4 Şubat 2020 Salı


ATATÜRKÇÜLER(!) KEMALİST DEVRİME KARŞI

CHP Milletvekili Pof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “Demokratik muhalefetin” ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ için izlenmesi gereken YOL HARİTASINI açıkladığı “Yasama Yetkisi Devredilemez” adlı bir KİTAPÇIK hazırlamış. Ön sözünü de CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu yazmış. Kitap halinde basılan bu metin tüm milletvekillerine gönderilmiş.

Amaç ve niyet belli, CHP yeni bir anayasa yapılmasını istiyor. Bunun için de özellikle HDP’nin de içinde bulunduğu, yazarın “demokratik muhalefet” olarak kabul ettiği CHP, İYP, SP TİP milletvekillerine bir yol haritası çiziyor. Yeni anayasanın bu yol haritası doğrultusunda hazırlanmasını istiyor.

Bu yol haritasına göre hazırlanacak anayasa en çok da HDP/PKK’yı memnun edeceğe benziyor.

Anayasa’nın 2. Maddesi’nde Cumhuriyet’in nitelikleri sayılırken “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” deniliyor. Yol haritasına ise, “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ifadesi çıkarılıp, “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” denilmesi uygun görülüyor. Başlangıçta belirtilen ilkeler de bir tarafa atılıyor ve “Atatürk milliyetçiliği” metinden çıkarılsın isteniyor. Oysa bu 2. madde Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez 4 maddeden birisi.


TÜRK YOK TÜRKİYE YOK

Elbette bu kadar değil, başka öneriler de var:

- “TÜRK VATANDAŞLIĞI” kavramı yerine Anayasal Yurttaşlık anlamında “Anayasal Yurtseverlik”,

- TÜRKİYE yerine “Ülke”,

- TÜRKİYE DEVLETİ yerine “Cumhuriyet”,

- TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞI yerine “Türkiye Cumhuriyeti İNSANI” kavramlarının kullanılması,

_ Yargı için, Türk Milleti adına karar verir yerine “millet adına” denilmesi öneriliyor.

Sıkışınca “CHP Atatürk’ün kurduğu partidir” diye övünen CHP’lilerin genel başkanının önsözünü yazdığı kitapçıktaki ifadeler aynen şöyle:

“Anayasal yurtseverlik gereği, en siyasal nitelik taşıyan söylemlerde bile kapsayıcı ve kucaklayıcı kavramlar öne çıkarılmalı: bir yandan, eşitlik/yurttaşlık/laiklik; öte yandan, insan hakları/demokrasi/hukuk devleti. Benzer şekilde; anayasal deyimlerin kullanılması sırasında kapsayıcı vurgular yeğlenmelidir: Türkiye (ÜLKE), Türkiye Devleti/ Cumhuriyeti (DEVLET) ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı (İNSAN).

Dikkat edilirse, “Türk” ve Türkiye” sözcüklerinden kaçınılıyor.  

Öyle anlaşılıyor ki, CHP Milletvekili Kaboğlu, bu önerilerle federasyona giden yollara taş döşüyor. Adını da “Yol Haritası” koymuş.

BU BİR KARŞI DEVRİMDİR

Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği yolda yürümeye alıştırılmış CHP’liler, bu yol haritasının gösterdiği yolda da, Atatürk posterlerli tişörtler giyip ‘tıpış tıpış’ yürüyeceklerdir ama Atatürk milliyetçiliğinden rahatsız olanların, Türk sözcüğünü anayasadan silmeye kalkanların yolunu gerçek Atatürkçüler eninde sonunda kesecektir.

Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı verilen büyük bir mücadele sonunda gerçekleştirilen büyük bir devrim ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özelliklerini değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. 

Türk milleti, kendisini yok sayanlara zamanı gelince de haddini bildirir.

29 Ocak 2020 Çarşamba


UĞUR MUMCUNUN YOLUNDA OLANA BAKAR MISINIZ?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünde onu evinin önünde anmış ve “Uğur Mumcu’nun yolunda yürüdüklerini söylemiş. Bize hiç de inandırıcı gelmedi. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanı olduğu CHP’nin hali ortada; ne Uğur Mumcu’nun ne de Atatürk yolunda değil.

CHP, 3-4 Şubat 2018 günlerinde 36. Olağan Kurultayı’nı yaptı. Bu kurultayda, bir bildiri yayınlandı. Bildirinin 11. Maddesi’iinde şunlar yazıyordu: “Kürt sorunu eşit yurttaşlık temelinde, TBMM zeminde toplumsal uzlaşma ve ortak akıl ekseninde çözülmelidir”.

Bu ‘eşit yurttaşlık’ tanımı daha önce; AKP ve HADEP tarafından da dile getirilmişti. CHP’nin bu dillendirmesi ise çok önemli. Atatürk’ün kurduğu bir partinin de bu tanımı programına alması, onun Kemalizm’den ve Cumhuriyetin temel değerlerinden ne kadar uzaklaştığını göstermiş oldu.

Amerika ve İsrail’in desteğinde ve kontrolünde olan ve Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen terörü ‘Kürt Sorunu’ olarak nitelemek ise emperyalizme hizmetten başka anlam taşımaz.

YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ ZATEN ANAYASA GÜVENCESİ ALTINDA!

Atatürk önderliğinde gerçekleştirdiğimiz Cumhuriyet Devrimi ile Türkiye halkı, etnik kimliğine, dini inancına bakmadan Türk Milleti olarak birleşti, tek millet oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes, ayırım gözetilmeden devletin eşit yurttaşları yapıldı. Anayasaya bu amaçla, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” maddesi konuldu.

EŞİT YURTTAŞLIK NE ANLAMA GELİYOR

Hal böyle iken bu ‘eşit yurttaşlık” kavramı neden ileri sürüldü? CHP, ne yapmak istiyor. Yapmak istediği şeyin Kemalizm ile, Uğur Mumcu’nun yolu ile ne ilgisi var?

‘Eşit Yurtaşlık’tan ne kastedildiğini bugüne kadar hiçbir CHP’li yetkili açıklamadı. Açıklamadı çünkü açıklayamazlar. Onların yapmadığını biz yapalım:

Eşit Yurttaşlıkta’ eşitlik yurttaşlar arasında değil, etnik veya dinsel yapılar arasındaki eşitliktir.  Azınlıklar tanınacak, bunlara anayasal haklar verilecek. Böylece ‘Kürt Sorununa’ TBMM zeminde çare bulunacak. Amerika ve AB yıllardır Türkiye’ye bunu dayatıyor. Açıkça bölünün diyemediği için, azınlık hakları diyor, yerel özerklik diyor, demokratik özerklik diyor, insan hakları diyor, ileri demokrasi diyor ve eşit yurttaşlık diyor. Sonuç aynı: Güneydoğumuzu da içine alan kinci bir İsrail devleti. Adı da Kürdistan olacakmış.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki bazı maddelere Türkiye’nin koyduğu çekincelerin, CHP tarafından kaldırılması gerektiği fikri de aynı amaca hizmet ediyor.

