17 Aralık 2014 Çarşamba

SORGULAYAMAYAN HALK FAKİR KALMAYA MAHKUMDUR

17 ve 25 Aralık 2013, yolsuzluk ve hırsızlık iddialarının gündeme geldiği ve kanıtlarının ortaya saçıldığı gün olarak Türk tarihindeki yerini almıştır.  Bu denli büyük bir yolsuzluğun oluşması bir günlük bir olay değildir. Bu güne giden yollar 1980 İhtilali ile açılmıştır.  Bu ihtilal dış güçlerin Türk siyasi ve ekonomik hayatını çok daha yoğun biçimde etkilemesine fırsat yaratmıştır.

Bugünkü sorunlarımızın büyük kaynağını bu ihtilalde ve onun sonrası kurulan Özel hükümetlerinin icraatlarında aramak gerekir.  Bu tarihten itibaren Devlet eli ile zenginler daha zengin yapılmış, iktidara yakın kimseler gene devlet imkânları ile zengin kılınmıştır.  Orta sınıfın yok edilmesi, gelir dağılımındaki bozukluk bu yıldan sonra atmıştır.

Özellikle 1984 yılından sonra devlet dış ve iç finans kaynaklarına borçlandırılmış, bu borç sabit gelirli halkın sırtına yüklenmiştir.  2002 yılında AKP’nin iktidar olması ile birlikte borçlar daha da artmış, ulusumuzun geleceği ipotek altına alınmıştır.

Bu borçlar en çok iktidara yakın iş adamlarına yaramıştır. Devlet yatırımları ihale kanunu da defalarca değiştirilerek bu iş adamlarına verilmiştir.  Para aşağıdan yukarı doğru pompalanmıştır.  Dar ve orta gelirli halkımızın sırtındaki borç daha da artmıştır.

Eski zenginler daha da zenginleşmiş, bu zenginlere yeni zenginler ilave olmuştur. Ekonomi büyümüş ama bu büyüklük halka intikal etmemiştir. 2002 yılında 4 dolar milyarderi varken bu rakam 2014’de 44’e yükselmiştir.  Türkiye’ye kıyasla çok daha zengin olan Japonya’da dolar milyarderi sayısı sadece 15’dir. Türkiye’de eşitsizlik daha da artmıştır.

1980 İhtilalinden sonra dinin toplum üzerindeki etkinliği de artmaya başlamıştır. Özellikle ABD’li uzmanların da tavsiyesi ile din eğitimi mecburi hale getirilmiş, cemaatlerin, dini örgütlenmelerin önü iyice açılmıştır.  Bu gelişme iktidara da yansımış,  dinin etkisinin giderek  artmasını fırsat bilen bazı politikacılar halkı din ile aldatarak iktidara gelmiştir.

Garip olan şu ki, zengin daha zengin; fakir daha fakir olurken dinin toplum üzerindeki etkisi da daha da artmıştır.  Bu dünyanın nimetlerinden uzak tutulan halkımızın gözü açılmasın diye öteki dünyanın güzellikleri ile gözleri bağlanmıştır. Bu gözü bağlı insanlar,  ben neden birkaç kilo makarnaya, birkaç torba kömüre muhtacım da neden oy verdiklerim refah içindeler; ben neden asgari ücretle zar zor geçinmeye çalışırken iktidar dostları para içinde yüzmektedir; ben neden kulübe gibi evde otururken benim oyum ile başa geçen adam saraylarda oturmaktadır; ben neden işime yürüyerek veya tıkış tıkış otobüslerle giderken zenginler neden son model arabalarla dolaşmaktadır diye sorgulayamıyor. O kadar gözleri bağlı ki, çalıyor ama çalışıyor diyen bile var.

