10 Ekim 2016 Pazartesi

KİME KARŞI SAVAŞIYORUZ?

Gene bombalı saldırı, gene evlatsız kalan anneler, babalar, gene eşsiz kalan nişanlılar, kalan kadılar. Askeriyle, siviliyle 18 şahidimiz var.

Gazetelere bakıyoruz, şehit haberleri, obüsler, tanklar, roketler, yıkılan evler ve yuvalar… Bir savaşın ortasındayız. Vatan savaşı veriyoruz. Ya topraklar sahip çıkacağız ya da vatan topraklarını emperyalizmin egemenliğine terk edeceğiz.

Savaşıyoruz, vatanımız savunuyoruz, haysiyetimiz savunuyoruz, onurumuzu savunuyoruz ama kime karşı savaştığımızı ne biçimde söylemiyoruz. FETO’ya karşı, PKK/PYD’ye karşı, IŞİD’e karşı savaşıyoruz deniyor. Yanlış, biz Amerika’ya karşı, İsrail’e karşı ve tüm Atlantik sistemine karşı vatan savunması yapıyoruz.

Çanakkale’de biz ANZAK’larla göğüs göğüse mücadele ettik ama diyebilir miyiz ki biz ANZAK’larla savaştık, hayır biz İngilizlerle, Fransızlarla, İtilaf devletleri ile savaştık.

FETO, PKK/PYD ve IŞİD batı sisteminin piyonlarıdır. Emperyalist emellerine ulaşmak isteyen bu güçler artık kendi askerlerini değil, terör örgütlerini, paralı askerlerini kullanıyor. Onun için bu savaşlara “vekâlet savaşları” deniyor.

Vekilde belli, müvekkil de belli ama müvekkilin adı yeteri kadar telaffuz edilmiyor.

O halde bugünkü vatan savaşının da adını net olarak ortaya koyalım ve mücadelemizi bu gerçeğe göre düzenleyelim.  Müttefiklerimizi bu gerçeğe göre belirleyelim.  

İKTİDAR VE MUHALEFETİN YANLIŞLIKLARI

Kahramanlarımız kentlerde, dağlarda, kırlarda can siperane bir mücadele yürütürken maalesef siyasilerimiz ve medyamız yapılması gerekenleri yapmada eksiklik ve yanlışlıklar içindeler.

Bugünkü durumdan elbette en büyük sorumlu AKP iktidarı ve Erdoğan’dır. İktidar, yıllarca açılım adı altında, çözüm süreci adı altında bir politika izledi. Bu sürecin sonunda bitme noktasına gelen PKK güçlendi, yığınak yaptı, silahlandı ve bugünkü durumuna geldi. Bu yanlışlıkların gün gelir hesabı sorulu. Şimdi PKK ile mücadele etmesi geçmişini temizlemez.

Biz bir yandan ABD savaşıyoruz, diğer yandan ABD ile birlikte Musul’a müdahale etme planlarını tartışıyoruz. İncirlik üssünden kalkan uçaklar PYD’ye ve diğer terör örgütlerine mühimmat taşıyor. Buradan kalkıp giden Amerikan özel birlikleri PYD militanlarını eğitiyor. Bunlar bilinen gerçekler ama İncirlik hala açık ve Amerika’nın hizmetinde. Diyarbakır’da ve birçok yerde hala ABD’li askerler var.

Bu savaşı kazanmak için bölgesel işbirliği şart ama bu konuda iktidar yeterli adımları atamıyor. Rusya ile yakınlaşmamız iyi bir adım oldu ama hala Atlantik sitemi içinde kalarak vatan savaşını kazanacağımızı sanıyoruz.

Kılıçdaroğlu da terörü lanetliyor ama teröre karşı sunduğu çare en azından komik. Teröristlere sesleniyor, terör ile bir yere varamazsınız gelin isteklerinizi TBMM’de demokratik yollardan anlatın diyor. 

