15 Eylül 2016 Perşembe

AMERİKA’NIN DAYATMALARI VE AKP

Başta Erdoğan olmak üzere iktidar sözcüleri sürekli ABD’nin dayatmalarına evet demeyeceklerini söylüyorlar. Bu söylem bizi mutlu ediyor ve umutlandırıyor. İktidarın ABD’nin iki eli kanlı örgütü olan FETO ve PKK’nın üzerine gitmesini, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmak istenen ikinci İsrail koridorunu engellemeye yönelik icraatlarını takdir le karşılıyoruz.

İktidarın bu icraatları geçmişte yaptıkları büyük hataları elbette affettirmez. Gün gelince bunun da hesabı sorulur.

ABD’nin dayatmalarına evet demeyeceklerini iddia eden iktidara Amerikan’ın bazı dayatmalarını hatırlatmakta fayda var.

AMERİKA’NIN SÖZCÜSÜ: GRAHAM FULLER

Graham Fuller’i bilirsiniz. Amerikan’ın nasıl bir Türkiye arzu ettiğini sıklıkla o dile getirir. Kendine göre bazı önerilerde bulunur ki aslında bu öneriler Amerikan’ın bize dayatmalarıdır. Bakın ne diyor bu CIA ajanı:

“…Atatürk’ün düşünceleri çağı için son derece güçlü düşüncelerdi; ama onun sayesinde yaratılmış bugünün kendisine güven duyan güçlü Türkiye’si, artık ulusal kimliğini yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İslâm’ın gündelik hayattaki yerini ‘yeniden’ düşünebilmelidir….”

“…Türkiye nüfusunun iç yapısı geçmişte, genel olarak açıkça kabul edilmeyen bir şekilde, çok ‘etnik’ görünüyor: Türkiye ‘çok’ etnik unsurlu, çok ‘dinli’ bir toplumun sorunlarını nasıl halledeceğini sorusuyla uğraşıyor. (…) Bence eğer Türkiye yumuşak bir şekilde gelişecekse, bu meselelerin devamlı tartışılmasını elzemdir….”

“…evet! Türkiye çok  ‘etnik’ bir ülkedir ve bu gerçeği kabul etmelidir; bu gerçeğin kabulü daha gürbüz, çekici ve başarılı ‘yeni’ bir Türk devletinin başlangıcı olabilir…”

“…Türkiye, Kürt sorununu ve siyasette İslâm sorununu ‘demokratik yollardan’ çözmelidir; şu anda her iki konu da olumsuz yönde gidiyor, bunların çözülmemesi, Türkiye’nin iç ve özellikle dış politikasını bozacaktır….”

“…PKK’nın çökerilmesi, Kürt sorununun bitmesi anlamına gelmiyor, Kürt sorunu, temelde, Kürt Kimliği’nin tanınması, ifade edilmesi talebedir. Geçmişte inanan ciddi bir Müslüman olmak, sosyal açıdan çok ilerleyici görülmemişti; bugün insanlar İslâmı daha fazla ifade etmek istiyor; laiklik din özgürlüğünü reddetmemelidir…”

“…ABD, Türkiye’den genel olarak, dünyadaki ABD politikalarına ‘uyan’ bir ‘müttefik’ olmasını ister…”

AMERİKA NE DAYATIYOR?

Adam açıkça şunu söylüyor:

Atatürk’ün devri geçmiştir, Onun politikalarından, yol göstericiliğinden vaz geçin. Siz farklı etnik kimlikli halklardan oluşuyorsunuz. Türkiye’de sadece Türk milleti yok. Başta Kürtler olmak üzere farklı etnik kimliğe sahip insanlar var. Milli devlet anlayışından vaz geçin.

Kürt sorunun PKK çökertilse bile bitmez. Bu sorunu çözmek için siyasi haklar verilmelidir.

Laiklik ilkesini de gözden geçirin. Siyasal İslamcıların isteklerini de kabul edin.

Amerika’nın müttefiki olmak istiyorsanız, ABD’nin politikalarına uyun, bu politikalara aykırı işlemler yapmayın. Bize tabi olun.

Bütün bunlar özetle şu anlama geliyor:  Temellerini Atatürk’ün attığı Türkiye Cumhuriyet’ini tasfiye edin.  Yeni bir anayasa yapın. Milli devletten vaz geçin. Kürtlere siyasal haklar ve toprak verin. Bizim sözümüzden çıkmayın, biz ne dersek onu yapın.

Bunlar Amerika’nın siyasal talepleri, bunlara ekonomik isteklerini de eklemek gerek:

Amerika yıllardır IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumları da kullanarak bize neoliberal politikaları dayatıyor.  Turgut Özal’dan bu yana bu politikaları uyguluyoruz.