SİLAHLI KALKIŞMA SİLAH İLE ÖNLENİR

Amerika ve İsrail PKK’nın eline silahı vermiş, bu yeni devleti kurmak için üzerimize salmış, biz de anayasamızı değiştirerek ‘Kürt sorununu” önleyecekmişiz. Amerika’ya yasalarla ne vereceğiz de o da bizi bölmekten vazgeçecek. Amerika bizi silahla bölmek istiyor, çaresi de silah kullanmaktır. Atatürk de bunu yapmıştı.

Böyle bir projeye Uğur Mumcu evet der mi? Demediği için zaten emperyalistler tarafında şehit edildi. Eğer yaşasaydı, bu CHP’nin aleyhine en sert yazıları Uğur Mumcu yazardı.

Atatürkçü görünüp, Atatürk’ü çok seviyoruz diyerek Kemalizmi öldürdüler. Şimdi de Uğur Mumcu’nun yolundayız diyerek onu bir kere daha öldürmek istiyorlar.

24 Ocak 2020 Cuma


ATLANTİK’TEN AVRASYA’YA MİLLİYETÇİ ROTA

Türk Müziği dinleyenler bilir, Selahattin Pınar’ın çok güzel bir şarkısı var; sözlerini Nûrettin Rüştü Bingöl yazmış. Şarkı şöyle başlıyor: “Ümîdini kirpiklerine bağladı gönlüm, yıllarca o bir çift göz için ağladı gönlüm”.  Amerikan devletini önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili, “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı raporunu okuyunca aklıma bu güzel şarkı geldi.

Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığını yazıp ağlarken, diğer yandan da ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.

60 yılı aşkın bir süredir, Akdeniz bölgesinde ve Batı Asya’da Türkiye ve Amerika’nın stratejik ortak olduğu yazılarak başlayan raporun bir yerinde şöyle diyor: “Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca Erdoğan, MHP’li ortaklarının teşviki ile farklı derecelerde ABD ve diğer NATO müttefiklerinin çıkarlarına ters düşen iddialı dış politika ve savunma politikaları izleyecek gibi görünüyor. Türkiye’de bu dönemde uygun bir koalisyon ortaya çıkacak, Erdoğan ve AKP’yi 2023’ten sonra iktidardan ayıracak olursa, 2018 seçimlerinde NATO müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkileri canlandırmayı savunan siyasi programlar açıklayan önde gelen üç muhalefet partisinden daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir.”

AMERİKA İLE UZLAŞMAK!

Amerika 3 partiden uzlaşama bekliyor. İyi de Amerika ile uzlaşmak ancak onun Türkiye ve Batı Asya politikalarına evet demekle olur. Amerika ne istiyor, sıralayalım:

Bizden, İran’dan, Irak’tan ve Suriye’den toprak alıp, adı Kürdistan olan ikinci bir İsrail devletini kurmasına izin vermemizi;

Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki haklarından vaz geçmemizi ve bu bölgedeki zengin hidrokarbon yataklarına el koymasına ses çıkarmamızı;

Bizi borç batağına sürükleyen ve sömürülmemize yol açan borçlanma ekonomisine devam etmemizi;

Ermenililere soy kırım yaptığımız yalanını kabul etmemizi (bu kabulden sonra sıra tazminat ve toprak talebine gelecek);

Rusya, Çin ve Batı Asya’daki komşu ülkelerle yakın işbirliği içine girmememizi;

Bizi bölünmeye götürecek yasal düzenleler yapmamızı ve buna uygun olarak idari yapılanmayı değiştirmemizi istiyor.

İşte bu konularda Amerika üç partiye güveniyor, yani ümidini bu üç partiye bağlamış durumda.

AMERİKA UZLAŞACAK İKTİDAR İSTİYOR

Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu. Bir ülkeyi egemenliği altına almaya kalkarsa, ilk yapacağı şey uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmaya uğraşır. Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.

Bu rapordan da anlaşılacağı üzere, Amerika, Türkiye üzerindeki egemenliğini kaybetmenin telaşı içerisindedir. Bu amaçla, Türkiye’de yeni bir iktidar istemektedir. Raporda muhalif diye nitelendirilen üç parti var: CHP, İYİP ve HDP.

Kılıçdaroğlu’nun FETÖ operasyonuyla CHP liderliğine getirilmesi tesadüf değildir. Atatürkçülerin kafası karıştırılarak ve Erdoğan düşmanlığı yaygınlaştırılarak Atatürkçüleri Amerika planlarına ortak etmenin yolunu bu şekilde bulmuştur. Bu sözüm ona Atatürkçülerin kafası o kadar karışıktır ki, teröristler meclise girsin, belediyeleri ele geçirsin diye, en az HDP/PKK kadar uğraşırlar.

MHP’nin bölünerek İYİP’in kurulması tesadüf değil. Böylece milliyetçilerin de Amerika ile uzlaşacak bir iktidarı desteklemeleri sağlanmış oldu.

Siz bu Atatürkçülere(!), milliyetçilere(!), liberalleri de katın, HDP zaten Amerika’nın emir komutası altında; İşte size Amerika’nın iktidar projesi.

AVRASYA KORKUSU

Rapor, Türkiye’nin geleceği ile ilgili senaryolar üretirken bir ihtimalden daha söz ediyor: “Avrasya güçleri iktidara egemen olursa, Türkiye’nin Avrupa ve Amerika arasındaki gerginlik kopma noktasına gelir.  Türkiye resmen NATO’dan ayrılır ve Avrasya ve Ortadoğu’daki ortakları ile daha yakın ilişkiler kurmak için harekete geçer”.

Avrasyacı güç olarak da ‘Avrasyacı sosyalist Perinçek grubunu’ ve ‘Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan’, ‘aşırı milliyetçi ve laik’ subayları görüyor.