Demek ki Kılıçdaroğlu teröristlerin ve arkasındaki egemen güçlerin ne istediğini bilmiyor, biz söyleyelim:

Sayın Kılıçdaroğlu, teröristler ve arkalarındaki güçler bizden toprak istiyor, toprak. Yani vatanımızın bir parçasında ayrı bir devlet kurmak istiyorlar. İkinci İsrail devletini kurmak istiyorlar. Şimdi bunları demokratik yollardan söylerlerse razı mı olacağız?

Türkiye ne PKK ile ne FETO ile ne de ABD ve diğer devletlerle toprak bütünlüğünün ve üniter yapısının pazarlığını yapmaz, yapamaz.

Bu mücadele bir vatan savaşıdır, tüm siyasilerimiz bu gerçeği bilmeli ve tutumlarını ona göre belirlemelidir. Cepheler ortaya çıkmıştır: Türkiye cephesi ve Emperyalistlerin cephesi. Herkes bu gerçeğe göre mevziini belirlemelidir.


Bu mücadele yanlışlık kaldırmaz ve Türk Milleti gün gelir yanlışlık yapanlardan hesabını sorar.

3 Ekim 2016 Pazartesi

YOKSULLUK VE AÇLIK

Doğan Kuban’ı okur musunuz bilmem. Ben yıllardır yazılarını beğenerek ve takdir ederek okuyorum. Son olarak, 23 Eylül tarihinde Herkese Bilim Teknoloji dergisinde “İnsanlığın en utanç verici görüntüsü açlıktır” başlıklı bir yazısı çıktı.

Kuban yazısının başında söylüyor: “Her gün daha zengin olmak için yollar arayan sözde insanlığın, bir milyar insanın aç bırakılmasını günümüzde kabul etmemeliyiz”.

Yüzyıllardır insanlık açlık sorunun çözmüş değil. Bir milyar insan aç geziyor. Bu rakama yoksulluk sınırı altında yaşayan milyarlarca insan dâhil değil.

Barınamayan, doyamayan, giyinemeyen milyarlardan söz ediyoruz. Her gün binlerce insan açlıktan ölüyor.

Türkiye’de de durum farklı değil. Türk-İş’in bu konuda verdiği rakamlar şöyle:

Dört kişilik ailenin açlık sınırı aylık 1.362 lira; yoksulluk sınırı 4.4435 lira. Bir kişinin geçim maliyeti ise, ayda 1.690 lira. 

Unutmayalım, asgari ücret ise 1300 lira.

GÜÇ SERMAYEDE OLUNCA!

Bu utanç verici tablonun sebebini Doğan Kuban bir cümle ile özetlemiş: “Güç ve parayı birbirlerinden ayıracak insanlık bir gün ortaya çıkmakta zorlanıyor”.

Kapitalist sistemin egemen olduğu bir dünyada gücü paradan ayıramazsınız. Sermayenin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Demokratik dediğimiz ülkelerde de durum farklı değil. Yasalar, yönetmelikler ve her türlü düzenlemeler zenginlerin istediği gibi çıkıyor. Ekonomiyi de siyaseti de zenginler, özellikle de en üst gelir seviyesinde bulunan % 1’lik kesim belirliyor. Medya desen zaten onların elinde veya kontrolünde.

Gücü paradan ayıramadıkça yoksulluk da bitmez, toplumda eşitlik de sağlanamaz.

Yurdumuzda da, diğer ülkelerde de giderek artan bir eşitsizlik var. Siyasetin piyasa güçlerinin eşitsizliği artırdığını görüp sermayeye sınırlar getirmesi beklenirken ikisi bir olup, sömürüyü ve dolayısıyla eşitsizliği artırıyor.   
Özel sermayenin birikim dinamiklerinin dünyayı nereye götüreceği konusunda iki farklı görüş var:
Marx, daha 19.yüzyılda,  bu birikim dinamiklerinin sermeyenin kaçınılmaz olarak bir avuç zengin ve güç sahibinin elinde yoğunlaşmasına sebep olacağını söylemiş. Kuztent ise, gelişmelerin ileri evrelerinde eşitsizliğin azalmasına ve ahenkli bir istikrara yol açacağını iddia etmiş.

