7 Mayıs 2014 Çarşamba

KARA SAYFA

Yüksek Seçim Kurulu mahalli idareler seçimlerinin resmi sonuçlarını yayınladı. AKP % 44 civarında oy alarak birinci parti olmuş. Bu sonuç, Türk Milleti’nin tarihinin kara bir sayfasıdır. Utanılacak bir durumdur ve izahı da zordur.

Ülkeyi bölünme noktasına getiren;
Cumhuriyet'in temellerini sarsan;
devlete ait kuruluşları yok pahasına satan;
ülkeyi borca boğan;
sanayileşmeyi, tarımı, hayvancılığı geliştiremeyen;
en az 20 milyon insanı yoksulluk sınırı altında yaşatan;
üniversiteleri medreseleştiren;
bilimin, bilimsel düşüncenin gelişmesini sağlayamayan;
kentlerimizi betonlaştıran;
hazine arazilerini eşe dosta peşkeş çeken;
ormanlarımızı, derelerimizi yok eden;
cari işlem açığını rekor düzeylere ulaştıran;
bölücü başını adam yerine koyup onun ile anayasa yapmaya kalkan;
TSK’nin kahraman evlatlarını, aydınlarını, bilim adamlarını tutsak eden;
basın özgürlüğünü yok eden;
eğitimi yaz boz tahtasına çeviren;
rüşvet ve hırsızlık batağında çırpınan;
kuvvetler ayrılığını yok edip demokrasiye büyük darbe vuran ve sürekli yalan söyleyen bir iktidarın ve bir şahsın halk nazarında bu oranda rağbet görmesi ulusumuz için utanç vesilesidir.


Bu sonuçla ülke geri dönülmez biçimde demokrasiden ve cumhuriyetten uzaklaşıp tek adam hakimiyetine girebilir. Umarım önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi bu kara sayfanın silinmesinin başlangıcı olur.

6 Mayıs 2014 Salı

CUMHURİYET’TEN SALTANATA

Türk Milleti’nin batılı emperyalist güçlere karşı verdiği bağımsızlık ve kurtuluş savaşı aslında bir isyandır. Bu isyan, sadece onu Anadolu’nun ortasında tutsak bir ulus olarak yaşatmak isteyen dış güçlere değil, 600 yıl süren Osmanlı hâkimiyetine de karşıdır.

Mustafa Kemal Atatürk TBMM’de yaptığı bir konuşmada bu durumu şöyle dile getirmiştir.

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor.”

Türk Milleti de kan dökerek, can vererek kudretle ve zorla egemenliği elde etmiştir.

Son yıllardaki gelişmeleri dikkate alınca acaba Atatürk aşağıdaki iddiasında yanılmakta mıdır diye düşünmeye başladım.

“Millet egemenliğini almıştır ve isyan ederek almıştır.
Alınan egemenlik, hiç bir neden ve biçimde terk edilemez; geri verilemez. Bırakılamaz.
 Bu egemenliği tekrar geri alabilmek için, almak için kullanılmış araçları kullanmak gerekir.”

Bu ifadesi ile Atatürk, Türk Ulusu’nun kan dökerek, can vererek elde ettiği egemenliği elinden bırakması için, Türk Milleti’ne egemen olmak isteyenlerin de kanlarını akıtması gerektiğine işaret etmiştir.  Ne yazık ki saltanatın son bulması ve cumhuriyet idaresinin kurulması ile elde ettiğimiz egemenliğimiz yavaş yavaş belirli bir ismin ve zümrenin eline geçmektedir.

Egemenliğin en önemli şartı, devlet erklerinin (yasama, yürütme ve yargı) otoritesini ve yetkisini milletten almasıdır. Basın özgürlüğünün olmadığı, insanların haber alma haklarının ihlal edildiği, medyanın baskı altında tutulduğu seçim hilelerinin yapıldığı bir ortamda oluşan ve siyasi partiler kanunu gereği tek adam tarafından belirlenen milletvekillerinin oluşturduğu bir meclis bir kişinin sözü ile yasalar çıkarıyor ise; yargı, yürütmenin ve belirli odakların kontrolünde ise; yürütme yargı denetimine tabi tutulamıyorsa; kuvvetler ayrılığı kalmamışsa; özgürlükler kısıtlanmışsa, ulusal egemenliğin varlığından söz etmek gerçekçi olmaz.

