5 Mart 2020 Perşembe

AMERİKAN RÜYASI BİTTİ                                                                                                                                                              

Eskilerin ‘Düvel-i Muazzama’ dediklerine bugün ‘sistem’ ya da Batılı emperyalist güçler diyebilirsiniz. Geçmişte bu güçlerin başını İngiltere ve Fransa çekerdi, şimdilere bu görevi Amerika yüklenmiş durumda. Türkiye Cumhuriyet, bu Düvel-i Muazzama’ya karşı savaşarak tam bağımsız bir ülke oldu.

Ne yazık ki, 1938’den sonra, Türkiye tam bağımsızlık anlayışını bir kenara itti ve Sistem’e bağlanmaya başladı.  Bu tarihten sonra, bağımsızlık ile birlikte Kemalizm de yok olmaya başladı.

1939-1950 yılları, İnönü’nün milli şef olarak ülkeyi yönettiği yıllardır. Batı’ya bağlanmanın başladığı bu yıllarda bri yandan Atatürk döneminin etkileri sürerken, öbür yandan önce İngiltere ve Fransa ile yapılan Üçlü İttifak Antlaşması’yla ve daha sonra da Amerika ile yapılan ikili Antlaşmalarla Türkiye emperyalizmin etkisine girmeye başladı. 19 Ekim 1939Da antlaşmanın imza töreninde konuşan dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir.” dedi.

Atatürk’ün devamlı Dışişleri bakanlığını yapan Tevfik Rüştü Aras anlaşma için, “Yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim, zararları ise meydanda” dedi. Bu ittifak anlaşması ile Kemalist dış politika terk edilmiş oldu. Böylece Batı’ya bağlanma süreci de başladı.

Atatürk hastalığı döneminde, “Türkiye tarafsız kalmalıdır. Herhangi bir ittifak içine girmemelidir. Diyor ve “İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı devletler ile siyasetimizi çok dikkatli tespit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz” diyerek vasiyette bulunmuştu.

AMERİKA İLE YAPILAN İKİLİ ANTLAŞMALAR

İnönü’nün Amerika ile yaptığı ilk anlaşma ekonomi ile ilgiliydi. 5 Nisan 1939 tarihinde, ABD’ye ticari imtiyazlar tanıyan ir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma ile Amerika sanayi mallarına %12 ile %80 arasında gümrük indirimi uygulanmaya başlandı.  

Bunu diğer anlaşmalar takip etti. 23 Şubat 1945’de “Borç Verme ve Kiralama Anlaşması”, 27 Şubat 1946’da “Kredi Anlaşması”, 7 Mayıs 1946’da “Borçların Tasfiyesi İle ilgili Anlaşma”, 12 Temmuz 1947’de “Askeri Yardım Anlaşması”, 27 Aralık 1949’da “Eğitim Anlaşması” imzalandı.

Amerikan himayesine sığınmamızın tarihi ise daha eski; 12 Temmuz 1947 tarihinde ABD ile imzalanan askeri yardım anlaşması Truman Doktrini’nin bir sonucudur.  İnönü’yü de çok mutlu etmiş ve halka da şu şekilde takdim etmiştir: “Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin memleketimiz ve milletimiz hakkında, beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı, her Türk candan alkışlamalıdır.”

Anlaşmanın başlangıcı ise oldukça ilginç: “Türkiye Hükümeti, Türkiye'nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için İhtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomisinin istikrarını muhafazaya devam maksadıyla Birleşik Devletler Hükümetinin yardımım istediğinden; ve…”

Durum apaçık ortada, tam bağımsızlık ilkesi doğrultunda, emperyalizme karşı savaşarak devlet kurmuş Türk milletinin hükümeti, en büyük emperyalist devletten özgür ve bağımsız kalmak için yardım dilenmiş.

DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI

1950 yılında iktidar olan Demokrat Parti de Amerika’ya bağımlı politikalar izlemeye devam etti. Dış politikadaki ilk icraatı, Kore’ye asker göndermek oldu. Arkasında NATO’ya girildi. Emperyalizme karşı Milli Kurtuluş Savaşı veren Cezayir, Fas ve Tunus’a değil de Batılı güçlere destek verildi.

Ekonomik olarak da Amerika’ya büyük tavizler verildi. “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” ve “Petrol kanunu” çıkarıldı. Batılı kaynaklardan aşırı miktarda borç alındı. O kadar çok borçlanıldı ki, Türkiye bu borçları ödeyemez duruma geldi.

Daha Önce İnönü hükümetinin bakanı olan Nihat Erim, Türkiye küçük Amerika olacaktır” demişti. Aynı sözü Celal Bayar da dile getirdi.

DP parti bağımlılığı o denli artırdı ki, herhangi bir tehdit durumunda ve çağrı üzerine, Amerika’nın Türkiye’ye askeri müdahale etme yetkisini bile verdi.

1980 DARBESİ

Amerika bir ülkede yönetime el koymak isterse, o ülkede önce bir kaos ortamı oluşturur. Arkasından da kurtarıcı olarak kendi adamını başa geçirir. 1980 darbesi de bu yöntemle gerçekleşti. Sonuçta Türkiye hem siyasi hem de ekonomik olarak Amerika’ya iyice bağlandı ve yarı uydu durumuna düştü.

Özal ekonomiyi tamamen Batı’nın büyük sermayesinin kontrolüne verdi. Serbest ticaret ve dünya ile bütünleşme adı altında kaynaklarımız sömürüye açık hale getirildi. Türkiye borç batağına batmağa başladı.

Toplumda Batı hayranlığı o dereceye ulaştı ki, emperyalizmin ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiği halkımız tarafından anlaşılamadı. Antiemperyalist bilinç yok edildi. Atatürk övülerek, Kemalizm yok edildi. Atatürkçülük, Batı tarzı bir hayat yaşamak şeklinde algılanmaya başlandı.

