AYRILIKLAR BİRLİKTELİKLER VE DEĞİŞMELER
Gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyada ve dost sohbetlerinde şuna benzer ifadeler sıkça okunur, duyulur oldu: “Vatan partisi değişti”, “AKP’ye yanaştı”, “AKP’ye yaltaklanıyor”. Çok sığ, çok yanlış ve çoğu zamanda kasıtlı söylenen sözler.
Kimin değiştiğini, hangi partinin hangi partiye yanaştığını anlamak için biraz gerilere gidelim ve hafızamızı tazeliyelim.
Partilerde en köklü değişiklikler, 2002 Millet Vekili seçimlerinden önce oldu. Amerika, BOP gerçekleştirmek için, Türkiye’de yeni bir iktidar oluşturmak istedi. 2001 yılında, R T Erdoğan ve A Gül’ün başını çektiği bazı Fazilet Partisi kökenliler, ANAP ve DYP’den ayrılan bazı isimler bir araya geldiler ve AK Parti’yi kurdular. Bu kuruluş, yeni iktidar için atılan ilk adım oldu.
Sıra Ecevit başkanlığındaki 57. Hükümeti bozmaya ve meclisi seçime zorlamaya gelmişti. Bu görevi de Kemal Derviş üstlendi ve DSP’yi böldü, ANAP’tan bazı milletvekillerini ayarttı ve hükümeti azınlık durumuna düşürdü. Erken seçime gitme zorunluluğu doğdu.
3 Kasım 2002 tarihinde genel seçimler yapıldı ve AKP tek başına iktidara geldi. AKP genel başkanı Erdoğan yasal zorunluluk nedeniyle milletvekili ve başbakan olamadı. Bu durumda CHP ve AKP beraber hareket etti ve yapılan yasa ve anayasa değişiklikleri ile Erdoğan’nın önü açıldı.
AKP iktidarı üçlü bir kolisyondu: Erdoğan, Gül ve FETÖ. Ülkeyi bu koalisyon yönetmeye başladı. Bu kaolisyon neler yaptı ve kimler bu koalisyonun icraatlarını kolaylaştırdı, yardım etti ve kimler karşı çıktı, hatırlayalım:
İKİZ YASALAR
İki Birleşmiş Milletleri sözleşmesi var: “Medeni ve Siyasi Haklaa İlişkin Uluslararası Sözleşme” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”. Bu iki sözleşme “İkiz Yasalar” olarak biliniyor. Türkiye’yi federasyona ve bölünmeye götürme ve hevesi içinde olan küresel güçler bu sözleşmelerin onaylanmasını ve yasalaşmasını Türkiye’ye dayatıyordu.
Abdullah Gül başkanlığındaki hükümet, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’yi 23 Aralık 2002 tarihinde TBMM’ne sevk etti. Bu sözleşmenin ikizini ise Tayyip Erdoğan hükümeti meclise taşıdı. Her iki sözleşme 2003 Haziran ayında, önce komisyondan daha sonra genel kuruldan geçerek kanunlaştı. CHP hem komisyonda hem de genel kurulda AKP ile birlikte hareket etti. Hem de Genel Kurmay temsilcisinin komisyonda çok ciddi uyarılarda bulunmasına rağmen.
Doğu Perinçek ise bu yasaları “İkiz ihanet yasaları olarak” nitelendirmişti. Aydınlık gazetesinde de çok ciddi eleştiriler yayınlanmıştı.
“İkiz yasaların” özelliği, halkların, mezheplerin yani farklı toplumsal kökenlere sahip olanların “kendi kaderini tayin etme” hakkı vermesiydi. Yani bunu imzalayan devletlerde yaşayan etnik kökenliler, dilerse ayrılabilir, kendi kendini yönetebilir.
ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ
“İkiz İhanet Yasaları” meclste onaylandıktan sonra, “Üçlü Kolalisyon” 2004 yılında, küresel güçlerin dayatması ile bir anayasa değikiliğini gündeme getirdi. Bu değişiklik bazı olumlu maddeler içermesine rağmen milli devlet yapısını ve bağımsızlığımızı tehdit eden değişikliller de içeriyordu.
Uluslararası anlaşmaların iç hukukun üzerinde tutulmasını düzenleyen ''Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma'' başlıklı Anayasa'nın 90. maddesinde değişiklik öngörüyordu. Teklifin 7. maddesi, ''Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır'' hükmünü içeriyordu.
Maddenin oylamasına, 453 milletvekili katıldı. CHP ve AKP beraber hareket etti ve bu madde büyük bir çoğunluk oyu ile Kabul edildi. Bu maddenin kabulü ile diğer bazı sözleşmeler gib “ikiz yasalar” da anayasa koruması altına alındı.
Bu maddenin değiştirilmesinde, CHP ve AKP yanyana bir duruş sergilemiş, Perinçek ise bu değişikliğin tehlikelerine dikkat çekip karşı olduğunu beyan etmişti.
AKP, 2011 yılında tam bir karşı devrim anayasası yapmaya kalktı. Yapılmak istenen bu yeni anayasanın önemli maddelerini hatırlayalım:
Bu anayasa ile Türk kavramı anayasadan çıkarılacak, Atatürk milliyetçiliği tasfiye edilecek, Güneydoğu bölgesine özerklik verilecek, laiklik ilkesi kalkacak, egemenlik milletlerarası güçlere devredilecek.
PKK ile görüşülerek hazırlanan bu yeni anayasayı meşrulaştırma görevini ise CHP ve MHP mecliste kurulan komisyona katılarak üstlendiler. AKP, bu partileri böylece ihanet anayasasının içine çekmiş oldu.
Sayın Perinçek ise CHP ve MHP’nin masaya oturmamaları gerektiğini ısrarla söyledi ama ne CHP ne de MHP kararlarından dönmedi. Bu yeni anayasa fikri, milli güçlerin direnci karşısında yenilgiye uğradı ve 2013 yılında, AKP’nin masayı terk etmesi ile çalışmalar durdu.
MİLLİYETÇİ AYDINLARA VE ASKERLERE KURULAN KUMPAS
Üçlü kolalisyon, 2008 yılında en başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Vatan Partisi yöneticilerine, milliyetçi aydınlara, Atatürkçülere karşı Amerika'nın ve NATO'nun ve Avrupa Birliği çevrelerinin bölgedeki menfaatleri doğrultusunda FETÖ örgütünü kullanarak kumapslar kurdu. Türk ordusunun en parlak generalleri, amiralleri, subayları, astsubayları hapse atıldılar ve Türk ordusundan tasfiye edildiler.