Önümüzdeki seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olursa, Osmanlı padişahlarına bile nasip olmayan yetkileri kullanabilir. Adeta saltanat geri gelmiş gibi olabilir.


Ağustos ayı içerisinde yapılacak seçimlerde ulusumuz ya cumhurbaşkanını seçecek ya da sultanını. Ya cumhuriyete devam diyecek ya da saltanatı geri getirecek. 

4 Mayıs 2014 Pazar

3 MAYIS TÜRKÇÜLÜK BAYRAMI VE ATATÜRK

1944 yılında Nihal Atsız Orhun dergisinde devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na açık mektup yayınlar ve devlet kadrolarına yerleşmiş Sovyetler yanlısı komünist kadrolardan şikayet eder. Şikayet edilenlerden birisi de Sabahattin Ali’dir. Sabahattin Ali Nihal Atsız aleyhine dava açar.

26 Nisan 1944 tarihinde davanın duruşmaları başlar. 3 Mayıs’ta Nihal Atsız’ı seven ve sayan gençler Ulus meydanında toplanır ve büyük bir gösteri yaparlar. Gençler polisin çok sert müdahalesi ile karşılaşırlar ve dövülürler.  Daha sonraki günlerde bu nümayişe katılanlardan 165 kişi Nihal Atsız ile birlikte tutuklanır ve “tabutluklara” gönderilerek işkenceye maruz kalırlar. Tutuklananlar arasında Alparslan Türkeş, Fethi Tevetoğu, Hasan Ferit Cansever, Nejdet Sancar, Zeki Velidi Togan,  Reha Oğuz Türkkkan gibi isimler de vardır.

Gösterilerin yapıldığı ve Nihal Atsız’ın tutuklandığı 3 Mayıs tarihi daha sonraki yıllarda “Türkçülük Bayramı” olarak kutlanmaya başlar. Günümüzde de Türk milliyetçileri bu günü bayram olarak kutlamaktadır.  Bu bayramı kutlayan ve kendilerine Türk milliyetçisi kabul eden herkesin en büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı bilmesi gerekir.

Atatürk’de Türk milliyetçiliği fikrinin oluşmasında 3 ismin büyük rolü olmuştur. Türklük bilincinin başlamasında ve gelişmesinde Namık Kemal’in büyük rolü vardır. Namık Kemal sayesinde vatanseverliğin ve milliyetçiliğin ulusal tarih ile beslediğinin bilincine varmıştır. Bu bilinç ile ileriki yıllarda Türk tarihi üzerinde yoğun çalışmaları olmuştur.

“Türklük bilincinin dil, tarih ve kültür ekseninde gelişmesindeki en büyük etkiyi Ziya Gökalp yapmıştır. Ziya Gökalp’ın Türklüğün ırk ve kavim birlikteliğinden çok kültür (hars) temelinde oluştuğuna inanıyordu. Türkçülüğün Esasları isimli kitabında bu konu üzerinde yoğun bir şekilde durur. Bu kitabında “Demek ki, toplumsal nitelikler, bedensel kalıtım ile geçmez; yalnız eğitim yolu ile geçer. Öyleyse kavimselliğin ulusal özyapı bakımından da hiçbir rolü yok demektir.” Demiştir.

Atatürk’ü etkilen üçüncü isim Yusuf Akçura’dır. Yusuf Akçura’ya göre iki tür Türkçülük vardır: Demokratik ve emperyalist Türkçülük. Akçura demokratik Türkçülüğü benimsemişti ve Türk milleti için istenen hakların diğer milletlere de verilmesi gerektiğini savunuyordu. Türkiye’nin modern bir devlet olması için “feodallerle”, “yobazlarla” mücadele edilmesini gerekli görüyor ve toprak reformu üzerinde duruyordu.