Mademki Amerika Perinçek’i  ’Avrasyacı güç’ kabul ediyor biz de sözü ona bırakalım:

“Köklü değişiklikler yalnız iç ilişkilerde değildir. Dünya ölçeğinde baktığımız zaman, Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve Avrasya’ya yerleşiyor. FETÖ Gladyosu ve PKK gibi ABD aletlerinin tasfiyesi ve Üretim Devrimini gündeme getiren Üretici Sınıflar, devrimin bugünkü iç dinamiklerini oluştururken, Devletin ve Milletin emperyalizme karşı mücadelesi ise devrimin dış dinamiğidir.

Türkiye’nin Atlantik sisteminden ayrılması, ABD emperyalizminin denetiminden kurtulması anlamına geliyor. Türkiye, bu süreçte Avrasya kampının daha bağımsız, daha eşitlikçi, daha kamucu, daha aydınlanmacı ilişkiler sistemine yönelmektedir.

Atlantik sistemi, Türkiye’ye bölünmeyi ve borç batağında boğulmayı dayattı. Ancak Türkiye, tarihten gelen imparatorluklar birikimiyle ve son iki yüzyılın devrim geleneğiyle bu dayatmayı bozmaktadır. Vatan Partisi, Türkiye’nin dinamiklerini ve mecburiyetlerini vurgularken, bu tarihsel birikime güveniyordu ve haklı çıktı. Nitekim Ak Parti Hükümeti de Ağustos 2019’da Dışişleri Bakanı’nın ağzından “Yeniden Asya Açılımını” ilan etmiştir.”

TÜRKİYE GEMİSİ VİRA BİSMİLLAH DEDİ

Türkiye’de saflar netleşti. Atlantikçiler ve Avrasyacılar. Siz bunlara Amerikan gemisinde olanlar ve Türkiye gemisinde olanlar şeklinde değerlendirebilirsiniz. Amerikan gemisinde CHP, İYİP, HDP, SP ve Gül, Davutoğlu ekibi var. Türkiye gemisinde ise, Vatan Partisi, AKP ve MHP var.

Amerika ağlamakta haklı, ümidini bağladığı güçlerin iktidar olma şansı kalmadı. Türkiye gemisi 1945’den bu yana bağlı olduğu Atlantik limanında vira demir demiş ve rotasını Avrasya çevirmiştir. Pruvası neta, ufku ve bahtı açık olsun.

9 Ocak 2020 Perşembe


100 YIL ÖNCE DE İŞBİRLİKÇİLER VARDI, ŞİMDİ DE VAR

Önce şu tarifi yapalım: Bir ülke vatandaşı, dış güçlerle işbirliği yaparak dış güçlerin istekleri, ülke veya bölge üzerindeki emelleri doğrultusunda, kendi ülkesinin özgürlüğüne, başımsızlığına, vatan bütünlüğüne ve kendi vatandaşlarına maddi veya manevi zarar veriyorsa, bu insana işbirlikçi denir.

Hain olmadan işbirlikçi olunmaz. Türkiye’nin içi de böyle işbirlikçi hainlerle dolu.

Çiçero, Roma Senatosunda yaptığı bir konuşmasında şöyle diyor:

“Hain, hain gibi gözükmez. Kurbanların dilinden konuşur, onların yüz ifadesini takınır ve onlar gibi giyinir ve bütün insanların kalplerinde yatan değerlere hitap eder. Böyle bir hain, milletin vicdanını çürütür, devletin temellerini sarsmak için gizli ve bilinmez şekillerde çalışır. Bir katil bile hainden daha az korkunçtur. Hainlik korkunç bir bulaşıcı hastalıktır.”  

İnönü boşuna “Hiçbir ülke yoktur ki kendi içinde bizim kadar hain yetiştirebilsin” dememiştir. Bağımsızlık mücadelemiz sırasında, bu işbirlikçi hainlerin dindar libası giyinip, İngilizlere nasıl hizmet ettiklerini görmüştü. Şimdilerde sahip çıkılan, ardından methiyeler dizilen İskilipli Atıf iyi bir örnektir.

ALDATICI KIYAFETLER

Günümüzde hainlerin sıklıkla giydiği üç aldatıcı kıyafet var: Dindar, Atatürkçü, Milliyetçi.

Bunları bu kıyafetler içinde televizyonlarda, gazetelerde, salonlarda, siyasi partilerin içinde, derneklerde görebilirsiniz. Birbirleriyle kavga eder gibi yaparlar ama hizmet ettikleri yer aynıdır: Emperyalizm ve onun temsilcisi Amerika.

Bunların dindarlığı da, Atatürkçülüğü de milliyetçiliği de sahtedir.

Dindar geçinenlerin dillerinde Allah, inşallah, maşallah sözleri eksik olmaz ama kalplerinde iman yoktur. İslam’ın en büyük düşmanı Amerika ve İsrail bunların dostudur.

Sahte Atatürkçülerin sırtlarında, ellerindeki bayraklarda, sözlerinde Atatürk vardır ama eylemlerinde Atatürk de yoktur,  Atatürk’ün emperyalist karşıtı politikaları da yoktur. Bunlar da Amerika ve genel olarak emperyalist dünya ile dosttur. Sık sık gider Türkiye’yi bu güçlere şikayet ederler. İktidara gelmek için bunlardan yardım dilenirler.

Bir de sahte milliyetçiler var. Bunların dilinde Türkçülük vardır, milliyetçilik vardır Turan vardır ama bu sözleri Amerikan gemisine binip de öyle söylerler.  Destekledikleri parti Amerika ve emperyalist karşıtı söylemlerde ve eylemlerde bulununca; ‘bu parti kötü oldu, biz iyisini kuralım’ derler ve kurarlar.

ŞEYTANİ YARDIMLAŞMA!

Bu sahtekarların giydiği kıyafetler farklıdır ama gerektiğinde çok iyi yardımlaşırlar.

Kazım Karabekir’in o zor dönemde, “Öyle puslu ki hava; şeytan bile ‘Müslüman’ mintanı giyiyor’ diye tarif ettiği müslüman mintanı giymiş şeytanın günümüzdeki örneği FETÖ, 15/16 Temmuz gecesi kanlı bir darbe teşebbüsünde bulununca, darbenin arkasındaki FETÖ’yü ve Amerika’yı gizleme görevini sahte Atatürkçüler ve sahte milliyetçiler üstlendi.  “Darbe değil, tiyatro”,”Bu Erdoğan’ın bir oyunu” “Bu bir kontrolü darbe” söylemlerini hızla yaymaya başladılar.

