7 Şubat 2018 Çarşamba


DEVLET AKLI GEREK

Devlet adamında öncelikle devlet akılı olması gerek. Bir yöneticide devlet aklı olmayınca ya sürekli kandırılır ya da sürekli yanlışlıklar yapar. Örnek karşımızda: Sayın Recep Tayyip Erdoğan.

Kanıta gerek yok; kendi ifadesi ile birçok kez kandırıldığını anlıyoruz.

Sayın Erdoğan öncelikle Amerika’ya kandı. Açılım yaparsa ve Abdullah Öcalan ile görüşürse terör sorununa çare bulacağım sandı. Yanıldığını anladı ama bu süreç içinde PKK büyüdü, kentleri işgal etti, yöre halkını haraca bağladı.

Hatadan dönüp de PKK’nın üzerine gidince gerçek gün ışığına çıktı. PKK’nın açtığı hendekler büyük bir mücadele sonucu kapatıldı, örgüt kentlerden kovuldu ama onlarca Mehmetçik ve polisimiz şehit düştü.

Gene Amerika’ya kanıp bölge ülkelerine düşman oldu. Suriye ile aramız açıldı. Esat’ı Suriye’nin yönetiminden kolaylıkla uzaklaştıracağız sandı. Yüzbinlerce insan öldü, perişan oldu. PKK Suriye’nin kuzeyine yerleşti. Şimdi de temizlemeye çalışıyoruz.

Amerika’nın piyonu FETO’ya kandı. Ne isterse verdi, elemanlarını devlet içine yerleştirdi. 15 Temmuz gecesi FETO yani Amerika az daha Türkiye’yi işgal ediyordu.

Devlet aklı olan birisi bütün bunlardan ders çıkarır. Son iki olay gösterdi ki Sayın Erdoğan yanılmaya devam ediyor.

ESAT KATİLMİŞ! GÖRÜŞÜLEMEZMİŞ!

Türk ordusu Suriye’nin kuzeyinde görünürde teröristlerle ama esas olarak Amerika ile savaşıyor. Amaç, Türkiye’nin ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak.

Suriye ile düşmanımız ortak, dostumuz ortak. Buna rağmen sayın Erdoğan Esat ile görüşmeye ve Suriye ile işbirliğine razı olmuyor. İşbirliği gerekir diyenlere de kızıyor. Esat’ı kastederek  bir milyon insanın katili ile görüşülmez diyor.

Türkiye’nin amacına ulaşması için Suriye ile birlikte hareket etmesi hayati öneme haiz. Devlet aklı ile hareket edilse bu işbirliği gerçekleşecek ama Sayın Erdoğan buna yanaşmıyor.

Esat katil filan değil, ülkesini ve halkını emperyalistlere karşı koruyor. Esas katil Amerika. Sayın Erdoğan katillerle görüşmek istemiyorsa önce Amerika’ya karşı tavır alsın. Görüşmeyi kessin. İncirlik ve diğer tesisleri Amerika’nın kullanımına kapatsın.

TÜRK VE TÜRKİYE SÖZCÜĞÜNÜ KİMSE KALDIRAMAZ

TTB Merkez Konsey’inin son davranışını tasvip etmeye imkân yok. Zaten çok da büyük tepki aldı. Sayın Erdoğan’ın da tepki vermesi gayet normal ama şu habere ne denir?

“Erdoğan, Türk Tabipler Birliği ve Barolar Birliği'nden 'Türk' ifadesinin çıkarılması gerektiğini savundu. Erdoğan, Türk Tabipler Birliği'nin başındaki 'Türk' ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararıdır. Bir defa onun oradan hemen, süratle çıkarılması lazım" dedi.”

Bu davranışı devlet aklı ile açıklamak mümkün değil.  Bir kere ‘Türk’ ve ‘Türkiye’ sözcüğü bu kurumlara bakanlar kurumu kararı ile verilmiş değil. Bunlar yarı resmî kurumlardır ve kanun ile kurulurmuştur. Bakanlar kurulu kararı ile değişiklik yapamazsınız.

Erdoğan’ın bu sözlerine hem Cumhuriyetçi Hekimler Grubundan hem de TBB ve onun başkanı Sayın Metin Feyzioğlu’ndan sert tepki geldi.

TTB ise ‘Türk’ sözcüğünün kaldırılacak olmasından memnun ki hiç tepki vermedi.