Bu politikaları uygulamada sorunlar oluşunca, Kemal Derviş denilen adamaların yolladılar. Bu politikaların özü; devletin küçülmesi, özelleştirmelerin yapılması, gümrüklerin kaldırılması, uluslararası sermayenin ülkemize girmesinin kolaylaştırılması ve bu sermayeye tavizler verilmesi, ekonominin ithalata dayandırılması, Türk parasının sürekli değerli tutulması, tüketimin özendirilmesi.  

Bunlar da Amerika’nın ekonomik dayatmaları…

HATIRLATMAK GEREK

Amerika’nın siyasal ve ekonomik dayatmalarını kısaca sıraladıktan sonra Sayın Erdoğan’a ve hükumet yetkililerine hatırlatmak lazım:

Siz iktidara gelir gelmez, Türkiye Cumhuriyet’inin Atatürk tarafından atılan temelleri ile oynamaya ve onları tahrip etmeye başladınız. Cumhuriyetin en önemli olan özelliği olan millilik vazfını yok etmeye çalıştınız. Milli devlet anlayışını zedelediniz, milli ekonomiyi tahrip ettiniz, milli eğitimin milli olma özelliğini bozdunuz.

Laiklik ilkesini zedelediniz, Atatürk, hurafelerin, dogmatik inançların karanlığından ülkemizi bilimin aydınlığına taşımıştı; siz aydınlığı karanlığa çevirdiniz.

Atatürk’ü ve onun silah ve devrim arkadaşlarını itibarsızlaştırmaya çalıştınız. Onlara ayyaş dediniz, Yandaş televizyonlara Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarını çıkartıp onların Atatürk’e hakaret etmesine imkan tanıdınız. 

Atatürk’ün en önemli ilkesi olan milli egemenliğini tek adam hakimiyetine dönüştürmeye çalıştınız.

Bu uygulamalarınız Graham Fuller’in istekleri ile ne güzel örtüşüyor.

İktidara geldiğiniz günden bu yana ağzınızdan Türk Milleti söz hiç çıkmadı desek yalan olmaz. Millet dediniz ama Türk demediniz, Türkiye’de bilmem kaç tane etnik kimlikten bahsettiniz ve Türklüğü bu etnik kimliklerden birisi gibi gösterdiniz.

PKK ile masaya oturup Graham Fuller’in isteklerine uyan bir anayasa yapmaya kalktınız. Türk Milletini anayasadan çıkartmanın planlarını yaptınız.  Türkiye’yi bölmeye çalışan bir örgütü adeta beslediniz, büyüttünüz.

Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek isteyen Amerikan’ın piyonu FETO örgütünü devletin içine yerleştirdiniz, “ne istedilerse verdiniz”. 

Özelleştirme adı altında fabrikaları, işletmeleri, dereleri, madenleri, ormanları yabancılara ve yandaşlara yok pahasına sattınız. Kamu tekelini yok edeceğiz dediniz ama Türkiye’yi sermayenin tahakkümüne terk ettiniz.

Gelir dağılımını bozdunuz, kendi yandaşlarınızı zengin, halkı yoksul kıldınız. Üretimi değil, tüketimi teşvik ettiniz. Ülkeyi sürekli cari işlem açığı verir hale getirdiniz. Türkiye’yi borç batağına sapladınız.

Bütün bunlar da Amerika’nın dayattığı liberal politikaların sonucu oldu ve bunları siz yaptınız.

SORMAK GEREK

Şimdi soruyorum: Madem ki, Amerika’nın dayatmalarını artık hayır diyeceksiniz sormam gerek:

Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri ile oynamaya devam edecek misiniz?

“Tek devlet” dedikten sonra bunun Türkiye Cumhuriyeti olduğunu, “tek millet” dedikten sonra bunun Türk Milleti olduğunu, “tek bayrak” dedikten sonra bunun Türk Bayrağı olduğunu söyleyecek misiniz?

Atatürk ve cumhuriyetimizin diğer kurucularını itibarsızlaştırmaya devam edecek misiniz? Tabelalardan sildirdiğiniz T.C. ibaresini tekrar yazdıracak mısınız? TBMM duvarlarından indirdiğiniz Atatürk resmini tekrar asacak mısınız? Atatürk ve İnönü’ye ayyaş demeye devam edece misiniz?

Kahraman ordumuz, polislerimiz ve korucularımız PKK’yı çökerttikten sonra onlarla gene masaya oturup ileri demokrasi, insan hakları vesaire deyip, önce federasyona daha sonra da ikinci İsrail diyebileceğimiz kukla devletin kurulmasına vesile olacak mısınız?

TSK’nı zaafa düşürecek uygulamalar yapacak mısınız?

Devletimizin laiklik ilkesini zedeleyecek, tahrip edecek uygulamalara devam edecek misiniz?

