10 Aralık 2016 Cumartesi

MİLLİ MUTABAKAT, MİLLİ HÜKUMET

İstanbul'un göbeğinde patlayan ve onlarca vatan evladını şehit eden ve yaralayan bomba aslında kalbimizde patlamıştır. Kalbimizi kırmış, yaralamış, üzmüş ama adı ister PKK, ister FETO, ister IŞİD olsun terör ile ve onun arkasındaki Batı emperyalizmi ile olan mücadele azmimizi kırmamış tam tersine güçlendirmiştir.

Siyasetçilerimize büyük görev düşüyor. İktidar partisi teröre karşı yürütülen ve bir vatan savaşına dönüşen mücadeleyi tek adam savaşı görüntüsünden çıkarmalıdır.

Bu savaş tüm Türkiye'nin vatan savunması savaşıdır. AKP, iç cepheyi bölecek olan anayasa teklifini derhal geri çekmelidir.

CHP artık cephesini tam ve kesin belli etmeli, HDP ve FETO'ya yakınmış izlenimi vermekten vazgeçmelidir.

MHP desteğini tek adam egemenliğine vermekten vazgeçmeli, adına yakışanı yapmalıdır.

Bu savaş ancak milli birlik, milli dayanışma içinde ve iç cephe güçlü tutularak kazanılır.

Bu savaş Türk Milletinin var olma savaşıdır. Tek adamı iktidarda tutma savaşı değildir.

Ordu, milletin ordusudur, TBMM'nin ordusudur; Polis milletin polisidir, TBMM'nin polisidir. Hükumetin de milletin hükumeti olması gerekir, toplumun belirli bir kısmının değil.

En kısa sürede meclis dışındaki partileri de içine alacak şekilde "Milli Mutabakat" hükumeti kurulmalıdır.

Savaş topyekun savunma ile kazanılır bunun gereği, "milli mutabakat, milli hükumet"dir.

Yargı da terör yuvası haline geldiği belli olan HDP'yi bir an önce kapatmalıdır.

Birinci bağımsızlık savaşını TBMM ordusu ile kazandık, ikincisini de gene TBMM ordusu ile kazanacağız. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Dün yenilen Batı emperyalizmi bugün de yenilmeye mahkumdur.

Eyup S. Karakaş.
Vatan Partisi MKK üyesi ve Kayseri İl Başkanı.

5 Aralık 2016 Pazartesi

AMERİKA TÜRKİYE CEPHE CEPHEYE

Türkiye Amerika ile cephe cepheye geldi, savaşıyor. Halkımız bu savaşın tam bilincinde değil çünkü medya kamuoyunu aydınlatma görevini yapmıyor.

Halkımız savaşın taraflarını tam anlamıyor çünkü ABD de kılık değiştirip, içimizdeki gafilleri, bedhahları ve hainleri kullanarak saldırıyor.

Saldırganların üzerinde üniforma yok, düşmanın kimliği anlaşılmıyor.

Oysa düşman belli, başta ABD ve İsrail olmak üzere Atlantik sistemi.

Amerika müttefiki AKP’yi kaybedince eski ortakları Abdullah Gül, Davutoğlu kılığında saldırıyor.

CHP’yi YCHP yapmış, Kılıçdaroğlu ve ekibi kılığında saldırıyor.

Terörist kılığına girmiş, PKK olarak saldırıyor.

Siyasi Parti kılığına girmiş, HDP olarak saldırıyor.

Suriye’ye yerleşmiş, IŞİD kılığında YPG-PYD kılığında saldırıyor.

Cemaat kılığına bürünmüş FETO olarak saldırıyor.

Gazeteci kılığına girmiş, televizyonlardan, gazetelerden saldırıyor.

SALDIRI YENİ DEĞİL

İlk saldırı 2008’de başladı. Bu saldırıyı savcı kılığındaki AKP ve hâkim kılığındaki FETO yaptı. Vatansever aydınlar, bilim adamları, gazeteciler, TSK’nın değerli komutanları Silivri zindanlarına konuldu. TSK’i tasfiye edilmeye çalışıldı.

Bu saldırıyı, açılım süreci izledi. ABD’nin baş piyonlarından PKK o zamanki hükumetin çok yanlış uygulamaları sonucu güçlendi, büyüdü ve bomba, silah stoku yaptı. Hendekler açtı, yöre halkını adeta esir etti.