Yargılanmalar devem ederken, Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Bahçeli, “Gerçek darbeciler yargılanmalıdır” şeklinde beyanatlar verip, bu kumpası yandan da olsa desteklediler. Ben bu davanın savcısıyım diyen Sayın Erdoğan’ın yanında yer aldılar.
Sayın Perinçek ise o günlerde mahkeme salanunda “Türkiye’yi böldürtmeyiz, Anayasa’dan Türk kimliğini sildirtmeyiz” diye hakimlerin yüzüne haykırıyordu.
AÇILIM SÜRECİ
Erdoğan, Gül ve Fethullah koalisyonu, kendilerini iktidara taşıyan küresel güçlerin arzusu doğrultusunda, Türkiye’yi bölünmeye götürecek olan “Çözüm sürecini” başlattı. 2012 yılının Aralık ayında MİT Müsteşarı Hakan Fidan İmralı adasına giderek Öcalan’la görüştü. Erdoğan da bu görüşmeyi doğruladı. Daha sonra bu görüşmelere devam edildi.
Açılım sürecine Kılıçdaroğlu’nun itirazı yöntem konusundaydı. Meclise getirin, “Kürt sorununu” hep beraber çözelim diyordu ve ilave ediyordu: “CHP, Kürt meselesinin kalıcı çözümü için atılacak samimi ve sağlıklı sonuçlar verecek bütün adımların destekçisidir.”
MHP lideri Bahçeli ise, mitingler düzenliyerek açılım politikalarına cepheden karşı çıktı. AKP’nin yanında değil, karşısında yer aldı. Perinçek de o dönem AKP’nin Türkiye’yi bölünmeye götürecek politikalarına şiddetle karşı duruyordu.
KOALİSYON BOZULUYOR
2013 yılından itibaren üçlü kolaisyonda önce çatlaklar oluştu, daha sonra da tam olarak bozuldu.
2013'de 17-25 Aralık yolsuzluk iddiaları, Fethullah ile Erdoğan’nın arasının açıldığının işaretini verdi. Gül ise hâlâ Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın yanındaydı.
2014 yılında süresi dolan Gül, yasalar olarak mümkün olmasına ragmen, Cumhurbaşkanlığına aday olmadı. Yapılan seçim sonucu Erdoğan cumhurbaşkanı oldu. Başbakanlığa ise Davutoğlu atandı. Erdoğan Gül beraberliği sarsılmış ama bozulmamıştı. 2016 yılında Davutoğlu’nun istifaya zorlanması ile bu birlik de tamamen bozulmuş oldu. Kılıçdaroğlu ise Davutoğlu'na sahip çıktı.
Koalisyon önce çatırdayıp sonra yıkılırken Türkiye’de çok önemli gelişmeler oldu. Koalisyon bozulunca da insiyatif tamamen Erdoğan’ın eline geçti.
ÖNEMLİ GELİŞMELER
2014 yılı Mart ayında, Silivri duvarları yıkıldı ve Perinçek’le birlikte tüm vatanseverler tutsaklıktan kurtuldu.
24 temmuz 2015: TSK’ya bağlı jetler Kuzey Suriye’de IŞİD, Kuzey Irak’a PKK hedeflerine hava operasyonu düzenledi. Bu operasyon açılım sürecinin bittiğini gösterdi Takip eden günlerde PKK’nın yurt içi ve dışındaki varlığı yok edilmeye başlandı. Teröristler açtıkları hendeklere gömüldü.
24 Kasım 2015 Rus uçağı düşürüldü, Türk Rus ilişkileri ileri düzeyde bozuldu. Davutoğlu “Emri ben verdim” diye övündü.
15/16 Temmuz gecesi 2016’da Amerika FETÖ aracılığı ile Türkiye’yi işgal etmeye kalktı. Kahraman ordumuz ve polislerimiz miletiyle bütünleşerek Amerika’yı yendi. Gladio yok edildi. BinlerceFETÖ mensubu hapse etlıdı, kamu görevinden uzaklaştırıldı.
6 Ağustos 2016’da Fırat kalakanı harekatı yapıldı ve Amerika ve İsrail’in İran’dan başlayıp Akdenize kadar uzanması planlanan adı Kürdistan olacak olan ikinci İsrail devletinin kurulmasını önleyecek çok önemli bir adım atıldı.
14-15 Eylül 2017 tarihinde Türk, Rus ve İran liderleri Astana’da toplandı ve “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğinin, bağımsızlığının, birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması meselelerinde gösterdikleri bağlılığı bir kez daha ilan” edildi.
20 Ocak 2018’de Zeytin Dalı, 9 Ekim 2019’da Barış Pınarı harekatları yapıldı. Terör örgütlerine önemli darbeler indirildi.
Pençe haerekatlarıyla da Irak’ın kuzeyindeki PKK unsurları temizleniyor. Yurt içinde ise Kıran operasyonları devam ediyor.
Amerika’nın her türlü tehdidine ragmen Rusya’dan S-400’ler alındı. Rusya ile askeri işbirliği imkanları artırıldı.
Türkiye, Doğu Akdeniz’de donanma güçleri koruması altında ve Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın tehditlerine rağmen sondaj çalışmaları başlattı. Son olarak da Libya ile çok önemli bir anlaşma yapıldı ve Doğu Akdeniz’deki haklarımız güvence altına alındı.
PARTİLERDEKİ DEĞİŞİMLER
Son yıllarda partilerin Türkiye’nin meselelerine bakış açılarında ve tutumlarında çok köklü değişiklikler oldu. Bu değişiklikler, partilerin birbirlerine bakış açılarını ve yakınlıklarını da değiştirdi. Bu değişikliklere ragmen halkımızın büyük çoğunluğu, sanki hiç bir şey olmamış gibi, eskiden hangi partiyi destekliyorlarsa gene onu desteklemeye devam etti.
AKP’de üçlü koalisyon bozuldu. Eski ortak FETÖ düşman oldu. Gül ve ekibi partiden koptu, Erdoğan tek kaldı. Açılım politikalarından vazgeçildi, teröristlere karşı silahlı mücadele başladı. FETÖ mensupları kamu görevinden uzaklaştırıldı, üyelerin büyük kısmı hapislere atıldı. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarını koruyacak adımlar atıldı. Eski dost HDP düşman oldu.
Rusya ve İran ile birçok alanda işbirliğine gidildi.