Özelleştirmelere, kamu sektörünü küçültmeye, borçlanma ekonomisini sürdürmeye, halkı yoksullaştırmaya, sosyal devleti tahrip etmeye, eşitsizliği artırmaya ve gelir dağılımını bozmaya, yandaşlarınızı zenginleştirmeye devam edecek misiniz?

Eğer bu sorulara cevabınız evetse, şunu bilin ki, bunlar hep Amerika’nın dayatmalarıdır. Hem bu uygulamalara devam edip hem de “Amerika’nın dayatmalarını kabul etmiyoruz” demeye hakkınız yoktur.


Amerika’nın dayatmalarına hayır diyecekseniz size tavsiyem şu:  Atatürk’ün yoluna giriniz. Onun gösterdiği aydınlık yolda yürümeye çalışınız. Amerika’nın değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesine tabi olunuz. 

12 Eylül 2016 Pazartesi

TIBBİYELİ HİKMET’TEN İTO’LU SELÇUK EREZ’E

Tarih 9 Eylül 1919, Sivas Kongresi’nde hararetli bir şekilde Türk Milleti’nin geleceği tartışılıyor. Kurtuluş için yoğun olarak manda fikri konuşuluyor. 8 Eylül gününün gecesi Mustafa Kemal Paşa manda lehindeki konuşmalara ithafen etrafındakilere şöyle seslenir:

“İstanbul’dakiler ve buradakiler nevmit ve hasta insanlardır. Ecnebi işgal etkisi altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği teessürle ve marazi bir haleti ruhiye içinde hareket ediyorlar. Bunun başka türlü izahı yoktur. Bir milletin istiklâl hakkını aramasından ve bu yolda gerekiyorsa son damla kanını akıtmasından daha tabii ne tasavvur edilebilir? Şerefsiz, istiklâlsiz, esir bir millet çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki şayanı tercihtir. Bunu anlayamamak ne garip mantıktır?”

9 Eylül sabahından itibaren tartışmalar yeniden başlar. Kongreye katılan 38 delegeden birisi de Tıbbiyeli bir gençtir. Cumhuriyet Tarihine Tıbbiyeli Hikmet olarak geçen bu genç,  14 Mart 1919 Tıbbiye direnişinin kahramanlarından birisidir. Bu kahramanlığından dolay delege olarak seçilmiş ve arkadaşlarını zar zor topladığı yol parası ile Sivas’a gelmişti.

Tıbbiyeli Hikmet Manda tartışmalarından rahatsız olduğu için söz alır ve şunları söyler:

”Paşam! Temsilcisi bulunduğum tıbbiye, bağımsızlık savaşımızı başarmak için açtığınız çalışmalara katılmak üzere beni gönderdi. Amerikan mandasını kabul edemem. Kongre bu yolda bir karar verecek olsa bile, bunlar kim olursa olsun, bütün gücümüzle karşı çıkarız. Varsayalım ki, Amerikan mandasını siz de onayladınız. Size de karşı geliriz. Sizi kurtarıcı değil, vatan batırıcı sayarız. Tel’in ederiz.”


Mustafa Kemal bu sözlerin üzerine  “Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” der ve Tıbbiyeli Hikmet’e dönerek:

“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyordum. Biz mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm” der.

“Varol Paşam” diyen Hikmet memnuniyetini ifade ederek ve Mustafa Kemal’in elini öper.

Tıbbiyeli Hikmet mandayı ret ederek milli egemenliği, bağımsızlığı, vatanın bütünlüğünü, Türk Milletinin haysiyetini ve şerefini savunmuştu. O zaman ki tehdit İngiltere, Fransa ve İtalya gibi batılı emperyalist güçlerden kaynaklanıyordu. Bu güçlerin ülkeyi işgal etmek, parçalamak ve milletimizi esir etmek için içimize saldığı güç ise Yunanlılardı.

Tıbbiyeli Hikmet mandayı ret ederek milli egemenliği, bağımsızlığı, vatanın bütünlüğünü, Türk Milletinin haysiyetini ve şerefini işte bu emperyalist güçlere karşı savunmuştu.

Bugünlerde benzer emperyalist güçler gene bağımsızlığımıza, mili egemenliğimize, vatanın ve milletin birliğine saldırıyor. Dün Yunan ordusunu kullanan bu güçler bugün PKK, FETO, IŞİD gibi terör örgütlerini kullanıyor.

PKK denilen Amerikan’ın Türkiye’yi bölmek için kullandığı eli kanlı örgütün başı için DTK, HDK, KJA, DBP ve HDP gibi PKK yandaşı örgütler Diyarbakır’da açlık grevi başlattı.

Hain terör örgütü PKK'nın İmralı'da tutuklu lideri Abdullah Öcalan için başlatılan açlık grevine ne yazıktır ki Tabipler Odası da destek oldu.