Amerika’nın eli kanlı terör örgütü PKK’nın, ‘demokrasi’, ‘özgürlük’ kılıfları altında, TBMM’ne girmesini sahte Atatürkçüler sağladı. Bu terör örgütünin belediyelerde söz sahibi olmalarında gene bu ‘Atatürkçü’, ‘dindar’ ve ‘milliyetçi’ gömleği giymiş şeytanlar büyük rol oynadı.

SAHTESİNİ GERÇEĞİNDEN AYIRMAK KOLAY

Bu sahtekarlari tanımak kolay; Amerika’nın Türkiye hakkındaki planlarına ve dayatmalarına karşı aldıkları tutumlarına bakmak yeter. Bu palan ve dayatmalara karşı çıkmadıkları gibi, halkımızı da bu palanlara evet demeleri için ikna etmenin yollarını ararlar. Bunlardan Amerika ve emperyalizm aleyhinde bir söz duyamazsınız, bir eylem göremezsiniz.

Amerika Türkiye’yi bölmek ister, bunun için PKK’yı kullanır. Bunlar PKK’nın siyasal uzantısı HDP’ye kol kanat gererler. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu muhalefet şartını kaldırmak isterler. Ordumuz, polisimiz PKK’yı açtığı hendeklere gömmeye başlar, bunlar engel olmaya çalışır. PKK’lı belediye başkanları görevden alınır, bunlar karşı çıkarlar.

Amerika’nın kurmak istediği ikinci İsrail devleti’ne engel olmak için TSK Suriye’ye operasyon düzenler, bunlar Ortadoğu bataklığına batacağız diye feryat ederler. “Suriye’de ne işimiz var”, çıkalım oradan derler.

Türkiye, Amerika, İsrail ve Yunanistan’a karşı Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını korumak için donanmasını bölgeye yollar, bunlar “Ne işimiz var oralarda”, veya “Sondaj yapmayalım” derler.

Emperyalistler Ermenilere soykırım yaptığımızı iddia ederler; bunlar, ‘o tamam da Dersim dosyasını da açalım’ derler.

Amerika bir işaret verir, milliyetçi geçinenler HDP/PKK ile bir araya gelir ve  Uygur Türkleri ile ilgili yalanlar yaymaya başlarlar.

Ömrü Amerika, İsrail gaddarlığına karşı müsümanları, mazlumları koruma ile geçmiş bir komutanı Amerika şehit eder, yalancı dindarlar bu değerli konutana ‘müslüman kasabı’ der; sözümona milliyetçiler ise, ‘Karabağ’ı Ermenilere bu komutan verdi’ diye propoganda yaparlar. Amerika’yı aklamaya çalışırlar.

100 YIL ÖNCE DE BÖYLEYDİ

Atatürk, Erzurum Kongresi’ni açarken bu işbirlikçileri şöyle tarif ediyor:

“Burada acı bir gerçek olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde çok miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor. Bundaki amaç pek açıktır: millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emelleri ve vatanın bazı önemli kısımlarını işgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin zararında arayan sefiller de vardır.

Doğuda işlerini idare ederken, zayıf noktaları arayıp bulmakta elinden çok iş gelen düşmanlarımız, memleketimizde bunu âdeta bir teşkîlât hâline getirmişlerdir. Fakat kutsal değerlerinin kurtuluşu emelleri ile çırpınan bütün millet, işte bu yüce amaç ve savaşında her türlü engelleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.”

Biz de diyoruz ki, milletimiz batı emperyalizminin gerçek yüzünü görmiştür ve emellerini anlamıştır. Yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya çevirmiştir. Vatanını ve milli çıkarlarını savunma azmini çindedir. Bu işbrilikçilerin çabalarını boşa çıkarmaktadır.

26 Aralık 2019 Perşembe

AYRILIKLAR BİRLİKTELİKLER VE DEĞİŞMELER

Gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyada ve dost sohbetlerinde şuna benzer ifadeler sıkça okunur, duyulur oldu: “Vatan partisi değişti”, “AKP’ye yanaştı”, “AKP’ye yaltaklanıyor”. Çok sığ, çok yanlış ve çoğu zamanda kasıtlı söylenen sözler.

Kimin değiştiğini, hangi partinin hangi partiye yanaştığını anlamak için biraz gerilere gidelim ve hafızamızı tazeliyelim.

Partilerde en köklü değişiklikler, 2002 Millet Vekili seçimlerinden önce oldu. Amerika, BOP gerçekleştirmek için, Türkiye’de yeni bir iktidar oluşturmak istedi. 2001 yılında, R T Erdoğan ve A Gül’ün başını çektiği bazı Fazilet Partisi kökenliler, ANAP ve DYP’den ayrılan bazı isimler bir araya geldiler ve AK Parti’yi kurdular. Bu kuruluş, yeni iktidar için atılan ilk adım oldu.

Sıra Ecevit başkanlığındaki 57. Hükümeti bozmaya ve meclisi seçime zorlamaya gelmişti. Bu görevi de Kemal Derviş üstlendi ve DSP’yi böldü, ANAP’tan bazı milletvekillerini ayarttı ve hükümeti azınlık durumuna düşürdü. Erken seçime gitme zorunluluğu doğdu.

3 Kasım 2002 tarihinde genel seçimler yapıldı ve AKP tek başına iktidara geldi. AKP genel başkanı Erdoğan yasal zorunluluk nedeniyle milletvekili ve başbakan olamadı. Bu durumda CHP ve AKP beraber hareket etti ve yapılan yasa ve anayasa değişiklikleri ile Erdoğan’nın önü açıldı.

AKP iktidarı üçlü bir kolisyondu: Erdoğan, Gül ve FETÖ. Ülkeyi bu koalisyon yönetmeye başladı. Bu kaolisyon neler yaptı ve kimler bu koalisyonun icraatlarını kolaylaştırdı, yardım etti ve kimler karşı çıktı, hatırlayalım:

İKİZ YASALAR

İki Birleşmiş Milletleri sözleşmesi var: “Medeni ve Siyasi Haklaa İlişkin Uluslararası Sözleşme” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”. Bu iki sözleşme “İkiz Yasalar” olarak biliniyor. Türkiye’yi federasyona ve bölünmeye götürme ve hevesi içinde olan küresel güçler bu sözleşmelerin onaylanmasını ve yasalaşmasını Türkiye’ye dayatıyordu.

Abdullah Gül başkanlığındaki hükümet, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’yi 23 Aralık 2002 tarihinde TBMM’ne sevk etti. Bu sözleşmenin ikizini ise Tayyip Erdoğan hükümeti meclise taşıdı. Her iki sözleşme 2003 Haziran ayında, önce komisyondan daha sonra genel kuruldan geçerek kanunlaştı. CHP hem komisyonda hem de genel kurulda AKP ile birlikte hareket etti. Hem de Genel Kurmay temsilcisinin komisyonda çok ciddi uyarılarda bulunmasına rağmen.

