28 Ağustos 2019 Çarşamba


ATATÜRK’Ü SEVİYORLAR AMA SEVDİKLERİ ATATÜRK DEĞİL

Meşhur hikayedir, Mecnun aylarca, yıllarca çöllerde dolaşıp Leyla’yı arar ve sonunda ona kavuşur. Kavuşur ama mutlu olmaz. Leyla “Beni buldun ama sevinmiyorsun, neden acaba?” diye sorunca mecnun cevap verir: “Seni buldum ama sen benim aradığım Leyla değilmişsin”. Mecnun aslında kendi düşüncesine yarattığı Leyla’ya aşıktır, gerçek Leyla’ya değil.

Milli bayramlarda, 10 Kasımlarda yüzbinlerce insan, kalpleri Atatürk sevgisi ile dolu olarak Anıtkabir’i ziyaret ediyor. Ne yazık ki, bunların büyük bir kısmı Atatürk’ü seviyor ama sevdikleri gerçek Atatürk değil.

Onlar aslında bir simge peşinde koşuyorlar. Onlar için Atatürk, Batı tarzı yaşam biçimi demek oluyor. Batılılara ne kadar çok benzerlerse, o kadar çok Atatürkçü olduklarına inanıyorlar. Batı’yı o kadar çok benimsemişlerdir ki, Batı’nın Türkiye’yi bölme planlarına bilmeden piyon bile olabiliyorlar.

Bunlar aynı ustanın elinden çıkmış gibidirler. Düşünce yapıları, hayat görüşleri birbirlerine benziyor.

Atatürk’ün aşklarını, giyim ve kuşama verdiği önemi, insanlara karşı çok saygılı olduğunu filan bilirler ama onun insanlık tarihinin en büyük devrimcilerinden birisi olduğunu bilmezler. Bilmezler çünkü Atatürk’ü Can Dündar, Yılmaz Özdil, Zülfü Livaneli gibi yazarlardan ve sosyal medya paylaşımlarından öğrenmişlerdir.

Atatürk’ün emperyalistlere karşı nasıl büyük bir mücadele verdiğini dikkate almazlar, zamanımızın en büyük emperyalisti Amerika’nın Türkiye üzerindeki projelerine bilerek veya bilmeyerek yardımcı olurlar.

Bilinçleri Amerikalılaşmıştır, Amerika’nın hayranı kesilmişlerdir çünkü Amerika’yı Hollywood filmlerinden, dizilerden ve Halk TV, Fox Tv, Birgün, Sözcü, Cumhuriyet gibi medya kuruluşlarından takip ederler. Amerika’nın Güneydoğu Asya’da, Irak’ta, Suriye’de, Güney Amerika’da, Orta Amerika’da yüzbinlerce insanın katili olduğunu ya bilmezler ya da dikkate almazlar. Sıkı birer Amerika hayranıdırlar.

Atatürk’ün eğitimin milli olması için gösterdiği çabaları unuturlar, okullarda, Üniversitelerde eğitim dilinin İngilizce olmasını isterler. Söyledikleri her cümlenin içine biri iki İngilizce kelime sokuştururlar. Bütün hayalleri çocuklarını Amerika’da okutmaktır.

Halk müziğini “kıro” müziği diye hor görürler; pop müzik, “Rock” müzik konserlerine giderler, konserin sonunda Atatürkçü olduklarını hatırlayıp hep beraber İzmir Marşı’nı söylerler.

Kilis’teki, Urfa’daki Arapça yazılmış tabelaların fotoğraflarını paylaşıp, Araplaşıyoruz diye şikâyet ederler ama giderek sayıları artan İngilizce tabelalardan rahatsız olmazlar.

Amerika FETÖ aracılığı ile Türkiye’yi işgal etmeye kalkar, bunlar, hapse atılan FETÖ mensupları için “Adalet Yürüyüşü” düzenler. Kamu görevinden uzaklaştırılanların göreve iadesini ister.

Atatürk’ün fotoğrafları konusunda çok hassastırlar ama vatan topraklarını bizden koparıp almak için bize silahla saldıran PKK’nın siyasal uzantısı HDP meclise girsin diye oy toplarlar. Vatan elden gitsin, önemli değil, yeter ki fotoğraf duvarda asılı kalsın.

Vatanın ve milletinin birliğine karşı olan, cumhuriyet düşmanı PKK/HDP ile birlikte Atatürkçülük yapacaklarını sanacak kadar şaşırmış durumdalar.

PKK ormanları yakar, yaktıklarını da bas bas bağırarak itiraf ederler ama bunların beyinleri o kadar uyuşmuştur ki, bir türlü PKK’yı kınayamazlar; Yangınları söndürmek için uçak yerine helikopter kullanıldı diye Tarım ve Orman Bakanını suçlarlar.

Ne zaman rakı lafı geçse hemen Atatürk’ü anarlar, rakı kadehlerine Atatürk’ün resmini koyarlar ama “İki ayyaş” sözüne çok sinirlenirler.

Sahipleri dindar diye BİM’den, A-101’den alışveriş yapmazlar; sahipleri İngiliz olan Migros’u, Alman olan Real’i, Fransız olan Carrefour’u tercih ederler.

Atatürk’ün antiemperyalist tavrı, mazlum milletlerden yana oluşu, milli kültürü yüceltme arzusu, devrimciliği, milliyetçiliği, halkçılığı, devletçiliği, cumhuriyetçiliği bunlarda yok. Tek savundukları laiklik ama onu da din karşıtlığı olarak biliyorlar.