İnsanlar arasındaki eşitsizliğin en önemli etkisi eğitimde görülmektedir. Varlıklı aileler çocuklarını çok daha iyi okullarda okutmakta, fakir halkımız ise çocuklarına iyi eğitim vermek için yeterli kaynak bulamamaktadır. İyi eğitim almayan, dinin etkisinde kalan dar gelirli kesimler Allah ile aldatan insanların iktidarını sürdürmesini sağlamaktadır. Bu insanların gözü o kadar bağlıdır ki yapılan yolsuzluklar hırsızlıklar ortalığa saçılmasına rağmen oy verdikleri insanlara toz kondurmamaktadır.


17-25 Aralığı geniş bir pencereden değerlendirmek lazım.  Bu olayların tekrar etmemesi için halkın cehaletinin giderilmesi ve gelirler arasındaki farkın kapatılması gerekir. Bunun için yapılması gerekli ekonomik tedbirlerin yanında eğitim kalitesinin yaygın bir şekilde yükseltilmesi de şarttır. Türkiye kaynaklarının çoğunu eğitime ayırmadan hiçbir sorununu çözemez. Elbette ki yükselmesini istediğimiz eğitimden kastımız şimdiki gibi biad kültürünün aşılandığı eğitim değil. 

16 Aralık 2014 Salı

DEMOKRASİ KÂĞIT ÜZERİNDE KALDI

Önümüzdeki Haziran ayında seçimler var. Bir genel seçimi daha gerçekleştireceğiz ve sonra da halkın dediği oldu, ülkemizde demokrasi var diye sevineceğiz. Demokrasiler, “halkın oluşturduğu, halk tarafından yönetilen,  halk için var olan devlet”  siyasi modeli olarak kabul edilir. Bizim ülkemizde de demokrasi olduğu söyleniyor. Peki, devlet halk için, halk tarafından mı yönetiliyor?  Maalesef cevabımız hayırdır.  Dolayısı ile demokrasinin tam anlamı ile varlığından söz etmek mümkün değildir.

Ülkemizde demokrasinin işlemesine engel olan 4 husus var: Kuvvetler ayrılığının olmaması, Gelir dağılımındaki bozukluk, halkın doğru haber alma ve bilgilenme özgürlüğündeki kısıtlanmalar, küreselleşme ve aşırı borçlanma.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığı kâğıt üstünde kalmıştır. TBMM ve yürütme tek kişinin kontrolüne girmiştir. Yasalar o kişinin arzusu doğrultusunda, icabında bir gecede çıkarılmaktadır. Yargı bağımsızlığı yok olmuştur. Yürütme ve dolayısıyla tek adam yargıyı da kontrole edebilmektedir. Danıştay kararları uygulanmamakta, Sayıştay dosyaları TBMM’ne kabul edilmemektedir.

Gelir dağılımı ileri derecede bozuktur. En üstteki % 1’lik kesimdekiler siyasi sitemi istedikleri gibi şekillendirmek için büyük harcamalar yapmaktadır. Bu harcamalar aslında bir yatırımdır;  karşılığında büyük gelirler elde etmektedirler.  Siyasi partiler bu zengin kesimin kontrolündedir. Bir kişi bir oy prensibi geçerlidir ama Koç’un bir oyunun siyasi ağırlığı filan köydeki bir garipten veya asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçiden çok daha ağırdır.

Gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik gerçek demokrasi ile bağdaşmaz.  Siyasal sistemimiz büyük sermaye tarafında çarpıtılmakta ve bu azınlık daha da zenginleşmektedir.

Halkın seçimini doğru ve kendi çıkarları doğrultusunda yapması onun doğru haber almasına bağlıdır. Türkiye’de toplumu bilgilendirmesi gereken televizyon ve gazeteleri 3 gurupta toplamak mümkündür:  İktidar medyası veya başka bir deyiş ile havuz medyası;  % 1’,n sahibi olduğu medya ve cemaat medyası. Bunların dışında da elbette halk için çalışan gazete ve televizyonlar var ama bunların etkisi sınırlı kalmaktadır.  Bu 3 gurup medya halkı yanlış bilgilendirmekte, algı operasyonları uygulayarak halk yanlış seçimlere zorlanmaktadır. Demokrasinin önündeki en büyük engellerden birisi budur.