ERDOĞAN GÜL FETHULLAH DÖNEMİ

Ülkede ekonomik kriz yaratılarak Kemal Derviş Amerika’dan kurtarıcı olarak gönderildi. Derviş özelleştirilmelerin hızlanmasını sağladı. Batı sermayesine güvence veren ve ülkeye girişi kolaylaştıran yasal düzenlemeler yaptırdı. Bunla da yetinmedi, AKP’nin iktidara gelmesi için, Ecevit hükümetinin desteğini dağıttı ve ülkenin 2002 yılında seçime gitmesinin şartlarını hazırladı.   
2002 Milletvekili seçimleri bir Amerikan projesiydi. Bu seçimin sonucunda Amerika’ya bağlılık sözü veren Erdoğan, Gül ve Fethullah üçlüsü iktidar oldu. Amerika’nın istediği olmuştu. Başta BOP olmak üzere Türkiye ile ilgili projelere evet diyecek ve destekleyecek bir iktidar oluşmuştu.

Abdullah Gül, Colin Powell ile imzaladığı, 2 sayfa, 9 maddelik anlaşmanın gerekleri yapılmaya başlandı. Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslarla, aralarında başta Genel Kurmay Başkanı ve yüzlerce subay ve Vatan partisi yöneticileri olmak üzere Amerika projelerine direnecek güçler hapislere atıldı.

PKK ve onun lideri Öcalan ile birlikte, içinde Türk sözcüğü geçmeyen ve Türkiye’yi bölünmeye götürecek olan bir anaysa yapılması için çalışmalar başladı. PKK’nın Güneydoğu bölgesinde egemen olmasına izin verildi. FETÖ üyeleri devletin tüm kurumlarına yerleştirildi. Açılım süreci adı altında Türkiye’nin bölünmesi için çalışmalar hızlandı. Amerika ne istediyse olmaya başladı.

BAĞLAR ÇÖZÜLMEYE BAŞLANDI

Ne olduysa, 2014 yılında oldu. Türkiye’nin milli güçleri, 1940’lı yıllardan bu yana bağlandığı Amerika’dan Türkiye’yi koparmaya başladılar. Önce Silivri duvarları yıkıldı ve vatan sever aydınlar ve askerler özgürlüğüne kavuştu. Yeni bir anayasa yapılmasından vazgeçildi. Açılım siyasetlerine son verildi. PKK, 24 Temmuz’dan itibaren, Güney Doğu’da kendi açtığı hendeklere gömüldü.

Amerika bu gelişmelere, 15/16 Temmuz 2015 gecesi TSK içerisine yerleşmiş FETÖ unsurları ile bir darbe teşebbüsünde bulunarak cevap verdi. O gece Ankara ve İstanbul’da Türk-Amerikan savaşı cereyan etti. Kahraman ordumuz, polislerimiz ve halkımız Amerika’yı yendi. FETÖ adlı Gladio büyük darbe aldı. Milletimiz de Amerika’nın gerçek yüzünü görmüş oldu.

Amerika’nın ‘Kürdistan’ adı altında kurmak istediği ikinci İsrail devleti TSK’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile önlendi. 

Atatürk’ün ölümü ile bağlandığımız Atlantik sistemi ve Amerika ile aramız açıldı. Bağlar teker teker sökülmeye başladı. Hem de Amerika’nın iktidar olması için büyük çaba harcadığı bir iktidar döneminde…

AMERİKA’NIN YENİ İKTİDAR PROJESİ

Amerikan devletinin önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili, “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı raporu ve birlikte Türkiye’deki siyasi gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Amerika’nın yeni bir iktidar projesi yürütmekte olduğu görülüyor.  

Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığını yazıp ağlarken, diğer yandan da ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.

60 yılı aşkın bir süredir, Akdeniz bölgesinde ve Batı Asya’da Türkiye ve Amerika’nın stratejik ortak olduğu yazılarak başlayan raporun bir yerinde şöyle diyor: “Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca Erdoğan, MHP’li ortaklarının teşviki ile farklı derecelerde ABD ve diğer NATO müttefiklerinin çıkarlarına ters düşen iddialı dış politika ve savunma politikaları izleyecek gibi görünüyor. Türkiye’de bu dönemde uygun bir koalisyon ortaya çıkacak, Erdoğan ve AKP’yi 2023’ten sonra iktidardan ayıracak olursa, 2018 seçimlerinde NATO müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkileri canlandırmayı savunan siyasi programlar açıklayan önde gelen üç muhalefet partisinden daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir.”

Amerika’nın güvendiği ‘üç muhalefet partisi’ belli: CHP, İYİP ve HDP. Siz buna SP ve Gül, Babacan, Davutoğlu ekibini de katın işte size yeni iktidar modeli. Bu

Abdullah Gül’ün “Siyasal İslam çöktü”, “Muhafazakârlar ulusalcı oldu” sözleri de dikkate alındığında, Amerika’nın artık siyasal İslamcılarla birlikte hareket etmekten vazgeçtiği anlaşılıyor. Anlaşılan, Amerika’nın yeni ortakları sahte solcular, poster Atatürkçüleri, NATO bağımlısı Türkçüler ve Batıcı liberaller olacak.

Bu modelin iktidar olma şansı yok çünkü milletimizin büyük çoğunluğu Amerika’nın gerçek yüzünü artık görüyor. Atlantik sistemi içinde kaldıkça sorunlarının ağırlaşacağının farkında.

Ve Türk milleti şunu anladı ki, daha güvenli ve müreffeh bir hayat Avrasya’da mümkün. Zaten Atatürk de “Biz Asyaî bir milletiz” demişti

20 Şubat 2020 Perşembe


MEHMETÇİK TÜRK MİLLETİNİN ASKERİDİR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İdlib'le ilgili olarak da şunları söylediğini gazetelerde öğreniyoruz:

"Rejimin çekilmesi için son günler, artık son ikazlarımızı yapıyoruz. İdlib Harekâtı artık an meselesidir. Rejime ve onu cesaretlendirenlere İdlib’i bırakmayacağız. Her operasyonda olduğu gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. Bir gece ansızın geldiğimizde adıyla, şanıyla, her şeyiyle geliriz. Ne pahasına olursa olsun İdlib’i hem Türkiye hem de bölge halkı açısından güvenli bir yer haline dönüştürmekte kararlıyız."

Sayın Erdoğan, İdlib’in Türkiye için güvenli bir yer olması için bir harekâttan söz ediyor.