Ne zaman akıllarına Atatürkçülükleri gelse, “Türkiye laiktir laik kalacak” şeklinde slogan atıyorlar. Böylece Atatürkçü olmuş oluyorlar.

Çoğunun iyi niyetinden şüphe etmiyorum ama bilinç ve bilgi eksikliği olduğu muhakkak. Keşke Atatürk’ü, onu tüm özellikleriyle anlatan sağlam kaynaklardan öğrenseler de yalancının yalancısı durumuna düşmeseler…

16 Ağustos 2019 Cuma


MİLLİ DEVLETLER VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ

Mazlum milletler için ‘milli devletler’ onları zalimler koruyan birer kale gibidir. Bu nedenle emperyalist Batı, milli devletlere saldırır. Ekonomik, siyasi ve kültürel dayatmalarda bulunur. Yetmezse, askerlerini kullanıp ölüm kusar.

Emperyalist Batı (ABD-AB), ne yazık ki, sömürmek istedikleri ülkelerde kendilerine hizmet edecek yardakçıları ve işbirlikçileri kolaylıkla bulurlar. Bunlar siyaset adamı olur, iş adamı olur, yazar olur; onlar için ne lazımsa o olur. Ülkelerin başına istedikleri yöneticileri getirirler, ülkenin istedikleri gibi yönetilmesini sağlarlar.

Bu emperyalist güçler milli devletlerin şu yönlerde değişmesini sağlamaya çalışır:

Milli egemenlik ve tam bağımsızlık ilkelerinden taviz verilecek. Devlet piyasanın ve Uluslararası şirketlerin hizmetine girecek. Mal ve sermayenin dolaşımı için gümrük duvarları yıkılacak. Sosyal devlet ilkeleri terk edilecek. Ülke topraklarının yabancılara satışındaki engeller kaldırılacak. Devlet yatırımları özelleştirilecek.

TURUVA ATINA DÖNÜŞMÜŞ STÖ’LER

Emperyalist güçler, bu dayatmaları kabul ettirmek için, özellikle gelişmekte olan ülkelerin milli devlet olma özelliğini tırpanlıyor ve küresel güçlere hizmet edecek hale getiriliyor. Bunu yaparken hedef ülke içindeki “sivil toplum örgütlerini” (STÖ) kullanıyor.

Milli devletler birer kale ise, STÖ’ler de birer Truva Atı olabiliyor.

Direnen devletleri zayıflatmak ve mümkünse yıkmak için ABD ve AB, küreselci STÖ’leri çeşitli fonlarla desteklerler ve karşılığında da şunları isterler:

Farklı etnik kültürlerin siyasallaştırılması ve etnik karşıtlığın belirginleştirilmesi; Farklı yaşamlara özgürlük söylemleri ile, tarikat, cemaat gibi yapılanmaların kendi hukuklarının yaşama geçirilmesi; Hükümet politikalarını ve kamuoyunu yönlendirme gücüne sahip siyasi partilerin, sendikaların, meslek odalarının, medya kuruluşlarının, vakıfların, derneklerin, tarikatların, cemaatlerin ve kanun dışı örgütlerin devlet aleyhine asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması; diğer demokratik kitle örgütlerinin de kullanarak, ‘sivil itaatsizlik’ çağrıları yapılarak, kamu düzeni ve devlet aleyhine başkaldırı reflekslerinin oluşturulması; küreselleşmiş tüm STÖ’lerin bir arada çalışmaları ile hükümetin siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, hukuksal politikalarının etkilenmesi; mezhep ve etnik farklılıklardan çatışmalar çıkarılması; etnik farklılıklar öne sürülerek yerel yönetimlerin özerkleştirilmesinin sağlanması; ülke şartlarının sürekli kötülenmesi ve insanların kendi memleketine yabancılaştırılması; ekonomik olarak ülkeyi zor duruma sokmak için her türlü yatırımın çeşitli söylemlerle engellenmeye çalışılması.

GELELİM “KAZ DAĞLARI” EFSANESİNE!

Çanakkale Kirazlı’da yürütülen altın madeni tartışmasına ilişkin Vatan Partisi Genel Sekreteri Utku Reyhan bir açıklama yaptı ve protesto eylemlerinin arka planındaki Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin AB fonları ile nasıl beslendiğini anlattı. Ve bir de soru sordu:

 “2016 raporunda 121 bin 358 lira 83 kuruş, 2017 raporunda 58 bin 466 lira, 2018 raporunda 22 bin 236 lira 44 lira 'proje hibesi' adı altında derneğe gelir kaydedilmiştir. Yani kendi hazırladığı rapora göre dernek, toplamda 202 bin 61 lira 27 kuruş hibe almıştır. Peki 2015’e kadar olmayıp, 2016’dan sonra alınmaya başlayan bu hibe nedir? Neyin fonudur”

Yıllar önce buna benzer bir tabloyu Bergama’da görmüştük. 1998 yılında Avrupa Parlamentosu şöyle bir karar almıştı ve arkasından Bergama’da protestolar başlamıştı.