Türkiye, özellikle son yıllarda serbest küreselleşme cereyanına kapıldı. Ekonomisini dış güçlerin etkisine terk etti. Devlet ve özel sektör aşırı borçlandı. Bir ülkede aynı anda hem demokrasi, hem bağımsızlık hem de serbest küreselleşme olmaz. Küreselleşmeyi kabul ettiğiniz zaman siyasi ve iktisadi sistemleri yabancı güçler yönetir. Hele bir de borçlandıysanız finans piyasalarının emrine girmişsiniz demektir. Finans piyasalarının istediğini yapmazsanız, kredi derecelendirmelerinizi düşürmekle, paralarını geri çekmekle, borç faizlerini artırmakla tehdit ederler. Halkın sözü değil bu finans çevrelerin söz geçerli olur.

Ülkenin gerçek demokrasiye ihtiyacı vardır. Halk iktidarının önündeki bu engeller kaldırılmalıdır. Aksi takdirde iktidar seçim ile oluşsa bile bu halkın iktidarı olamaz.



15 Aralık 2014 Pazartesi

TARTIŞILANLAR VE TARTIŞILMAYANLAR

Toplumun % 99’u Müslüman, büyük çoğunluğu da dindar ya, sürekli dini konular konuşuluyor, tartışılıyor. Başörtüsü, türban tartışılıyor,  Osmanlıca (din ile ne ilgisi varsa) tartışılıyor,  Camileri kimin ahır yaptığı tartışılıyor, Türkçe ezan tartışılıyor, din eğitimi tartışılıyor, neyin orucu bozduğu tartışılıyor ve bunun gibi konular gündemi işgal ediyor.

Peki, İslamiyet’te eşitlik, kardeşlik, adalet, hak, hukuk, yetim hakkı gibi kavramlar yok mu? Bunlar tartışılmıyor. Toplumun perişan hali, yoksulluk, sefalet, zengin-fakir farkı, kul hakkı tartışılmıyor.

Yanlış ekonomik politikalar ve sömürü düzenin devem etmesi sonucu para belirli ellerde toplanıyor. Zengin giderek daha da zenginleşirken, fakir daha fakir oluyor. Orta sınıf kaybolma noktasına doğru ilerliyor.  Eşitlik giderek yok oluyor. Müslüman Müslüman’ın kardeşi ama zengin kardeşler fakir kardeşlere acımıyor, yoksulun parasını daha fazla nasıl emerim hesabı içinde hareket ediyor.

Para kazanma ve zengin olma tüm yöntemleri meşru kılmış durumda.  Zengin olma ve olduktan sonra da daha da zengin olma hırsı ahlaki yozlaşmaya yol açmış durumda. Erdem kaybolmuş, Allah korkusu kaybolmuş. İnsanların ahlaki pusulaları şaşmış. Kimse de çıkıp demiyor ki, arkadaş bu senin yaptığın İslam ile bağdaşmaz. Başkalarının hakkını yiyerek zengin olamazsın. Ve hiç kimse de İslamiyet’in bu yönünü gündeme getirmiyor ve tartışmıyor.

İslamiyet’te kula kul olmak yoktur ama iktisadi ve siyasi sistem insanları zenginlere kul etmektedir. Demokrasi diyoruz ama siyasi partiler zenginlerin politikalarını yürütüyor. Seçimlerde halk bilinçli olarak oy kullanamıyor. Kamuoyu oluşturan gazeteler, televizyonlar zenginlerin elinde. Verilen her oy zengini zengin, fakiri fakir kılıyor. İnsanlar “efendilerinin” dağıttığı makarnaları, kömürleri nohutları alıp mutlu oluyor. Kula kul olmamak için ne yapılması gerekir, tartışılmıyor.