Marx’ın beklediği kıyamet kopmamış ama sermeye de belirli ellerde toplanmış ve toplanmaya da devam ediyor. Zenginler daha da zenginleşirken, yoksulluk ve açlık artıyor. Kuztent yanılmış gibi görünüyor.

Sermaye belirli ellerde toplandıkça, bu ellerin egemenliği de artıyor. Sermayenin azınlıkta toplanınca para güç oldu, egemenlik aracı oldu, yoksulluk ve açlık sebebi oldu.

ÇARE ÖRGÜTLÜ MÜCADELEDE

Doğan Kuban’ın bir önerisi var: “Anayasamızın ilk maddesi olmalı: Kimse aç bırakılamaz!”. Öneri güzel de bunu kim gerçekleştirecek? Türkiye’de yoksullar bilinçsiz. Yoksullularının, hatta açlıklarının farkında değiller.

Seçim yaparken bu dünyayı değil, öbür dünyayı düşünüyorlar. Karşılarına çıkan partilerden hangisi daha dindar ve muhafazakâr görünümlü ise oylarını ona veriyorlar. Ellerine geçen bir kilo makarnayı, bir torba kömürü nimet sanıyorlar. "Yoksulluk, eşitlik, sömürü" diyenleri de "Gominist bunlar" deyip kovuyorlar.  

Bu yanlışlıklar içinde seçtikleri partiler de hep sermayeye çalışıyor. Anayasa’yı değiştirmek istediklerini akıllarına hiç böyle bir madde gelmez, gelemez.

Şunu bilmek gerek: Açlık ve yoksulluk toplum içinde eşitlik sağlanmadan yok olmaz. Bunun yolu da emekçilerin, yoksulların örgütlü mücadelesinden geçer. Ramazan’dan Ramazan’a zekât, fitre dağıtmakla; Kurban bayramında et dağıtmakla; dernek, vakıf kurup yoksullara 3-5 kuruş vermekle açlık ortadan kalkmaz.

Bu mücadelede emekçilerin iki mevzide toplanmaları gerek: Sendikalar, meslek odaları ve Siyasi partiler. Mevcut sendikalardan da, meslek odalarından da, parlamentoda bulunan partilerde de yoksullar lehine bir eylem beklemek beyhudedir.

Sermayenin gizli veya açık desteklediği partileri insanlarımız meclise taşıdığı müddetçe yoksulluk ve açlık yok olmayacak gibi görünüyor.

1 Ekim 2016 Cumartesi

YETER! KANMA ARTIK!

Sürekli kandırılan, aldatılan ve inandığı yalanlar yüzünden hatalar yapan bir devlet adamı var başımızda. Türk Milletinin en büyük şansızlıklarından birisi de bu insanın 15 yıldır milletin kaderine egemen olması.

Kimlere inanıp kanmadı ki?

Abdullah Öcalan’a inandı, onunla birlikte Türk Milletine anayasa yapmaya kalktı. PKK’ya müsamaha gösterdi;  kentleri, dağları, yaylaları PKK’ya teslim etti. KCK devlet içinde devlet oldu.

FETO’ya kanıp, inandı; devlet kadrolarının, ordunun, eğitim kurumlarının, medyanın içine FETO’cuların dolmasına yardım etti, yerleştirdi. Ne istedilerse verdi. FETO devlet içinde devlet olunca da paralel devlet var demeye başladı.

Amerika’ya kandı, BOP eş başkanlığını üstlendi; ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu kan çanağına döndürmesine yardım etti. Bunca ölüme, bunca zulme, bunca yıkıma, bunca sürgüne, bunca gözyaşına, bunca sefalete sebep oldu.

AB’ye kandı; Türkiye’yi AB üyesi yapacaklarını sanarak onların istediği ve Türkiye’yi bölünmeye götürecek yasal düzenlemelere evet dedi. Ne istedilerse onu yasalaştırdı.