Cumhuriyetçi Hekimler Grubu’nun bildirisi şöyle:

"Cumhurbaşkanı'nın yaptığı talihsiz açıklamayı üzüntüyle öğrendik.

Mevcut Türk Tabipler Birliği (TTB) yönetimi, vatan bütünlüğünü korumak üzere Türkiye Cumhuriyeti Ordusunun Afrin’de başlattığı harekata karşı yayınladığı bildiri ile geniş kamuoyu ve hekimlerin ezici çoğunluğunda derin bir infiale yol açmıştır. Hak ettiği büyüklükte de tepki almıştır. Mevcut TTB yönetiminin kaynağı olduğu krizin nedeni, mevcut yönetimin Türk milletine yeterli düzeyde yakınlık duymamasından ve ABD emperyalizminin psikolojik savaş aleti haline gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Milletin, mevcut TTB yönetimine duyduğu haklı tepkisini suiistimal ederek, kökleri Çanakkale ve İstiklal savaşlarında olan; Anayasamızın 135. maddesine dayanarak kurulmuş, kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütümüzün bu vasfını ortadan kaldırmayı ima eden söylemlerde bulunmak, Türk milletinin adını Birliği’mizden silmeye kalkmak, samimiyetsiz, fırsatçı ve beyhude bir girişimdir.

Türk milletinin adını Anayasa'dan çıkarma gibi artık tarihin çöplüğüne atılmış hevesleri hatırlatmaktadır.”

Sayın Erdoğan’ın TBB’ni ve başkanını milli olmakla suçlaması ise asla kabul edilemez. Hatta diyebiliriz ki Sayın Feyzioğlu Sayın Erdoğan’dan daha milli davranışlar sergilemektedir.   

4 Şubat 2018 Pazar

BARIŞ MEHMETÇİĞİN SÜNGÜSÜNÜN UCUNDADIR

Onlar Ortadoğu diyor ama biz Batı Asya diyelim ve buna Kuzey Afrika’yı da katalım ve manzaraya bakalım:

1991 yılında Amerika’nın ilk Körfez müdahalesi ile başlayan insanlık dramı.

Ölen milyonlarca insan. Bombalarla, füzelerle, kurşunlarla ölenlere kaçarken denizde boğulanlar ekleniyor. Sayı her an kabarıyor.

Kentler yıkılıyor, tarih yok oluyor.

Açlık, ayrılık, kimsesizlik, anne, baba, çocuk hasreti, yoksulluk ve sefalet.

Namusunu ırzını koruyamayan gençler, çocuklar; pazara sürülmüş kadınlar.

Topraklar teröristlerin elinde, teröristler Amerika ve İsrail’in kucağında.

Bütün bu ölümler, zulüm ya Amerikalılarca yapılıyor ya da Amerikan silahlarının gölgesinde.

DEMOKRASİNİN BEDELİ!

Bütün bunların nedeni ise, adına BOP denilen, Amerika’nın bu bölgedeki 22 ülkenin sınırlarını ve yöneticilerini değiştirme planı. Bu proje ile güya bölge ülkelerine demokrasi, insan hakları ve barış gelecekmiş.

Amerika’nın getirmek istediği demokrasinin (!) bedelini insanlar canları ile, malları ile hayatları ile ödüyor. Bu bedelin karşılığı 3 milyon ölüm. Bu rakamdan daha fazla evinden, yurdundan ayrılmak zorunda kalmış insanlar.

Amerika’nın bu projesinin bedelini çocuklar da ödüyor. Küçücük vücutları bombalarla parçalanıyor. Yıkılan evlerinin altında kalıyor. Aileleri yok oluyor. Eğitimden mahrum, sağlıklı yaşam koşullarından mahrum, anne ve babadan mahrum yaşıyorlar.

Barut kokuları içinde doğuyorlar, barut kokuları ve kan içinde ölüyorlar.

AMERİKAN SİLAHLARININ GÖLGESİNDE BARIŞ OLMAZ

Tekrar yazıyorum: Bütün bu felaketler Amerikan silahlarının gölgesinde oluyor. Silahlar bazen Amerikalı askerlerin elinde bazen de Amerika ve İsrail’in desteklediği ve eğittiği teröristlerin elinde.

Bütün bunların kararını Amerika halkı vermiyor. Karar, Amerika’nın zenginlerinin de zenginlerinin kararı. Derin devlet dedikleri de zaten büyük sermayenin devlet içindeki gücü.