İdlib’i Türkiye açısından güvensiz bir bölge kılan oraya yerleşen terör örgütleri değil mi? Bu teröristler, ABD’nin kendilerine verdiği rolü oynayıp, Fırat’ın doğusuna egemen olduktan sonra bu bölgeyi, gene ABD’nin isteği ile PKK/PYD’ye teslim etmedi mi? İdlib’i güvensiz hale getiren güçler bu teröristler değil mi?
Rusya ve İran destekli Suriye ordusunun bölgeyi bu teröristlerden temizlemesi ve Suriye devletinin bu bölgede egemen olması, İdlib’i bölge halkı açısından da Türkiye açısından da güvenli kılar.    

Bu gerçek ortada iken, bir gece ansızın ‘anıyla şanıyla, her şeyimizle’ gitmenin tek bir gerekçesi olabilir; Heyet Tahrir el Şam örgütünün bölgede varlığını sürdürmesine yardımcı olmak.

Şimdi biz bunun için mi Mehmetçiğimizi kanlı bir savaşın içine yollayacağız? Bunu Türk milli asla kabul etmez.

ABD, bu bölgede, “Sünni İdlib özerk devleti” kurmak istiyor bu isteklerini farklı şekillerde defalarca söylediler, rapor halinde yazdılar. Türk milletinin böyle bir isteği yok. İdlib’e bu amaçla yapılacak harekât, ABD’nin projesini gerçekleştirmeye yönelik olacaktır.

Mehmetçik Türk milletinin askeridir. Bugüne kadar ABD’nin kara gücüm dediği PKK/PYD ile savaşan Mehmetçik, Amerika-İsrail projelerinin savaşçısı olamaz.

Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini istediğini Rusya ve İran ile birlikte imza altına almıştı. Bu harekât, bu imzanın da inkârı anlamını taşır. Bu inkâr, Türkiye’yi Batı Asya’da, Doğu Akdeniz’de mücadele ettiği gerçek düşmanları karşısında yalnızlığa iter.

Trump’ın ‘Türkiye’yi İdlib konusunda destekliyoruz’ sözü önemlidir ve muhakkak dikkate alınmalıdır. Bu söz hayrımıza söylenmiş bir ifade değildir.

Ekonomik durum giderek kötüleşirken, Sayın Erdoğan’ın İdlib ve ‘Kanal İstanbul’ konusundaki ısrarı onun iktidarının sonunu getireceğe benziyor.

Türkiye yönetiminde söz sahibi olan herkesi aklıselime davet ediyoruz. Türkiye’nin geleceğini riske atmaya hiç kimsenin hakkı yok.


11 Şubat 2020 Salı


CUMHURİYETİ YAŞATMAK

Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) Kayseri Şubesi’nin düzenlediği ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ev sahipliği yaptığı “Cumhuriyet’i Yaşatmak” başlıklı toplantıda yaptığım konuşmanın özeti:

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Sakarya muharebeleri sırasında Meclis’e şöyle sesleniyordu: «Giydiğimiz kefen, yediğimiz zehir olsun… yeter ki düşmanı kovunuz». O günkü bu kahraman kadınların devamı bugünkü Cumhuriyet Kadınları Derneğinin çok saygın üyeleridir. Sizlerin mücadelesini takdirle ve saygıyla karşılıyorum.

CKD’den bir konuşma yapmam istendiğinde hemen e hiç tereddüt göstermeden, konumuz “Cumhuriyet’i yaşatmak” olsun dedim. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, Atatürk’ün bizlere yüklediği birinci görevin Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak olması. İkincisi de babamın vasiyeti.  

Ben Tunceli’nin Çemişgezek ilçesinde doğdum Babam Hozatlıydı. Bana hep şunu derdi: “Cumhuriyet Dersim’i Tunceli yaptığı için ben okudum memur oldum, seni de okuttum. Eğer bu havali Dersim olarak kalsaydı, sen şimdi ya bir ağanın marabasıydın ya da bir şeyhin müridi. Ağaya direnmeye kalksaydın da başın taşla ezilmiş, ölmüştün. Sana vasiyetimdir, Cumhuriyet’in değerini bil ve onu koru, yaşat.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR MİLLİ DEVLETTİR

Türkiye Cumhuriyet bir milli devlettir. Her milli devletin olduğu gibi, devletimiz de üç ana esasa dayanır: Vatan, millet ve egemenlik.

Vatanımızın sınırlarını, 1914 yılında başlayan ve 1922 yılı Ağustos ayında biten büyük savaş sonucunda belirledik. Bu savaşı Batı emperyalizminin önemli güçleri olan İngilizlere, Fransızlara ve onların üzerimize sürdüğü Yunanlılara karşı verdik ve kazandık. Hatay’ı sonradan sınırlarımız içine aldık. İki değerli amiralimiz Soner Polat ve Cem Gürdeniz, mavi vatan kavramını gündeme taşıdılar. Denizlerdeki münhasır ekonomik bölgelerimizi de ‘Mavi Vatan’ olarak ilan ettik.

Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”  veciz ifadesiyle, milli devletin Türk milletine ait olduğunu net bir şekilde anlatmıştı. 1924 anayasasına, Türk milletinin tarifi, “"Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibariyle Türk denilir» şeklinde yapılmıştı. Şimdiki anayasamızın 66. Maddesinde ise, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” diye ifade edilmiştir.

Türk milleti içerisinde farklı etnik kökenden insanlar vardır ama tarifler nettir. Cumhuriyet ile birlikte hepimiz Türk milleti olarak birleştik. Etnik ve dini inanç farklılıkları bu birleşmeye engel değildir.

Atatürk’ün şu sözlerini de unutmamak gerek: "Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”

EGEMENLİK

Bir milli devlette egemenlik millete aitse, o devlet bir cumhuriyettir. Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk milleti egemendir. Egemenliği ikiye ayırmak mümkün: içerde “millet egemenliği (Hakimiyet-i Milliye)”; dışarıya karşı “tam bağımsızlık (İstiklal-i Tam)”.

23 Nisan 1920 tarihinde Millet Meclisi’nin açılması ve Türk milletinin kaderini eline almasıyla birlikte Cumhuriyet kurulmuş oldu. 29 Ekim 1923 tarihinde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu tüm dünyaya ilan edildi. 1914 yılında başlayan istiklal mücadelemiz böylece başarıya ulaşmış oldu.