“Özellikle Kürtlerin maruz kaldığı zulüm, hapis ve işkenceye son verilmesi; Kürt halkı temsilcilerini de içeren toplum güçleri arasında diyalog kurulması; Türkiye’deki her kesime ana dilleriyle eğitim hakkı ile Kürt dilinde yayın ve kendisini anlatmaya özgürlüğü verilmesi; Güneydoğu Anadolu Bölgelerinden olağan üstü halin kaldırılması ve köy korucuları sisteminin tasfiyesi; PKK’nın tek taraflı ateşkesinin kabul edilmesi ve Kürt hedeflerine saldırının durdurulması; mahkeme kararlarının, özellikle üç termik santral ve BERGAMA’DAKİ EUROGOLD ŞİRKETİNE İLİŞKİN DANIŞTAY KARARLRININ UYGULANMASI; Kuzey Kıbrıs’ta devam eden işgal durumunun ve AB’ne aday bir diğer ülkenin (Kıbrıs Rum Kesimi) erişim sürecini engelleyici tutumu nedeniyle Kıbrıs’ta siyasi çözüme gidilmesi; komşuları, özellikle Yunanistan ile ilişkilerini düzeltmesi vs.”

Yani AB diyor ki, kurulacak olan kukla devlete Güneydoğu’yu teslim edin. Kıbrıs’ı Rumlara bırakın.  Bergama’da altın çıkarmayın.

Güneydoğu’yu verin, Kıbrıs’ı verin ama Bergama’nın ağaçlarına dokunmayın!

AB, dün nasıl Bergama’da altın çıkartmayalım diye STÖ’leri kullanıp halkın protestolarda bulunmasını sağladıysa, bugün de aynı şeyi Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’ni kullanarak yapıyor. Bu amaçla bu derneğe 202 bin lira aktarıyor.

Belli ki, AB’nin amacı doğayı korumak değil, Türk ekonomisine zarar vermek. Dernek ve gönüllüler de buna katkı veriyor.

BU VATANIN ALTI DA BİZİM ÜSTÜ DE BİZİM

ABD ve AB şunu iyi bilsin: Bu vatan bizim. Hakkari’nin dağları da bizim, Bingöl’ün ovaları da bizim, Diyarbakır’ın suları da bizim. Vatan toprağının üstü de bizim, altı da bizim. Ormanlar da bizim, derler, denizler de bizim. Bütün bunlar üzerindeki tasarruf hakkı da bizim. Ne bir karış toprak veririz ne de yer altı zenginliklerimize yabancıların karışmasına izin veririz.

Fizibilite raporundan öğreniyoruz; işletme gideri toplam 1.315 milyar dolar olarak hesap edilmiş.  Bu meblağın yüzde 80'i yani yaklaşık 1 milyar doları çevredeki il, ilçe ve köylere gidecek. Ayrıca şirket, devlet hakkı, vergi, orman ve ruhsat harçları olarak yaklaşık 100 milyon dolar devlete para ödeyecek. Şirketin net karının ise 470 milyon dolar düzeyinde olacağı tahmin ediliyor.

Uygun olan kendi madenlerimizi kendimiz çıkarmamızdır. Eğer bu altını kendimiz çıkarsaydık, bu para da bizde kalacaktı; kar transferi olarak Kanada’ya gitmeyecekti. Elbette bu bölge de yeniden ağaçlandırılacaktı.

6 Ağustos 2019 Salı


AHMET TAKAN MİLLİYETÇİLİK DEĞİL, BÖLÜCÜLÜK YAPMIŞ!

Sayın Perinçek, ziyaret ettiği Adıyaman Suvarlı beldesinde bir düğüne katılmış ve orada köy halkıyla birlikte Kürtçe türkü söylemiş. Bunu öğrenen Yeniçağ yazarı Ahmet Takan bir “tweet” atmış ve söze böyle başlamış: "Vatansever', 'milliyetçi', 'ülkücü' kılıklı soytarılar”. Bunu okuyunca Ahmet Takan kendisinden bahsedecek sandım ama yanılmışım. Meğer bu “Tweet” ile milliyetçilik yapmaya kalkmış.

Takan’ın yaptığı milliyetçilik filan değil, düpedüz bölücülüktür. Takan şunu kafasına iyice soksun:

“Türk de biziz Kürt de biziz. Biz Türk milletiyiz.”

KÜRTLER DE MEHMETÇİK OLUR

Sayın Perinçek’in Kürtçe türkü söylediği o beldenin şehitliğinde, bu vatanı korumak için Suriye’nin kuzeyinde savaşan ve Amerikan uşağı PKK tarafından  şehit edilen 3 kahraman Mehmetçik yatıyor.

Takan’ın Kürt diye beğenmediği bu köyün anaları Enes Sarıaslan, Selçuk Dost, Mehmet Yağmur gibi kahramanlar doğurmuş ve Türk vatanını koruması için kınalar yakarak askere yollamış.

Ey Takan! Sen bu anaların, sen bu kahramanların tırnağı olabilir misin?

Vatan için savaşan bu insanların, şehitlerini Kürtçe ağıtlar ile toprağa vermeğe hakları yok mu? Düğünlerinde Kürtçe türkülerle halay çekmeğe hakları yok mu?

Şehit haberi gelince “Vatan sağ olsun” diyecekler ama Kürtçe türkü söylemeyecekler, Kürtçe konuşmayacaklar.


AMERİKA’YA YASLANIP MİLLİYETÇİ OLUNMAZ!