FETO denen dindar görünümlü terör örgütü asker, sivil bürokrasi içine yerleşti. Yetmedi, yargıyı, emniyeti ele geçirdi. Televizyonlar kurdu, gazeteler çıkardı. Yoksul Türk çocuklarını devşirdi, ABD’nin, CIA’nın askeri durumuna getirdi.

PKK’yı PYD kılığına soktu, Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e uzanan adına “Kürt Koridoru” denen İsrail koridorunu açmaya kalktı.  Bunun için Suriye’yi parçaladı, yüz binlerce insanın kanına girdi.

Ekonomist kılığına girdi, küreselleşme, liberalleşme adı altına Türkiye’yi batı sisteminin sömürüsüne açtı. Türkiye’yi borçlandırdı, borçlarını ödeyemez hale getirdi.

Bütün bunları hep içimizdeki Amerikancılar eli ile yaptı. Bizi bize kırdırdı.

AKP’NİN SORUMLULUĞU

Bütün bunların en baş sorumlusu 15 senedir ülkeyi yöneten AKP ve Erdoğan’dır.

AKP yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu gördü ve ABD’nin FETO eli Türkiye’yi işgal etme teşebbüsüne karşı durdu. PKK/HDP’nin Türkiye’yi bölme eylemlerine karşı devlet güçlerini seferber etti. ABD’nin Suriye’de bir koridor oluşturma projesine karşı TSK’ni devreye soktu.

Bütün bunlar olumlu gelişmeler ama AKP şimdi de Türkiye’nin iç cephesini zayıflatıcı eylemler peşine düştü. Hiç gereği yokken başkanlık sistemini bize dayatıyor. TBMM’ni yok mertebesine indirgemeye çalışıyor.

ABD Türkiye savaşında en önemli husus iç cephenin sağlam tutulmasıdır. AKP başkanlık sevdasında vaz geçmelidir. Madem ki Amerika’ya karşı Türkiye cephesinde mevzilenmiştir, onun gereğini yapmalıdır.

ÇARE MİLLİ HÜKUMETTİR

Daha önce çok büyük hatalar yapan AKP’nin bu savaşı yönetecek özelliklere sahip olmadığı anlaşılıyor. Çare Vatan Partisi’ ile birlikte diğer milli güçlerin de bulunduğu milli hükumetin kurulmasıdır.


Türkiye’nin şartları ve mecburiyetleri en sonunda bu hükumetin kurulmasını sağlayacaktır. O zaman da çok geç değildir. 

1 Aralık 2016 Perşembe

ÇOCUKLARIMIZI BİZ YAKTIK

Çocuklarımızı yaktık, yavrularımızı yaktık. Evet biz yaktık. Onların yanmasına sebep olan siyasi, ekonomik ve kültür ortamı bizim eserimiz.

Cumhuriyetin kurucu değerlerini hiçe saydık. “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış” bir toplum yaratacağımıza, sürekli böldük, bölündük.

Ekonomimizi yerli, yabancı büyük sermayenin insafına ve kararlarlarına teslim ettik.

Zenginimiz daha da zenginleşti, fakirimiz daha da yoksullaştı. Refahı artıramadık, kıt kanaat artırdığız refahı da topluma yayamadık.

Zenginler çocuklarını her türlü imkanı olan özel okullarda okuturken, köy çocuklarımızı cemaatların, tarikatların beyin yıkayan değil, beyin yakan okullarına, yurtlarına attık.

ÖNCE BEYİNLERİNİ YAKTIK

Bu çocukların sadece beynini değil, ırzını, namusunu geleceğini tarikat, cemaat ehlinin insafına, vicdanına ve ihtiraslarına terk ettik.

Çocukalarımıza cumhuriyet kazanımlarının değerini, onları savunmanın önemini öğretemedik; tam tersi cumhuriyete düşman nesiller yetiştirdik.

Sonuçta onların ne beyinlerini koruyabildik ne ırzlarını koruyabildik ne de o küçücük bedenlerini...

Çocuklarımızın bedenlerinden önce beyinlerini yaktık.

Düşünemez, sorgulayamaz, araştıramaz, şüphelenemez hale getiridik. İsyanı, itirazı değil, teslim olmayı öğrettik.

YÖNETİCİLERİMİZE SESLENİYORUM:

Kindar ve dindar nesil yetiştirmeye kalktınız.

Bizim dinimizde sevgi var, kardeşlik var, dostluk var, insaf var, merhamet var.
Soruyorum size; çocuklarımız hangi dinin dindarı olacaklar da aynı zamanda kindar olacaklar? Bu nasıl bir din anlayışı?