İNSAN İŞİNE GELEN YALAN KOLAY İNANIR

Meşhur bir Nasrettin Hoca fıkrası var. Fıkra bu ya, Hoca’nın komşusu tenceresinin doğurduğuna inanır ama öldüğüne inanmaz. Verilen mesaj açık; “insan işine gelen yalana hemen inanır”.

Doğrusu şimdi merak ettim, Erdoğan bu yalanlara neden ve nasıl inandı. Bunların bir aldatmaca olduğunu bilmiyor muydu? Yoksa işine geldiği için mi inandı? Eğer bu yalanlara inanmak onun işine geliyorsa, bundan ne çıkarı vardı?

Aldatıldım, insandım, bunlara yardım ettim Allah ve Milletim beni affetsin deyince biz de ümitlenmiştik. Kendi kendimize dedik ki, demek artık Erdoğan kimseye kanmaz. Ama Lozan konusundaki çıkışını okuyunca anladık ki, gene yanlış şeylere inandırılmış.

2 ay önce Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıl dönümü nedeniyle yayınladığı mesajında şunları söylemiş:

 “Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıl dönümüdür. Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir. Bu anlaşma, yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir. Lozan Antlaşması’nın içeriği, bu anlamda başta milli irade ve demokrasi olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olduğu temel ilkelerin değeri, bugünlerde çok daha iyi anlaşılmaktadır.”

Sanki bunları kendisi söylememiş gibi şimdi de şöyle diyor:

“Birileri de bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Her şey ortada. Şöyle bağırsan duyulacak adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu? Oralar bizimdi."

Anlaşılan Erdoğan’ı gene kandırmışlar. Çok muhtemeldir ki, bu sefer başı fesli, aklı şizofrenik, görünümü palyaço gibi olan Kadir Mısırlıoğlu’nun yalanlarına kanmış. Bu kadar açık bir yalana inandığına göre de demek ki, inanmak işine geliyor.

GERÇEKLER, GERÇEK BİLİM ADAMLARINDAN ÖĞRENİLİR

Umarım pek yakında yanıldığını kabul eder ve Türk Milletinden ve Sevr’i yırtıp, Lozan’ı emperyalist güçlere kabul ettiren Atatürk ve arkadaşlarından özür diler. Eğer dilemezse, tarih onu en azından nankör bir devlet adamı olarak yazacaktır.

Nankör diyoruz çünkü başbakanlığını, cumhurbaşkanlığını yaptığı devletin varlığı Lozan Antlaşması ile tescil edilmiştir. O şimdi Atatürk ve arkadaşlarının mirası üzerine oturuyor.

Çok sevdiği ve her fırsatta övmeye çabaladığı Osmanlıların bize bıraktığı miras ise, işgal edilmiş bir vatan, silahları elinden alınmış ve dağıtılmış bir ordu, İngilizlerin emrine girmiş bir padişah ve sadrazam, savaşlardan ve hastalıklardan kırılmış bir halk, cehalet, sefalet ve üretemeyen bir ekonomi. 

Erdoğan, çocukluğundan ve gençliğinden bu yana kendisine öğretilen yanlış bilgilerin esaretinden kurtulmalıdır. Yeni baştan tarih ve siyaset bilimi okumalıdır.


Erdoğan, Cumhuriyeti tarihi Mısırlıoğlu’ndan öğrenemez. Açsın Büyük Nutuk’u okusun, Turgut Özakman’ı oksun, Sinan Meydan’ı oksun, Ahmet Taner Kışlalı’yı okusun. Okusun ki gerçek neymiş öğrenebilsin. 

Bu da yetmez, bir de Atatürk’ün şu sözünü de ezberlesin:


"Bu antlaşma, Türk Milleti’ne karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış Büyük Suikast’ın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş siyasi bir zaferdir"

29 Eylül 2016 Perşembe

LOZAN TÜRK MİLLETİ İÇİN BİR ZAFERDİR, İNGİLTERE İÇİN İSE BİR HEZİMET

14 Yıllık iktidarında 152 adamızı Yunanistan'a veren Erdoğan Lozan'da adalar Yunanistan'a verildi diye şikayet ediyor. Elindekine sahip çıkamayan birisinin Lozan'ı ve onu imzalayanları hedef alan bugünkü ifadesi son derecede çirkin olmuştur.