Doğu Perinçek ise bu yasaları “İkiz ihanet yasaları olarak” nitelendirmişti. Aydınlık gazetesinde de çok ciddi eleştiriler yayınlanmıştı.

“İkiz yasaların” özelliği, halkların, mezheplerin yani farklı toplumsal kökenlere sahip olanların “kendi kaderini tayin etme” hakkı vermesiydi. Yani bunu imzalayan devletlerde yaşayan etnik kökenliler, dilerse ayrılabilir, kendi kendini yönetebilir.

ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ

“İkiz İhanet Yasaları” meclste onaylandıktan sonra, “Üçlü Kolalisyon” 2004 yılında, küresel güçlerin dayatması ile bir anayasa değikiliğini gündeme getirdi. Bu değişiklik bazı olumlu maddeler içermesine rağmen milli devlet yapısını ve bağımsızlığımızı tehdit eden değişikliller de içeriyordu.
Uluslararası anlaşmaların iç hukukun üzerinde tutulmasını düzenleyen ''Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma'' başlıklı Anayasa'nın 90. maddesinde değişiklik öngörüyordu. Teklifin 7. maddesi, ''Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır'' hükmünü içeriyordu.

Maddenin oylamasına, 453 milletvekili katıldı. CHP ve AKP beraber hareket etti ve bu madde büyük bir çoğunluk oyu ile Kabul edildi. Bu maddenin kabulü ile diğer bazı sözleşmeler gib “ikiz yasalar” da anayasa koruması altına alındı.

Bu maddenin değiştirilmesinde, CHP ve AKP yanyana bir duruş sergilemiş, Perinçek ise bu değişikliğin tehlikelerine dikkat çekip karşı olduğunu beyan etmişti.

AKP, 2011 yılında tam bir karşı devrim anayasası yapmaya kalktı. Yapılmak istenen bu yeni anayasanın önemli maddelerini hatırlayalım:

Bu anayasa ile Türk kavramı anayasadan çıkarılacak, Atatürk milliyetçiliği tasfiye edilecek, Güneydoğu bölgesine özerklik verilecek, laiklik ilkesi kalkacak, egemenlik milletlerarası güçlere devredilecek.

PKK ile görüşülerek hazırlanan bu yeni anayasayı meşrulaştırma görevini ise CHP ve MHP mecliste kurulan komisyona katılarak üstlendiler. AKP, bu partileri böylece ihanet anayasasının içine çekmiş oldu.

Sayın Perinçek ise CHP ve MHP’nin masaya oturmamaları gerektiğini ısrarla söyledi ama ne CHP ne de MHP kararlarından dönmedi. Bu yeni anayasa fikri, milli güçlerin direnci karşısında yenilgiye uğradı ve 2013 yılında, AKP’nin masayı terk etmesi ile çalışmalar durdu.

MİLLİYETÇİ AYDINLARA VE ASKERLERE KURULAN KUMPAS

Üçlü kolalisyon, 2008 yılında en başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Vatan Partisi yöneticilerine, milliyetçi aydınlara, Atatürkçülere karşı Amerika'nın ve NATO'nun ve Avrupa Birliği çevrelerinin bölgedeki menfaatleri doğrultusunda FETÖ örgütünü kullanarak kumapslar kurdu. Türk ordusunun en parlak generalleri, amiralleri, subayları, astsubayları hapse atıldılar ve Türk ordusundan tasfiye edildiler.

Yargılanmalar devem ederken, Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Bahçeli, “Gerçek darbeciler yargılanmalıdır” şeklinde beyanatlar verip, bu kumpası yandan da olsa desteklediler. Ben bu davanın savcısıyım diyen Sayın Erdoğan’ın yanında yer aldılar.

Sayın Perinçek ise o günlerde mahkeme salanunda “Türkiye’yi böldürtmeyiz, Anayasa’dan Türk kimliğini sildirtmeyiz” diye hakimlerin yüzüne haykırıyordu.

AÇILIM SÜRECİ

Erdoğan, Gül ve Fethullah koalisyonu, kendilerini iktidara taşıyan küresel güçlerin arzusu doğrultusunda, Türkiye’yi bölünmeye götürecek olan “Çözüm sürecini” başlattı. 2012 yılının Aralık ayında MİT Müsteşarı Hakan Fidan İmralı adasına giderek Öcalan’la görüştü. Erdoğan da bu görüşmeyi doğruladı. Daha sonra bu görüşmelere devam edildi.

Açılım sürecine Kılıçdaroğlu’nun itirazı yöntem konusundaydı. Meclise getirin, “Kürt sorununu” hep beraber çözelim diyordu ve ilave ediyordu: “CHP, Kürt meselesinin kalıcı çözümü için atılacak samimi ve sağlıklı sonuçlar verecek bütün adımların destekçisidir.”

MHP lideri Bahçeli ise, mitingler düzenliyerek açılım politikalarına cepheden karşı çıktı. AKP’nin yanında değil, karşısında yer aldı. Perinçek de o dönem AKP’nin Türkiye’yi bölünmeye götürecek politikalarına şiddetle karşı duruyordu.

KOALİSYON BOZULUYOR

2013 yılından itibaren üçlü kolaisyonda önce çatlaklar oluştu, daha sonra da tam olarak bozuldu.

2013'de 17-25 Aralık yolsuzluk iddiaları, Fethullah ile Erdoğan’nın arasının açıldığının işaretini verdi. Gül ise hâlâ Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın yanındaydı.

2014 yılında süresi dolan Gül, yasalar olarak mümkün olmasına ragmen, Cumhurbaşkanlığına aday olmadı. Yapılan seçim sonucu Erdoğan cumhurbaşkanı oldu. Başbakanlığa ise Davutoğlu atandı. Erdoğan Gül beraberliği sarsılmış ama bozulmamıştı. 2016 yılında Davutoğlu’nun istifaya zorlanması ile bu birlik de tamamen bozulmuş oldu. Kılıçdaroğlu ise Davutoğlu'na sahip çıktı.

Koalisyon önce çatırdayıp sonra yıkılırken Türkiye’de çok önemli gelişmeler oldu. Koalisyon bozulunca da insiyatif tamamen Erdoğan’ın eline geçti.

ÖNEMLİ GELİŞMELER

2014 yılı Mart ayında, Silivri duvarları yıkıldı ve Perinçek’le birlikte tüm vatanseverler tutsaklıktan kurtuldu.