Bu bölgede İsrail de var ama oradaki çocuklar mutlu. Ölmüyorlar, zulme uğramıyorlar. Sabah annelerine, babalarına sarılıp vedalaşarak okullarına rahatlıkla gidiyorlar. Onlar güvende ve onlar daha da güvende olması için diğer ülkelerin çocuklar ölüyor veya annesiz, babasız kalıyor.

Amerika’nın müdahalesinin esas sebeplerinden birisi de İsrail’in güvenliğini sağlamak. İsrail güvende olsun, İsrailli çocuklar mutlu olsun, diğer çocuklar önemli değil.

SAVAŞMAYALIM DA ZULME TESLİM Mİ OLALIM?

Birileri de çıkmış savaşa insani değildir, savaşmayın diyor. Hem de kime diyor? Amerika’ya değil, Amerika’nın piyonlarına, teröristlere değil; Türk milletini ve bölgenin mazlum halklarını bu beladan ve zulümden kurtarmak için savaşan Türk askerine diyor.

Savaşmayın demek, bu zulme razı olun demek.

Savaşmayın demek, bırakın Amerika sizi öldürsün, sizi sömürsün demek.

Savaşmayın demek terör örgütleri bu bölgeye hâkim olsun, halkı canından, malından etsin demek.

Savaşmayın demek, egemenliğinizden vaz geçin demek.

Savaşmayın demek, vatanınıza sahip çıkmayın demek.

Savaşmayın demek, emperyalizme teslim olun demek.

Türk milleti kararlıdır vatanına ve egemenliğine sahip çıkacaktır. Zulüm, göz yaşı, kan, sömürü ülkede ve bu bölgede son bulacaktır.Savaş bize dostluk, kardeşlik, huzur ve güven getirecektir.


Barış mı istiyorsunuz? O halde Mehmetçiğin savaşını destekleyin. Barış Mehmetçiğin süngüsünün ucundadır.

1 Şubat 2018 Perşembe

CHP’NİN Y-CHP’YE DÖNÜŞÜMÜ

Bu hafta sonu CHP’nin seçimli kurultayı yapılacak. Bu seçimde Kılıçdaroğlu’nun kazanması muhakkak gibi. Aday olacağını açıklayan Ümit Kocasakal’ın yeterli destek bulup aday olabileceği ise şüpheli.

Geriye dönüp CHP’nin nasıl YCHP’liştiğine ve Kılıçdaroğlu’nun nasıl genel başkan olduğuna bakalım.

Bu konuda Sayın Turan Özlü’nün Kaynak Yayınlarında çıkan Y-CHP isimli kitabından alıntılar yapalım.

Turan Özlü’nün tespitleri şöyle:

“Yeni CHP (Y-CHP) için düğmeye daha 2008’de basıldı. Amerikan-İsveç merkezli Silkroad Enstitüsü’nün Ekim 2008 tarihli raporunda, “Deniz Baykal’ın CHP’den istifaya ikna edileceği, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yer değiştireceği” yazılmıştı. Raporda “CHP’nin bu şekilde Avrupa merkezli bir sosyal demokrat parti olarak ortaya çıkacağı” söyleniyordu.

Yazıldığı gibi oldu, Baykal “istifaya ikna edildi”.

Onur Öymen bu rapordan 2009 yılında haberdar oldu. Raporun hazırlayıcıları arasında yer alan Svante E. Cornell, Öymen’i ziyaret etti ve raporu kendisine verdi. Baykal, bu rapordan başka gelişmelerden hareketle kendi yerine “daha uzlaşmacı” bir isim için çoktan karar verildiğini biliyordu.

Öymen bu konuda şöyle diyordu:


“ABD’nin istediği birçok projenin gerçekleşmesine o zaman CHP yönetimi engel olmuştu. Başta 1 Mart tezkeresi, Dubai Antlaşması, 2005 tarihli Kıbrıs Antlaşması, Kürt Açılımı, Patrikhane’nin talepleri… CHP karşı çıktı ve sonucu etkileyecek bir varlık gösterdi.”

Öymen tertibin ABD’yle bağlantısını şu sözlerle açıkladı:

“Baykal’ı ABD’ye davet etmişlerdi. Biz Obama’yla görüşmesini istediğimizi söyledik. ABD tarafı bizde adet değildir’ dediler. Bakalım edelim derken kaset skandalı patladı.”