Sizin dindar ve kindar dedikleriniz adam yakıyor adam. Canlarımızı ya otele doldurup yakıyorlar ya da yurtlara...

Şu etnik kimlik, dini inanç ve mezhepler üzerinden yaptığınız politikalardan da artık vaz geçin. Toplumu bölmeyin; insanları bir birine, devletine, milletine düşman etmeyin.

ÖNLEM ALMALIYIZ

Çocuklarımızın sadece bedenleri değil, beyinleri de yanmasın diye acil tedbirler almalıyız.

Refah yayılmalı, gelir, servet ve fırsat eşitsizliği asgari düzeye indirilmelidir.

Çocuklarımız eşit şartlarda ve eğitim, öğretim birliği içinde yetiştirilmelidir.

Çocuklarımızın beyinleri hurafelerden, batıl inançlardan, dogmalardan temizlenmelidir

“Hayatta en hakiki yol gösterici”nin bilim olduğu çocuklara ve gençlere öğretilmelidir.

Sadece tarikat ve cemaat okulları değil, her türlü özel okul devletleştirilmelidir.

Cemaat, tarikat yurtları kapatılmalıdır.

Etnik kimlik, dini inanç, mezhep esasına datyanan politikalardan ve söylemlerden vaz geçilmelidir.

Toplumda kardeşlik, dostluk ve birlik ruhu canlı tutulmalıdır.

İnsan sevgisi ve insana verilen değer artırılmalıdır.

Bütün bunlar için eğitim sistemimiz tümüyle gözden geçirilmeli ve bilimin ışığında yeniden düzenlenmelidir.

28 Kasım 2016 Pazartesi

HANGİ BATI?

Avrupa Parlamentosu’nun üyelik müzakereleri ile ilgili kararından sonra oluşan tepkileri dikkatle incelemek lazım. Bu tepkilerden “Batı” yanlılarının kimler ve hangi çevreler olduğu hemen anlaşıldı.

Karardan ve Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) yakınlaşmasından rahatsızlık duyanlar feryada başladı. Türkiye batıdan kopamazmış, yüzünü batıdan çeviremezmiş. Gerekçe de şu; Atatürk yüzü hep batıya dönükmüş.

Atatürk yüzünü batıya bir kere döndü ve batının kapitalist ve emperyalist devletlerine karşı bağımsızlık ve egemenlik savaşı verdi. Daha sonra ise, yüzü hep doğunun “mazlum devletleri” ne dönüktü.  Atatürk’ün şu sözlerine dikkatinizi çekerim:

«... biz Batı emperyalizmine karşı yalnız ve kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla iktifa etmiyoruz; aynı zamanda Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen vasıtalarıyla Türk milletini emperyalizme vasıta olarak kullanmak istemelerine de engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz....”

“... Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir...”

“...Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır.

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

Demek ki, Atatürk, zalimler, mazlumlar kutuplaşmasında Türkiye’nin yerini çok kesin belirlemiştir: Türkiye, Avrupalı değil, Asyalıdır.

Şimdi bu batıcılara Attila İlhan gibi sormak lazım: “Hangi Batı?”


Yüzyıllardır doğuyu ve güneyi sömüren; milyonlarca insanın ölümüne, evinden yuvasından göç etmesine sebep olan; topraklarını, toprak altı zenginliklerini, emeklerini ellerinden yok pahasına veya zorla alan; kana ve göz yaşına doymayan “batı” mı? Yüzümüzü bu batıya mı döndüreceğiz?
BATININ DAYATMALARI

Batı dediğimiz emperyalist sitemin iki ayağı var: ABD ve AB.

Bu iki güç yıllardır bize 4 hususu dayatıyor:

1. Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alacak olan ikinci İsrail devletinin (Kürdistan) kurulmasına izin vermemiz hatta yardım etmemiz.

2. Sözde Ermeni soy kırımı iddiasını kabul etmemiz ve tazminat ve toprak vermemiz.

3. Kıbrıs’ı ve Ege adalarının tamamını Yunanistan’a bırakmamız.

4. Liberal ekonomi adı altında bize dayatılan ekonomik programlara devam etmemiz.

AP’nin  bu son kararı ve daha önce aldığı bir çok karar hep bu dayatmalarla ilgilidir.

AP’nin aleyhimize aldığı  kararlara örnek verelim:

BÖLMEYE YÖNELİK KARARLAR

“Kürt halkının siyasal, kültürel, sosyal haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlıkların nedenlerine çözüm bulunmalıdır.”