Millet egemenliğinin devamı için; devletin üç kuvveti (yasama, yürütme, yargı), otoritesini milletten alacak; kuvvetler ayrılığı prensibi geçerli olacak, yönetim, millete (millet meclisine) hesap verecek, insanlar özgür olacak. Bu ilkelerdeki aksaklık egemenlimizi zedeler.

TEHDİT VE TEHLİKELER

Bugün için Cumhuriyet’imiz 3 önemli tehlike ile karşı karşıyadır. Sorunları şöyle sıralayabiliriz: Vatan bütünlüğünün korunması, ekonomik durum ve gerici akımlar. Elbette en önemlisi vatan bütünlüğünün korunmasıdır.

VATANIN BÜTÜNLÜĞÜ

Atatürk’ün dediği gibi; “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır”. Onun için önce vatan diyoruz. Çünkü vatan olmazsa, egemenlik olmaz, bağımsızlık olmaz, demokrasi olmaz, refah olmaz ve namus ve ırzımız da tehlikeye girer.
Dün mütareke döneminde imzalanan Sevr ne ise, bugünün BOP’u da odur. Her ikisinde de Fırat’ın doğusunda bir kukla devlet kurulması hedeflenmiştir. Amerika-İsrail, PKK’yı maşa olarak kullanarak ülkemizi bölmeye kalktı. Kahraman askerimiz, polisimiz ve korucularımız PKK’yı kendi açtıkları hendeklere gömdü. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen adı Kürdistan olarak planlanan ikinci İsrail devletinin kurulmasını Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatları ile önledi.

Bu mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi Cumhuriyeti’mizi korumak içine en önemli eylemdir. PKK’ya ve onun siyasi uzantılarına asla taviz verilmemelidir. Atatürkçülüğün de gereği budur.

EKONOMİK DURUM

Özellikle 1980 yılından bu yana uygulanan, adına neoliberal ekonomi denilen program sonucunda Türkiye borç batağına saplanmış durumda. Herkes borçlu, millet borçlu, devlet borçlu. Kredi kartı borçları 8 Milyar dolar. Dış borç 500 Milyar dolara dayanmış, bu yıl ödenecek acil borç 180 Milyar dolar. Yıllık dış ticaret açığı 77 Milyar dolar. Dış ödemeler açığı yıllık 55 Milyar dolar.

İflaslar başladı, devamı kapıda. Fabrikalar, iş yerleri kapanıyor, işçiler sokağa atılıyor. Son yıl işsiz kalanların sayısı 1 milyona dayanmış. Üç gençten biri işsiz. Çiftçinin ürünü para etmiyor. Toprağı sürmek, tohum ve gübre atmak, ilaç kullanmak için elde para yok. Çarşılarda işler kesat. Sanayici ve tüccar zor durumda.

Bütçe açığı, 2019 yılı Ocak Şubat ayları toplamı 11 Milyar Türk Lirasının üstüne çıkmış. Geçen yılın 47 katı. İstanbul Borsasında 57 Milyar Dolar yabancı sermaye var.  Dış güçlere tertipler düzenleme olanağı veriyor.

Bu ekonomik durum en çok milli devletleri parçalamak isteyen güçleri sevindiriyor. Bu güçler milli devletlere şunları dayatıyor:

Milli egemenlik ve tam bağımsızlık ilkelerinden taviz verilecek. Devlet piyasanın ve Uluslararası şirketlerin hizmetine girecek. Mal ve sermayenin dolaşımı için gümrük duvarları yıkılacak. Sosyal devlet ilkeleri terk edilecek. Ülke topraklarının yabancılara satışındaki engeller kaldırılacak. Devlet yatırımları özelleştirilecek.

Bu dayatmaları kabullenmek ve bu ekonomik programda ısrar etmek Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük bir yıkım olur. Türkiye süratle Borçlanma ekonomisinden vaz geçip, üretim ekonomisine geçmelidir.

Atatürk’ün «Köylü milletin efendisidir» sözüne uygun olarak üretici baş tacı yapılmalıdır. Sıcak para komisyoncularının, döviz-borsa vurguncularının, tarikat-cemaat soyguncularının değil, üreticilerin egemen olduğu bir ekonomik sistem kurulmalıdır.

GERİCİ AKIMLAR

Atatürk’ün şu iki cümlesi Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatıdır: «Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.» “Cumhuriyet, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller istemektedir...”

Ne yazık ki, 1938 yılında Atatürk’ün vefatıyla birlikte irticai akımlar toplum hayatını ciddi biçimde etkilemeye başladı. Son yıllarda ise bu etki zirve yaptı. Amerikancı bir darbede FETÖ’nün nasıl bir görev yüklendiğini hep beraber gördük.

Aklını ve gönlünü şeyhe bağlamış, sorgulamayan, araştırmayan bir insanın fikri de vicdanı da özgür değildir. Böyle bir toplumda millet değil, şeyhler eğmen olur.

Türkiye çocuklarını, gençlerini şeyhlerin, dervişlerin tasallutundan kurtarması gerekir. Cumhuriyetin Teminatı her bakımdan özgür olabilen insanlardır. Atatürk’ün şu uyarısı hep aklımızda olmalıdır:

“Bizi yanlış yola sevkeden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.”

TÜRK DEVRİMİ EŞSİZDİR

Türkiye Cumhuriyet’i «Milli Demokratik Devrim» sonucu kurulmuştur.  Bu devrim sonucu egemenlik, padişahtan millete geçmiştir. Bu devrimin adı «Türk Devrimi»dir.  Türk Devrimi’ne sahip çıkmadan Cumhuriyet’e sahip çıkılamaz.

Türk Devrimi, birbirini takip eden şu devrimlerin son halkasıdır: Sened-i İttifak, 1808, Tanzimat Fermanı 1839, Islahat Fermanı 1859, Kanun-i Esasi 1876, 1908 Devrimi, Millet Meclisi Açıldı 1920 ve nihayet; Cumhuriyet’in İlanı 1923.