Baykal’a komplonun parmak izleri Stephan Larrabee’nin RAND raporunda yazdıklarında açıkça görülmektedir… İşte Larrabee’nin yazdıkları:

“CHP geleneksel olarak en batı ve Amerikan yanlısı partilerden birisidir. Ancak parti 2003 yılından bu yana (1 Mart Tezkeresi kastediliyor) giderek bir boyutta, daha millici ve Amerikan karşıtı bir duruş benimsedi. CHP, Türkiye’nin AB’ye üyeliği davasına öncülük etmek yerine, AB’ye en şiddetli eleştirileri yapar hale gelmiştir.”

Larrabee raporda, hükmünü de açıklıyor:

“CHP’de acilen bir siyasi gençleşmeye ve üst yönetimde değişikliğe gereksinim vardır.”

“…Baykal’a komplo ve sonrasında eski Ankara Büyükelçisi Edelman’ın değerlendirmesi de ABD’nin resmi tavrını ortaya koyuyordu:

“CHP’deki değişimden çok mutluyuz.”

Sayın Turan Özlü daha pek çok şey yazıyor ama şimdilik bu kadarını aktaralım.

DEĞİŞİMİN YOLU AÇILDI

Kaset komplosu sonucu ABD’nin isteği yerine gelmiş, CHP “daha millici ve Amerikan karşıtı” olma özelliğini yitirmeye başlamıştı. Kılıçdaroğlu verilen görevi bugüne kadar başarı ile yürüttü ve CHP’yi Y-CHP haline getirdi.

Y-CHP’nin artık Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin devamı olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile ilgisi kalmadı. Atatürk’ün temel siyasetlerinden de yavaş yavaş uzaklaşılmaya başlandı. Kılıçdaroğlu da bunu “CHP artık 1930’ların CHP’si değildir” diye itiraf etti.

DEĞİŞİM NE GETİRDİ?

Y-CHP aslından o kadar uzaklaştı ki,

Atatürk Tunceli’de soykırım yapmakla suçlandı ve halk ve Cumhuriyet düşmanı Seyit Rıza’ya övgüler düzüldü;

Türk milleti Ermenilere karşı soykırım yapmakla suçlandı;

Türkiye’yi bölmek için Amerika tarafından desteklenen PKK/HDP ile işbirliğine gidildi. HDP’nin meclise girmesi için çabalar sarf edildi;

“Adalet yürüyüşü” yapılarak Amerikancı FETO ve PKK mensuplarının hapisten kurtarılmasına çalışıldı;

Amerika’nın ve diğer gelişmiş ülkelerin diğer ülkeleri sömürmek için uygulamaya koydukları neoliberal ekonomik programlar savunuldu ve ekonominin Amerikancı  Kemal Derviş’e teslim edileceği vurgulandı.  

Atatürk’ün ısrarla savunduğu “Milli Siyaset” yerine Amerikancı ve batıcı siyasetler uygulanmaya başlandı.

SONUÇ

Amerika’nın yeni sömürü politikalarında her zaman ülkeleri işgal etmek yok. İşgal etmek yerine, kendi politikalarına evet diyecekleri çeşitli komplo ve projelerle yönetimin başına getiriyor.   

AKP, bir Amerikan projesi olarak iktidara taşınmıştı. CHP de bir Amerikan komplosu ve projesi ile değişime uğratıldı. Şimdi bu iki parti 2019 seçimlerinde cumhurbaşkanı adayı gösterecekler.

Türkiye Erdoğan’a da Kılıçdaroğlu’na da mahkûm değildir. Amerika’nın gücü artık bunlardan birini seçtirmeye yetmeyecektir.


Atatürk’ün milli, halkçı ve devrimci politikalarını devam ettirecek bir aday 2019’da cumhurbaşkanı olmalıdır ve olacaktır. Bu gidiş durdurulmaz… 

31 Ocak 2018 Çarşamba

TTB BİLDİRİSİ VE SAVAŞLAR

TTB Merkez Konsey’inin Türkiye’nin Afrin’e müdahalesi üzerine yayınladığı bildiriyi tartışmadan önce Türkiye ve Batı Asya ülkeleri ile ilgili bir saptama yapalım.

Birinci cihan harbi sonrası Türkiye’yi bölemeyen emperyalist güçler bu emellerine kavuşmak için Türkiye’ye askeri ve psikolojik yöntemleri kullanarak saldırıyor.  Amaçları Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den toprak kopararak ikinci İsrail diyebileceğimiz kukla bir devlet kurmak.  