CHP’de Kılıçdaroğlu genel başkan olduktan sonra partinin yöneticileri önemli ölçüde değişti. Ulusalcılar, gerçek Atatürkçüler tasfiye edildi. PKK/HDP sevicileri, Atatürk’e kefere diğenler, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını iddia edenler, CIA’nın tescilli adamları, Amerikan muhibleri partide söz sahibi oldular.
AKP’den kopan FETÖ ve PKK/HDP CHP’ye sığındı. CHP’liler, PKK’nın meclise girmesi için yoğun çaba harcadılar. Görevden alınan PKK ve FETÖ mensuplarına sahip çıktılar. Doğu Akdeniz’de milli politikaların ve Mavi Vatan’ın karşısında yer aldılar. AKP’de üçlü koalisyon bozulduktan sonra muhalefetin şiddetini artırdılar.
AKP’nin açılım politikaları uyguladığı günlerde Erdoğan’ı çok sert biçimde eleştiren Bahçeli, üçlü koalisyon bozulduktan ve Amerika karşıtı politikalar yürütmeğe başladıktan sonra AKP’ye destek vermeğe başladı. Bahçeli’nin bu tutumundan rahatsız olan bazı MHP’liler İYİ Parti’yi kurdular ve Akşener’i genel başkanlığa seçtiler.
Vatan Partisi’nin lider kadrosu, üçlü koalisyon (Erdoğan, Gül ve FETÖ) tarafından hapse atılmasına rağmen antiemperyalist politikalarından vaz geçmedi. Üçlü koalisyon bozulup, Erdoğan’ın PKK ile silahlı mücadeleye başlaması ve FETÖ’nün üzerine kararlı bir şekilde gitmeye başlaması, Rusya ve İran ile bölgedeki Amerikan projelerine karşı işbirliği içine girmesi ile Vatan Partisi ve onun lideri Perinçek AKP’ye MHP ile birlikte destek vermeye başladı.
AKP ve Erdoağan'ın Amerikancı politikalrdan uzaklaşıp yönünü Avrasyaya çevirmesiyle birlikte bir karşı cephe oluştu. CHP, İYİP, SP ve HDP'den oluşan bu cephe Erdoğan'ı rakipden öte düşman olarak görmeye başladı. Son olarak bunlara Gül-Babacan ve Davutoğlu ekip de katıldı.
Bunlar iktidarın her yaptığına kötü demeyi muhalefet olarak görmektedir. Türkiye yönünü Avrasyaya döndükçe, muhalefet anlayışları da daha da sertleşmektedir.
MHP ise AKP ile ittifak yaptı. Özellikle güvenlik konularında, bugüne kadar, iktidarı tam olarak destekledi
Vatan Partisi, Erdoğan ve AKP'yi düşman olarak değil rakip olarak görmektedir. Türkiye'nin PKK ile olan silahlı mücadelesini, FETÖ'yü tasfiye etme çalışmalarını desteklemektedir. İki önceliği vardır; vatan bütünlüğü ve ekonomik kalkınma. Bu konularda iktidarın doğru yaptığına doğru, yanlış yaptığına yanlış demektedir.
“Vatan partisi değişti”, “AKP’ye yanaştı”, “AKP’ye yaltaklanıyor” iddialarının kaynağı Amerikancı cephe ve bu cephenin yalanlarına inanan saf insanlardır. Vatan Partisi dün de Türkiye cephesindeydi bugünde aynı cephededir. Üstlendiği 'Kemalist Devrimi' tamamlama görevi gereği çalışmalarını büyük bir gayretle sürdürmektedir.
26 Aralık 2019 Perşembe
22 Aralık 2019 Pazar
CUMHURBAŞKANI’NIN
İSKİLİPLİ ATIF MERAKI
Sayın Erdoğan
katıldığı bir ödül programında şöyle demiş:
“İskilipli Atıf
Hoca'nın idamından Dersim olaylarına, Türkçe ezan zulmünden 27 Mayıs
darbesindeki rolüne kadar pek çok üzücü hadisede, CHP kendi tarihiyle yüzleşme
cesareti gösterememiştir.” "CHP'nin bir an önce milletin karşısına çıkıp
bu ülkeye yaşattıkları için ya özür dilemesi
ya da üzücü olaylardaki rolleri için pişmanlık duyduğunu millete
söylemesi gerekiyor."
Sayın
cumhurbaşkanı açıkca CHP’yi suçluyor, bugünkü YCHP’yi değil Müdafa-i Hukuk
cemiyetlerinin devamı olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nı suçluyor. Ve onun büyük
lideri Atatürk’ü suçluyor.
Suçladığı Atatürk
ve CHP, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı savaşarak bir büyük
devrimi gerçekleçtirmiştir. Bu devrim sayesine Türkiye halkı padişahın kulu
olmaktan çıkıp, özgür, başı dik vatandaşlar haline gelmiştir. Sayın Erdoğan’ın oturduğu makam da bu devrim
sayesinde kurulmuştur.
Atatürk ve CHP’nin
bu kutsal mücadelesi olmasaydı veya savaşı emperyalistler ve işbirlikçileri
kazansaydı, Sayın Erdoğan muhtemelen şimdi Rize’nin bir köyünde balıkçılık
yapıyordu.
Savunduğu ve övdüğü
İskilipli Atıf ise, hoca kılığına girmiş, emperyalizmin bir uşağıydı.
İstiklal
savaşımıza ve bu savaşın sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne şiddetle karşı
koyan ve karşı koymayı hainlik mertebesine yükselten birine Sayın Cumhurbaşkanı’nın
sahip çıkması çok yanlış olmuş.
KİM BU İSKİLİPLİ
ATIF HOCA
Atıf Hoca Kuvvayı
Milliye karşıtıdır. Teali İslam Cemiyeti'nin kurucusu ve yöneticisidir.
Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan bildiride, Kuvayı Milliye mensuplarına,
'İngilizleri kızdırdınız' diyerek çıkışan İskilipli Atıf, Mustafa Kemal ve
silah arkadaşlarına ise 'eşkiya' diyerek, 'katlerinin vacip' olduğunu
söylemiştir.
Teali İslam
Cemiyeti, Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kurulmuştur.
İslamcılık ile İngiliz yandaşlığını beraber sürdürmüştür. Bağımsızlık savaşına
karşıdır çünkü bu cemiyete göre Yunanlılar ve İngilizler iyidir. Bu savaşı da
bunlar kazanacaktır çünkü onların arkasında Kuvvayı Milliye gibi "cahilce
bir cesaret" değil, “uygarlık zekâsı” vardır.