Cumhuriyeti korumak yetmez, Kemalist devrimi tamamlamak gerekir. Bunun için yeni devrimlere ihtiyaç var. Nereye kadar devrim derseniz, Atatürk’ün işaret ettiği toplumsal ve siyasal yapı kurulana kadar.

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”.  ”…insanlığa müteveccih fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir halet-i İçtimaiyeye kavuşacaktır. Bizim milletimiz o zaman bu gayeye vasıl olan milletler arasında tekaddümüyle cidden iftihar edecektir…”

KARŞI DEVRİMCİLERE DİKKAT

Cumhuriyeti korumak için karşı devrimcilere dikkat etmeliyiz. Sıralayalım bu karşı devrimcileri:

Vatanımızı bölmeye kalkanlar; mezhep, dini inanç ve etnik farklılıkları kullanarak milli birliğimizi bozmaya kalkanlar; egemenliği milletten almaya kalkanlar; siyasi, askeri, mali, kültürel, ekonomik, adli bağımsızlığımızı yok etmek isteyenler; milli, laik devlet yapımızı bozmaya çalışanlar; milli kültürümüzü bozmaya çalışanlar.

SONSUZLUĞA KADAR CUMHURİYET

Atatürk diyor ki, «İki Mustafa Kemal var. Biri ben, fert olan, fani olan Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal'den ise ancak "Biz" diye bahsedebilirim. Yani sizler, çalışan köylü, uyanık, münevver, milliyetperver vatandaşlar... İşte o Mustafa Kemal ölmez.»

Mustafa Kemallere güveniyoruz; Mustafa Kemallerin yenilmeyeceğini biliyoruz. Bu güven ve kararlılık içinde Atatürk’le birlikte haykırıyoruz: “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır”.

4 Şubat 2020 Salı


ATATÜRKÇÜLER(!) KEMALİST DEVRİME KARŞI

CHP Milletvekili Pof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “Demokratik muhalefetin” ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ için izlenmesi gereken YOL HARİTASINI açıkladığı “Yasama Yetkisi Devredilemez” adlı bir KİTAPÇIK hazırlamış. Ön sözünü de CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu yazmış. Kitap halinde basılan bu metin tüm milletvekillerine gönderilmiş.

Amaç ve niyet belli, CHP yeni bir anayasa yapılmasını istiyor. Bunun için de özellikle HDP’nin de içinde bulunduğu, yazarın “demokratik muhalefet” olarak kabul ettiği CHP, İYP, SP TİP milletvekillerine bir yol haritası çiziyor. Yeni anayasanın bu yol haritası doğrultusunda hazırlanmasını istiyor.

Bu yol haritasına göre hazırlanacak anayasa en çok da HDP/PKK’yı memnun edeceğe benziyor.

Anayasa’nın 2. Maddesi’nde Cumhuriyet’in nitelikleri sayılırken “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” deniliyor. Yol haritasına ise, “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ifadesi çıkarılıp, “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” denilmesi uygun görülüyor. Başlangıçta belirtilen ilkeler de bir tarafa atılıyor ve “Atatürk milliyetçiliği” metinden çıkarılsın isteniyor. Oysa bu 2. madde Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez 4 maddeden birisi.


TÜRK YOK TÜRKİYE YOK

Elbette bu kadar değil, başka öneriler de var:

- “TÜRK VATANDAŞLIĞI” kavramı yerine Anayasal Yurttaşlık anlamında “Anayasal Yurtseverlik”,

- TÜRKİYE yerine “Ülke”,

- TÜRKİYE DEVLETİ yerine “Cumhuriyet”,

- TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞI yerine “Türkiye Cumhuriyeti İNSANI” kavramlarının kullanılması,

_ Yargı için, Türk Milleti adına karar verir yerine “millet adına” denilmesi öneriliyor.

Sıkışınca “CHP Atatürk’ün kurduğu partidir” diye övünen CHP’lilerin genel başkanının önsözünü yazdığı kitapçıktaki ifadeler aynen şöyle:

“Anayasal yurtseverlik gereği, en siyasal nitelik taşıyan söylemlerde bile kapsayıcı ve kucaklayıcı kavramlar öne çıkarılmalı: bir yandan, eşitlik/yurttaşlık/laiklik; öte yandan, insan hakları/demokrasi/hukuk devleti. Benzer şekilde; anayasal deyimlerin kullanılması sırasında kapsayıcı vurgular yeğlenmelidir: Türkiye (ÜLKE), Türkiye Devleti/ Cumhuriyeti (DEVLET) ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı (İNSAN).

Dikkat edilirse, “Türk” ve Türkiye” sözcüklerinden kaçınılıyor.  

Öyle anlaşılıyor ki, CHP Milletvekili Kaboğlu, bu önerilerle federasyona giden yollara taş döşüyor. Adını da “Yol Haritası” koymuş.

BU BİR KARŞI DEVRİMDİR

Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği yolda yürümeye alıştırılmış CHP’liler, bu yol haritasının gösterdiği yolda da, Atatürk posterlerli tişörtler giyip ‘tıpış tıpış’ yürüyeceklerdir ama Atatürk milliyetçiliğinden rahatsız olanların, Türk sözcüğünü anayasadan silmeye kalkanların yolunu gerçek Atatürkçüler eninde sonunda kesecektir.

Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı verilen büyük bir mücadele sonunda gerçekleştirilen büyük bir devrim ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özelliklerini değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. 

Türk milleti, kendisini yok sayanlara zamanı gelince de haddini bildirir.

29 Ocak 2020 Çarşamba


UĞUR MUMCUNUN YOLUNDA OLANA BAKAR MISINIZ?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünde onu evinin önünde anmış ve “Uğur Mumcu’nun yolunda yürüdüklerini söylemiş. Bize hiç de inandırıcı gelmedi. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanı olduğu CHP’nin hali ortada; ne Uğur Mumcu’nun ne de Atatürk yolunda değil.

CHP, 3-4 Şubat 2018 günlerinde 36. Olağan Kurultayı’nı yaptı. Bu kurultayda, bir bildiri yayınlandı. Bildirinin 11. Maddesi’iinde şunlar yazıyordu: “Kürt sorunu eşit yurttaşlık temelinde, TBMM zeminde toplumsal uzlaşma ve ortak akıl ekseninde çözülmelidir”.