“Konsey’e ve üye Devletlere de Kürtlere karşı insan hakları ihlaleri sorununu BM İnsan Hakları Komisyonunda gündeme getirme çağrısı yapar.”

“AP Türkiye’nin AB ne üyeliği görüşüyle bir plan doğrultusunda Kopenhag kriterlerini yerine getirecekse Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasının hayati önemde olduğunu vurgular”

“AP Bay Öcalan’a verilen cezayı lanetler ve ölüm cezasının kullanılmasına kesin muhalefetini tekrarlar. Türkiye’yi AİHM nin Bay Öcalan için alacağı karara uymaya çağırır.”

Bay Öcalan’ın idamının Avrupa’da güvenlik ve istikrar açısından önemli etkilerinin olacağına ve Türkiye’nin AB ne bütünleşme sürecine zarar vereceğine inanır. Kürt halkının siyasal, kültürel, sosyal haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlıkların nedenlerine çözüm bulunmalıdır”.

“Konsey’e ve üye Devletlere de Kürtlere karşı insan hakları ihlaleri sorununu BM İnsan Hakları Komisyonunda gündeme getirme çağrısı yapar.”

KIBRIS VE YUNANİSTAN İLE İLGİLİ KARARLAR

“Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti’nin topraklarının % 37 sini yasadışı olarak işgal etmektedir.” 

“Avrupa Parlamentosu Türk Hükümetine Kuzey Kıbrıs’taki işgal güçlerini geri çekme çağrısında bulunur.”

“Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin AB’nin bir üye devleti olan Yunanistan’ın egemenlik haklarını tehlikeli bir biçimde ihlal etmesinden ve Ege’deki askeri gerginliğin artmasından ciddi bir şekilde kaygı duymaktadır....” “Yunanistan’ın sınırlarının aynı zamanda AB nin dış sınırlarının parçası olduğunu vurgular.”

AB Patrikhane için, tüm ısrarlara rağmen Lozan’da Atatürk’e kabul ettiremedikleri kararları yeniden önümüze sürmektedir

AP Fener Rum Patrikhanesine evrensel nitelik kazandırılmasını istemektedir.

Kararlarda İstanbul’dan Bizans İmparatorluğu zamanındaki adıyla Konstantinopol olarak bahsedilmektedir.

Yine Atatürk’ün şiddetle reddettiği Grek Yayılmacılığının Harp Okulu olan Heybeliada Ruhban Okulu hakkındaki istemler önümüze konmuştur.

“Avrupa Parlamentosu Patrikhaneye doğrudan bağlı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal yeniden açılması çağrısında bulunur “ 

ERMENİSTAN İLE İLGİLİ KARARLAR

 “AP 1915-17 olaylarını 9.Aralık 1948 BM kararındaki soykırım tanımına uygun görür ve Türk Hükumetinin bunu kabul etmesini ister. Türk Hükumetinin bu olguyu reddetmesinin AB ne üyeliğinin kesin engeli olduğunu açıklar.”


 “AP Türk Hükümetine ve TBMM’ne , özellikle modern Türkiye Devletinin kurulmasından öncesinde Ermeni azınlığın maruz kaldığı soykırımın kamuoyu önünde kabulü ile , Türk toplumunun önemli bir parçasını oluşturan Ermeni azınlığa taze bir destek vermesi çağrısında bulunur.”


AP, bugüne kadar Türkiye’ye hep düşmanca tavırlar içerisindeydi. Bundan sonra da böyle olacağı bellidir. Bu bakımdan Türkiye’nin alınan bu son karardan memnuniyet duyması l-gerek. En kısa sürede de Gümrük Birliğinden çıkmalıyız.

23 Kasım 2016 Çarşamba

TÜRKİYE’NİN YÜZÜ

"AB'deki ekonomik entegrasyon ve ortağı olan ülkelerde yaratacağı kalkınma ve refah imkanı Şangay denen yapıda yok. Bir kez daha gerçeğin ifade edilmediği, hamaset üzerine inşa edilmiş bir siyasetle karşı karşıyayız. Türkiye'nin yönü bellidir. Türkiye'yi kalkınmaya, refaha taşıyacak olan yüzünü asla Batı'dan geri çevirmeyen bir gelecektir."

Bu sözler CHP sözcüsü sayın Selin Sayek Böke’ye ait. Osmanlı’dan bu yana Batı’nın yaptığı bunca kötülüğe rağmen hala “batı”dan kalkınmak ve refaha erişmek için medet umuyor.