Atıf Efendinin
Teali İslam Cemiyeti Başkanı (Reisi Evvel) olarak yayınladığı bildiriden birkaç
satır aktaralım da kime hizmet ettiği anlaşılsın:
"Mustafa
Kemal ve Kuvvayı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden kaçıyor.
Zavallı saf ve gafil halktan topladıkları askerlere 'siz burada onlarla
savaşın, biz de arkalarını çevirelim' diyerek sıvışıyorlar. Yazık ki halkımız
Talât, Enver, Cemal, Mustafa Kemal gibi beş on eşkıyanın vücudunu ortadan
kaldırmak için gereken fedakarlığı yapmıyor.” “ ...Bu eşkıyaları ve asileri en
kısa zamanda bertaraf etmek hepimize farzdır.”
“Harp yıllarında
sizleri cephe cephe sürükleyen ve din kardeşlerinizin suçsuz yere ölmelerine
sebep olanlar arasında Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi zalimler de
vardı. Siz bu zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız?”
“Elinize
aldığınız bu fetva Allah'ın emridir, Padişah fermanıdır. Sizler bu katil canavarları
daha fazla yaşatmamakla mükellef ve görevlisiniz. Bunların vücudlarını külliyen
ortadan kaldırmak Müslümanlık için farz olmuştur."
İSKİLİPLİ ATIF NE
İSE FETÖ DE ODUR
İskilipli Atıf, o
devrin Fethullah Gülen’idir. Teali İslam Cemiyeti ise, o devrin FETÖ’südür. Her
ikisi de hoca kisvesine bürünürek emperyalizmin atına binmiş ve Türk milletinin
kılıç sallamıştır. Aralarındaki tek fark, ilki Cumhuriyet’in kuruluşuna karşı
çıkmış, diğeri ise kurulan Cumhuriyet’i yıkmaya çalışmıştır.
Sayın
Cumhurbaşkanı’nın FETÖ ile mücadele ederken İskilipli Atıf ve Teali İslam
Cemiyeti’ne sahip çıkması önemli bir çelişkidir.
GERÇEKLERİ
GÖRELİM
Herkesin şu
gerçekleri görmesi ve kabullenmesi gerekir:
20 Yüzyılın
başında Türkiye halkı, Atatürk ve CHP önderliğinde “Türk Milleti” olarak
birleşerek bir büyük savaş vermiş ve bir büyük devrimi gerçekleştirmiştir.
Bu devrimi gerçekleştirirken
karşı çıkanları da cezalandırmıştır.
Bu devrim
sonucunda, yeni bir devlet kurmuş ve adına da Türkiye Cumhuriyeti demiştir.
Türkiye halkı
artık ümmet değil millettir. Cumhurbaşkanı da halife değil, devlet başkanıdır.
Ve maalesef CHP
de artık “Cumhuriyet Halk Fırkası” değil, YCHP’dir. Sayın cumhurbaşkanı
eleştirecekse, YCHP’yi eleştirmelidir.
14 Aralık 2019 Cumartesi
YUSUF AKÇURA VE
BORÇLANMA EKONOMİSİ
Bundan 143 yıl
önce 2 Aralık 1876 tarihinde Kazan’da doğan Yusuf Akçura Türk devrim tarihinin
en önemli kişilerinden birisidir. Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan,
Kemalizm’e de kaynaklık yapan 'Türkçülük' siyasetinin gelişmesinde büyük rol
oynamıştır.
Abdülhamid
zamanında, diğer Türkçüler gibi hapse atılmış ve sürgüne gönderilmiştir. 1908
devriminden sonra İstanbul’a dönmüş ve yoğun bir tempo ile Türkçülük fikrinin
yayılmasına hizmet etmiştir.
Onun Osmanlı
Devleti’nin iktisadi çöküşüyle ilgili yaptığı tespitler, bugünün borç batağına
saplanmış ekonomimizi anlamamızda büyük önemi vardır.
2.
Mahmut zamanında
başlayan borçlanma siyasetinin Osmanlı Devleti’ni nasıl iflasa götürdüğü anlaşılırsa,
Türkiye’nin de 500 milyar dolar dış borç altına nasıl girdiği kolaylıkla
anlaşılır. Bu bakımdan Akçura’nın o dönem için yazdıklarını hatırlamakta fayda
var:
“Avrupa’da büyük
sanayi ve sermayenin oluşmasıyla, Osmanlı ülkesine girişi, ekonomimizi alt üst
etti ve memleketimizin ekonomik krizinde hiç şüphesiz, en önemli etken oldu...
2. Mahmut
zamanında, ecnebi milletlerden borç almak, borçlanmak düşünüldü. Abdülmecit
zamanında borçlanma kapısı geniş açıldı ve en çok bu kapıdandır ki Avrupa’nın
büyük sermayesi, Osmanlı ülkesine girip istila etti. Sanayi ürünleri ile
memleketten aldığı kazanca para kirası olarak aldığı faizler eklendi.
Ecnebilerden alınan borç paraların mühim bir kısmı, egemen zümre ve padişahlar
tarafından verimsiz masraflara harcandı.
Devlet bütçesinin
masraflar kısmına borç faizleri de yüklenince, denge daha çok bozuldu. Fakat bu
borçlanma belası bunla da kalmadı. Devlet, borcunun faizlerini ödeyemeyince,
müflis borçlulara yapılan muamele, konkordato Osmanlı Devleti’ne reva görüldü:
Düyun-u Umumiye kurumu kuruldu.
Kim ne derse
desin, Osmanlı saltanatında, Düyun-u Umumiye Kurumu, devlet içinde devlet
mahiyetindeydi, iktisadi bağımsızlığımızı ve bunun üzerine siyasi
bağımsızlığımızı büsbütün yaraladı.”
“...Memleketin
seneden seneye fakirleşmesinin en mühim sebebi, kanaatimce ecnebi sermayesinin
memleketimize girip faiz ve temettü yolu ile müstakil sanayi ve ticaretimizi
imha suretiyle, milli servetimizi çekmesi ve ezmesi olmuştur. Avrupa
sermayesinin istilasının sonuçları bu kadar mı? Hayır efendiler, hayır! Bu
istiladan dolayı memalik-i Osmaniye’de küçük ve orta sanayi hemen hemen
kalmadı”
Devletimizin,
milletimizin başına gelen en büyük felâketler Avrupa sermayesi yüzündendir.