Osmanlılara toz kondurmayanlara hatırlatmak gerek:

Lozan'ı emperyalistlere kabul ettiren heyet, Türk Milletinin kaderine el koyduğu zaman, İstanbul, İzmir, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Bursa, Balıkesir, Kütahya, Aydın, Afyon, Antep, Urfa, Adana, Maraş Osmanlılar tarafından Batılı emperyalistlere verilmişti. Sevr imzalanmış, Anadolu'nun doğusunda Ermenistan ve Kürdistan'ın kurulmasının yolları açılmıştı.

Lozan İngiltere için bir hezimet, Türkiye için bir büyük zaferdir.
"15 Temmuz'da millli egemenlik korundu" diyenler şunu bilmedirler ki, milli egemenlik Lozan ile tescil edilmiştir.
Şu fotoğraflara baksınlar da utansınlar.
EYUP S. KARAKAŞ






22 Eylül 2016 Perşembe

BU DA YCHP

Bir önceki yazımda iktidarın yaptığı büyük yanlışlıktan söz etmiştim, sıra ana muhalefetin yanlışlarında.

CHP genel başkanı katıldığı bir televizyon programında FETO ve darbe girişimi hakkında sorulan sorulara cevap verirken sözüm ona demokrasiyi savunuyor.

Kılıçdaroğlu’na göre, Fethullah Gülen’in kitaplarının yasaklanması doğru değil, demokrasiye aykırı. Bunları söylerken Saidi Nursi’nin kitaplarının basılması ile ilgili bazı hakların kısıtlanmasını CHP olarak engellediklerini söyledi. Demokrasiyi zedeleyeceği için kitap yakmaya ve yasaklamaya karşı olduklarını anlattı.

“15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Amerika mı var?" şeklindeki bir soruya “Benim elimde veri yok diye cevap verdi.


Kılıçdaroğlu bu ifadeleri ile demokrasiyi değil, açıkça FETO’yu ve onun arkasındaki Amerika’yı korumuş oluyor. CHP, YCHP olunca demek ki böyle oluyor.

Demokrasinin temelinde insan hak ve özgürlükleri vardır. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 30. Maddesi şöyledir:

“Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.”

FETO da PKK da esas olarak insanlarımızın yaşama hakkı dâhil,  temel hak ve özgürlüklerini kıstlamak isteyen ve demokratik bir yönetim yerine diktacı bir tutumu hedef edinen örgütlerdir.  Fethullah Gülen’in demokrasiyi yaşatmak için değil yok etmek için kitap yazıyor. Çocukların, gençlerin beynini yıkayıp onları ülkesine, milletine, Cumhuriyet’e, demokrasiye düşman hale getiriyor. Bu kitapları yasaklamak değil, yasaklamamak demokrasiyi tehlikeye atar.

Kılıçdaroğlu’nun demokrasiyi ortadan kaldırmak için darbe teşebbüsünde bulunan bir örgütün liderinin “kitaplarının yasaklanmasını doğru bulmuyorum” ifadesi son derece yanlıştır. Bu ifade demokrasiyi değil, FETO örgütünü korur, demokrasiye ise zarar verir.

Fethullah Gülen İslâm dinini Haçlı’ların çıkarları için kullanan; dine de, millete de hainlik yapan birisidir. Bu adamın kitaplarını savunmak CHP genel başkanına mı kaldı?

Cumhuriyeti yıkmak isteyen bir örgütü şu veya bu şekilde savunmak Cumhuriyeti kuran partinin genel başkanına hiç yakışmadı.

Hele hele her şey gün gibi ortada iken, darbe girişiminin arkasına Amerika var mı diye sorulunca “benim elimde veri yok” demesi çok yanlış olmuş. Adeta Amerika’nın hainliğini gizlemeye çalışmış.