Siyasi kurumlar iktisadi hayatımızı geniş halk kütlelerinden çok dayandıkları zengin çevrelerin çıkarlarına göre biçimlendiriyor.  Devletin kaynakları, ülkenin taşı, toprağı, madenleri, yer altı zenginlikleri, ormanları yandaşlara peşkeş çekiliyor. Hiç kimse de çıkıp, ne yapıyorsunuz, , bu ülke hepimizi malıdır,  sizin bu yaptığını kul hakkı yemektir, bu yaptığınız affı olmayan en büyük günahlardan birisidir demiyor.

Tartışılması gereken konular halktan gizleniyor. Eşitsizlik, hukuksuzluk, adaletsizlik, kulun kula efendiliği, sömürü, fakirlik, tartışılmıyor.

Tartışılması gereken hususlar iktisadi ve siyasi sistemlerdir. Bu iki sistem de bozuktur. Halk kaderini belirleyememektedir. Kendi çıkarları için değil, yaratılan algıların etkisi ile oy vermektedir. Para alt ve orta kesimlerden yukarı doğru pompalanmaktadır. Halk bunun farkında değildir. Üstelik bu uygulamalar İslam’ın özüne de aykırıdır ama insanlar Allah ile aldatıldıklarından dolayı tepki de verememektedirler. Din adına tartışılanların da Müslümanlara bir faydası yoktur.


İyi Müslüman,  kardeşlerinin ve tüm insanlığın refahı için, sağlığı için, mutluluğu için ve adalet için çalışan;  dünya düzeninin de bunu sağlayacak şekilde kurulmasına gayret eden insandır. Bunun yolu da bilgiden, bilinçten, erdemden ve çalışmaktan geçer…

13 Aralık 2014 Cumartesi

EŞİTSİZLİK BÜYÜK SORUN OLARAK DEVAM EDİYOR

1700’lü yıllarda Fransa’da halk yoksulluk ve sefalet içinde iken saraylarda yaşayan aristokratlar müreffeh bir hayat yaşıyordu ve halkın durumundan haberleri yoktu. 1789 Fransız İhtilali’nin sebeplerinden birisi de buydu. İhtilal sonucunda yayınlanan “İnsan ve Vatandaş  Hakları Bildirgesi” insanlık tarihinde çok önemlidir. Bu bildirgeye göre İnsanlar özgür ve eşit haklara sahip doğarlar ve öyle kalırlar.

O yıllardan bugüne çok büyük gelişmeler, isyanlar, ihtilallar oldu ama eşitsizlik sorunu hale devam ediyor. Özellikle liberal ekonomilerin uygulanması ile dünya nüfusunun yüzde biri tüm dünyayı kontrol altına aldı. Bu yüzde birlik kitle ile geri kalan yüzde doksan dokuz arasında eşitsizlik artıkça arttı.

Ülkemizde de özellikle 1980 İhtilali’nden sonra neoliberal politikaların uygulanması gelir, servet ve fırsat eşitsizliğini artırdı. Ekonomiye hâkim olan yüzde 1’lik kesim devlet yönetimine de hâkim oldu. Savundukları serbest piyasa ideolojisi söylenenlerin aksine verimsizliği artırdı. Sermaye çevreleri ranta dayalı zenginleşmenin yolunu açmak için finans piyasalarındaki düzenlemeleri değiştirdiler. Para ve maliye kurum ve politikalarını kontrol etmeye başladılar. Sermaye, devleti ve siyasi partileri, medyayı ele geçirdi. Gelir eşitsizliği giderek arttı, artmaya da devam ediyor.