Avrupa sermayesinin duhulünden itibarendir ki saltanat-ı Osmaniye pek süratle
dağılmağa yüz tutmuş, borçlanma uçurumuna doğru dev adımlarla yürümeye
başlamıştır.”
Osmanlı
Devleti’ni uçuruma götüren Batı sermayesi, emperyalistlerin en büyük silahı
olmuştur. Özellikle 1838 tarihli Baltalimanı Antlaşması Osmanlı’da mevcut cılız
sanayii yok etmekle kalmamış, küçük esnafı da yaralamıştır. Akçura’ya göre
Osmanlı’nın çöküşündeki en önemli faktör budur. Ekonomik olarak bağımsız
olamayan Osmanlı, siyaseten de bağımsızlığını yitirmiş ve nihayet kenarına
kadar geldiği uçurumdan aşağı düşmüştür.
TARİH TEKERRÜR
ETTİ
Bugün de
ekonomimiz borç batağına saplanmış durumda. Karaosmanoğullarının, Özalların,
Kemal Dervişlerin, Tayyip Erdoğanların Batı sermayesinin istekleri
doğrultusunda uyguladıkları programlar bu durumu yarattı.
Adına liberal
ekonomi dediler, dünya ile bütünleşme dediler, küreselleşme dediler kapıları,
pencereleri açtılar ve sömürücü sermaye de bu açıklardan ülkemize girip
tahribatını yapacağı kadar yaptı.
Tarih tekerrür
etti ve dün Osmanlı’nın başına ne geldiyse, bizim başımıza da aynısı geldi.
BATI SERMAYESİ NE
YAPTI?
Yabancı sermaye
borç olarak girdi, yüksek faizler topladı.
Özelleştirme adı
altında girdi, işletmelerimize, fabrikalarımıza, bankalarımıza el koydu; elde
ettikleri kârları transfer etti.
Tarımımızı, sanayileşmemizi
baltaladı, bizden ucuza aldığı hammaddelerden ürettiği ürünlerini bize pahalı
olarak sattı.
Gümrüklerimizi
kaldırttı, sanayimizi rekabet edemez hale getirdi, Türkiye’yi açık Pazar haline
dönüştürdü.
Para girişini
devlet kontrolünden çıkardı, borsa ve diğer finans oyunları ile paramızı
hortumladı.
Bizleri kendi
ülkelerinde ucuz işçi olarak çalıştırıp emeğimizi sömürdü.
Yabancıya
gayrimenkul satışları kolaylaştırıldı, topraklarımıza el koydu.
Kendi kömürümüzü,
kendi madenimizi çıkaramaz duruma getirdi ve yurt dışından ithalat yapmak
mecburiyetinde bıraktı.
Sonuçta üreten
değil, borç para ile mal ithal eden bir ülke haline geldik.
Oysa Akçura’yı
dinleseydik, tarihten ders alsaydık bütün bunlar olmazdı.
BATI SİSTEMİ
İÇİNDE ÇÖZÜM YOK
Batı’nın bize
reva gördüğü muameleler: Güneydoğu Anadolu’yu verin, bölünün; liberal ekonomi
programına devam edin, sömürülün; Ege ve Kıbrıs ve denizlerdeki haklarınızdan
vazgeçin, küçülün.
Batı sistemi
içinde kalarak bu sorunlara çözüm bulamayız. Batı’nın çıkarları ile bizim
çıkarlarımız birçok alanda birbiriyle çelişiyor. Bu sistemin bize hayrı yok.
Türkiye, Atlantik
sistemi içinde kalarak bu kötü niyetleri bertaraf edemeyeceğini anlamış ve
yönünü Avrasya’ya çevirmiştir. İyi de etmiştir. Şimdi sıra borçlanma
ekonomisini terk etmeye ve üretim devrimini gerçekleştirmeye gelmiştir.
Akçura’nın da gösterdiği yol da budur.
6 Aralık 2019 Cuma
AMERİKA’NIN SİYASİ AYAKLARI
Televizyonlarda, gazetelerde, FETÖ’nün siyasi ayağı
üzerinden bir ayak tartışmasıdır sürüp gidiyor. Bu ayak kimdir, nedir bir türlü
karar verilemiyor.
Oysa her şey gün gibi ortada; FETÖ’nün de PKK’nın da siyasi
ayağı aslında Amerika’nın Türkiye içindeki ayaklarıdır.
Amerika’nın siyasi ayakları sadece bunlar da değil; vatansız
solcuların, sahte Atatürkçülerin, yalancı İslamcıların, neoliberal ekonomi
takıntıları olanların da özelliği bu. Amerika’ya ayak olmuşlar içimize
girmişler, siyasallaşmışlar;“siyasi ayak” olmuşlar.
Türkiye’de iki siyasi ayak var: Türkiye’nin siyasi ayağı ve
Amerika’nın siyasi ayağı. Üçüncü bir siyasi ayak yok. Ya birini destekleyeceksiniz
ya da öbürünü.
PKK’nın siyasi ayağı apaçık ortada: HDP. HDP yetkilileri de
bu gerçeği inkâr etmiyorlar. Ama bir de gizli ayak var; HDP’li mahkumları
hapishanelerde ziyaret edip onalara başarılar dileyenler, HDP’li belediye
başkanları görevden alınınca onlara sahip çıkanlar, HDP kapatılsın dendiğinde
ama bu parti oy alıyor diyenler ise gizli ayak.
AMERİKA’NIN AMAÇLARI
Amerika, daha geniş anlamıyla Batı sistemi neden Türkiye
içine ayaklarını uzatır? Nedir istekleri? Türk milletine neleri dayatır? Bunları
bilirsek, bu yabancı ayakları da kolaylıkla tanırız.
Atlantik sistemi (Batı), bize dört 4 hususu bizden talep
eder:
1.
Güneydoğu’muzu bizden koparıp, kurmak
istedikleri adı Kürdistan kendisi ikinci İsrail olan devlete vermek.
2.
Neoliberal ekonomi programlarını devam ettirip
bizi ekonomik olarak sömürmek.
3.
Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeniz’deki haklarımızdan
vaz geçirmek.
4.
Ermenilere soykırım yaptığımızı kabul ettirip
arkasından da tazminat ve toprak talep etmek.
Amerika’nın bu projelerini gerçekleştirmesi için iki yolu
var: Birincisi, bu isteklere evet diyecek iktidarları başa getirmek; ikincisi,
askeri müdahale.