Cumhuriyet’in ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu Mustafa Kemal kurduğu bu kurumları ebediyet yaşatmak için “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” demiş. YCHP genel Başkanı ise Saidi Nursi’nin kitapları kısıtlanmadan basılsın diye uğraşıyor.

Kılıçdaroğlu “ CHP artık 1930’ların partisi değil” derken ne kadar da doğru söylemiş. Yazık, çok yazık!


Son olarak Kılıçdaroğlu’na şunu da söylemek gerek: Amerikan’ın piyonu FETO’nun düzenlediği kaset kumpaslarından sonra parti başkanı olanların ve Amerikan elçisi ile otel odalarında gizli görüşmeler yapanların demokrasiyi savunacak yüzleri olamaz.

20 Eylül 2016 Salı

İKİ BÜYÜK YANLIŞLIK

Emperyalizme karşı vatan savaşı verdiğimiz ve Amerikancı darbenin izleri daha silinmeden İktidar ve ana muhalefet partisinde iki büyü yanlışlık kaynaklandı. AKP iktidarı, “Meclis-i Mebusan’ı kapatıp, meşrutiyeti yok edip istibdata geçen II. Abdulhamid’in doğum gününü kutlamaya kalktı. Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise bir televizyon programında demokrasi adına FETO’yu ve cemaatleri savundu.

BİRİNCİ YANLIŞLIK

Bir Abdülhamid hayranlığıdır gidiyor. Önce, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi’nin adını Abdülhamit yaptılar. Şimdi de 22-25 Eylül 2016 tarihleri arasında da TBMM, Dolmabahçe Sarayında Abdülhamit Sempozyumu topluyorlar. Hem de “uluslararası” bir girişim şeklinde.

Kim yapıyor bunu Daha dün milli iradeye, Millet Meclisi’ne sahip çıkın diye halkı meydanlara çağıranlar yapıyor. Bunlar bilmiyorlar mı ki, Abdülhamid, milli iradenin temsilcisi olan Meclis-i Mebusan’ı Türk-Rus savaşı çıkınca “olağan üstü hal” var deyip kapatan ve 33 yıl ülkeyi baskı ile, zulüm ile tek adam diktası ile yöneten bir padişahtır.

Abdülhamid’i anacaklarmış! Ansınlar bakalım.

Merak ediyorum, bu toplantılarında meclisi kapatıp tek adam diktası ile ülkeyi nasıl yönettiğini de anacaklar mı?

Osmanlı topraklarının çok büyük bir kısmının Abdülhamid’in padişahlığı zamanında kaybedildiğini de anacaklar mı?

Abdülhamid’in hürriyet kahramanlarını zindanlara attığını ve orada boğdurduğunu, Fizan çöllerine sürüp açlıktan ve susuzluktan ölmelerine sebep olduğunu da anacaklar mı?

Abdülhamid’e karşı büyük bir mücadele veren Türk milliyetçilerini Mustafa Kemali, Talat Paşayı, Enver Paşayı, Niyazi Beyi, Tevfik Fikret’i, Mehmet Akif’i de anacaklar mı?

Abdülhamid’in nasıl bir hürriyet düşmanı olduğunu da anacaklar mı?

Abdülhamid’in zamanında Türk milliyetçiliğinin çok büyük suç olarak görüldüğünü de anacaklar mı?

Sözü Doğu Perinçek’e bırakalım:

“ Türk milleti, ancak çağdaş değerler ekseninde birleştirilir. Türk Milletini birleştiren bayrak var. O, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Millet ile Orduyu, millet ile devleti birleştiren bayrak odur. Abdülhamit, Atatürk’e karşı savaş bayrağıdır. Abdülhamit, Mustafa Kemalleri hapislere atan sultandır. Abdülhamit bayrağı açarak Fetullahçılık yapılır ama vatan savaşı yürütülemez.