Üzücü olan da şu; Selin Sayek Böke’nin sözcülüğünü yaptığı CHP’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün ömrü Osmanlı’yı yıllar boyu sömüren ve sonunda parçalayıp yok eden batı emperyalizmi ile mücadele ederek geçmiştir.

Türkiye’nin yüzünü batıya İnönü döndürmüştür.  Emperyalizmin tıkıcı etkisi de bu dönemden sonra artmıştır.

TARİHE BAKMAK GEREK

Batının milletimize verdiği zararları anlamak için Osmanlı’nın son yıllarına bakmak gerek.

Sanayi devriminden sonra, batılı devletler arası mücadelelerde, sanayileşme temeline dayalı politikalar yönetimlere hâkim oldu. Bir yandan sanayileşme hız kazanırken diğer yandan iç ticaret geliştirildi. Dış ticaret ülkelerin çıkarlarına göre yeniden düzenlendi. Elçiler yalnız siyasi değil, ekonomik ve ticari ilişkileri de ustalıkla yürütecek kişilerden seçildi.

Sanayileşmenin artması ham madde ve Pazar ihtiyacını da artırdı. Batının emperyalist ülkeleri gözünü doğuya dikti. Doğuda zengin petrol, kömür ve sanayi için gerekli ham madde kaynakları vardı. Bu ülkelerde batı için iyi bir pazar oluşturuyordu.

Hem Pazar hem de ham madde kaynaklarına sahip coğrafyanın en önemli devleti ise Osmanlı devleti idi.

1800’lü yılların başından itibaren batılı ülkeler kendi gümrük vergilerini artırmaya başladı. Özellikle İngilizlerin telkinleriyle Osmanlı devleti gümrük vergilerini düşürdü. Özellikle 1838 Baltalimanı antlaşması İngiltere’yi Osmanlı devleti içinde çok imtiyazlı hale getirdi. Osmanlı ülkesi İngiliz malları ile doldu.  

Osmanlı devletinin yüzü batıya dönük yöneticileri, batılı devletlerin telkinleri ile, ithalatı serbest bıraktı, ihracatı zorlaştırdı ve hatta yasakladı. Oysa bu sıralarda batılı ülkeler gümrük vergilerini yükseltti, hatta yasakladı, ihracatı teşvik etti.

Bu sömürü düzeni devam ettikçe başta Osmanlı devleti olmak üzere, yüzünü batıya dönmüş ve batılı güçlerin telkin ve tavsiyeleri ile yönetilen doğulu ülkeler fakirleşti, batılı ülkeler ise zenginleşti.

Batılı emperyalist ülkeler arasında çıkar çatışmaları artınca sıra Osmanlı’nın parçalanmasına paylaşılmasına geldi.  İngilizler zengin petrol ve ham madde kaynaklarından yararlanmak ve Hindistan yolunu güvenceye almak için Osmanlı devleti içindeki Türk olmayan unsurlar arasında etnik milliyetçilik fikrini yaymaya başladı. Araplar büyük bir Arap devleti kurmalarını telkin etti. Amaç Osmanlı devletini parçalamaktı.



Osmanlı topraklarına ve zenginliklerine sadece İngiltere değil, Almanya, Fransa ve Rusya da göz dikmişti. I. Cihan Harbi bir bakıma Osmanlı devletinin paylaşım savaşı oldu. Yıllarca yüzünü batıya dönen ve batılı devletlerin telkin ve tavsiyeleri ile yönetilen Osmanlı yıkıldı ve yok oldu.

ATATÜRK’ÜN YÜZÜ DOĞUYA DÖNÜKTÜ

Yıkılıp harap olan Osmanlı devletinin yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması batılı güçlere verilen bağımsızlık savaşının sonucudur. Bu savaş doğunun diğer mazlum ülkelerine de örnek olmuştur.

Bu savaşın amacının büyüklüğü Atatürk’ün şu sözlerinde açıkça görülüyor.

«... biz Batı emperyalizmine karşı yalnız ve kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla iktifa etmiyoruz; aynı zamanda Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen vasıtalarıyla Türk milletini emperyalizme vasıta olarak kullanmak istemelerine de engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimiz inanıyoruz...”

“... Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi.
Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir...”

“...Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır.”

Türkiye yüzünü batıdan çevirip bağımsızlığına kavuşunca ve mili egemenliğini sağlayınca sömürüye son vermiş ve hızla sanayileşmeye başlamış ve refah düzeyini yükseltmiştir.

