA’nın seçimi kazanması yeni sistem arayışlarının güçleneceğini gösteriyor.  

Ekonomik sistemleri politik sistemlerden ayrı düşünmek mümkün değil. İnsanlar artık paranın değil insanın önem kazandığı ekonomik ve siyasi bir sistem istiyor. Bunu gerçekleştireceğine dair halkına umut veren her siyasi parti iktidara gelebilir. Tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi…


Temennimiz, Türkiye’de de buna benzer bir hareketin canlılık kazanması ve servetin değil, insanın hizmetinde olan bir iktidarın oluşmasıdır. Muhalefetteki CHP, MHP ve HDP’nin böyle bir söylemi de, bu söylemi gerçekleştirecek potansiyeli de yok gözüküyor. Umudumuz tükenmedi; halkımız bu zorluğun da şu veya bu şekilde üstesinden gelecektir. Bu durum kaçınılmazdır.

24 Ocak 2015 Cumartesi

OBAMA’NIN “BİRLİĞİN DURUMU” KONUŞMASI VE BİZ

ABD Başkanı Obama, “Birliğin Durumu” konuşmasının büyük kısmını ekonomiye ayırdı. Kongre’den orta ve az gelirli Amerikalıları güçlendirecek vergi reformu, asgari ücretin artırılması ve ücretsiz yükseköğrenim için destek istedi.

Konuşmasındaki bazı önemli noktaları hatırlatmak istiyorum:

 "Eğer tam zamanlı çalışarak 15 bin dolardan daha az para kazanıp, ailenizi bununla  geçindirebileceğinize gerçekten inanıyorsanız, gidip bir deneyin! Yoksa milyonlarca çalışkan Amerikalının ücretini artırmak için (kanun geçirme yönünde) oy kullanın"

"En zengin yüzde 1'in edinilmiş mal varlıkları için vergi ödemekten kaçınmasını sağlayan yasa boşluklarını kapatalım. Buradan gelecek parayı daha fazla ailenin çocuk bakımı ve eğitim masraflarına yardım etmek için  kullanabiliriz. Çalışan Amerikalılara gerçekten yarayacak bir vergi sistemine ihtiyacımız var"

 "2020'ye geldiğimizde açılan her üç iş pozisyonundan ikisi yükseköğrenim gerektirecek. Üçte ikisi. Ama biz hala çok sayıda zeki ve mücadeleci Amerikalının maliyetinden ötürü eğitim alamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu adil olmadığı gibi geleceğimiz için akıllıca da değil. İşte bu nedenle Kongre'ye bölgesel yüksekokulların maliyetini sıfıra indirecek 'cesur' bir plan gönderiyorum"

“Kanser ve şeker hastalığını ortadan kaldırmamızı sağlayacak yeni bir ulusal tıp yasası başlatacağım.”
“Çalışanlara gerçekten fayda sağlayacak yeni bir vergilendirme yasasına ihtiyacımız var.”
Son zamanlarda, toplum içindeki eşitsizliğin ve sermayenin belirli ellerde birikmesinin toplumda yarattığı olumsuzluklar üzerinde sıklıkla durulmaya başlandı. Özellikle Nobel Ödülü sahibi Joseph E. Stiglitz ve Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin yazdığı kitaplar konuya olan dikkati daha da artırdı. Obama da bundan etkilenmiş olacak ki, Amerikan toplumundaki eşitsizliği azaltıcı ekonomik ve sosyal programla açıklamaya kendisini mecbur hissetti.
Açıkladığı programlardan özellikle vergi sisteminde düşünülen değişiklikler, asgari ücretin artırılması, orta ve az gelirli insanlar için eğitim maliyetinin düşürülmesi, sağlık sigortasının yaygınlaştırılması bu açıdan önemlidir. Hele, kongre üyelerine  "Eğer tam zamanlı çalışarak 15 bin dolardan daha az para kazanıp, ailenizi bununla  geçindirebileceğinize gerçekten inanıyorsanız, gidip bir deneyin!” şeklinde meydan okuması çok dikkate değerdir.
Bizim ülkemizde eşitsizlik çok daha ileri düzeydedir. Gelir dağılımı çok bozuktur. Yoksul bir ortamdaki zeki, becerikli, çalışkan insanların yükselme ihtimali zengin çocuklara göre çok daha azdır. Hem gelir ve servet eşitsizliği hem de fırsat eşitsizliğinin olması topluma büyük maliyet yüklemektedir.  Eşitsizliğin olduğu yerde verimin ve üretimin düştüğü bir gerçektir. Ekonomiye etkisi kötü yöndedir.  
Eşitsizlik olan bir toplumda hak ve adalet duygusu da zayıflamaktadır. Hak ve adalet duygusunun azaldığı toplumlarda da birlik ve beraberliğin sarsılması normaldir. Obama’nın “Birliğin Durumu” başlıklı konuşmasında eşitsizliği azaltacak önlemlerden bahsetmesi bu bakımdan doğaldır.
 Bizim ülkemizde ise, durum daha kötü olmasına rağmen ne iktidardan, ne de muhalefetten bu konuda  ortaya bir görüş sunulmamakta. İktidar, bir yanda diktacı tutumunu artırıp, iktidarını sağlama almaya çalışırken diğer yanda bölücülerle pazarlık yapmakla meşgul. İki büyük muhalefet partisi ise ancak Erdoğan ve Davutoğlu’na laf yetiştirmeye çalışıyor. Bir diğer parti ise, arkasına eli kanlı bir örgütü almış, ülkeyi, milleti bölmeye çabalıyor. Açın, yoksulun, işsizin derdi ile uğraşan yok. Asgari  ücretle çalışan bir baba evine nasıl ekmek götürüyor, çocuklarını nasıl eğitiyor, nasıl barınıyor düşünen ve çare sunan yok.