Rantçılığa dayan bu ekonominin verimsizlik ve eşitsizlik yetmezmiş gibi  birçok kurum ve şirket de yabancı sermayenin eline geçti. Şirketler yüzde 1’in çıkarları doğrultusunda faaliyet gösterdi ve gösteriyor. Bütün bunların sonucu olarak orta sınıf zayıfladı, yoksulluk ve işsizlik arttı. Türkiye de milyonlarca insan yoksulluk hatta açlık sınırı altında yaşıyor.  İşsizlik oranı % 10’nun üzerine çıkmış durumda. Bu oran gençlerde % 20’leri de aşıyor.

Artan işsizlik ve yoksulluk demokratik sistemin de yozlaşmasına yol açıyor.  % 1’in yürüttüğü algı operasyonları ile halk, sermayenin çıkarını savunan ve koruyan; yoksulluğu ve eşitsizliği daha da artıran politikaları bilinçsizce destekliyor. Medya % 1’in borazanı olmuş,  halkı kandırmak ve oyalamakla meşgul. Ülkede etnik, dini inanç ve mezhepler üzerinde politikalar yürütülerek halkın birlik olmasının önüne geçiliyor. Halk % 1’le uğraşacağına birbirleri ile uğraşıyor. Halkın kutsal duyguları sömürülerek iktidarın devamlılığı korunuyor.  Eğitim politikaları ile oynanarak, sorgulayan, araştıran, şüphelenen, düşünen bir gençlik yerine, % 1’in yalanlarına sorgusuz sualsiz inanacak nesiller yetiştirilmeye çalışılıyor. İnsanlar yapay gündemlerle oyalanıyor.

Seçim sonucu ne olursa olsun kazanan hep % 1 oluyor. Bu % 1’in gerçek yüzünü anlatmak isteyenler farklı biçimlerde susturuluyor çünkü sömürünün devam etmesi isteniyor. Çıkış yolunu gösterenlerin sesi kısılıyor.  Örnek vermek gerekirse,  herhangi birisi çıksa da “Karl Marx kapitalizmin iç mantık ve dinamikleri sonucunda sermayenin giderek yoğunlaşacağını, emeğin ise giderek yoksullaşacağını savunmuştu, gelinen tablo Marx’ı haklı çıkarmıştır” dese,  kıyamet kopar. Diyenin ne komünistliği kalır, ne dinsizliği; böylece halkın gözünden düşürülmeye çalışılır ki % 1’in yalan makinelerinin sözü dinlenir olsun.

Maalesef Türkiye’deki durum budur. Zengin daha zengin, yoksul daha zengin olmaya devam ediyor. Paralar zenginlere gidiyor, halk da din iman ile yetiniyor. Eşitsizlik de giderek artıyor.


10 Aralık 2014 Çarşamba

OSMANLI DEVLETİNİ YIKANLAR İŞ BAŞINDA!

Son zamanlarda Osmanlı hayranlığı, Osmanlı sevdası aldı yürüdü. Bir yandan Cumhuriyet ve onun kurcuları toplum nazarında küçük düşürülmeye çalışılırken diğer yandan Osmanlı Devleti’ne methiyeler düzülmeye başlandı. Cumhuriyet’i kuranlar Osmanlı Devletini yıkmış gibi gösterilerek suçlandı ve suçlanmaya da devam ediliyor. Oysa, Osmanlı Devletini Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar yıkmadı, onlar, zaten yıkılmış olan bir devletin yıkıntıları içinden yeni bir devlet çıkardılar.

Şunun iyi bilinmesi lazım; Osmanlıyı kim yıktı ise, hangi zihniyet yıktı ise Türkiye Cumhuriyetini de aynı çevreler ve aynı zihniyet yıkmaya çalışıyor.

Osmanlı Devletinin yıkanların başında, onu savaşlarla yıpratan, iç isyanlar çıkartarak topraklarını elinden alan, Osmanlı Devletini sömürgeleştiren İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya, Avusturya gibi batılı emperyalist devletler ve onların ülke içindeki işbirlikçileri gelir. 

Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayanlar ise, medreselerde, mekteplerde müspet ilimleri yani matematiği, biyolojiyi, astronomiyi, fiziği kimyayı ders programlarından silenlerdir. Sorgulayan, merak eden, şüphe eden, araştıran, özgür düşünceye dini yasakları bahane ederek izin vermeyenlerdir. Bilimin yol göstericiliğini bir kenara bırakıp dogmatik düşünceler peşinde koşanlardır. İslamiyet’i kendi çıkarları için kullanıp, halkı Allah ile aldatanlardır. Satılmışlardır, hainlerdir.  Batılıların ülkemizi, milletimi sömürmesine aldıkları üç beş kuruş komisyon için yardımcı olanlardır.

Şimdi aynı çevreler, tıpkı Osmanlı Devletini yıktıkları gibi Türkiye Cumhuriyetini de yıkmaya çabalıyorlar.   Halkımızın dini duygularını istismar edip oy topluyorlar.  Arkalarına batılı emperyalist güçleri almışlar,  mezhep üzerinden, dini duygular üzerinden, etnik kimlik üzerinden siyaset yapıp ülkeyi felakete sürüklüyorlar. Türk kimliğini yok etmeye çabalıyorlar. Milli birliği bozuyorlar. Vatan topraklarının bir kısmını pazarlamaya çalışıyorlar.

Bu Türkiye Cumhuriyeti düşmanları ekonomik olarak ülkeyi Avrupa’nın, ABD’nin açık pazarı haline getirdiler. Fabrikaları, bankaları, işletmeleri, irili ufaklı şirketleri yabancılara peş keş çektiler. Halkı yoksul bırakıp, makarnaya, kömüre muhtaç hale getirdiler.

Milli Eğitimin, milliliğini, bilimselliğini yok ediyorlar. Üniversiteler, medreselere dönüştürülmeye çalışılıyor. Çocuklarımızın aydın, sorgulayan, araştıran, düşünen kimseler olarak yetişmesini değil, kendi fikirlerini sorgusuz sualsiz kabul eden; biad etmeye alışmış kimseler olarak yetişmesine çalışıyorlar.

Bu son Eğitim Şurasını ve Osmanlıca tartışmalarını bu açılardan değerlendirmek, arzu edilenin ne olduğunu iyi irdelemek lazım.

Özet olarak Osmanlı Devletini yıkan çevreler ve belirli zihniyete ve karaktere sahip kimseler şimdilerde Osmanlı hayranı gibi görünüp Türkiye Cumhuriyetini yıkmaya çaba gösteriyorlar.  Türk Milleti er geç bu oyunu fark edecek ve bozacaktır. Birinci vazifelerinin Türk Cumhuriyetini, Türk İstiklalini korumak ve kollamak olduğunun bilincinde olan gençlerimiz güveniyorum. Onlar Mustafa Kemal’in askerleridir. Zafer onların olacaktır.


8 Aralık 2014 Pazartesi

OSMANLICA BAHANE!...

Osmanlıcanın okullarda mecburi ders olarak okutulmasını isteyenlerin gerçek niyeti bellidir. Bu insanların Türkiye Cumhuriyeti ile sorunları vardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni beğenmezler. Onu kuranlara “ayyaş” derler.  İcraatının ve söylemlerinin çoğunda amaç Cumhuriyeti’in temellerini sarsmaktır.

Aslında Cumhuriyet’in temelleri 1938 yılında Atatürk’ün ölümü ile sarsılmaya başlandı. Geldiğimiz noktaya yavaş yavaş ve Türk Ulusu'nu alıştıra alıştıra getirdiler.

Durum çok vahimdir ve Cumhuriyet büyük tehdit altındadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel özelliği vardır: Hakimiyet-i Milliye ve istiklal-i tam. Bugünkü ifadeyle milli egemenlik ve tam bağımsızlık.

Mustafa Kemal Atatürk diyor ki, “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.” 