Takan milliyetçilik yapacaksa, vatanın birliği için mücadele edenlere değil, vatan toprakları üzerinde kukla bir devlet kurmak için Mehmetçiklerimizi şehit eden PKK’ya üç beş laf etsin.  

PKK’nın hamisi, Türk milletinin en büyük düşmanı Amerika için bir şeyler söylesin, yazsın.

Bölücülüğe karşı çıkacaksa, vatanın birliğini istiyorsa, Amerika’nın, PKK’nın, HDP’nin, YPG’nin, PYD’nin FETÖ’nün aleyhine yazsın, çizsin…

Bu dediklerimi yapamaz çünkü savunduğu parti, PKK’nın yönetip yönlendirdiği HDP ile birlikte seçimlere giriyor.

HDP’nin katkıları ile TBMM’ne giren bir partinin savunucusu milliyetçi filan olamaz!

AMERİKA’NIN GÜCÜ YETMEZ

Sayın Perinçek televizyonlardan haykırıyor:

“Amerika Batı Asya’da yenildi. Yenilen Amerika PKK’yı, PYD’yi kurtaramaz! Bu örgütler TSK’nın pençesi altında kahrolacaklardır.”

İşte bunu söylemektir milliyetçilik; bu vatan için şehit olanları etnik kökenlerine bakarak tasnif etmek değil…

26 Temmuz 2019 Cuma

CHP ve İyi Partililere soruyorum: Kaftancıoğlu'nun açılımına destek verecek misiniz?

26.7.2019 02:00
'CHP ve İyi Parti içindeki Atatürkçüyüm, milliyetçiyim, halkçıyım diyenlere sesleniyorum: Canan Kaftancıoğlu ikinci açılım dönemini başlatmak istiyor. Yeni bir anayasa yaparak, devleti PKK ve Amerika’nın isteklerine göre yeniden şekillendirmek istiyor. '