İstanbul Tabip Odası Başkanı Selçuk Erez, hiç hicap duymadan Apo ve PKK için tezgâhlanan açlık grevi eylemine destek vererek, "Halkın alkış tutup tebrik etmesi gerekiyor. Kürt halkının temsilcisi Apo'dur. Barışa inanıyorsak, bir an evvel masa başına oturmalıyız” diyecek kadar emperyalist güçlerin hizmetkârı olmuştur.

“Barış” kılıfıyla, terörist başını Kürt kökenli vatandaşlarımızın temsilcisi ilan etmesi aymazlıktır, ihanettir, teröre hizmet etmekten başka bir anlama gelmemektedir.

Emperyalizme karşı küçük yaşına bakmadan, Mustafa Kemal’e bile kafa tutarak karşı koyan Tıbbiyeli Hikmet’ten; ülkemizin birliğine, bütünlüğüne, bağımsızlığımıza ve egemenliğimize kast eden düşmanların içimize soktuğu hainlere destek çıkan İTO’lu Selçuk Erez’e geldik. Çok acı!

İşin daha acısı da diğer Tabip Odalarının ve hekimlerimizin bu ihanete ses çıkarmamasıdır.


Doktorlarımız Tıbbiyeli Hikmet’i örnek almalı ve bu hain zihniyet Tabip Odalarından sökülüp atılmalıdır. 

7 Eylül 2016 Çarşamba

GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR

Türkiye 1940’lı yıllardan bu yana Atlantik sitemi içinde kendisine yer bulmaya çalışıyor.  Bu amaçla NATO üyesi oldu, AB’ne girmek için tavizler verdi, Gümrük Birliğine girdi ama Batı dünyasından hayır değil şer gördü.

Batı dünyası sürekli üzerimiz geliyor, haklarımızı elimizden almaya çalışıyor.

Doğu Akdeniz’de Antalya körfezi dışında bize hak tanımıyor. Kıbrıs’ı bırakıp gidin diyor.

Ege adalarını elimizden aldı, almaya da devam ediyor. Daha yeni 152 ada ve kayalığımız Yunanistan tarafından işgal edildi. Yunanistan karasularını 12 mile çıkarıp bize deniz yollarını kapatmaya çalışıyor.

Montrö antlaşmasını değiştirip boğazlar üzerindeki egemenliğimizi yok etmek istiyor.

Ermeni soykırımı yalanını kabul etmemiz için baskı uyguluyor. Ermenistan’a toprak vermemizin hazırlığı yapıyor. Kuzey Irak ve Suriye’de Kürt devleti adı altında yeni bir İsrail devleti kurmak için her türlü siyasi ve askeri planları uygulamaya sokuyor.

Ekonomik gelişmemizi yavaşlatmak ve bizi sömürmek için IMF Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar aracılığı ile ekonomik kararlarımıza etki etmeye çalışıyor. Liberal ekonomileri bize dayatıyor.

Bütün bunlardan daha önemlisi PKK, FETO gibi terör örgütleri aracılığı ile vatanımızı bölmeye ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye etmeye çalışıyor.

Balyoz, Ergenekon, casusluk davaları ile TSK’ni nasıl zafiyete uğrattığını da unutmadık.

Bütün bunları yaparken de bize dost ve müttefik ülke diyor. Böyle dostluk mu olur? Böyle müttefiklik mi olur?

SİLAHLI MÜCADELE

Dost ve müttefik bildiğimiz Amerika ile şu anda savaş halindeyiz. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla başlayan bu savaş 24 Temmuz 2015 tarihinden bu yana silahlı mücadeleye dönüştü.

Türkiye’yi bölmeye çalışan ABD güdümlü PKK terör örgütüne karşı başlatılan bu mücadele kahraman askerlerimiz, polislerimiz ve korucularımız tarafından büyük bir başarı ile sürdürülüyor. Yurt içinde bu mücadeleye devem edilirken ordumuz Suriye sınırını geçerek Amerikan’ın egemenlik kurduğu topraklar girdi. Türk Amerikan savaşı atık Suriye’nin kuzeyinde de devam ediyor.

Amerikan’ın kara gücüm dediği PKK’nın Suriye kolu olan PYD TSK’ne karşı durabilmek için Membic’in her tarafına Amerikan bayrakları astı. PYD artık resmen Amerikan bayrakları altında bizimle vuruşuyor.

Türkiye Batı sistemi içinde kalarak bu kötülüklere dur diyemez. Yeni ittifaklar aramak mecburiyetindedir. Komşuları ile olan ilişkilerini düzeltmeli ve emperyalizme karşı savaşan, mücadele eden bu ülkelerle işbirliğini artırmalıdır.

DIŞ POLİTİKADAKİ GELİŞMELER

Hükumetin son zamanlarda Rusya ile ilişkileri düzetmeye çalışması, Suriye ile temas kurmaya ve görüşmelere başlaması, İran ile yakınlaşması son derece önelidir ve yapılması gereken de budur.