Cumhuriyet düşmanları önce bağımsızlığımıza saldırdılar. Mali bağımsızlığımızı, borçlandırarak, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumları ve uluslar arası sermayeyi kullanarak yok ettiler.
Emperyalistler,  politik, askeri, ekonomik tehditlerde bulunarak siyasi bağımsızlığımızı yok ettiler. Bunun için Cumhuriyet düşmanı yerli işbirlikçileri kullandılar. Darbeler planlandı, darbeler yapıldı, Ulusalcı güçler iktidardan uzak tutulmaya çalışıldı.

Ordumuzu NATO emrine verdiler. NATO dışı kalan Jandarmayı da kendi insiyatifleri altına almaya çalışıyorlar.   Ordumuzun çok değerli komutanlarını kumpaslarla tutsak edip TSK’yı tasfiye etmeye çalıştılar.

Milli devlet, milli birlik, milli eğitim milli şuur ve laiklik olmadan milli egemenlik olmaz. Milli egemenlik yoksa Cumhuriyet de yoktur. Saldırı onun için milli olan her şeyedir.  Türk Milliyetini onun için ayak altına almaya çalıştılar.

Millet, egemenliğini yetkili kurumlar aracılığı ile kullanır. Bunlar TBMM, hükümet, ve yargı organlarıdır.  Bu kurumlar birbirinden bağımsız çalışmazsa milli egemenlikte söz edilemez. Özellikle son yıllarda kuvvetler ayrılığı prensibi yok edildi ve devletin üç kuvveti de tek elden yönetilmeye başlandı. Dördüncü kuvvet denilen medya da aynı gücün kontrolüne girdi. Böyle demokrasi de olmaz, böyle milli egemenlik de olmaz.

Milli devlet i yıkıp federe devlet kurmak için müzakereler, pazarlıklar sürüyor. Terör örgütünün eli kanlı lideri Cumhuriyeti yıkmak için ilgililere yol gösteriyor, talimatlar veriyor, tehditler savuruyor.

Ulusumuz dini inanç, mezhep, etnik kimlik temelinde bölünmeye çalışılıyor. Kürtçülük akımları destekleniyor, aleviler Cumhuriyet’e karşı kışkırtılıyor. En yetkili ağızlarda Türk sözcüğü duyulmaz oluyor. Türküm demek faşistlikle eşdeğer hale getirilmeye çalışılıyor. Milli şuur yıpratılıyor.

Milli egemenliğin en önemli şartlarından olan laiklik dinsizlik gibi anlatılarak insanlarımız kandırılmaya çalışılıyor.  Cumhuriyet döneminde, insanlarımızın gerçek Müslümanlığın ne olduğunu öğrenmeleri için yapılan çalışmalar inkar ediliyor. Dindar kesimlerin Cumhuriyet düşmanı olmasına çaba gösteriliyor.  

Vatan topraklarının bir kısmında devlet otoritesi yavaş yavaş yok ediliyor. Dolayısıyla bu bölgeler milletin hâkimiyetinden terör örgütün hâkimiyetine geçmeye başladı.

Osmanlıcanın tartışmaya açılması da Cumhuriyet’in temellerini sarsmak içindir. Türk milletini millet yapan en büyük değer konuştuğu Türkçedir. Osmanlıca diye bir dille bu millet geçmişte de konuşmadı, gelecekte de konuşmayacak. Türkçe yaşamazsa, Türk Ulusu da yaşamaz.

Cumhuriyeti içine sindiremeyenler, Türk milletinin omuzlarına yük olmuş, milleti yoksul, aç, hastalıklı bırakmış, yabancı ülkelerin kontrolüne girmiş, bağımsızlıktan yoksun kalmış, tam bir sömürü ülkesine dönüşmüş olan Osmanlı devletini yeniden kurmaya çabalamaktadırlar.