Türkiye 24 Temmuz 2015 tarihinde Kandil’i bombalayarak karşı saldırıya geçti. Bu tarihten bu yana Amerika ve onun bölgedeki piyonları ve paralı askerlerine karşı savaşıyoruz.

Amerika, Irak’ın kuzeyinden başlayıp, Suriye’ni kuzeyini de içine alan ve Akdeniz’e oluşan bir koridor açmak için bölgedeki yerel unsurları silahlandırdı, paralı askerlerini yolladı. PYD/YPG’ye tonlarca silah verdi ve onları eğitti.

TSK’nin Afrin’de başlattığı harekât işte bu emperyalist güçlere karşı bir vatan savaşıdır. Tıpkı Birinci Cihan Savaşı ve onun devamındaki İstiklal savaşı gibi. Bu savaşları yapmaya ne kadar hakkımız vardıysa Afrin’de savaşmaya da o kadar hakkımız var.

Bu vatan savaşı haklı bir savaştır ve haklı savaşlara karşı çıkmak, haksızlığı savunmak ve emperyalistlerle ve zalimlerle birlikte olmak demektir. TTB Merkez Konseyi’nin yaptığı da budur.

BU SAVAŞLAR İNSANCIL DEĞİL Mİ?

Şimdi “insancıl amaçlarla” bu savaşa karşı çıkan TTB Merkez Konseyi üyelerine ve onları destekleyenlere soruyorum:

Atatürk ömrünün büyük kısmını savaşarak geçirdi ve bu savaşların sonunda Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bu savaşlar sonunda vatanımız düşmandan temizlendi, egemenlik millete geçti, Türk milleti bağımsızlığına kavuştu. Bu savaşlar insani dram mı getirdi?  kavuştu. Bu savaşları beraberinde insani dram mı getirdi?

Çanakkale’de, Sakarya’da Dumlupınar’da, Afyon’da Türk Ordusu savaşmasaydı Türk milleti şimdi daha insancıl bir hayat mı sürüyor olacaktı.

Atatürk Conk Bayırı’nda “Sizlere ölmeyi emrediyorum” dedi diye “fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara” mı yol açtı?

İkinci cihan savaşında insanlık Hitler ve Mussolini’ye karşı savaşmasaydı, insanlık mı kazanacaktı?

1640-1648 İngiliz Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi savaşarak yapıldı ve savaşan halkarları zalimlerin zulmünden kurtard. Demokrasi ve insan haklarına giden yolu açtı. Siz bu devrimlere de mi karşısınız? Ortaçağ zulmünden kurtardı ve bütün insanlık için demokrasinin yolunu açtı. Siz bu devrimlere de mi karşısınız?

Afrika’da, Asya’da, Güney Amerika’da insanlar emperyalistlerin kendilerini köleleştirmelerine karşı savaştı. Bağımsız ve hür oldular. Beraberinde dram getiriyor diye savaşmasalar mıydı?

Zalimlerin, emperyalistlerin arzularına savaşmadan evet demek zulme ve sömürüye hizmet eder. Esas insanlık dramı da budur işte.

SAVAŞ VE ÖZGÜRLÜK

Vatan savaşı yapılırken bu savaş karşı çıkmak en azından özgürlüğün kötüye kullanılmasıdır. Mazlumlara değil, zalimlere hizmet anlamı taşır.

İstiklal savaşı sırasında sözüm ona savaş karşıtı olan İngiliz Muhipleri Ankara’ya gelip savaşa hayır diye bildiri dağıtabilirler miydi?  Atatürk buna izin verir miydi?

Atatürk 23 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nin açılışından hemen sonra İstanbul’dan gelen bütün matbuata ve haberlere yasak koymuştur. Bu yasağa uymayanlar vatan haini kabul edilmiştir.

29 Nisan 1932 tarihinde BMM’nce  kabul edilen Hıyanet-i Vataniye kanunun ilgili maddesini yazıyorum:  “ …Büyük millet meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini olarak addedilir.” Ve ikinci maddesi:  “Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. Şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenler ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılırlar.”

Atatürk özgülük düşmanı mıydı?

EMPERYALİZMİN HİZMETÇİLERİ

Türkiye bugün de istiklal savaşı yapıyor. Topraklarını ve bağımsızlığını düşmana karşı savaşarak koruyor. Savaşa muhalefet Türk Milleti’nin bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne muhalefettir.