G 20 zirvesi de göstermiştir ki artık güç odağı doğuya doğru kaymaktadır. Yüzyıllardır Batı tarafında sömürülen doğu halkları bir uyanış içindedir. Ekonomik ve askeri olarak Batı’nın kötülüklerine dur diyecek noktaya gelmiştir.

Türkiye de artık yönünü doğuya çevirmiştir ve rotasını da Atlantik sisteminden Avrasya sitemine döndürmüştür. Doğru olan da budur.

Mazlum milletler emperyalizme karşı başkaldırıyor. Dünya yeni bir gelişmenin sancılarını yaşıyor. Atatürk’ün 1033 yılında müjdelediği günler yaklaşıyor:


“Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin uyanışlarını da öyle görüyorum. Hürriyet ve istiklâline kavuşacak olan pek çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terâkkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbâle ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletlerarasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır. Bu sözleri söyleyen Cumhurreisi değil, sadece Türk Milleti’nin bir ferdi olarak Mustafa Kemal’dir”

2 Eylül 2016 Cuma

AKLI EMANETE VERMEK!

Genelleme yapmak çok doğru değil ama şunu da söylemek gerek: Zulüm, ölüm, yoksulluk, sömürü hep doğu toplumlarında var. Oysa batı toplumları ise daha müreffeh, insanın insana eziyeti ise daha az, insanın insana saygısı daha çok. Bu gerçeği bilip nedenlerini araştırmadan, soruşturmadan doğu toplumlarına rahat yüzü yok.

Batı toplumlarını farklı kılan bilim, felsefe ve sanattır. Doğuda eksik olan da bunlardır.

Aklı kullanmayı bilmeyen toplumların kaderidir geri kalmak.

Batı, aklı kullanarak bilimde ilerlemiş, teknolojiyi insan hizmetine vermiş ve ahlaki değerleri yüceltmiştir. Körü körüne bir şeylere inanarak bunlar olmaz.

Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, aklın, düşüncenin özgürleşmesidir de… Düşünce, bilim ve sanat papazların, cizvitlerin, rahiplerin etkisinden kurtulup özgürleşmesi batı toplumlarına aydınlığı getirdi.

Osmanlı’dan bu yana insan aklının esir olması ve cehalet Türk milletinin gelişmesine ve aydınlanmasına en büyük engel olmuştur.

Atatürk’ün Cumhuriyeti kurması ile birlikte başlayan aydınlanma hamleleri ve çabaları 1945’li yıllardan sonra duraklamaya uğramış.  Günümüz iktidarı ise aldığı kararlarla, uyguladığı eğitim sistemi ile toplumu adeta karartıyor.

GÜRÜNEN MANZARA

Etrafınıza bakın şunları göreceksiniz:

Başkalarına kötülük yaparak, baskı uygulayarak dini görevlerini yerine getirdiğini sanan insanlar.

Kuran’a değil de hoca efendiye, şeyhe, imama, sakal bırakıp, cübbe giyen sahtekârlara inanıyor. Onların sözünü İslam sanıyor.

Kuran, dualar, ibadet hep Arapça; bunların anlamını bilen çok az sayıda insan var. Bilgi yok, bilinç yok.

Kuran’ın Türkçe anlamından çok bir takım insanların yazdığı ilmihaller, risaleler okunuyor.

Daha da ileri giderek şunu söyleyebiliriz: İnsanların bir kısmı farkında olmadan Allah’tan çok bir insana inanıyor.

Akıllar emanete verilmiş durumda. Kendi aklı ile düşünen yok. Başkalarının düşüncesini körü körüne savunan milyonlar var. Kimisi aklını parti liderine emanet vermiş, kimisi şeyhe, kimisi lidere, kimisi televizyonda ahkâm kesen bir şarlatana…

İnsanların kendi düşüncesi yok. Olmadığı için de düşüncesini değiştiremiyor, geliştiremiyor.

Atatürk “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir” demiş ama toplum bu gerçeğin farkında değil. Gideceği yolu bilimsel verilere göre değil, batıl inançlar, dogmalara göre belirliyor.

Bu böyle devam ettiği sürece ne Türk Milleti, ne de diğer İslam toplulukları Hristiyanların, Yahudilerin sömürüsünden, zulmünden kurtulamaz.

Başkalarına emanet verdiğimiz aklımızı başımıza almalıyız. Düşüncelerimiz bizim olmalı. Sahip olduğumuz düşüncelerimizi sürekli sorgulamalıyız ve değişime açık tutmalıyız. Yolumuzu hurafeler, dogmalar, peşin kabuller değil bilim aydınlatmalı.