12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, 3 Kasım’da Türkiye’yi seçim
yapmaya mecbur bırakması, Amerika’nın iktidarı belirleme projeleriydi. Başarılı
da oldular.
Askeri müdahaleyi ise iki türlü yaptı ama başarılı olamadı,
olamayacak da…
PKK VE FETÖ AMERİKA’NIN ASKERİ GÜCÜDÜR
PKK, Amerika’nın askeri müdahale gücüdür. Kendi üniformalı
askerlerini kullanacağına, bu terör örgütünü kurup, silahlandırıp, eğitip
üzerimize saldı. Bunların üzerinde Amerikan üniforması olmadığı için halkımız
bunları sadece terör örgütü olarak görüyordu, Amerika’yı da dost ve müttefik
sanıyordu.
Amerika, ikinci askeri müdahalesini 15 Temmuz’da, Türk
askeri üniforması giymiş, FETÖ mensubu hainlerle yaptı ama yenildi. Halkımız da artık esas düşmanın Amerika
olduğunu anladı.
AMERİKA’NIN SİYASİ AYAKLARI
Türkiye, 24 Temmuz 2015’ten sonra Amerika’yı üzecek
uygulamalara başladı: PKK Türkiye içinde açtığı hendeklere gömüldü. Fırat
Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekatları ile ikinci İsrail devletinin kurulması
engellendi. FETÖ mensupları kamudan temizlenmeye başlandı. Doğu Akdeniz’deki ve
Kıbrıs’taki haklarımıza sahip çıkıldı. Rusya ve İran ile mutabakatlar
imzalandı, beraber askeri uygulamalar yapıldı. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye
olmak için teşebbüsler başladı. Çin ile ilişkiler artırıldı.
Bunlar Amerika’nın kabul edemeyeceği hususlar. Amerika, kendisinin
çabaları ile iktidar gelen AKP ve Erdoğan’ı düşman gibi görmeye başladı ve yeni
bir iktidar modeli oluşturmak için kolları sıvadı.
Gül, Babacan, Davutoğlu devreye sokuldu. HDP, Demirtaş CHP’nin
koruması altına alındı, MHP parçalandı, SP’e CHP’ye yaklaştırıldı. Böylece yeni
bir siyasal işbirliği ortaklığı ortaya çıktı. Ve böylece de Amerika’nın siyasi
ayağı yeniden şekillenmiş oldu.
TÜRK MİLLETİ İZİN VERMEZ
Şunu herkesin anlaması lazım: Türk milleti, Amerika’nın
dolayısıyla Atlantik sisteminin gerçek yüzünü görmüş ve yüzünü Avrasya’ya
çevirmiştir. Amerika’nın Türkiye’de iktidarı belirleme gücü kalmamıştır. Türk
milleti asla buna izin vermez.
Atlantik sistemi içinde kalarak vatan bütünlüğümüzü korumaya
ve ihtiyaç duyduğumuz üretim devrimini yapmamıza imkân yoktur.
Bu sistem, Türkiye’yi yıllardır sömürüyor. Vatan
bütünlüğümüze kastediyor. Mavi vatanımızı elimizden almak istiyor. Bizi
soykırımcı ilân ediyor. Onun için diyoruz ki, Atlantik devri kapanmıştır. Geleceğimiz Avrasya’dadır. Yeni bir işbirliği ortamı doğmuştur.
Türkiye’nin dışında, 100 milyonun çok üzerinde soydaşımız da
bu coğrafyada yaşıyor. Türk kardeşlerimiz de orada bizi bekliyor.
Amerikan ayaklarının Türkiye’yi yönetme devri bitmiştir.
27 Kasım 2019 Çarşamba
ANAYASAYI DEĞİŞTİRİP AMERİKAYI DİZE GETİRMEK(!)
Gazetelerden öğreniyoruz; CHP İstanbul İl Başkanı Canan
Kaftancıoğlu, Emek ve Adalet Platformu'nun düzenlediği sempozyumda bir konuşma
yapmış ve şöyle söylemiş:
"Türkiye'nin çok uzun zamandır bir sorunu var. Daha
önemli bir sorunu ise demokrasi sorunu vardır. Kürt sorunu ve demokrasi sorunu
birbiriyle ilintilidir. Demokrasi sorunu çözülmeden Kürt sorunu çözülemez.”
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’da benzer
sözler etmiş. DieWelt Editörü
Daniel-Dylan Böhmer’le yaptığı röportajda “Türk Hükümeti, Kürtlere barışçı bir
çözüm getirmelidir. Demokratik özgürlüklerini ve temel insan haklarını güvence
altına almalıdır.”
CHP’NİN TERÖRE BAKIŞ AÇISI
CHP’nin teröre bakış açısı bu! Daha önce de Sayın
Kılıçdaroğlu ve diğer CHP’li yetkililer terör sorununu Kürt sorunu olarak niteleyip
TBMM’ne çözmek gerektiğini defalarca dile getirmişlerdi.
Bütün bunlardan şu sonucu çıkarmak mümkün: CHP’ye göre, Türkiye’de
bir Kürt sorunu var. Bu sorun, ancak TBMM’nin anayasada ve bazı yasalarda değişiklikler
yapması ve Kürtlere demokratik haklar verilmesi ile çözülür.
Amerika ve İsrail’in başını çektiği emperyalist güçler, başta
Türkiye olmak üzere, Batı Asya ülkelerinin sınırlarını değiştirmek, adı Kürdistan
olan ikinci İsrail devletini kurmak için terör örgütlerini bölgeye yığmışlar,
silahlandırmışlar, eğitmişler, maaşa bağlamışlar, ortamı kan gölüne çevirmişler
ve biz de birkaç yasa değişikliği ile bunu durduracağız.
Buna kargalar bile güler diyeceğim ama bu komiklikten öte
bir şey.
SOMUT VE NET CEVAP LAZIM
Şimdi biz bu CHP’li yöneticilere soruyoruz: Anayasa’nın
hangi maddelerini değiştireceksiniz de Amerika Türkiye’yi bölmekten vazgeçecek?
Yasalarda nasıl bir değişiklik yapacaksınız da PKK elindeki silahlar elinden
bırakıp gelip teslim olacak.
Bu sorulara demokrasi, insan hakları filan diye gevelemeler
yapmadan somut cevaplar verilmesi lazım.