24 temmuz 2015: TSK’ya bağlı jetler Kuzey Suriye’de IŞİD, Kuzey Irak’a PKK hedeflerine hava operasyonu düzenledi. Bu operasyon açılım sürecinin bittiğini gösterdi Takip eden günlerde PKK’nın yurt içi ve dışındaki varlığı yok edilmeye başlandı. Teröristler açtıkları hendeklere gömüldü.

24 Kasım 2015 Rus uçağı düşürüldü, Türk Rus ilişkileri ileri düzeyde bozuldu. Davutoğlu “Emri ben verdim” diye övündü.

15/16 Temmuz gecesi 2016’da Amerika FETÖ aracılığı ile Türkiye’yi işgal etmeye kalktı. Kahraman ordumuz ve polislerimiz miletiyle bütünleşerek Amerika’yı yendi. Gladio yok edildi. BinlerceFETÖ mensubu hapse etlıdı, kamu görevinden uzaklaştırıldı.

6 Ağustos 2016’da Fırat kalakanı harekatı yapıldı ve Amerika ve İsrail’in İran’dan başlayıp Akdenize kadar uzanması planlanan adı Kürdistan olacak olan ikinci İsrail devletinin kurulmasını önleyecek çok önemli bir adım atıldı.

14-15 Eylül 2017 tarihinde Türk, Rus ve İran liderleri Astana’da toplandı ve “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğinin, bağımsızlığının, birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması meselelerinde gösterdikleri bağlılığı bir kez daha ilan” edildi.

20 Ocak 2018’de Zeytin Dalı, 9 Ekim 2019’da Barış Pınarı harekatları yapıldı. Terör örgütlerine önemli darbeler indirildi.

Pençe haerekatlarıyla da Irak’ın kuzeyindeki PKK unsurları temizleniyor. Yurt içinde ise Kıran operasyonları devam ediyor.

Amerika’nın her türlü tehdidine ragmen Rusya’dan S-400’ler alındı. Rusya ile askeri işbirliği imkanları artırıldı.

Türkiye, Doğu Akdeniz’de donanma güçleri koruması altında ve Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın tehditlerine rağmen sondaj çalışmaları başlattı. Son olarak da Libya ile çok önemli bir anlaşma yapıldı ve Doğu Akdeniz’deki haklarımız güvence altına alındı.

PARTİLERDEKİ DEĞİŞİMLER

Son yıllarda partilerin Türkiye’nin meselelerine bakış açılarında ve tutumlarında çok köklü değişiklikler oldu. Bu değişiklikler, partilerin birbirlerine bakış açılarını ve yakınlıklarını da değiştirdi. Bu değişikliklere ragmen halkımızın büyük çoğunluğu, sanki hiç bir şey olmamış gibi, eskiden hangi partiyi destekliyorlarsa gene onu desteklemeye devam etti.

AKP’de üçlü koalisyon bozuldu. Eski ortak FETÖ düşman oldu. Gül ve ekibi partiden koptu, Erdoğan tek kaldı. Açılım politikalarından vazgeçildi, teröristlere karşı silahlı mücadele başladı. FETÖ mensupları kamu görevinden uzaklaştırıldı, üyelerin büyük kısmı hapislere atıldı. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarını koruyacak adımlar atıldı. Eski dost HDP düşman oldu.
Rusya ve İran ile birçok alanda işbirliğine gidildi.

CHP’de Kılıçdaroğlu genel başkan olduktan sonra partinin yöneticileri önemli ölçüde değişti. Ulusalcılar, gerçek Atatürkçüler tasfiye edildi. PKK/HDP sevicileri, Atatürk’e kefere diğenler, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını iddia edenler, CIA’nın tescilli adamları, Amerikan muhibleri partide söz sahibi oldular.

AKP’den kopan FETÖ ve PKK/HDP CHP’ye sığındı. CHP’liler, PKK’nın meclise girmesi için yoğun çaba harcadılar. Görevden alınan PKK ve FETÖ mensuplarına sahip çıktılar. Doğu Akdeniz’de milli politikaların ve Mavi Vatan’ın karşısında yer aldılar. AKP’de üçlü koalisyon bozulduktan sonra muhalefetin şiddetini artırdılar.

AKP’nin açılım politikaları uyguladığı günlerde Erdoğan’ı çok sert biçimde eleştiren Bahçeli, üçlü koalisyon bozulduktan ve Amerika karşıtı politikalar yürütmeğe başladıktan sonra AKP’ye destek vermeğe başladı. Bahçeli’nin bu tutumundan rahatsız olan bazı MHP’liler İYİ Parti’yi kurdular ve Akşener’i genel başkanlığa seçtiler.

Vatan Partisi’nin lider kadrosu, üçlü koalisyon (Erdoğan, Gül ve FETÖ) tarafından hapse atılmasına rağmen antiemperyalist politikalarından vaz geçmedi. Üçlü koalisyon bozulup, Erdoğan’ın PKK ile silahlı mücadeleye başlaması ve FETÖ’nün üzerine kararlı bir şekilde gitmeye başlaması, Rusya ve İran ile bölgedeki Amerikan projelerine karşı işbirliği içine girmesi ile Vatan Partisi ve onun lideri Perinçek AKP’ye MHP ile birlikte destek vermeye başladı.

AKP ve Erdoağan'ın Amerikancı politikalrdan uzaklaşıp yönünü Avrasyaya çevirmesiyle birlikte bir karşı cephe oluştu. CHP, İYİP, SP ve HDP'den oluşan bu cephe Erdoğan'ı rakipden öte düşman olarak görmeye başladı. Son olarak bunlara Gül-Babacan ve Davutoğlu ekip de katıldı.

Bunlar iktidarın her yaptığına kötü demeyi muhalefet olarak görmektedir. Türkiye yönünü Avrasyaya döndükçe, muhalefet anlayışları da daha da sertleşmektedir.

MHP ise AKP ile ittifak yaptı. Özellikle güvenlik konularında, bugüne kadar, iktidarı tam olarak destekledi

Vatan Partisi, Erdoğan ve AKP'yi düşman olarak değil rakip olarak görmektedir. Türkiye'nin PKK ile olan silahlı mücadelesini, FETÖ'yü tasfiye etme çalışmalarını desteklemektedir. İki önceliği vardır; vatan bütünlüğü ve ekonomik kalkınma. Bu konularda iktidarın doğru yaptığına doğru, yanlış yaptığına yanlış demektedir.