Unutmayalım ki, aklı özgür olamayan bir kişinin gerçek anlamı ile hiçbir özgürlüğü yoktur. O başkalarının seçimleri ve kararları ile yaşar. Kula kul olmaktan da kurtulamaz.

31 Ağustos 2016 Çarşamba

ZAFER TÜRK MİLLETİNİN OLACAKTIR

Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla başlayan Türk-Amerikan savaşı 24 Temmuz 2015 tarihinde Türk jetlerinin Kandil’i ve Kuzey Irak’taki diğer PKK hedeflerini bombalamasıyla birlikte silahlı mücadeleye dönüşmüştü.

15 Temmuz darbe girişi ABD’nin bu savaşta yaptığı en büyük hamle idi. Bu harekât darbeden çok Türkiye’yi işgal etme planının bir parçasıydı. Hedef sadece iktidar ve Erdoğan değildi. Bu hareket başarılı olsaydı,  Amerika FETO terör örgütü aracılığı ile Türkiye Cumhuriyet’ini ortadan kaldıracaktı.

Amerika başarılı olamadı ve yenildi. Yenilmeye de devam ediyor.

15 Temmuz’da Türk Ordusu Suriye topraklarına girdi. Türk Amerikan savaşı yeni bir boyut kazandı. Çünkü Türkiye aslında Suriye’ye değil Amerika’nın egemenlik alanına girmişti. Türk ordusu burada bir yandan DEAŞ ile diğer yandan PKK (PYD) ile savaşıyor.

DEAŞ da PYD de ABD’nin kurduğu ve desteklediği terör örgütleridir. PYD’nin içerisinde Amerika’nın özel birliklerinden elemanlar var. PYD’nin silahları Amerikan ve NATO silahları. O silahlarla tanklarımıza saldırıyorlar. Amerika, bu örgütleri eğitmiş, silahlandırmış, vekâlet vermiş bizim üzerimize sürmüş. Amaç Suriye’nin Kuzeyinde Akdeniz’e kadar uzanan ikinci İsrail diyebileceğimiz bir devleti kurmak.

Türk Ordusu, Türk Polisi canı, kanı pahasına Türkiye Cumhuriyeti’ni korumaya ve kollamaya çalışırken TBMM içindeki partilerin tutumu son derece yanlış.

AKP VE YANDAŞLARININ TUTUMU

AKP 15 Temmuz darbe girişimini bahane etmiş, TSK’ni zaafa düşürecek kararları uygulamaya sokuyor. Askeri okulları kapatıyor, askeri hastaneleri Sağlık Bakanlığına devrediyor. Ordunun emir komuta zincirini bozacak uygulamalar başlatıyor.

Kışlaların önünü belediyelerin çöp kamyonları ve DSİ’nin iş makinaları ile kapatmaya çalışması, darbe teşebbüsünü kendilerinin eski ortağı olan FETO örgütü yapmamış gibi halkla TSK karşı karşıya getirici demeçler vermesi son derece yanlış oldu. Ordu düşmanlığı yapıldı.

Bunlar yetmiyormuş gibi, TSK’nin ebedi başkomutanı, Mustafa Kemal Atatürk kötülenmeye kalkıldı, hakkında hakarete varan laflar edildi ve aşağılama gayretleri içine girildi.

CHP VE YANDAŞLARININ TUTUMU  

CHP ise 24 Temmuz 2015’den bu yana yanlışlıklarla dolu. Uçaklarımız Kandil’i bombalamaya başlayınca ve PKK kendi açtığı hendeklere gömüldükçe, ordumuzun ve polisimizin yürüttüğü bu vatan savaşını bazı CHP’liler AKP’nin seçim kazanmak için başlattığını iddia etti. Vatan savaşını saray savaşı olarak niteledi.

15 Temmuz darbe teşebbüsü oldu bazı CHP’liler bunun bir oyun olduğunu söyledi ve bu silahlı kalkışma bir tiyatrodur dedi.  FETO’nun ve Amerikan’ın bu kalkışmanın arkasında olduğu gerçeği halktan gizlenmeye çalışıldı.

Ordumuz Türkiye bölünmesin diye  Suriye sınırını geçerek Amerikan egemenliği altındaki topraklar girdi, bazı CHP’liler Türkiye bataklığa saplanacak, DEAŞ ile mücadele Türkiye içinde yapılsın, Türkiye Suriye’den bir an önce çıksın demeye başladı.

CHP adına verilen demeçlerde Amerikan emperyalizminden, Kürt koridorundan, ABD’nin Türkiye’yi bölme planlarında hiç bahsedilmedi. Bu mücadelenin Türk-Amerikan savaşı olduğu halka anlatılmadı. Tek yaptıkları şey Erdoğan düşmanlığı, biraz da PYD savunuculuğu, o kadar.