Dün PKK tarafından  genç, ihtiyar, çocuk demeden yöre insanlarını öldürülürken susanlar; bölge halkına hizmet için çabalayan öğretmenler, mühendisler, işçiler katledilirken susanlar; Amerika PKK’ya tonlarca silah verip onları savaş ve ölüm makinesı haline getirirken susanlar, Türk Ordusu Afrin’e müdahale edince savaşa karşıyız diyorlarsa, net olarak yazıyorum, bu savaş bozgunculuğudur, PKK seviciliğidir ve emperyalizme hizmetciliktir.  

30 Ocak 2018 Salı

BU BİR VATAN SAVAŞIDIR

Türk Ordusu Suriye’nin kuzeyinde savaşıyor. Bu bir vatan savaşı, ikinci istiklal savaşı da denebilir. Birinci İstiklal Savaşı’na karşı çıkanlar gibi bu vatan savaşına karşı söylemler geliştirenler de var. Ali Kemallerin, Rıza Tevfiklerin, Sait Mollaların yerini kapmışlar, yazıyorlar, çiziyorlar, bildiriler dağıtıp duruyorlar.

Bunların fark etmediği veya görmezden geldikleri gerçek şu: Türk Ordusu orada vatanını savunuyor.

ÖNCE VATAN

Şu iyi bilinsin:

VATAN olmadan, devlet olmaz;

VATAN olmadan, bağımsızlık olmaz;

VATAN olmadan, özgürlük olmaz;

VATAN olmadan, şerefli ve namuslu bir hayat olmaz;

VATAN olmadan, refah olmaz;

VATAN olmadan, gelecek olmaz.

PKK SEVİCİLERİ MEYDANDA

Savaşa hayır diyenlerin gerekçeleri de PKK savunuculuğunu gizlemek için uydurulmuş bahanelerden ibaret.

Türk Tabipler Birliği’nin bildirisi ise tam bir psikolojik karşı saldırı niteliğinde. Zamanında İngilizlerin uçaklarla Anadolu’ya attığı bildirilere benziyor. Türk milletinin direncini kırmak, savaşma arzusunu yok etmek istiyorlar.

"Savaşa hayır, barış hemen şimdi" demişler. Yani savaşmayıp teslim olmamızı istiyorlar. Sevr’i yırttınız bari BOP’u kabul edin demeye getiriyorlar.

SEVR’İ YIRTTIK SIRA BOP’DA

Sevr antlaşmasına göre Fırat’ın doğusunda İtilaf devletlerinin kontrolünde mahalli muhtariyet oluşturulacak; bir yıl sonra ise Kürt ahali eğer isterse ve Cemiyeti Akvam da onaylarsa Türkiye bu bölgede hiçbir hak iddia etmeyecekti.
Yani Fırat’ın doğusu Türkiye’den koparılıp alınacaktı. Böylece kukla Kürdistan ve Ermenistan devleti kurulacaktı.

PKK ve FETO aracılığı ile BOP adı altında bize dayatılan da tam bu işte. Geçmişte nasıl savaşıp Sevri emperyalistlerin başına çaldıksa, gene öyle yapacağız.

ATATÜRK SAVAŞTI VE BARIŞI SAĞLADI

Savaşmadan barış olmaz. Atatürk de savaştı ve yurda sulhu bu şekilde getirdi.

Dillerine Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” sözlerini dolamışlar, yazıp, söyleyip duruyorlar.

Atatürk, “Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!…O halde, ya istiklâl ya ölüm!” diyen komutandır. Ömrü savaşlarda geçmiştir.

Atatürk için esas olan “Müdafaa-i Hukuk”tur.  Yani Türk milletinin haklarını emperyalistlere karşı korumak. Bunun için Çanakkale’de, Dumlupınar’da ve daha bir çok yerde savaşmıştır.

Atatürk “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!” diyen kahramandır.

Atatürk, “Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!” diyen komutandır.

Atatürk, "Biz barış istiyoruz" dediğimiz zaman "tam bağımsızlık istiyoruz" dediğimizi herkesin bilmesi lâzımdır. Bunu istemeye hakkımız ve kudretimiz vardır” diyen devlet adamıdır.