PROF. DR. EYÜP KARAKAŞ
Sizlere de çok güveniyor. Onun planlarına göre, Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun da katılımıyla Millet İttifakı’nın yerini Demokrasi İttifakı alacakmış yeni anayasayı da bu ittifak yapacakmış
Şehit haberi gelmeyen gün, hafta yok. Amerika’nın Türkiye’yi bölmek ve Kürdistan adıyla ikinci bir İsrail devleti kurmak için kışkırttığı, eğittiği, silahlandırdığı ve maaşa bağladığı PKK’lı hainler kahraman askerlerimizi, polislerimizi şehit ediyor, diğer yandan televizyonlarda vatana, millete, milli birliğimize yönelik hainlikler pervasızca sergileniyor.
Türk milleti askeriyle, polisiyle yargısıyla ve halkıyla bu vatanını şehitler vererek korumak için mücadele ederken, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, yeni bir anayasa yapalım bu sorun çözülür diye beyanat veriyor. Kaftancıoğlu, Amerikan saldırısının adını “Kürt Sorunu” koymuş, beyanat veriyor.
Kaftancıoğlu bu sözleri ile, yaşadığı vatana, ekmeğini yediği millete, Atatürk’e, üyesi olduğu CHP’ye, CHP’nin nüvesi olan Müdafaa-i Milliye cemiyetlerine, 100 yıl önce bu günlerde toplanıp, “Vatan bir bütündür parçalanamaz” diye karar alan Erzurum Kongresi’ne, bu toprakları vatan kılmak ve bu vatana sahip çıkmak için şehit olan Mehmetçiklere, polislere, öğretmenlere ve PKK tarafından şehit edilen yaşlılara, gençlere, çocuklara ihanet etmiştir.
%20Kaftanc%C4%B1o%C4%9Flu%2C%20sosyal%20medya%20payla%C5%9F%C4%B1mlar%C4%B1yda%20HDP
Kaftancıoğlu, sosyal medya paylaşımlarıyda HDP'yi ve PKK'lı Sakine Cansız'ı övmüş, Ermeni Soykırımı yalanına sarılmış, Atatürk dönemi politikalarını hedef almıştı.
YENİ ANAYASA YENİ DEVLET DEMEK
Yeni anayasa yeni bir devlet demektir. Yeni bir anayasa istemek, yeni bir devlet istemekle eş anlamlıdır. Yeni devlet demek, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkalım, Amerika’nın, İsrail’in PKK’nın istekleri doğrultusunda yeni bir devlet kuralım demektir. Mevcut anayasanın hangi maddesi veya maddeleri sorun yaratıyor? Bu sorunun cevabını Kaftancıoğlu vermelidir.
Anayasamıza göre etnik kökenine bakmaksızın herkes yasalar önünde eşittir ve devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanır. Aksi doğruysa Kaftancıoğlu açıklasın. Anayasanın veya yasaların hangi maddeleri Kürt vatandaşların hangi haklarını ellerinden alıyor da onlar da PKK’lı olup devlete ve halka saldırıyor? Açıklasın da görelim!
KÜRDÜMÜZ DEĞİL AMERİKA İSTİYOR
Kürt kökenli vatandaşlarımız ne istiyorsa verelim, bu terör biter diye düşünen herkes büyük bir hata içindedir. Kürt kökenli vatandaşlarımız istemiyor; PKK ve onun arkasındaki Amerika ve İsrail istiyor. Ne İstediklerini biz açıkça yazalım:
Diyarbakır’ı, Hakkâri’yi, Mardin’i, Şırnak’ı ve Güneydoğu illerimizin tamamını istiyor.
Bizden aldıkları topraklar üzerinde adı Kürdistan olan ama aslı ikinci İsrail olan yeni bir devlet istiyor.
Yani, vatanımız istiyor, kardeşlerimizi istiyor, egemenliğimizi istiyor, namusumuzu istiyor, ırzımızı istiyor.
Bunları vereceğiz de “Kürt sorunu” bitecek ha! Yazıklar olsun böyle düşünenlere! Kürt vatandaşlarımız iş istiyor, aş istiyor, huzur istiyor, refah gelsin istiyor. Yalanı bırakın, bunlar için çalışın, çözüm üretin.
ATATÜRK ANAYASA MI DEĞİŞTİRDİ?
Atatürk döneminde de emperyalist güçlerin kışkırtması ve desteği ile devlete karşı bazı isyanlar olmuştu. Bu isyanlar karşısında Atatürk anayasayı değiştirelim de isyanlar son bulsun demedi. Devlete, millete karşı silah çeken herkes silahla susturulur dedi ve gerekeni yaptı.
1924 Anayasa’sında etnik ayrım yoktur. Tam tersi Türkiye halkı Türklük kimliği altında tek vücut olarak kabul edilmiştir. Bu anayasadan bazı örnekler vermekte fayda var:
“Madde 4- Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.
Reklamdan sonra devam ediyor 
Madde 10- Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır.
Madde 11- Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk milletvekili seçilebilir.
Madde 13- Her milletvekili, yalnız kendini seçen çevrenin değil, bütün milletin vekilidir.
Madde 87- Kadın, erkek bütün Türkler ilköğretimden geçmek ödevindedirler. İlköğretim Devlet okullarında parasızdır.
Madde 88- Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.
Bu anayasada etnik köken ayırımı yok, herkes Türk ve herkes bu kimlik altında eşit haklara sahip. İsyanlar oluyor, isyanları sonlandırmak için anayasayı değiştirelim diye bir düşünce de hiç gündeme gelmiyor.
%20Kaftanc%C4%B1o%C4%9Flu%2C%20sosyal%20medya%20payla%C5%9F%C4%B1mlar%C4%B1yda%20HDP
Kaftancıoğlu, sosyal medya paylaşımlarıyda HDP'yi ve PKK'lı Sakine Cansız'ı övmüş, Ermeni Soykırımı yalanına sarılmış, Atatürk dönemi politikalarını hedef almıştı.
İYİP VE CHP’LİLERE SESLENİYORUM
CHP ve İYİP içindeki Atatürkçüyüm, milliyetçiyim, halkçıyım diyenlere sesleniyorum:
Canan Kaftancıoğlu ikinci açılım dönemini başlatmak istiyor. Yeni bir anayasa yaparak, devleti PKK ve Amerika’nın isteklerine göre yeniden şekillendirmek istiyor. Sizlere de çok güveniyor. Onun planlarına göre, Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun da katılımıyla Millet İttifakı’nın yerini Demokrasi İttifakı alacakmış yeni anayasayı da bu ittifak yapacakmış.
%20Kaftanc%C4%B1o%C4%9Flu%2C%20sosyal%20medya%20payla%C5%9F%C4%B1mlar%C4%B1yda%20HDP
Kaftancıoğlu, sosyal medya paylaşımlarıyda HDP'yi ve PKK'lı Sakine Cansız'ı övmüş, Ermeni Soykırımı yalanına sarılmış, Atatürk dönemi politikalarını hedef almıştı.
Şimdi sizlere soruyorum: Bu Amerikancı ittifaka destek verecek misiniz? Eğer destek verirseniz, “Ben Atatürkçüyüm”, “Ben milliyetçiyim” diye nasıl dolaşacaksınız?
“Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde” olmayınız. 1924 Anayasası’ndaki cumhurbaşkanının etmesi gereken yeminin şu metnini okuyun ve kendi kendinize bu metne sadık kalacağınıza dair söz verin. Sizin için de milletimiz için de hayırlısı da budur; Atatürkçülük de milliyetçilik de bunu gerektirir:
“Namusum üzerine söz veririm ki:
Cumhurbaşkanı olarak, Cumhuriyet kanunlarını, milletin egemenlik esaslarını sayacağım;
Ve bunları müdafaa edeceğim;
Türk milletinin mutluluğuna bütün bağlılığımla, bütün kuvvetimle çalışacağım;
Türk Devletine yönelecek her tehlikeyi şiddetle önleyeceğim;
Türkiye’nin şanını, şerefini koruyup yükseltmek, üstüme aldığım görevin isteklerini yerine getirmek için olanca varlığımla çalışmaktan asla ayrılmayacağım.”

17 Temmuz 2019 Çarşamba


TABANI GENİŞ TUT, ZİRVEYE AMERİKA’YI OTURT

Amerika’nın kendi projelerine ve politikalarına evet diyecek hükumetler oluşturmak için iktidarların seçimle belirlendiği ülkelerde kullandığı bir yöntem var:

“Tabanı geniş tut, zirveye Amerika’yı oturt”, yöntemin adı da bu!

GENİŞ TABANIN İLK BAŞBAKANI: ÖZAL

Bu yöntemle ilk defa Turgut Özal başbakan olmuştu.  Onun ellerini başının üstünde kenetleyerek yaptığı işaret hafızalardadır. Eski Adalet Partilileri, Cumhuriyet Halk Partilileri, Milliyetçi Hareket Partilileri ve Milli Selamet Partilileri bir araya getirdiğini bu el, kol işareti ile göstermeye çalışmıştı.