ZAFER BİZİMDİR

Türk-Amerikan savaşı elbette bizim zaferimiz ile sona erecektir. Türk milleti ve onun silahlı güçleri olan askerlerimiz ve polislerimiz Cumhuriyeti sonsuzluğa kadar koruyacak güçtedir.


Bu siyasi partiler ya bu savaşın gereğini yaparlar ya da milletimiz eninde sonunda milli hükumetini kurar ve zaferi kazanır.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

GÜÇLÜ ORDU GÜÇLÜ TÜRKİYE

Bir ülke, bir millet ordusu ile güçlü olur. Güçlü olan milletin devleti bağımsız,  halkı özgür, milli irade egemen olur.

Ordu sadece sınırları korumaz, mensup olduğu milletin egemenliğini, bağımsızlığını, onurunu ve haysiyetini de korur.

Son zamanlarda FETO terör örgütünün Türkiye Cumhuriyetini yıkma teşebbüsünü bahane ederek Türk Ordusunu zayıf düşürecek eylemlerden, kararlardan ve söylemlerden hızla vazgeçilmelidir.

Vatan topraklarında bayrağımız dalgalanıyorsa ordu sayesindedir.

Bu vatanda egemenlik milletinse ordu sayesindedir.

Bu vatanda milletimiz bağımsız ve özgürse ordu sayesindedir.

Bu vatanda başımız dik bir şekilde ve onurumuzu koruyarak gezebiliyorsak ordu sayesindedir.

Bu vatanda evimizde rahat ve huzurlu bir şekilde uyuyabiliyorsak ordu sayesindedir.

Bu vatandan sürülüp atılmıyorsak ordu sayesindedir.

Türk Ordusu bu söylediklerimizi 30 Ağustos gün kazandığı zaferle ispat etmiştir.

30 Ağustos 1922 tarihi Türk Ordusu’nun içinden çıktığı millete yeni bir devlet ve yeni bir vatan hediye ettiği gündür.

ZAFER BAYRAMI

30 Ağustos Zafer Bayramı Türk Milletinin en büyük bayramlarından birisidir. Büyüklüğü öneminden kaynaklanmaktadır. 30 Ağustos Türk İstiklal savaşının son aşamasıdır. Bu savaş 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayan ve İzmir'e Yunan askerinin çıkması ile en ileri derecesine ulaşan
düşman işgalinden Türk vatanını ve Türk milletini kurtaran bir savaştır. Bu savaşın kazanılması ile Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve milletimiz istiklaline kavuşmuş, millet egemenliği tesis edilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk bu büyük zaferi şöyle değerlendiriyor:

“Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta hey'etinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir âbidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.”

Bu zaferi kazanarak bize hür ve müstakil bir vatan bırakan, başta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa, Garp Orduları Komutanı İsmet Paşa ve Milli Savunma bakanı Kazım Paşa olmak üzere, neferinden, en üst düzeydeki komutanına kadar ordumuzun tüm mensuplarına,  şehitlerimize, gazilerimize ve ordumuzun galip gelmesi için her türlü fedakârlığı gösteren kadın, erkek tüm milletimize şükranlarımızı ve minnetlerimizi sunuyoruz.

DÜN YUNANLILAR BUGÜN FETO VE PKK

Bu savaş bir vatan savaşı idi. Türk milleti bu savaşı sadece Yunanlılar karşı değil, yedi düvele yani emperyalist ülkelerin tümüne karşı verdi ve kazandı.

Türk milletini ve vatanını bölmek ve vatan topraklarımızın bir kısmında Kürdistan ve Ermenistan isimli kukla devletler kurmak isteyen, başta İngiltere olmak üzere, emperyalist ülkeler, Sevr Antlaşmasını bize zorla kabul ettirmek istediler. Bunun için Yunanlıları üzerimize saldırttılar.

Biz Dumlupınar'da sadece Yunanlıları değil tüm emperyalist devletleri yendik.

Vatanımızı bölmek için dün Yunanlıları kullanan emperyalist güçler, son yıllarda da PKK, PYD, FETO, DEAŞ denilen terör örgütlerini kullanıyorlar. Sevr'i kabul etmemiz için Yunanlıları bize saldırtan güçler şimdi de BOP'u kabul ettirmek için bu kukla örgütler üzerinden aynı oyunu tezgahlamaya çalışıyorlar.

Dünkü savaşımız da vatan savaşı idi; bugün FETO’ya PKK'ya ve emperyalistlerin yerli işbirlikçilerine  karşı yürüttüğümüz mücadele de bir vatan savaşıdır.

Dün, milletimizin büyük desteği ile vatan savaşını kazanan kahraman ordumuz, Yunanlıları nasıl denize döktü ise, bugün de PKK'yı da, FETO’yu da belki denize değil ama tarihin çöplüğüne dökecektir.