Bu ‘eşit yurttaşlık’ tanımı daha önce; AKP ve HADEP tarafından da dile getirilmişti. CHP’nin bu dillendirmesi ise çok önemli. Atatürk’ün kurduğu bir partinin de bu tanımı programına alması, onun Kemalizm’den ve Cumhuriyetin temel değerlerinden ne kadar uzaklaştığını göstermiş oldu.

Amerika ve İsrail’in desteğinde ve kontrolünde olan ve Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen terörü ‘Kürt Sorunu’ olarak nitelemek ise emperyalizme hizmetten başka anlam taşımaz.

YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ ZATEN ANAYASA GÜVENCESİ ALTINDA!

Atatürk önderliğinde gerçekleştirdiğimiz Cumhuriyet Devrimi ile Türkiye halkı, etnik kimliğine, dini inancına bakmadan Türk Milleti olarak birleşti, tek millet oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes, ayırım gözetilmeden devletin eşit yurttaşları yapıldı. Anayasaya bu amaçla, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” maddesi konuldu.

EŞİT YURTTAŞLIK NE ANLAMA GELİYOR

Hal böyle iken bu ‘eşit yurttaşlık” kavramı neden ileri sürüldü? CHP, ne yapmak istiyor. Yapmak istediği şeyin Kemalizm ile, Uğur Mumcu’nun yolu ile ne ilgisi var?

‘Eşit Yurtaşlık’tan ne kastedildiğini bugüne kadar hiçbir CHP’li yetkili açıklamadı. Açıklamadı çünkü açıklayamazlar. Onların yapmadığını biz yapalım:

Eşit Yurttaşlıkta’ eşitlik yurttaşlar arasında değil, etnik veya dinsel yapılar arasındaki eşitliktir.  Azınlıklar tanınacak, bunlara anayasal haklar verilecek. Böylece ‘Kürt Sorununa’ TBMM zeminde çare bulunacak. Amerika ve AB yıllardır Türkiye’ye bunu dayatıyor. Açıkça bölünün diyemediği için, azınlık hakları diyor, yerel özerklik diyor, demokratik özerklik diyor, insan hakları diyor, ileri demokrasi diyor ve eşit yurttaşlık diyor. Sonuç aynı: Güneydoğumuzu da içine alan kinci bir İsrail devleti. Adı da Kürdistan olacakmış.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki bazı maddelere Türkiye’nin koyduğu çekincelerin, CHP tarafından kaldırılması gerektiği fikri de aynı amaca hizmet ediyor.

SİLAHLI KALKIŞMA SİLAH İLE ÖNLENİR

Amerika ve İsrail PKK’nın eline silahı vermiş, bu yeni devleti kurmak için üzerimize salmış, biz de anayasamızı değiştirerek ‘Kürt sorununu” önleyecekmişiz. Amerika’ya yasalarla ne vereceğiz de o da bizi bölmekten vazgeçecek. Amerika bizi silahla bölmek istiyor, çaresi de silah kullanmaktır. Atatürk de bunu yapmıştı.

Böyle bir projeye Uğur Mumcu evet der mi? Demediği için zaten emperyalistler tarafında şehit edildi. Eğer yaşasaydı, bu CHP’nin aleyhine en sert yazıları Uğur Mumcu yazardı.

Atatürkçü görünüp, Atatürk’ü çok seviyoruz diyerek Kemalizmi öldürdüler. Şimdi de Uğur Mumcu’nun yolundayız diyerek onu bir kere daha öldürmek istiyorlar.

24 Ocak 2020 Cuma


ATLANTİK’TEN AVRASYA’YA MİLLİYETÇİ ROTA

Türk Müziği dinleyenler bilir, Selahattin Pınar’ın çok güzel bir şarkısı var; sözlerini Nûrettin Rüştü Bingöl yazmış. Şarkı şöyle başlıyor: “Ümîdini kirpiklerine bağladı gönlüm, yıllarca o bir çift göz için ağladı gönlüm”.  Amerikan devletini önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili, “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı raporunu okuyunca aklıma bu güzel şarkı geldi.

Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığını yazıp ağlarken, diğer yandan da ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.

60 yılı aşkın bir süredir, Akdeniz bölgesinde ve Batı Asya’da Türkiye ve Amerika’nın stratejik ortak olduğu yazılarak başlayan raporun bir yerinde şöyle diyor: “Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca Erdoğan, MHP’li ortaklarının teşviki ile farklı derecelerde ABD ve diğer NATO müttefiklerinin çıkarlarına ters düşen iddialı dış politika ve savunma politikaları izleyecek gibi görünüyor. Türkiye’de bu dönemde uygun bir koalisyon ortaya çıkacak, Erdoğan ve AKP’yi 2023’ten sonra iktidardan ayıracak olursa, 2018 seçimlerinde NATO müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkileri canlandırmayı savunan siyasi programlar açıklayan önde gelen üç muhalefet partisinden daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir.”

AMERİKA İLE UZLAŞMAK!

Amerika 3 partiden uzlaşama bekliyor. İyi de Amerika ile uzlaşmak ancak onun Türkiye ve Batı Asya politikalarına evet demekle olur. Amerika ne istiyor, sıralayalım:

Bizden, İran’dan, Irak’tan ve Suriye’den toprak alıp, adı Kürdistan olan ikinci bir İsrail devletini kurmasına izin vermemizi;

Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki haklarından vaz geçmemizi ve bu bölgedeki zengin hidrokarbon yataklarına el koymasına ses çıkarmamızı;

Bizi borç batağına sürükleyen ve sömürülmemize yol açan borçlanma ekonomisine devam etmemizi;

Ermenililere soy kırım yaptığımız yalanını kabul etmemizi (bu kabulden sonra sıra tazminat ve toprak talebine gelecek);

Rusya, Çin ve Batı Asya’daki komşu ülkelerle yakın işbirliği içine girmememizi;

Bizi bölünmeye götürecek yasal düzenleler yapmamızı ve buna uygun olarak idari yapılanmayı değiştirmemizi istiyor.

İşte bu konularda Amerika üç partiye güveniyor, yani ümidini bu üç partiye bağlamış durumda.