YÜZÜMÜZÜ  BATI’YA ÇEVİRİNCE

Ne yazık ki, batının telkinlerinden uzak ve yüzü batıya dönük olmayan politikaların İnönü dönemi ile birlikte sona ermesi, Türkiye’yi bölünmeye namzet, ekonomisi borç batağına girmiş, batılı güçlerin sömürdüğü bir ülke haline getirdi.

Sömürdükleri yetmiyormuş gibi PKK’yı kullanarak ülkeyi bölmeye de çabalıyorlar. Dün Osmanlı’ya yaptıklarını bugün bize yapıyorlar.

Bu tarihi güncel gerçekler ortada iken hala “Türkiye'nin yönü bellidir. Türkiye'yi kalkınmaya, refaha taşıyacak olan yüzünü asla Batı'dan geri çevirmeyen bir gelecektir." demek CHP sözcüsüne hiç yakışmıyor.


 CHP, bu hali ile Atatürk’ün partisi olmaktan ne kadar uzaklaştığını da belli ediyor.

18 Kasım 2016 Cuma

TAM BİR REZALET

Bu görüş yeni midir eski midir bilmiyorum ama şimdilerde bu görüşe uygun uygulamalar başladı. Deniyor ki, insanlar yaslara uymayıp mağdur oluyorsa, insanları yasalara değil, yasaları bu insanlara uyduralım.

Önce Devlet Bahçeli başladı.

Bahçeli’ye göre, Erdoğan anayasaya uygun hareket etmeyerek fiili bir durum yaratmıştı. Bu fiili durum devam edemezdi. O halde anayasayı değiştirelim ve Erdoğan’ın davranışlarını yasaya uyduralım.

AKP milletvekilleri bu öneriyi duyunca dururlar mı? Hemen bir önerge verdiler. Teklif ettikleri önergenin özü şu:

“Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16.11.2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda, ceza açıklamasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir...”

Gerekçe de şu: Yasalarımıza göre çocuk yaştaki birisi ile evlenmek yasaktır. Bu yasak nedeni ile insanlar resmi nikah kıymadan küçük yaştaki kızlarla evleniyorlar, yasa da onları mahkûm ediyor. Yani bu yasa nedeni ile insanlar mağdur oluyor. İnsanlar bu çocuklarla resmen evlenirse cezaları geçici olarak yok sayılsın ve hapisten çıksınlar; mağduriyetleri sona ersin.

Mademki insanlar yasaya uymamış, yasayı onalar uyduralım. Neresinden bakarsanız bakın tam bir rezalet.

Bir kere şunu söyleyelim. Yasalar suç işleyenleri mağdur etmez. Kanunlara aykırı bir fiil işlenmişse elbette bunun karşılığı bir ceza olacak. Mahkumlara mağdur gözü ile bakarsanız ve bunların mağduriyetlerini gidermek için böyle yasalar çıkarırsanız ülkede kanun hakimiyetini sağlayamazsınız.

Bir diğer husus da şu. Bu yasa teklifi ile medeni kanun tartışmaya açılıyor. Mevcut bir evlilikten söz ediliyor ama bu evlilik resmi değil. Resmen evlenmeden, imam nikahı ile bir arada yaşayan çiftleri evli olarak nitelemek medeni kanununu inkâr anlamı taşır. Cumhuriyet ile hesaplaşma devam ediyor demektir.

Gelelim en önemli hususa: “Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçu” ne demek oluyor?

Henüz daha psikolojik ve fizyolojik gelişmesini tamamlamamış bir çocuğun rızası bu ahlaksızlığı mazur kılar mı?

Reşit olmayan bir çocuğu şu veya bu şekilde kandır, sonra da cinsel arzularını onu istismar ederek tatmin et ama cezanı çekme.

Bu insanlar ceza almışlarsa ve bu cezayı çekiyorlarsa, teklif sahiplerine ve bu teklifi savunan bakan ve başbakana göre “mağdur” oluyorlar.

Bu nasıl kafadır, anlamak mümkün değil.

Erkek olsun, kız olsun çocuklarımızı sapıklardan korumak devletin görevi iken, devlet çocuk yaştaki birisiyle yatacak kadar sapıklaşanları korumaya kalkıyor.


Gözü dönmüş, çocukları cinsel obje olarak görebilen ve arzularını çocukları istismar ederek tatmin etmeye kalkanlardan yavrularımızı korumak toplumumuzun en önemli sorunu haline geldi. İşimiz zor, çünkü anlaşılan bu sapıkların arkası sandığımızdan daha güçlü.