Savaş bozguncularının Atatürk’ün arkasına sığınmaları boşunadır. Türk milleti dün onun arkasında emperyalistlere karşı nasıl savaştıysa bugün de aynı şekilde savaşacaktır. Ta ki, son terörist yok oluncaya ve emperyalistlerin ülkemizi bölmeye yönelik emelleri son buluncaya kadar.

28 Ocak 2018 Pazar

 GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR

“27 Ocak 2018” Türk Tarihi’nde bir şanlı sayfa olarak yerini aldı. Vatan Partisi 6 Olağanüstü Kurultayını Ankara’da topladı ve Genel Başkan Doğu Perinçek’i oy birliği ile Cumhurbaşkanı adayı olarak belirledi.  Ben bu tarihi olaya tanıklık etmenin gururunu ve onurunu yaşadım; çok mutluyum.

Yıllar önce Atatürk şöyle diyordu:

“Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum.”

Kurultay’ın başlamasına yakın MKK üyelerine ayrılan yere oturdum ve oturduğum yerden önce binlerce insanın doğacak güneşi sabırsızlıkla ve büyük bir heyecanla nasıl beklediğini gördüm.

Ve güneş doğdu.

Perinçek’in Cumhurbaşkanı adaylığı oy birliği ile kabul edilince yüzlerce pankart  ve bayrak havaya kalktı:

“GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR”

Ve o an güneş DOĞU’dan doğmaya başladı. Ufuk, havaya kalkan binlerce al bayrağın kızlığına büründü. Manzara muhteşemdi. O binlerce Vatan Partili hem tarih yazdı hem de tarihe tanıklık etti.

KURULTAYA ÇOŞKU HAKİMDİ

Kurultay büyük bir coşku içinde başladı ve öylece devam etti. Sayın Doğu Perinçek’in cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edildiği an bu coşku zirveye ulaştı.

Saat 8:00’den itibaren salonun kapıları açıldı. Salona gelen vatandaşlar Mülkiye Marşı, İleri Marşı, İzmir Marşı’yla kurultay coşkusunu yaşarken

 “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”
 “Millet Ordu El Ele Yürekler Afrin'de”
 “Hepimiz Mehmet’iz ABD'ye Yeteriz”
“Öncü Cesur Doğu Perinçek”
“Birleşen Türkiye Üreten Türkiye”
“Vatan sana canım feda” sloganları atıldı. Salondaki dev ekranlardan gösterilen video gösterisinde ise Vatan Partisinin başarıları sergilendi.

GÜNEŞİ DOĞURAN KADRO

Vatan Partisi’nin birikimli, donanımlı, dinamik, tecrübeli ve genç bir kadrosu var. Bu kadro vatan savaşını başarı ile yönetebilir ve Türkiye’yi borçlanma ekonomisinden kurtarıp üretim ekonomisine taşıyabilir.

Bu kurultayda Vatan Partili gençlere hayran kaldım. Geleceğe dönük ümidim daha da güçlendi. Özellikle üç isim üzerinde durmak istiyorum: Vatan Partisi Genel Sekreteri Utku Reyhan, Vatan Partisi Öncü Gençlik Başkanı Aykut Diş, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel.  

Bu gençlerin ve Vatan Partisi’nde görev alan tüm gençlerin alınlarından öpüyorum. Onlarla gurur duyuyorum.

GÖREV TALEBİ

Ey Türk Milleti,

Gözün arkada kalmasın, seni yaşatacak ve yüceltecek bir kadro var. Genel başkanı ile, tecrübeli ve genç, dinamik, vatansever kadrosu ile Vatan Partisi senden görev talep ediyor.

Önümüzde cumhurbaşkanı seçimi var. Parti yobazlığından vaz geç. Sana AKP’den de, CHP’den de, MHP’den de, İYİ P’den de fayda yok. Bu seçimde Doğu Perinçek’i destekle. Ona güven.

Hakkında söylenen yalan yanlış, uydurma laflara kanma. Vatan Partisi’nin başlattığı 100 000 imza kampanyası seni bekliyor. At imzanı, bu gidişe dur de… Doğudan doğan güneşin tüm Türkiye’yi aydınlatmasına sen de katkı da bulun.