AMERİKA UZLAŞACAK İKTİDAR İSTİYOR

Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu. Bir ülkeyi egemenliği altına almaya kalkarsa, ilk yapacağı şey uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmaya uğraşır. Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.

Bu rapordan da anlaşılacağı üzere, Amerika, Türkiye üzerindeki egemenliğini kaybetmenin telaşı içerisindedir. Bu amaçla, Türkiye’de yeni bir iktidar istemektedir. Raporda muhalif diye nitelendirilen üç parti var: CHP, İYİP ve HDP.

Kılıçdaroğlu’nun FETÖ operasyonuyla CHP liderliğine getirilmesi tesadüf değildir. Atatürkçülerin kafası karıştırılarak ve Erdoğan düşmanlığı yaygınlaştırılarak Atatürkçüleri Amerika planlarına ortak etmenin yolunu bu şekilde bulmuştur. Bu sözüm ona Atatürkçülerin kafası o kadar karışıktır ki, teröristler meclise girsin, belediyeleri ele geçirsin diye, en az HDP/PKK kadar uğraşırlar.

MHP’nin bölünerek İYİP’in kurulması tesadüf değil. Böylece milliyetçilerin de Amerika ile uzlaşacak bir iktidarı desteklemeleri sağlanmış oldu.

Siz bu Atatürkçülere(!), milliyetçilere(!), liberalleri de katın, HDP zaten Amerika’nın emir komutası altında; İşte size Amerika’nın iktidar projesi.

AVRASYA KORKUSU

Rapor, Türkiye’nin geleceği ile ilgili senaryolar üretirken bir ihtimalden daha söz ediyor: “Avrasya güçleri iktidara egemen olursa, Türkiye’nin Avrupa ve Amerika arasındaki gerginlik kopma noktasına gelir.  Türkiye resmen NATO’dan ayrılır ve Avrasya ve Ortadoğu’daki ortakları ile daha yakın ilişkiler kurmak için harekete geçer”.

Avrasyacı güç olarak da ‘Avrasyacı sosyalist Perinçek grubunu’ ve ‘Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan’, ‘aşırı milliyetçi ve laik’ subayları görüyor.

Mademki Amerika Perinçek’i  ’Avrasyacı güç’ kabul ediyor biz de sözü ona bırakalım:

“Köklü değişiklikler yalnız iç ilişkilerde değildir. Dünya ölçeğinde baktığımız zaman, Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve Avrasya’ya yerleşiyor. FETÖ Gladyosu ve PKK gibi ABD aletlerinin tasfiyesi ve Üretim Devrimini gündeme getiren Üretici Sınıflar, devrimin bugünkü iç dinamiklerini oluştururken, Devletin ve Milletin emperyalizme karşı mücadelesi ise devrimin dış dinamiğidir.

Türkiye’nin Atlantik sisteminden ayrılması, ABD emperyalizminin denetiminden kurtulması anlamına geliyor. Türkiye, bu süreçte Avrasya kampının daha bağımsız, daha eşitlikçi, daha kamucu, daha aydınlanmacı ilişkiler sistemine yönelmektedir.

Atlantik sistemi, Türkiye’ye bölünmeyi ve borç batağında boğulmayı dayattı. Ancak Türkiye, tarihten gelen imparatorluklar birikimiyle ve son iki yüzyılın devrim geleneğiyle bu dayatmayı bozmaktadır. Vatan Partisi, Türkiye’nin dinamiklerini ve mecburiyetlerini vurgularken, bu tarihsel birikime güveniyordu ve haklı çıktı. Nitekim Ak Parti Hükümeti de Ağustos 2019’da Dışişleri Bakanı’nın ağzından “Yeniden Asya Açılımını” ilan etmiştir.”

TÜRKİYE GEMİSİ VİRA BİSMİLLAH DEDİ

Türkiye’de saflar netleşti. Atlantikçiler ve Avrasyacılar. Siz bunlara Amerikan gemisinde olanlar ve Türkiye gemisinde olanlar şeklinde değerlendirebilirsiniz. Amerikan gemisinde CHP, İYİP, HDP, SP ve Gül, Davutoğlu ekibi var. Türkiye gemisinde ise, Vatan Partisi, AKP ve MHP var.

Amerika ağlamakta haklı, ümidini bağladığı güçlerin iktidar olma şansı kalmadı. Türkiye gemisi 1945’den bu yana bağlı olduğu Atlantik limanında vira demir demiş ve rotasını Avrasya çevirmiştir. Pruvası neta, ufku ve bahtı açık olsun.

9 Ocak 2020 Perşembe


100 YIL ÖNCE DE İŞBİRLİKÇİLER VARDI, ŞİMDİ DE VAR

Önce şu tarifi yapalım: Bir ülke vatandaşı, dış güçlerle işbirliği yaparak dış güçlerin istekleri, ülke veya bölge üzerindeki emelleri doğrultusunda, kendi ülkesinin özgürlüğüne, başımsızlığına, vatan bütünlüğüne ve kendi vatandaşlarına maddi veya manevi zarar veriyorsa, bu insana işbirlikçi denir.

Hain olmadan işbirlikçi olunmaz. Türkiye’nin içi de böyle işbirlikçi hainlerle dolu.

Çiçero, Roma Senatosunda yaptığı bir konuşmasında şöyle diyor:

“Hain, hain gibi gözükmez. Kurbanların dilinden konuşur, onların yüz ifadesini takınır ve onlar gibi giyinir ve bütün insanların kalplerinde yatan değerlere hitap eder. Böyle bir hain, milletin vicdanını çürütür, devletin temellerini sarsmak için gizli ve bilinmez şekillerde çalışır. Bir katil bile hainden daha az korkunçtur. Hainlik korkunç bir bulaşıcı hastalıktır.”  

İnönü boşuna “Hiçbir ülke yoktur ki kendi içinde bizim kadar hain yetiştirebilsin” dememiştir. Bağımsızlık mücadelemiz sırasında, bu işbirlikçi hainlerin dindar libası giyinip, İngilizlere nasıl hizmet ettiklerini görmüştü. Şimdilerde sahip çıkılan, ardından methiyeler dizilen İskilipli Atıf iyi bir örnektir.