İKİNCİ İSRAİL DEVLETİNİN YOLUNA TAŞ DÖŞEMEK
Türkiye vatan topraklarını korumak için PKK, YPG, PYD ile
silahlı bir mücadele ederken ve şehitler verirken, “demokrasi yok, insan
hakları yok, konuyu mecliste çözelim” gibi beyanatlar Mehmetçiği arkadan
vurmaktır. Bu ifadeler teröristleri haklı göstermeye yarar.
Demokratik özerklik, insan hakları, yerel özerklik, anadilde
eğitim gibi sözler İkinci İsrail devletine giden yola taş döşemekten başka işe
yaramaz.
Atatürk’ün partisiyiz diyen CHP’li yöneticileri, Atatürk’ün
temel görüşlerine ihanet etmekten ve onun kemiklerini sızlatmaktan artık
vazgeçsinler.
22 Kasım 2019 Cuma
TUNCELİ BİR DAHA DERSİM OLAMAZ
Bir Seyit Rıza edebiyatıdır gidiyor. Tunceli’nin şakisinden bir kahraman yaratmaya çalışıyorlar. Zalimi mazlum göstermek için çabalayıp duruyorlar.
HDP’lilerin bu tavrını anlıyorum, onlar için her hain bir kahraman zaten. Çünkü kendileri de vatana, Cumhuriyet’e, kendi halkına ihanet içinde. Biz Atatürk’ün partisiyiz diyen bazı CHP yetkililerinin aynı gayreti göstermesi ise kabul edilir gibi değil. Bunların yaptığı artık ayıptan da öte, Atatürk’ün manevi mirasına hakaret boyutuna ulaşmış durumda.
Ben de Tunceliliyim. Babam Hozatlı, annem Çemişgezekli. Ben de Çemişgezek’te doğmuşum. “Dersim olaylarını” büyüklerimden çok dinledim. Onlar olayların birer canlı tanığıydı.
Onlardan öğrendiğime göre Seyit Rıza kimdir size anlatayım: Seyit diye anılır, seyit değildir: Ağa olarak bilinir ama aslında eşkıyanın tekidir. Yoksul Tunceli köylüsüne yapmadığı zulüm kalmamıştır. Hırsızlık onda, gasp onda, adam kaçırma onda, adam öldürme onda…
Köylülerin elinden davarını, eşeğini, atını, mahsulünü zorla alırmış. Direnen olursa, mermi boşa gitmesin diye silahla değil, başını taşla ezerek öldürtürmüş.
Seyit Rıza’nın adamları, babaannemim iki erkek kardeşini pusu kurup öldürmüşler. Babaannemin ismi Salih olan ve nahiye müdürü olarak görev yapan kardeşinin oğlu Efendi’yi bu asiler kaçırmış ve daha sonra “Gel çocuğunu geri vereceğiz diye” köylerine çağırmış ve yolda pusu kurarak öldürmüşler. Bu ölüm Hozat’ta büyük üzüntüye sebep olmuş ve aşağıdaki ağıt türkü yakılmış. Bu türkü halen söylenmektedir:
Hozat'ta gezerdim bir fidan boylu
Görenler derdi kim bu aslan soylu
Sorana deyin ki Hamil'in oğlu
Varsın Hozat yansın ver veran olsun
Hozat'ın gençleri intikam alsın
Hozat'ın önünde çüt pınar çıkar
Ahmed'i vurmuşlar al kanlar akar
Çifte doktor gelmiş yaraya bakar
Gençliğe doymadan giderim böyle
Rüyada görmüşüm kaderim böyle
Hozat'ın içinde okunur ezan
Ne kara yazmış ah alnını yazan
Hep Seyit Rıza'dır kavlini bozan
Yolumu kesenler yolundan kalsın
Büyüsün Efendim intikam alsın
Teştek'in başında iniş inemem
Kurşunlar sekiyor geri dönemem
Atımı kaçırdım tutup binemem
Yansın Hozat yansın ver veran olsun
Anamın gözünden akan kan olsun
Zavallı nenemin diğer kardeşini de benzer şekilde öldürmüşler. Onun içinde bir türkü söylenmiş. O türkünün de sözleri şöyledir:
Atamı bağladım nar ağacına,
Perçemim dolandı gül ağacına
Gidin söyleyin benim bacıma
Nasıl dayanacak benim acıma.
Türküde adı geçen bacı, benim babaannemdir. Rahmetli babaannem bu olayları anlatır, türküleri söyler ağlardı. Onun gözlerinden akan yaşları ve içli sesiyle söylediği türküleri asla unutamam.
ANNEMİN ANLATTIKLARI
Annem defalarca anlattı: Şakiler işi o kadar azıtmışlar ki birkaç kere Çemişgezek’i basmışlar. Karşı koymaya çalışanları öldürmüşler, kasabayı yağmalamışlar. Annem o günleri hatırlıyor. Kadınlar bir camiye toplanır, eşkıya onlara bir kötülük yapmasın diye dua edip tespih çekerlermiş.
Halen hayatta olan annem, daha geçen ay, küçük kızının yanında öldürülen yüzbaşıyı, balta ile parçalanarak öldürülen askerleri, Fırat nehrini salla geçerken salın ipi kesilerek Fırat’ın azgın sularına terk edilen ve boğulan Mehmetçikleri anlatırken gözleri doldu. Seyit Rıza’yı kahramanlaştırmaya çalışanlara lanetler okudu.
Bu asiler köprüleri yıkmışlar, telefon tellerini kesmişler, nahiye müdürü, vergi tahsildarı gibi memurları öldürmüşler, karakolları basmışlar, subayları, astsubayları, erleri öldürmüşler. Halkın mal, can ve ırz emniyeti kalmamış.
İYİ Kİ DERSİM CUMHURİYET OLDU
İşte bu ortamda askeri müdahale yapılmış ve suçlular ağır biçimde cezalandırılmış.
Bu hareket sonunda, Tunceli’de tamamı son model 14 000’den fazla silah toplanmış.
Bu isyanın Alevilikle de Kürtlükle de bir ilgisi yok. Tunceli’ye ya Cumhuriyet egemen olacaktı ya da ağalar, şeyhler, şıhlar… İsyanın bastırılması ile Tunceli halkı güvenliğe ve huzura kavuştu. Ağa zulmünün yerini devletin imkanları aldı.
Eğer Tunceli Dersim olarak kalsaydı, ben okuyamazdım, doktor, öğretim üyesi filan da olamazdım. Büyük bir ihtimalle, bir ağanın marabası olarak kalırdım. Tabii, başım taşla ezilmemişmiş veya bir kurşuna hedef olmamışsam...