25 Ocak 2018 Perşembe

“İLK KEMALİST HAREKÂT”

Oray Yeğin 21 Ocak 2018 tarihinde yazdığı yazıda Zeytin Dalı operasyonunu “İlk Kemalist harekât” olarak nitelendirmiş. Gerekçesini de şöyle anlatmış:

“BÜTÜN ülkelerde hükümetler gündelik işleyişte kendilerine göre birtakım değişiklikler yapsa da kritik anlarda kurucu ideolojinin dayatması devreye girer ve farklı siyasi kampların aynı tepkiyi verdiğine tanık oluruz. Türk Ordusu’nun Afrin operasyonunu da kurucu ideolojinin dayattığı devletin bütünlüğü, bölünmezliği ve ülkenin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma ilkesi bağlamında yorumlamak doğru. Tarihi şartlar oluştuğunda görevde bir başka hükümet de olsa bu operasyonun yapılması kaçınılmaz olacaktı, ama tabii her yönetim bu cesur adımı atmaya yeltenemezdi.

Sınırda istikrar sağlanması ve Türkiye’nin (ve ABD’nin) terör örgütü olarak tanımladığı PKK destekli bir Kürt devleti kurulmasının engellenmesine yönelik yaptığı bu operasyon, sarsıntılara ve değişimlere rağmen kurucu ideolojinin hâlâ ne kadar baskın olduğunu gösteriyor. Kemalizm sınırlı bir şekilde devletin bekası, dolayısıyla da Misak-ı Milli sınırlarının korunması olarak tanımlandığında Afrin operasyonu daha da anlam kazanıyor.”

Kemalizm’in özüne ve Zeytin Dalı Harekâtı’nın özelliğine bakınca bu nitelendirmeye hak vermek lazım.

Kemalizm, ideoloji filan değildir; Mustafa kemal Atatürk’ün yaptıklarının özüdür. Kemalizm’e teorik olarak değil, pratik olarak bakmak lazım.

Afrin harekâtını değerlendirelim, bakalım Atatürk’ün yaptıkları ile benzerlik gösteriyor mu?

NEDEN KEMALİST HAREKÂT?

Oray Eğin bu harekâtın Misak-ı Milli sınırlarını korunması olarak tanımlandığında Kemalist Harekât olarak nitelenebilir diyor ki, doğrudur; bu açıdan Zeytin dalı bir Kemalist harekâttır.

Bu tanımlama yerinde ama eksik; biz tamamlayalım:

Zeytin Dalı bir vatan savaşıdır, her vatan savaşı bir Kemalist Harekâttır.

Zeytin Dalı, Amerika’nın başını çektiği emperyalist güçlere ve onların paralı askerlerine karşı yürütülüyor; emperyalizme karşı yürütülen her savaş bir Kemalist harekâttır.

Zeytin Dalı, başta Suriye olmak üzere bölge ülkelerinin tam bağımsızlığını elde etmesine yöneliktir; tam bağımsızlığı hedef edinen her savaş Kemalist bir harekâttır.

Zeytin Dalı, bölgede Amerikan egemenliğine son vermek ve bölge halklarının kendi ülkelerinde egemen olması için yapılıyor; milli egemenlik için yürütülen her mücadele Kemalist bir harekâttır.

Zeytin Dalı, öncelikle Türkiye olmak üzere,  Batı Asya’daki milli devletlerin parçalanıp, bölünmemesi için yapılıyor; milli devletleri korumak için milletlerin yaptığı her savaş Kemalist bir harekâttır.

ORDUMUZ TÜM MAZLUM MİLLETLER İÇİN SAVAŞIYOR

Bu harekâtın Afrin ile sınırlı olmayacağı ve Suriye’nin kuzeyindeki tüm terör unsurlarının temizlenmesine kadar süreceği anlaşılıyor.

Türk Ordusu yaptığı bu savaşla sadece kendi vatanını korumuyor aynı zamanda bölge ülkelerinin de haklarını savunuyor. Tıpkı İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi.

Bağımsızlık savaşımızla ilgili bu değerlendirme bize değil, Atatürk’e ait. Savaş devem ederken şöyle diyor:

 “…biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız ve kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz; aynı zamanda Batı emperyalistlerin, güçleri ve bilinen vasıtalarıyla Türk milletini emperyalizme vasıta olarak kullanmak isteyenlere de engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.”

“... Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi.”

Zeytin Dalı harekâtı da bu bakımdan uzun sürebilir. Milletimizin sabırlı olması ve ordusuna güvenip Mehmetçiğin her an arkasında durması lazım.


Bu topraklarda Amerikan, İsrail zulmünün son bulacağı günlere doğru gidiyoruz. Eninde sonunda zafer mazlum milletlerin olacaktır.