Bu dört eğilimin oluşturduğu taban onun seçimi kazanmasını sağlamıştı. Bu tabanın üzerine oturduktan sonra uyguladığı siyasi ve ekonomik programlarlar en çok Amerika’ya ve küresel büyük sermayeye yaradı. 

“Dört eğilimi birleştirmek” Özal’ı iktidara taşımanın formülüydü. Formülün başarısı Amerika’yı mutlu etti. Böylece Türkiye ekonomik ve siyasi olarak Amerikan’ın kontrolüne girmiş oldu. Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik krizin tohumu da o zaman atıldı. Şimdilerde bu tohum yeşerdi ve ekonomimizi iflas noktasına taşıdı.

GENİŞ TABANIN İKİNCİ BAŞBAKANI: ERDOĞAN

Erdoğan, Gül ve FETÖ üçlüsünün iktidara taşınması da bu “Tabanı geniş tut, zirveye Amerika’yı oturt” stratejisi ile gerçekleşti.

Ecevit başkanlığındaki 57. Hükumet Amerika’nın BOP projesine karşı tavır alması onun sonunu hazırladı. Önce bir ekonomik kriz yaratıldı. Kemal Derviş kurtarıcı olarak gönderildi. Derviş, bir yandan özelleştirmeleri hızlandırırken diğer yandan DSP’yi böldü. Bu sırada Milli Selamet Partisi’nden ve ANAP’dan kopmalar oldu. Hükumet meclis içinde azınlığa düştü ve 3 Kasım 2002’de seçime gidildi.

Seçim sonucunda, eski partilerinden ayrılan siyasal İslamcılardan, muhafazakarlardan, liberal solculardan ve ülkücülerden oluşan bir geniş tabana dayanan AKP tek başına iktidar oldu. Böylece bu geniş tabanın zirvesine oturan Amerika iktidar oldu. Amerika’nın vekaleti artık Erdoğan ve Gül’deydi.

GENİŞ TABANIN YENİ ADI: DEMOKRASİ İTTİFAKI

2014’den bu yana Türkiye Amerika’nın hiç de istemediği ve kabullenemediği politikalar izlemeye başladı. PKK hendeklere gömüldü, FETÖ ezilmeye başlandı, Irak ve Suriye’nin kurulmak istenen koridor (İkinci İsrail) Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile bölündü ve önlendi, Amerika’nın düşman olarak gördüğü Rusya, İran, Çin ile ilişkiler artırıldı ve son olarak da S 400 füzeleri alındı.

Bunlar Amerika’yı yeni bir iktidar arayışına ve çabasına itti; yeni bir ‘geniş taban’ oluşturma çalışmaları hızlandı.

Hazırlıklara çok önceleri başlanmıştı. Kılıçdaroğlu’nun bir koluna HDP/PKK, diğer koluna FETÖ’yü takıp Amerika ve Avrupa’dan Türkiye’ye ‘adalet’ getirmelerini rica ederek Ankara’dan İstanbul’a yürümesi, MHP’nin bölünüp İyi Parti’nin kurulması, HDP’nin TBMM’ne girmesi için her evden bir oy istenmesi, Demirtaş’ın türküler çalıp söyleyen bir barış güvercini gibi gösterilmesi hep bu ‘geniş taban’ın oluşumu için yapılan ön hazırlıklardı.  Tabanın adını da koydular: “Millet İttifakı”

“Millet İttifakı” yeterli büyüklükte bulunulmadı ki, tabanı genişletmek için Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu da piyasaya sürüldü. Böylece ‘Millet İttifakı’nın yerini ‘Demokrasi İttifakı’ alacak. Taban daha da genişleyecek ve sandıktan Amerika’nın çıkma ihtimali artacak.


Bu ‘geniş tabanın’ medya desteği de hazır; Halk TV, Fox TV, Sözcü, Cumhuriyet, Birgün, Yeniçağ gazetesi görev başı yapmış durumda. Bunlar yeterli bulunmamış ki, DW öncülüğünde dünyanın önde gelen diğer kamu yayıncılarından BBC, F24 ve VOA’nın desteklediği +90 isimli bir de Youtube kanalı kurulmuş ve yayınlarına başlamış.

AMERİKA ARTIK İKTİDAR BELİRLEYEMEZ

Türk milleti, her türlü perdelemeye ve güzellemeye rağmen Amerika’nın gerçek yüzünü gördü. Toplum içerisinde Amerikan karşıtlığı %80-90’lara ulaşmış durumda.

‘Demokrasi İttifakı’ boş bir çabadır. Türkiye’nin Amerikan projelerine teslim olma devri bitmiştir.

Emperyalizme karşı ‘Türkiye İttifakı’nın kurulması kaçınılmaz hale gelmiştir. Hiçbir vatansever emperyalistlerin projelerinde piyon olmaz.

“Demokrasi İttifakı” içinde yer alacak partilerde çok sayıda vatansever insanın olduğuna inanıyoruz. Onlar da Türkiye cephesinde er veya geç yerlerini alacaklardır.

Geleceğe umutla bakıyoruz, Türk milletine güveniyoruz.