“Vatan partisi değişti”, “AKP’ye yanaştı”, “AKP’ye yaltaklanıyor” iddialarının kaynağı Amerikancı cephe ve bu cephenin yalanlarına inanan saf insanlardır. Vatan Partisi dün de Türkiye cephesindeydi bugünde aynı cephededir. Üstlendiği 'Kemalist Devrimi' tamamlama görevi gereği çalışmalarını büyük bir gayretle sürdürmektedir.

22 Aralık 2019 Pazar


CUMHURBAŞKANI’NIN İSKİLİPLİ ATIF MERAKI

Sayın Erdoğan katıldığı bir ödül programında şöyle demiş:

“İskilipli Atıf Hoca'nın idamından Dersim olaylarına, Türkçe ezan zulmünden 27 Mayıs darbesindeki rolüne kadar pek çok üzücü hadisede, CHP kendi tarihiyle yüzleşme cesareti gösterememiştir.” "CHP'nin bir an önce milletin karşısına çıkıp bu ülkeye yaşattıkları için ya özür dilemesi  ya da üzücü olaylardaki rolleri için pişmanlık duyduğunu millete söylemesi gerekiyor."

Sayın cumhurbaşkanı açıkca CHP’yi suçluyor, bugünkü YCHP’yi değil Müdafa-i Hukuk cemiyetlerinin devamı olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nı suçluyor. Ve onun büyük lideri Atatürk’ü suçluyor.

Suçladığı Atatürk ve CHP, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı savaşarak bir büyük devrimi gerçekleçtirmiştir. Bu devrim sayesine Türkiye halkı padişahın kulu olmaktan çıkıp, özgür, başı dik vatandaşlar haline gelmiştir.  Sayın Erdoğan’ın oturduğu makam da bu devrim sayesinde kurulmuştur.

Atatürk ve CHP’nin bu kutsal mücadelesi olmasaydı veya savaşı emperyalistler ve işbirlikçileri kazansaydı, Sayın Erdoğan muhtemelen şimdi Rize’nin bir köyünde balıkçılık yapıyordu.

Savunduğu ve övdüğü İskilipli Atıf ise, hoca kılığına girmiş, emperyalizmin bir uşağıydı.

İstiklal savaşımıza ve bu savaşın sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne şiddetle karşı koyan ve karşı koymayı hainlik mertebesine yükselten birine Sayın Cumhurbaşkanı’nın sahip çıkması çok yanlış olmuş.

KİM BU İSKİLİPLİ ATIF HOCA

Atıf Hoca Kuvvayı Milliye karşıtıdır. Teali İslam Cemiyeti'nin kurucusu ve yöneticisidir. Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan bildiride, Kuvayı Milliye mensuplarına, 'İngilizleri kızdırdınız' diyerek çıkışan İskilipli Atıf, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına ise 'eşkiya' diyerek, 'katlerinin vacip' olduğunu söylemiştir.

Teali İslam Cemiyeti, Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kurulmuştur. İslamcılık ile İngiliz yandaşlığını beraber sürdürmüştür. Bağımsızlık savaşına karşıdır çünkü bu cemiyete göre Yunanlılar ve İngilizler iyidir. Bu savaşı da bunlar kazanacaktır çünkü onların arkasında Kuvvayı Milliye gibi "cahilce bir cesaret" değil, “uygarlık zekâsı” vardır.

Atıf Efendinin Teali İslam Cemiyeti Başkanı (Reisi Evvel) olarak yayınladığı bildiriden birkaç satır aktaralım da kime hizmet ettiği anlaşılsın:

"Mustafa Kemal ve Kuvvayı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden kaçıyor. Zavallı saf ve gafil halktan topladıkları askerlere 'siz burada onlarla savaşın, biz de arkalarını çevirelim' diyerek sıvışıyorlar. Yazık ki halkımız Talât, Enver, Cemal, Mustafa Kemal gibi beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için gereken fedakarlığı yapmıyor.” “ ...Bu eşkıyaları ve asileri en kısa zamanda bertaraf etmek hepimize farzdır.”

“Harp yıllarında sizleri cephe cephe sürükleyen ve din kardeşlerinizin suçsuz yere ölmelerine sebep olanlar arasında Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi zalimler de vardı. Siz bu zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız?”

“Elinize aldığınız bu fetva Allah'ın emridir, Padişah fermanıdır. Sizler bu katil canavarları daha fazla yaşatmamakla mükellef ve görevlisiniz. Bunların vücudlarını külliyen ortadan kaldırmak Müslümanlık için farz olmuştur."

İSKİLİPLİ ATIF NE İSE FETÖ DE ODUR

İskilipli Atıf, o devrin Fethullah Gülen’idir. Teali İslam Cemiyeti ise, o devrin FETÖ’südür. Her ikisi de hoca kisvesine bürünürek emperyalizmin atına binmiş ve Türk milletinin kılıç sallamıştır. Aralarındaki tek fark, ilki Cumhuriyet’in kuruluşuna karşı çıkmış, diğeri ise kurulan Cumhuriyet’i yıkmaya çalışmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın FETÖ ile mücadele ederken İskilipli Atıf ve Teali İslam Cemiyeti’ne sahip çıkması önemli bir çelişkidir.

GERÇEKLERİ GÖRELİM

Herkesin şu gerçekleri görmesi ve kabullenmesi gerekir:

20 Yüzyılın başında Türkiye halkı, Atatürk ve CHP önderliğinde “Türk Milleti” olarak birleşerek bir büyük savaş vermiş ve bir büyük devrimi gerçekleştirmiştir.

Bu devrimi gerçekleştirirken karşı çıkanları da cezalandırmıştır.

Bu devrim sonucunda, yeni bir devlet kurmuş ve adına da Türkiye Cumhuriyeti demiştir.

Türkiye halkı artık ümmet değil millettir. Cumhurbaşkanı da halife değil, devlet başkanıdır.

Ve maalesef CHP de artık “Cumhuriyet Halk Fırkası” değil, YCHP’dir. Sayın cumhurbaşkanı eleştirecekse, YCHP’yi eleştirmelidir.


14 Aralık 2019 Cumartesi


YUSUF AKÇURA VE BORÇLANMA EKONOMİSİ

Bundan 143 yıl önce 2 Aralık 1876 tarihinde Kazan’da doğan Yusuf Akçura Türk devrim tarihinin en önemli kişilerinden birisidir. Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan, Kemalizm’e de kaynaklık yapan 'Türkçülük' siyasetinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

Abdülhamid zamanında, diğer Türkçüler gibi hapse atılmış ve sürgüne gönderilmiştir. 1908 devriminden sonra İstanbul’a dönmüş ve yoğun bir tempo ile Türkçülük fikrinin yayılmasına hizmet etmiştir.