Bunlar saraylarını ve padişahlarını bile hazırladılar. Osmanlı hayranlarının planları böyle, epeyce de yol aldılar ama Türk Milleti daha son sözünü söylemedi. O söz söylendiğinde, Vahdettin bunlar için bir örnek olabilir. Tabii Türk yargısından kurtulabilirlerse…

6 Aralık 2014 Cumartesi

YENİ VAHDETTİNLER,  YENİ ALİ KEMALLER
Daha önce 'hamile kadınlar sokağa çıkmasın' sözüyle tepki çeken Ömer Tuğrul İnançer, TBMM çatısı altında katıldığı bir konferansta yine çok tartışılacak açıklamalar yapmış.  Atatürk'ün 1 Kasım 1928'de yaptığı 'Harf Devrimi' hakkında “İnkilap mı? İnkilap ne demek biliyor musunuz ‘Köpekleştirme’ demektir. Bu memlekette inkilap (köpekleştirme) yapılmıştır” demiş. Yani 1928 tarihinde Türk Ulusu’nun köpekleştirildiğini iddia etmiş. Bu çok ağır bir hakarettir. Türk Milleti’nin bir ferdi olarak köpekleşme sözcüğünü İnançer’e iade ediyorum. Bu sözleri ile kendisi köpeklemiştir.
Son yıllarda Cumhuriyet düşmanları pervasızlaştılar. Atatürk’e, Cumhuriyet’e her fırsatta saldırıyorlar, hem de ahlaksızca. Yalanların bini bir para. Televizyonlar, gazeteler bu yalancı adamlarla dolu. 12 yıldır iktidarın Cumhuriyet’in temellerini sarsan her eylemini desteklemek için laf ebeliği yapıp duruyorlar.
Osmanlıcılık adı altında Cumhuriyet yıkıcılığı yapılıyor. Vahdettinlerin, Lord Curzonların, Ali Kemallerin, Sait Mollaların, Damat Feritlerin, Rahip Frewlerin, Hristomosların, Pontusçuların intikamı alınmaya çalışılıyor. Lozan’ın yerine Sevr ikame edilmeye çalışılıyor.
Bu millet Ata’sının liderliğine bir kurtuluş savaşı vermiştir ve bu savaştan da muzafferiyetle çıkmıştır. Kurtuluş savaşı ile iki büyük kazancı olmuştur: Tam bağımsızlık ve Milli egemenlik. Bu savaş sonucunda adı Türkiye Cumhuriyeti olan, “ilim ve tekniğin son esaslarına dayanan, milli ve çağdaş bir devlet” kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti sayesinde Türk Milleti 600 yıldır kendisine hükmeden Osmanlı’dan egemenliği almış ve kaderini kendisi belirlemeye başlamıştır. Kulluktan vatandaşlığa ve efendiliğe yükselmiştir. İnsan hak ve özgürlükleri Türk Milleti’nin de vazgeçilmezleri olmuştur. İnsanlar, şeyhlere, ağalara, imamlara teslim ettikleri irade ve akıllarını geri almayı öğrenmişlerdir. İnsanlar da düşünceler de özgürleşmiştir.

Cumhuriyet, dogmatik düşüncelerden kurtulmayı, yol gösterici olarak bilimi kullanmayı öğretmiştir. Cumhuriyet kurulunca hemen bütün İslam ülkelerinin sömürge olduğu bir dünyada bağımsız ve güçlü tek devlet olmuştur. Emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin Cumhuriyet’e saldırmalarının nedeni de budur. 
Lozan’da emellerine kavuşmayan bu güçler, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e savaş açarak Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamayı, halkını yeniden kullaştırmayı, çağdaşlıktan uzaklaştırıp sömürüye hazır hale getirmeyi planlamışlar ve bu planlarını da adım adım uyguluyorlar. Bu planın gerçekleşmesine Mustafa Kemal’in askerleri asla izin vermeyecektir. Zamanı gelince Vahdettin kılıklıların da Ali Kemal kılıklıların da nasıl kaçtıklarını göreceğiz.