26 Haziran 2019 Çarşamba

2002’YE GERİ DÖNDÜK
Şu anlaşıldı, AKP ve Erdoğan devri kapanıyor. 2002’de başlayan süreç en fazla 2020’ye kadar sürebilir. Buna sevinemiyoruz çünkü İstanbul seçimleri gösterdi ki, 2002’ye geri döndük.
Meşhur sözdür, ‘ders alınmazsa, tarih tekerrür eder’. Demek ki ders filan almamışız. Dün Erdoğan’ı kim kurup, kurguladıysa, bugün de İmamoğlu’nu onlar ortaya attı. AKP’den kaçacağız diye İmamoğlu’na yakalandık.
Tıpkı 2002’deki gibi; ne kadar Amerikancı varsa bir araya gelmiş: FETÖ orada, etnik bölücüler orada, açılım sevdalıları orada, sol görünümlü liberaller orada, Ermeni soykırımı yalanını savunanlar orada...
Erdoğan ve AKP’ye duyulan nefret gözleri öyle karartmış ki, kendilerini Atatürkçü ve milliyetçi sananlar da bunlarla beraber seçim zaferi kutluyor.
“Musatafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı “Megri Megri” bağırışlarına karışıyor.
PKK’ya, FETÖ’ye, Amerika’ya sevinç çığlıkları attıran sonuç, nasıl olur da vatanseverleri, Atatürkçü geçinenleri de mutlu kılar. Erdoağan’a kızanlar, 2002’deki Erdoğan’ın 2019’daki versiyonun İmamoğlu olduğunu nasıl olur da anlamaz?
Şapkadan tavşan çıkarır gibi zengin bir müteahitten büyük bir devlet adamı çıkarttılar. Çıkaran belli: Amerika.
Türkiye Atlantik ittifakından kurtulmaya ve Avrasya’ya doğru yol almaya başlayınca bu yolculuğu durdurmak için yeni bir isim aranıyordu, bulundu. Bakar mısınız, ne kadar Amerikancı varsa, hepsi zafer çığlıkları atıyor.
YETER ARTIK
Şişirilen her balon eninde sonunda ya patlar ya da söner. İmamoğlu da aşırı şişirilmiş bir balondur. Bu balon bu şişkinlikle yükselip de cumhurbaşkanlığına gelirse, olan Türk milletine olur; 60-70 yıllık kayba bir kaç sene daha ilave olur.
Türkiye, dışarda kurgulanmış, kurulmuş ve piyasaya sürülmüş sözüm ona devlet adamlarından ve kurtarıcılardan çok çekti. Yeter artık!
Kurtuluş için, gerçek vatanseverlerin bir araya gelmesi ve bir örgüt içinde mücade etmesi gerekir. O örgüt Vatan Partisi’dir, TGB’dir...
Balonun patlaması beklenmeden söndürülmeli ve gerçek vatanseverlerin önü açılmalıdır.
Atatürkçüleri, milliyetçileri, halkçıları, devrimcileri Vatan Partisi bünyesinde mücadeleye davet ediyoruz.

19 Haziran 2019 Çarşamba


HEM FULLERCİ HEM ATATÜRKÇÜ OLUNMAZ

Graham Fuller’i bilmeyenimiz azdır. Amerika’nın Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek için görevlendirdiği CIA görevlisi. Onun yıllar önce Türkiye için söylediklerini ve hazırlayıp sunduğu senaryoyu dikkate alınınca bugünkü gelişmeler daha iyi anlaşılıyor.

Fuller ve Henri Barkey 2000 yılından önce kafa kafaya verip Türkiye için bir senaryo hazırlamışlar. Senaryo Türkiye için korkunç bir sonuçla bitiyor; özetle şöyle:

“Radikal İslâmcı hareketler, gittikçe büyüyecek, bundan rahatsız olduğu için Türk Silahlı Kuvvetleri siyasi dengelerle oynayacak. Radikal İslâmcılar isyan edecek ve iç savaş çıkacak. Ayrılıkçı Kürtler ile siyasal İslamcılar ittifak yapacak. Ordu da kendi içinde bölünecek.”  (Cumhuriyet 1 Haziran 1998)

Bu senaryo aslında Amerika’nın Türkiye için hazırladığı planı anlatıyor. Niyetleri açık ama biz gene de yazalım: Siyasal İslamcıları ve etnik bölücüleri kullanarak Türkiye’yi bölmek ve bir bu topraklarda bir kukla devleti kurmak.

Fuller’e kendisiyle yapılan bir röportajda şu soru soruluyor: “… Türkiye kendini bir milli devlet olarak tanımlıyor. Bu da kimlik sorununun bir parçası mı?”.

Tam da Fuller’in istediği bir soru. Cevabı gene bugünlere ışık tutuyor: “…evet! Türkiye çok etnik bir ülkedir ve bu gerçeği kabul etmelidir. Bu gerçeğin kabulü, daha gürbüzü, çekici ve başarılı bir Türk Devleti’nin başlangıcı olabilir”. (Zaman, 23 Mayıs 1998)

Bu cevapların içerdiği düşünce apaçık ortada: Türkiye tek uluslu milli bir devlet değildir. Bunu kabullenmelidir ve bu kabul doğrultusunda yeni bir devlet kurmalıdır. Tavsiye bu, plan bu, temenni bu…

Fuller’in yırtıp çöpe attığımız Sevr’i yeniden karşımız koyuyor ve bunu kabul edin yoksa iç savaş çıkar, bu da sizin için felaket olur diyor.