15 Kasım 2019 Cuma
“ŞARK MESELESİ”, SEVR, LOZAN VE CHATHAM HOUSE
İBB Başkanı İmamoğlu Chathan House’u ziyeret etmiş çok da
iyi karşılanmış. Nedir bu Chatham derseniz, anlatalım:
Resmen 1920’de kurulmuş ama kökleri çok daha eskiye dayanıyor.
İlk kurulduğundaki adı, “Yuvarlak Masacılar”mış. Osmanlı Devleti’ni parçalamaya
yönelik Sykes–Picot haritalarını çizen ve Sevr’i düzenleyen bu masaydı.
İngilizlerin emperyalist projelerini geliştiren ve uygulamasını takip eden bu
kurum, resmen kurulunca Chatham House ismini almış.
Chatham House, Batı’nın “Şark Meselesi”ni çözmek için
faaliyet gösteren bu kurum görevine devam ediyor diyoruz çünkü Sevr ile “Batı
Sorunu”nu hallettiklerini sanan İngilizler Lozan’da Türkiye Cumhuriyet’nin
varlığını kabul edince meselenin çözülmediğini anladılar. “Şark” yani Türkler
onlar için çözülmesi gereken bir sorun olmaya devam etti ve ediyor. Onlar da bu
“kristal evi” kullanarak emperyalist arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
“NEDİR BU ŞARK” MESELESİ?
Şark meselesinin ne olduğuna dair batılı ve yerli
tarihçilerin çok farklı tarifleri var. Biz bunlardan Yusuf Akçura’nın tarifini
verelim:
“Şark meselesi, Hristiyan Avrupa milletlerinin Müslüman milletlerin
iktisadî ve siyasî nüfuz ve hükmü altına almak maksadından ortaya çıkan tarihi
meselelerin toplamıdır. Avrupa devletleri Osmanlı mülkünü farklı yönlerden zapt
etmek arzularından ve Osmanlı Devleti idaresi altında bulunan muhtelif kavimlerden
bazılarının birer müstakil hükumet teşkil etmek istemelerinden doğan tarihi olayların
toplamıdır.”
Akçura, konuya ekonomik açıdan da bakıyor: “…yakın ve uzak doğuyu
kendi sermayedarlarının kontrolleri altına almak için Avrupa hükumetleri (bir
müddetten beri Amerika hükumeti de) bu ülkelere musallat olmuşlardır.”
Avrupa devletleri şark meselesini çözerken paylaşım
mücadeleleri içine girdiler. Birinci cihan harbi de bir paylaşım savaşıdır.
Osmanlı mülkünü paylaşmada anlaşamadıkları için çözümü silahta aradılar.
MONDROS, SEVR VE LOZAN
Bu paylaşım harbi sonunda Osmanlı devleti müttefikleriyle
birlikte yenilince, İngiltere, Fransa ve diğer batılı ülkeler “Şark Meselesi”nin
sona erdiğini sandılar. Önce Mondros arkasından Sevr imzalandı fakat Batılıların
hiç hesap edemediği bir direnişle karşılaştılar. Atatürk önderliğindeki Türk
milleti, onlar açısından sorunun bitmediğini, kazandığı vatan savaşı ile ortaya
koydu. Sevr yırtıldı Lozan imzalandı.
Atatürk, Lozan’ı takiben mecliste yaptığı konuşmada durumu
şöyle özetlemiş: “Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri
hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın
sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş
bir siyasi zafer eseridir!” Atatürk, büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını
bildirirken, Batılı güçler açısından için şark meselesinin çözülmediğini de ilan
ediyordu.
Batılı güçler Lozan’ı hazmedemediler. Onlar için şark
meselesi yeniden başlamıştı. Bu meseleyi çözmeleri gerekiyordu. Akçura’nın
tarif ettiği yöntemleri tekrar uygulamaya başladılar. Türkiye’yi parçalamak
için etnik ve mezhepsel ayrımcılığı kışkırttılar. Kürt vatandaşlarımızı
kandırmaya çalıştılar. PKK’yı kurup desteklediler. Yetmedi ekonomik olarak da saldırdılar.
Dayattıkları ekonomik sistem yüzünden Türkiye’yi borç batağına soktular.
CHATHAM HOUSE VE İMAMOĞLU
İngiltere, dün Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve sömürmek
için Chatham House’u nasıl kullandıysa bugün de aynı şekilde kullanıyor. Sadece
Türkiye’de değil, tüm Batı Asya’da kendi politikalarını uygulatmak için adam
devşiriyor, adam yetiştiriyor. Kendisine hizmet edenleri de ödüller vererek
destekliyor.
Chatham House, yaptığı hizmetler karşılığında, 2010 yılında Abdullah
Gül’e ödül verdi. Ödül töreninde Kraliçe de bulundu. Gül’ün Ermenistan ve Türkiye arasında
mutabakat sağladığı ve bölünmüş Kıbrıs’ın birleştirilmesi için çaba gösterdiği
törende özellikle belirtildi. Yani, İngiltere’ye hizmet de kusur etmemiş ve
ödülü almış.
İmamoğlu’nun iktidara gelmek için sığındığı ev işte bu Chatham
House’dur. Orada kendisinden muhtemelen şunlar istenecektir:
Türkiye, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na koyduğu
muhalefet şerhini kaldırsın. Kürtlere yerel özerklik verilsin. Türk ordusu
Suriye ve Irak’tan çekilsin. “Kürt sorununu” (!) çözmek için açılım yapılsın. Türklerin
Ermenilere soykırım uyguladığı kabul edilsin. Ermenistan sınırı açılsın. Kıbrıs’taki
haklarınızdan vazgeçin, TSK adadan çekilsin. Rumların isteklerine evet deyin.
Doğu Akdeniz’de Petrol ve doğal gaz aramalarından vazgeçin. Liberal ekonomi
programlarını uygulama devam edin.
İngiltere bu isteklerini uygulatabilirse, şark meselesini de
çözmüş olur. İktidara gelmek için
İngiltere’nin hamiyetine sığınan İmamoğlu, bu isteklere evet der mi, bilemeyiz
ama Türk milletinin hayır diyeceği muhakkak…
İmamoğlu’na bazıları ikinci Atatürk demişti. İktidara gelmek
için İngiltere’den yardım isteyen İmamoğlu’na “ikinci” sıfatı verilecekse, ikinci
Vahdettin denebilir. O da zamanında iktidarı İngiltere’den istemişti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)