ABDÜLHAMİT’İ MEHMET AKİF’TEN ÖĞRENİN

Mehmet Akif, Abdülhamit’e şöyle sesleniyordu, günümüz Türkçesiyle veriyoruz:

Ne yüce kavm idik; yazık ki sen geldin sefil ettin
Bütün gelecek ümidini imkansız kıldın, yok ettin

Rezîl olduk... Sen ey kanlı kâbus, sen rezîl ettin!
Gayret ifâde eden bir pak alın her kimde gördünse,

“Bu bir cani” dedin sürdün, ya mahkum eyledin hapse.
Hafiyelerini vekil edip her vicdana, her hisse.

Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se
Ne lanetlisin ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e!

Şimdi tekrar soruyorum: Bu anma toplantısında Mehmet Akif’in bu şiiri de okunacak mı?


İkinci büyük yanlışlık CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’ndan geldi, onu da bir sonraki yazıda tartışalım.

19 Eylül 2016 Pazartesi

OKULLAR AÇILDI

2014-2015 eğitim ve öğretim dönemi başladı. Tüm yurtta öğrenci ve öğretmenler ders başı yaptı. 16 milyon 400 bin öğrenci ve 873 bin öğretmen ders başı yaptı.

Eğitim ve öğretim yılı başladı. Tüm yurtta 16milyon 400 bin öğrenci ve 873 bin öğretmen ders başı yaptı. Rakamlar oldukça büyük. Öğrenci sayısı birçok ülkenin toplam nüfusundan fazla. Okul sayımız ve okullaşma oranımız da geçmiş ile kıyaslanmayacak kadar iyi ama gene de yeterli değil.

Televizyonda Şemdinli ve Nusaybin’deki PKK tarafından yakılıp yıkılan okulların son halini gördüm. Okullar onarılmış, eğitime hazır hale getirilmiş. Sınıfları öğrenciler doldurmuş; her yan cıvıl cıvıl. Görev yapan gencecik kız ve erkek öğretmenleri görünce, ileri yaşıma bakmadan onların ellerini öpmek istedim. İşte bu gençlerdir gerçek anlamda Mustafa Kemal’in askerleri…

Bu genç öğretmenlere Mustafa Kemal’in askerleri diyorum çünkü Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını zaferle bitirmiş, İzmir’e gelmiş. Çevresindekiler ona, “Çok yoruldunuz Paşam, herhalde çiftliğinize çekilir dinlenirsiniz” diyor. Onun yanıtı aynen şöyle oluyor:

“Hayır, asıl savaş şimdi başlayacak. Bu savaş, cahilliğe ve gericiliğe karşı yapılacaktır...”

Bu gençler gericiliğe ve cahilliğe karşı verilen savaşın korkusuz ve fedakâr askerleridir. Bu millet onlara çok şey borçlu…

OSMANLI’DAN BUGÜNLERE

Bugünlere kolay gelmedik. Cumhuriyet kurulduğunda toplumun eğitim düzeyi oldukça düşüktü. Gayrimüslim bankerlerden borç alarak kendilerine lüks saraylar yaptıran padişahların aklına nedense okul yapmak gelmemiş.

Cumhuriyet kurulduğunda, Çocukların sadece 1/4'i okula gidebiliyor. Halk cahil. Erkeklerin % 93'ü, kadınların % 99'u okuma yazma bilmiyor.  Tüm ülkede toplam 4770 ilkokul, 72 ortaokul ve 23 lise var.

Medreselerde sözüm ona eğitim yapılıyor. Bu medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası olmuş. Hurafeler din diye öğretiliyor. Medreselerde Türkçe yasak.

Ülkede bir üniversite (darülfünun) var. Bu kurum da çağın özelliklerinden uzak bir halde. Akıl ve bilim unutulmuş.  Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, resim yok, heykel yok, tiyatro yok, spor yok.
Halkı aydınlatacak, bilinçlendirecek, eğitecek kurumlar yok.

Halk adeta kendi kaderine ve cami imamının, tarikat şeyhinin, medrese ehlinin, bilgisine terk edilmiş durumda. Akılcı ve bilimsel düşünce yok.