Onun Osmanlı Devleti’nin iktisadi çöküşüyle ilgili yaptığı tespitler, bugünün borç batağına saplanmış ekonomimizi anlamamızda büyük önemi vardır.
2. 
Mahmut zamanında başlayan borçlanma siyasetinin Osmanlı Devleti’ni nasıl iflasa götürdüğü anlaşılırsa, Türkiye’nin de 500 milyar dolar dış borç altına nasıl girdiği kolaylıkla anlaşılır. Bu bakımdan Akçura’nın o dönem için yazdıklarını hatırlamakta fayda var:

“Avrupa’da büyük sanayi ve sermayenin oluşmasıyla, Osmanlı ülkesine girişi, ekonomimizi alt üst etti ve memleketimizin ekonomik krizinde hiç şüphesiz, en önemli etken oldu...

2. Mahmut zamanında, ecnebi milletlerden borç almak, borçlanmak düşünüldü. Abdülmecit zamanında borçlanma kapısı geniş açıldı ve en çok bu kapıdandır ki Avrupa’nın büyük sermayesi, Osmanlı ülkesine girip istila etti. Sanayi ürünleri ile memleketten aldığı kazanca para kirası olarak aldığı faizler eklendi. Ecnebilerden alınan borç paraların mühim bir kısmı, egemen zümre ve padişahlar tarafından verimsiz masraflara harcandı.

Devlet bütçesinin masraflar kısmına borç faizleri de yüklenince, denge daha çok bozuldu. Fakat bu borçlanma belası bunla da kalmadı. Devlet, borcunun faizlerini ödeyemeyince, müflis borçlulara yapılan muamele, konkordato Osmanlı Devleti’ne reva görüldü: Düyun-u Umumiye kurumu kuruldu.
Kim ne derse desin, Osmanlı saltanatında, Düyun-u Umumiye Kurumu, devlet içinde devlet mahiyetindeydi, iktisadi bağımsızlığımızı ve bunun üzerine siyasi bağımsızlığımızı büsbütün yaraladı.”

“...Memleketin seneden seneye fakirleşmesinin en mühim sebebi, kanaatimce ecnebi sermayesinin memleketimize girip faiz ve temettü yolu ile müstakil sanayi ve ticaretimizi imha suretiyle, milli servetimizi çekmesi ve ezmesi olmuştur. Avrupa sermayesinin istilasının sonuçları bu kadar mı? Hayır efendiler, hayır! Bu istiladan dolayı memalik-i Osmaniye’de küçük ve orta sanayi hemen hemen kalmadı”

Devletimizin, milletimizin başına gelen en büyük felâketler Avrupa sermayesi yüzündendir. Avrupa sermayesinin duhulünden itibarendir ki saltanat-ı Osmaniye pek süratle dağılmağa yüz tutmuş, borçlanma uçurumuna doğru dev adımlarla yürümeye başlamıştır.”

Osmanlı Devleti’ni uçuruma götüren Batı sermayesi, emperyalistlerin en büyük silahı olmuştur. Özellikle 1838 tarihli Baltalimanı Antlaşması Osmanlı’da mevcut cılız sanayii yok etmekle kalmamış, küçük esnafı da yaralamıştır. Akçura’ya göre Osmanlı’nın çöküşündeki en önemli faktör budur. Ekonomik olarak bağımsız olamayan Osmanlı, siyaseten de bağımsızlığını yitirmiş ve nihayet kenarına kadar geldiği uçurumdan aşağı düşmüştür.

TARİH TEKERRÜR ETTİ

Bugün de ekonomimiz borç batağına saplanmış durumda. Karaosmanoğullarının, Özalların, Kemal Dervişlerin, Tayyip Erdoğanların Batı sermayesinin istekleri doğrultusunda uyguladıkları programlar bu durumu yarattı.

Adına liberal ekonomi dediler, dünya ile bütünleşme dediler, küreselleşme dediler kapıları, pencereleri açtılar ve sömürücü sermaye de bu açıklardan ülkemize girip tahribatını yapacağı kadar yaptı.

Tarih tekerrür etti ve dün Osmanlı’nın başına ne geldiyse, bizim başımıza da aynısı geldi.

BATI SERMAYESİ NE YAPTI?

Yabancı sermaye borç olarak girdi, yüksek faizler topladı.

Özelleştirme adı altında girdi, işletmelerimize, fabrikalarımıza, bankalarımıza el koydu; elde ettikleri kârları transfer etti.

Tarımımızı, sanayileşmemizi baltaladı, bizden ucuza aldığı hammaddelerden ürettiği ürünlerini bize pahalı olarak sattı.

Gümrüklerimizi kaldırttı, sanayimizi rekabet edemez hale getirdi, Türkiye’yi açık Pazar haline dönüştürdü.

Para girişini devlet kontrolünden çıkardı, borsa ve diğer finans oyunları ile paramızı hortumladı.

Bizleri kendi ülkelerinde ucuz işçi olarak çalıştırıp emeğimizi sömürdü.

Yabancıya gayrimenkul satışları kolaylaştırıldı, topraklarımıza el koydu.

Kendi kömürümüzü, kendi madenimizi çıkaramaz duruma getirdi ve yurt dışından ithalat yapmak mecburiyetinde bıraktı.

Sonuçta üreten değil, borç para ile mal ithal eden bir ülke haline geldik.

Oysa Akçura’yı dinleseydik, tarihten ders alsaydık bütün bunlar olmazdı.

BATI SİSTEMİ İÇİNDE ÇÖZÜM YOK

Batı’nın bize reva gördüğü muameleler: Güneydoğu Anadolu’yu verin, bölünün; liberal ekonomi programına devam edin, sömürülün; Ege ve Kıbrıs ve denizlerdeki haklarınızdan vazgeçin, küçülün.
Batı sistemi içinde kalarak bu sorunlara çözüm bulamayız. Batı’nın çıkarları ile bizim çıkarlarımız birçok alanda birbiriyle çelişiyor. Bu sistemin bize hayrı yok.

Türkiye, Atlantik sistemi içinde kalarak bu kötü niyetleri bertaraf edemeyeceğini anlamış ve yönünü Avrasya’ya çevirmiştir. İyi de etmiştir. Şimdi sıra borçlanma ekonomisini terk etmeye ve üretim devrimini gerçekleştirmeye gelmiştir. Akçura’nın da gösterdiği yol da budur.