Amerika’nın bu amaca ulaşmak için etnik bölücüleri ve siyasal İslamcıları kullanacağı ta o zamandan açıkça belli oluyor.

PARİS KONFERANSI

Biraz gerilere gidelim. Kasım 1919’da Paris’te Wilson, Lloyd George, Clemenceau bir araya gelmişler Osmanlı Devleti’nin kaderini belirliyorlar. Daha doğrusu, Anadolu’nun kimlere verileceğini tartışıyorlar.

Bu toplantıda, Ermenileri temsilen Ohancaniyan, Kürtler temsil iddiası ile Şerif Paşa ve Bogos Nubar Paşa, ‘Yüksek Sulh Konseyi’ne bir muhtıra veriyorlar. İstekleri şu: “…Ermeniler ve Kürtler, benzer emellere ve menfaatlere sahiptir; bu yüzden, Türkiye’den birlikte ayrılmak istiyoruz; ‘Bağımsız v ve Birleşik Ermenistan’ ile ‘Bağımsız Kürdistan’ gerçekleştirdikten sonra ‘tek ve büyük devletin mandası altında yaşamaları’ uygundur. Yüksek Konsey’in belirleyeceği sınırlar taraflarca kabul edilecektir…”

YUNANİSTAN’IN İSTEKLERİ

Gene o yıllarda, Yunanistan’ın ‘Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ başkanı General Tagaris bir kitap yayımlıyor. Kitapta Yunanistan’ın istekleri var: “…Yunanlıların, Ermenilerin ve Kürtlerin, ‘Şark Meselesi’ni, uluslararası alanda, yeniden, yoğun bir şekilde ileri sürmeleri, kaçınılmaz bir görevdir. Amaç, uzun süre içinde dahi olsa Türkiye’yi taksim etmek olmalıdır. Bu Yunanlıların, Kürtlerin ve Ermenilerin hakkıdır.”

Bütün bu istekler daha sonra Sevr olarak karşımıza geldi. Başarılı olamadılar ama Tagaris’in “Amaç, uzun süre içinde dahi olsa Türkiye’yi taksim etmek olmalıdır” ifadesi hiçbir zaman gündemden düşmedi.

GELELİM GÜNÜMÜZE

Günümüzde, Türkiye halkının Türk milleti olarak birleşip, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı verdiği bir savaş sonucu gerçekleştirdiği Türk Devrimi ile kurduğu milli devletin yıkılması için, Sevr Anlaşması’ndaki taksim planına uygun, ‘siyasi ve sosyal yapı’ yeniden hazırlanmaya çalışılıyor.

AKP’den ve Erdoğan’dan ümidini kesen Amerika, daha önce hazırlıklarına başladığı, yeni iktidar senaryolarını gündeme taşıdı. Artık İslamcılardan çok, Atatürkçüleri (!) ve milliyetçileri (!) kullanmaya çalışıyor.

YENİ BİR İKTİDAR MODELİ!

CHP’nin başına Kılıçdaroğlu bir kaset operasyonu ile gelmişti. MHP bölünmüştü ve İyi Parti kurulmuştu. HDP meclise sokulmuştu. Son günlerde de Gül ve Davutoğlu yeniden siyaset sahnesinde görünmeye başladı.  Bütün bunlar, Tagaris’in dile getirdiği ‘uygun siyasal ve sosyal yapının’ kurulması için birer aşama…


Türkiye’yi bölme konusunda Amerika’nın en büyük silahının PKK ve onun siyasal uzantısı olan HDP olduğu açıkça ortada. Şerif Paşa, Nubar Paşa, Tagaris, Seyit Rıza, Şeyh Sait, Graham Fuller ne istiyorsa HDP/PKK da onu istiyor. Ne acıdır ki, bu HDP ile CHP ve İyi Parti el ele seçime giriyor.

İstanbul seçimlerinde bu HDP ile CHP ve İyi Parti beraberce İmamoğlu’nu destekliyor. Kendisini Atatürkçü, milliyetçi, Türkçü ilan edenler de İmamoğlu’nun başkan olmasını istiyor.

BÜYÜK VE ACI ÇELİŞKİ

Fuller’in, Nubar Paşa’nın, Şerif Paşa’nın, General Tagaris’in planlarının zamanımızdaki savunucusu ve takipçisi HDP ile Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin devamı olan ve Atatürk’ün kurucusu olan CHP aynı safta birleşmiş durumda. Oysa CHP Atatürk ilkelerinin ve onun önderliğinde gerçekleştirdiğimiz milli demokratik devrimin takipçisi olmalıydı; Fuller’in adamlarının değil.  Ne büyük çelişki!  Ve ne büyük acı!

Bu böyle gitmez. Samimi Atatürkçüler eninde sonunda bu çelişkiyi göreceklerdir.

İstanbul seçimlerinde Atatürkçülerin tek bir adayı var: Mustafa İlker Yücel. Umarız Sayın Yücel hak ettiği oyları alır. İlker’e verilecek her oy, Fuller’in ve onun piyonlarının suratına atılmış bir tokat olacaktır.

Not: Bu yazı, Sayın Attilâ İlhan’ın, Türkiye İş Bankası yayınlarında çıkan “Batı’nın Deli Gömleği” ve “Dönek Bereketi” isimli kitaplarından faydalanılarak hazırlanmıştır.