Türkçe ihmal edilmiş. Sözcükler unutulmuş. Türkçe, Osmanlıca denilen bir dile dönüşmüş. Arapça, Farsça ve Fransızca Türkçeyi adeta istila etmiş.

CUMHURİYET VE MİLLİ EĞİTİM

Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en zor zamanlarında, düşmanın Eskişehir’e, Afyon’a saldırdığı dönemde 15 – 16 Temmuz 1921’de Ankara’da 1. Maarif Kongresi’ni toplamıştır. Açılış konuşmasını yapan Atatürk konuşmasında muallimlerden “Türkiye’nin milli maarifini kurmasını” ister ve “milli maarifi” açıklar:

“Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en önemli bir etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin batıl inançlarından ve doğuştan sahip olduğumuz özelliklere hiç ilgisi olmayan yabancı fikirlerden Doğudan ve Batıdan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak, milli ve tarihi özelliğimize uyumlu bir kültür anlıyorum” demiştir.

1922 yılında ise şunları söylüyor:

“En önemli ve verimli vazifelerimiz milli eğitim işleridir.
Milli eğitim işlerinde kesinlikle zafere ulaşmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek vücut ve tek düşünce olarak bir program üzerinde çalışması lazımdır. Bence, bu programın iki esaslı noktası vardır:
(a) Sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına uygun olması
(b) Çağın gereklerine uymasıdır.”

Ve savaş başlar. İlk mektepler, orta mektepler, liseler açılmaya başlar. Bir yandan da öğretmen ihtiyacını karşılamak için öğretmen okulları faaliyete geçirilir. İstanbul Darülfünun’u reforma tabi tutularak İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülür.

Çocuklar kadar halkın da eğitilmesine önem verilmiştir. Atatürk,  "Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Fakat geleceği yetiştirecek ana-babalar şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirebilsinler. Bilenler bilmeyenleri toplayıp okutmayı bir vazife bilmelidirler." Demiş ve bunun gereği olarak en ücra köylerde bile “Millet Mektepleri” açtırmıştır. Gene halkın eğitilmesi ve aydınlanması için Halk Evlerini kurmuş ve Anadolu’da yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Bugün eğer 193 üniversitemiz varsa ve 16 milyonun üzerinde çocuğumuz 873 bin öğretmen gözetiminde eğitime başlayabiliyorsa, bunu Türkiye Cumhuriyet’inin ilk yıllarında başlayarak bugüne kadar sürdürülen çalışmalara borçluyuz.

SORUNLARIMIZ VAR

Eğitim ve öğretim kurumlarımızın ve öğretmenlerimizin sayısını yeterli bulmuyoruz. Okul, derslik ve öğretmen sayısı hızla artırılmalıdır. Eğitim sistemimiz sorgulayan, araştıran, analiz yapabilen, bilimsel düşünceye sahip gençler yetiştirecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.

Bir önemli sorun da yabancı dilde eğitimdir. Türkiye’de her kademede eğitim Türkçe olmalıdır. Yabancı dilde eğitim ancak sömürge ülkelerinde olur. Türk Milleti gibi büyük bir milletin Türkçe gibi çok gelişmiş bir dili varken yabancı dilde eğitim yapılması kabul edilemez. Faydası da yoktur.

Bir önemli sorun da özel okullardır. Özel okulların varlığı çocuklarımız arasında eşitsizlik yaratıyor. Bu eşitsizlik çocukların meslek hayatlarını da etkiliyor. Özel okulla kademeli olarak azaltılmalı ve kapatılmalıdır.

Eğitim ve öğretimde birlik çok önemlidir. Son yıllarda görülen medrese eğitimine dönüş arzuları ve çabaları son bulmalıdır. Eğitim bilime dayalı ve milli olmalıdır.

Eğitimin sürekliliği unutulmamalı, ömür boyu eğitim, eğitimde süreklilik ihmal edilmemelidir.

Bir önemli husus da eğiticilerin eğitimidir. İyi eğitim ancak iyi yetişmiş öğretmenlerle mümkündür.

Son sözü Atatürk söylesin:

“Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”