Ulus olarak yeni bir siyasi harekete ihtiyacımız olduğu muhakkak. Bu siyasi hareketin eşitsizliği azaltmak ve refahı artırıp yaygınlaştırmak için uygulayacağı program Atatürk’ün Altı Okunda mevcut: Halkçılık ve Devletçilik. Devlet, ekonomik sistemi yoksulları düşünerek yeniden organize etmelidir. Sosyal yatırımlar artırılmalıdır. Eğitimdeki fırsat eşitsizliği yok edilmelidir. Bunu ancak Mustafa Kemal’in izinde olan bir siyasi anlayış başarabilir.

20 Ocak 2015 Salı

PARA PARAYI ÇEKER

Uluslararası Çalışma Örgütü “2015 Dünya İstihdam Raporu’nu açıkladı. Buna göre işsi sayısı tüm dünyada artmaya devam ediyor. 2019 yılında işsiz insan sayısının 212 milyon rakamına ulaşması bekleniyor. 

Raporda gelir eşitsizliğinin de artmaya devam ettiği vurgulandı. Dünyadaki en zengin % 10’luk dilimde yer alanların, toplam gelirin yüzde 30 ila 40’ını kazandığı, en düşük yüzde 10’luk dilimdekilerin ise toplam gelirin ancak yüzde 2 ila 7’sini kazandığı vurgulandı.

Bu durum zenginin daha zengin, fakirin ise daha fakir olmaya devam ettiğini gösteriyor.  Çünkü para parayı çekiyor. Bu yüzden  yoksulluk sınırının hatta açlık sınırının altında milyonlarca insan var. Milyonlarca çocuk açlıktan ölüyor.

Bu tablonun sebebini sermayenin tüm dünyada hâkim olmasında aramak lazım. Gelir seviyesi en üstte olan % 1’lik gurup dünya siyasetine ve ekonomik sistemine hâkim durumdalar. Yasalar, ekonomik düzenlemeler onların isteği doğrulusunda belirleniyor. Para aşağıdan yukarı doğru pompalanıyor.

Davos toplantıları bu sistemi korumanın ve geliştirmenin yollarını belirlemek için yapılıyor.

Bu sitemin koruyucusu başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdir. Sistemi korumak için sadece ABD yüz binlerce asker besliyor, silah sistemlerini sürekli yeniliyor. ABD’li zenginler kendi halklarını sömürdükleri yetmezmiş gibi gelişmekte olan ülke halklarını da sömürüyor.

Gelişmekte olan ülkelerde içinde uluslararası sermayenin çıkarlarını bozan ülke olursa, o ülkenin yöneticileri “şeytan”, “kaçık”, “psikolojik yönden sakat” ilan ediliyor.  Ulusal çıkarları savunan, sermaye ve işgücünün büyük kısmının halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanmak isteyen ulusalcı, halkçı iktidarlar darbe yolu ile veya askeri müdahalelerle yıkılıyor.

Mısır’da Nasır, Libya’da Kaddafi, Irak’da Saddam, Panama’da Manuel Noriga ABD müdahaleleri ile iktidardan uzaklaştırıldı. Suriye’ye de bu nedenle müdahale edildi.  Granada, Haiti, Vietnam bu nedenle işgal edildi. Küba’ya bu nedenle baskı, ambargo uygulandı. Bu örnekleri artırmak mümkündür. Bütün bu müdahaleler için demokrasi, insan hakları gibi gerekçeler kullanıldı.

Bu müdahaleleri haklı göstermek için bazı insanlar ve ülkeler insanlık düşmanı olarak takdim edildi. Kendi yaptıkları katliamlar, tecavüzler kat kat fazla olmasına rağmen terör örgütlerinin yaptıkları ki bu örgütlerin bir kısmı kendi kontrollerindedir, kamu oyuna abartılarak anlatılarak korku uyandırılıp, askeri müdahalelere gerekçe yaratıldı.

Türkiye’deki gelişmeleri de bu gözle görmek gerekir. Türkiye’de de sermaye duruma hâkimdir. Hangi parti iktidar olursa olsun, iktidarın icraatları en üst gelir düzeyindeki %1’lik guruba yarar.  Medyayı bu %1 yönetir, seçimleri bu % 1 yönlendirir. Ulusalcı, halkçı kararlar alan iktidarlar şu veya bu şekilde düşürülür. 12 Eylül darbesini, 28 Şubat’ı ve 3 Kasım seçimlerini ve seçim sonrası oluşan AKP iktidarını bu açıdan değerlendirmek gerekir. 


Bu sermaye zorbalığına karşı çareyi Atatürk’ün yolunda ve altı okta bulmak mümkündür. Üzücü olan şudur; altı oku ambleminde taşıyan CHP, bu ilkeleri temsil etme ve uygulama özelliğinde değildir. Altı okta bizi yeniden bizi birleştirecek ulusalcı, halkçı, devletçi, devrimci, laik düşünceli  kadrolara ve bu kadroların hâkim olduğu siyasi bir harekete ihtiyacımız var. Parola “Tam Bağımsızlık” ve “Ulusal Egemenlik” olmalıdır.