Dün emperyalistlere karşı verdiğimiz Vatan savaşını nasıl kazandıysak, bugünkü vatan savaşını da öyle kazanacağız.


Milletimize ve ordumuza güveniyoruz. Çünkü biliyoruz ki, hiçbir güç, Türk milletinin bağımsız ve özgür yaşama arzusu ve vatan sevgisi kadar kuvvetli değildir.

23 Ağustos 2016 Salı

İKİNCİ BAĞIMSIZLIK SAVAŞI

Türkiye tam bir kaos ve savaş ortamında yaşıyor. Patlayan bombalar, kaybolan canlar, yıkılmış evler, bayraklar sarılı olarak gelen şehitler ve inanılmaz boyutlarda ihanetler.

Bu ortamın tek bir açıklaması var Türkiye bir vatan, özgürlük ve egemenlik savaşı veriyor. Düşman bazen FETO, bazen PKK, bazen IŞİD olarak saldırıyor. Yetmiyor, liboşlar televizyon televizyon gezip kafa bulandırıyor, halkı yanlışlıklar içine sokmaya çalışıyor.

Bu örgütler nerden çıktı, kim kurdu, kim destekliyor diyorsanız, cevap basit: Kim Büyük Ortadoğu Projesini  (BOP) geliştirip uygulamaya soktuysa o, yani ABD.

FETO onun uşağı, PKK onun çocuğu, IŞİD onun piyonu.

NE İÇİN BOP?

BOP uygulamaya konuldu çünkü ABD Ortadoğu’ya hâkim olmak istiyordu. Kendi güvenliğini İsrail’in güvenliğine bağlamış, İsrail’i de kendi güvenliği için yıllardır desteklemişti.

Yakın bir zamanda Amerikan başkan yardımcısı Joe Biden Türkiye’ye geliyor. Biden’in yıllar önce söylediği şu söz BOP’nin nedenlerini de net bir şekilde açıklıyor: “: "Eğer bir İsrail olmasaydı, çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane (İsrail) icat etmek zorunda kalabilirdik"

Bugün yapılmak istenen de yeni bir İsrail’dir. Kurmak istedikleri kukla devlet aslında ikinci İsrail devletidir. Bakmayın siz Kürt devleti dediklerine.

Devlet topraksız olamazdı. İkinci İsrail’i kurmak için Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da egemen olan devletlerin yani Irak’ın, Suriye’nin ve Türkiye’nin bölünmesi gerekiyordu. Irak tamamlandı. Suriye bitirilmek üzere ve Türkiye’de PKK’ya karşı büyük bir mücadele yürütüyor.

Emperyalizm emellerini gerçekleştirmek ve bize Sevr’i kabul ettirmek için dün dincileri ve azınlık ırkçılarını kullanmıştı, bugün de Lozan’ı geçersiz kılmak için benzer örgütleri kullanıyor.

Türkiye yeniden bağımsızlık ve egemenlik savaşı içine itilmiştir. En büyük muhatabımız Amerika’dır. Amerika ile bir vatan savaşı yapıyoruz. Elbette kazanan biz olacağız.

TÜRKİYE’NİN MECBURİYETLERİ

Bu savaşı kazanmak için, Türkiye muhakkak Atatürk yolunu izlemelidir:

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.." Parola budur.

Cemaatlere müsaade edilmemelidir. Hiçbir dinci örgüt siyasette yer bulmamalıdır.

Laiklik muhakkak korunmalıdır. Ülke bilimin aydınlığı ile aydınlanmalıdır.

Azınlık ırkçılığına asla izin verilmemelidir. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” anlayışı içerisinde milli birlik sağlanmalı ve korunmalıdır.

Hukukun üstünlüğü ve kanun önünde eşitlik ilkesine önem verilmelidir. İnsanlar arasında düşüncelerinden dolayı, mensup olduğu mezhepten dolayı ve etnik kökenden dolayı ayırımcılık yapılmamalıdır.

Türkiye Atlantik sistemi içerisinde kalarak bağımsızlığını ve vatan bütünlüğünü koruyamaz.  ABD ve AB ile dengeli bir ilişki yürütürken Türkiye yönünü Avrasya’ya çevirmelidir.

Rusya, Türk Cumhuriyetleri, İran, Irak, Suriye, Çin ve Hindistan ile daha yakın işbirliği ve dayanışma sağlanmalıdır.

Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve adına “Kürt Koridoru” denilen oluşuma asla izin verilmemelidir.

Emperyalizmin içimize soktuğu hainler temizlenmelidir.

Bu sıraladıklarım Türkiye’nin mecburiyetleridir.

Bütün bunları mevcut iktidarın yapması mümkün değildir. Türkiye’nin bu mecburiyetleri yakın bir tarihte milli hükumetin kurulmasını da sağlayacaktır. Kazanan Türk Milleti olacaktır.