ALDATICI KIYAFETLER

Günümüzde hainlerin sıklıkla giydiği üç aldatıcı kıyafet var: Dindar, Atatürkçü, Milliyetçi.

Bunları bu kıyafetler içinde televizyonlarda, gazetelerde, salonlarda, siyasi partilerin içinde, derneklerde görebilirsiniz. Birbirleriyle kavga eder gibi yaparlar ama hizmet ettikleri yer aynıdır: Emperyalizm ve onun temsilcisi Amerika.

Bunların dindarlığı da, Atatürkçülüğü de milliyetçiliği de sahtedir.

Dindar geçinenlerin dillerinde Allah, inşallah, maşallah sözleri eksik olmaz ama kalplerinde iman yoktur. İslam’ın en büyük düşmanı Amerika ve İsrail bunların dostudur.

Sahte Atatürkçülerin sırtlarında, ellerindeki bayraklarda, sözlerinde Atatürk vardır ama eylemlerinde Atatürk de yoktur,  Atatürk’ün emperyalist karşıtı politikaları da yoktur. Bunlar da Amerika ve genel olarak emperyalist dünya ile dosttur. Sık sık gider Türkiye’yi bu güçlere şikayet ederler. İktidara gelmek için bunlardan yardım dilenirler.

Bir de sahte milliyetçiler var. Bunların dilinde Türkçülük vardır, milliyetçilik vardır Turan vardır ama bu sözleri Amerikan gemisine binip de öyle söylerler.  Destekledikleri parti Amerika ve emperyalist karşıtı söylemlerde ve eylemlerde bulununca; ‘bu parti kötü oldu, biz iyisini kuralım’ derler ve kurarlar.

ŞEYTANİ YARDIMLAŞMA!

Bu sahtekarların giydiği kıyafetler farklıdır ama gerektiğinde çok iyi yardımlaşırlar.

Kazım Karabekir’in o zor dönemde, “Öyle puslu ki hava; şeytan bile ‘Müslüman’ mintanı giyiyor’ diye tarif ettiği müslüman mintanı giymiş şeytanın günümüzdeki örneği FETÖ, 15/16 Temmuz gecesi kanlı bir darbe teşebbüsünde bulununca, darbenin arkasındaki FETÖ’yü ve Amerika’yı gizleme görevini sahte Atatürkçüler ve sahte milliyetçiler üstlendi.  “Darbe değil, tiyatro”,”Bu Erdoğan’ın bir oyunu” “Bu bir kontrolü darbe” söylemlerini hızla yaymaya başladılar.

Amerika’nın eli kanlı terör örgütü PKK’nın, ‘demokrasi’, ‘özgürlük’ kılıfları altında, TBMM’ne girmesini sahte Atatürkçüler sağladı. Bu terör örgütünin belediyelerde söz sahibi olmalarında gene bu ‘Atatürkçü’, ‘dindar’ ve ‘milliyetçi’ gömleği giymiş şeytanlar büyük rol oynadı.

SAHTESİNİ GERÇEĞİNDEN AYIRMAK KOLAY

Bu sahtekarlari tanımak kolay; Amerika’nın Türkiye hakkındaki planlarına ve dayatmalarına karşı aldıkları tutumlarına bakmak yeter. Bu palan ve dayatmalara karşı çıkmadıkları gibi, halkımızı da bu palanlara evet demeleri için ikna etmenin yollarını ararlar. Bunlardan Amerika ve emperyalizm aleyhinde bir söz duyamazsınız, bir eylem göremezsiniz.

Amerika Türkiye’yi bölmek ister, bunun için PKK’yı kullanır. Bunlar PKK’nın siyasal uzantısı HDP’ye kol kanat gererler. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu muhalefet şartını kaldırmak isterler. Ordumuz, polisimiz PKK’yı açtığı hendeklere gömmeye başlar, bunlar engel olmaya çalışır. PKK’lı belediye başkanları görevden alınır, bunlar karşı çıkarlar.

Amerika’nın kurmak istediği ikinci İsrail devleti’ne engel olmak için TSK Suriye’ye operasyon düzenler, bunlar Ortadoğu bataklığına batacağız diye feryat ederler. “Suriye’de ne işimiz var”, çıkalım oradan derler.

Türkiye, Amerika, İsrail ve Yunanistan’a karşı Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını korumak için donanmasını bölgeye yollar, bunlar “Ne işimiz var oralarda”, veya “Sondaj yapmayalım” derler.

Emperyalistler Ermenilere soykırım yaptığımızı iddia ederler; bunlar, ‘o tamam da Dersim dosyasını da açalım’ derler.

Amerika bir işaret verir, milliyetçi geçinenler HDP/PKK ile bir araya gelir ve  Uygur Türkleri ile ilgili yalanlar yaymaya başlarlar.

Ömrü Amerika, İsrail gaddarlığına karşı müsümanları, mazlumları koruma ile geçmiş bir komutanı Amerika şehit eder, yalancı dindarlar bu değerli konutana ‘müslüman kasabı’ der; sözümona milliyetçiler ise, ‘Karabağ’ı Ermenilere bu komutan verdi’ diye propoganda yaparlar. Amerika’yı aklamaya çalışırlar.

100 YIL ÖNCE DE BÖYLEYDİ

Atatürk, Erzurum Kongresi’ni açarken bu işbirlikçileri şöyle tarif ediyor:

“Burada acı bir gerçek olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde çok miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor. Bundaki amaç pek açıktır: millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emelleri ve vatanın bazı önemli kısımlarını işgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin zararında arayan sefiller de vardır.

Doğuda işlerini idare ederken, zayıf noktaları arayıp bulmakta elinden çok iş gelen düşmanlarımız, memleketimizde bunu âdeta bir teşkîlât hâline getirmişlerdir. Fakat kutsal değerlerinin kurtuluşu emelleri ile çırpınan bütün millet, işte bu yüce amaç ve savaşında her türlü engelleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.”

Biz de diyoruz ki, milletimiz batı emperyalizminin gerçek yüzünü görmiştür ve emellerini anlamıştır. Yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya çevirmiştir. Vatanını ve milli çıkarlarını savunma azmini çindedir. Bu işbrilikçilerin çabalarını boşa çıkarmaktadır.