Çok kısa olarak anlatmaya çalıştığım bu üç değerli fikir adamının da etkisi ile Atatürk’ün Türkçülük anlayışı şekillendi.  Elbette bu şekillenmede diğer bazı düşünürlerin de rolü olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün millet anlayışını şu iki sözü ile anlatmak mümkündür:

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
“Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri, propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır.” Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar birkaç düşman aleti, mürteci,  beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde elemden başka bir tesir hasıl etmemiştir.”  Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı ortak maziye ve tarihe sahiptirler.”

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını anlatmak için en sağlıklı yol onun aşağıdaki sözlerin iyi değerlendirilmesi gerekir.

“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.”

“Bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.”
“Millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür.”

“Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”

“Tarihi, vukuat, hâdisat ve müşahadat hep insanlar ve milletler arasında, hep milletin hâkim olduğunu göstermiştir. “Milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiilî tecrübelere rağmen, yine milliyet hissinin öldürülemediği ve gene kuvvetle yaşadığı görülmektedir. Tarih, bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez.”

“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim.  Bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.”


“Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Bu sözü burada ayrıca izaha lüzum görmüyorum. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin okullarında birçok vesilelerle eser halinde tespit edilmiştir.”

“Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyetinin temel dileği olarak temin edeceğiz.”

“Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez. Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki, Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
O halde, ya istiklâl ya ölüm!”

“Millet egemenliğini almıştır ve isyan ederek almıştır.  Alınan egemenlik, hiç bir neden ve biçimde terk edilemez; geri verilemez. Bırakılamaz.”

Özetlersek, Atatürk ırkçı değildir. İnsanlık için milliyet fikrinin sürekli var olacağına inanır. Türklük için, kültürü, dili, tarih bilincini önemli bulur.  Milleti için bağımsızlığı ve özgürlüğü vazgeçilmez hususlar olarak kabul eder.  Sömürmeye de sömürülmeye de karşıdır; antiemperyalisttir. Egemenliğin millette olmasını şart olarak kabul eder.

Kendisini Türkçü kabul eden herkesin en büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ü çok iyi tanıması ve onun izinden gitmesi gerekir.


2 Mayıs 2014 Cuma

UYANIN ARTIK!

Taksim’e çıkmak için mücadele veren sevgili işçiler, emekçiler, siz esesleniyorum:

Çok geç kaldınız çok.

Fabrikalar özelleştirildi, yok pahasına satıldı, sesiniz çıkmadı;
Hazine arazileri yandaşlara peşkeş çekildi, sesiniz çıkmadı;
Kentler betonlaştırılıp arazi rantları sağlandı, sesiniz çıkmadı;
Ormanlar yok edildi, sesiniz çıkmadı;
Sendikacılık öldürüldü, sesiniz çıkmadı;
Sosyal haklarınız elinizden alındı, sesiniz çıkmadı;
Sendikasızlaştırıldınız, sesiniz çıkmadı;
Taşeron işçi oldunuz, sesiniz çıkmadı;
Boğaz tokluğuna çalıştırıldınız, sesiniz çıkmadı;
Kredi kartı borcunda boğuldunuz, sesiniz çıkmadı;
Ülkeyi bölüme noktasına getirdiler, sesiniz çıkmadı;
Kahramanlarımızı, aydınlarımızı, bilim adamlarımızı, sizin için çabalayanları tutsak ettiler, sesiniz çıkmadı;
Ülkenin kaynaklarını yiyip bitirdiler, sesiniz çıkmadı;
Ülkeyi soyup soğana çevirdiler, sesiniz çıkmadı;
Milletin a…...na koyacağız dediler sesiniz çıkmadı;

1 Mayıs geldi diye Taksim’e çıkmaya kalktınız onu da beceremediniz. Oysa, o meydana PKK’lılar, “hepimiz Ermeni’yiz” diyenler ellerini kollarını sallayıp çıkabiliyor. Bunun nedenini bile düşünmediniz.

İşçiler, memurlar, köylüler, esnaflar, rençberler, emekliler sözüm hepinize; sizler iktidardakileri dindar kabul edip, onların her yaptığını onaylarsanız bu günlerinizi de arar hale geleceksiniz.


Uyanın artık…

30 Nisan 2014 Çarşamba

1 MAYIS’IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İşçi hakları da diğer hak ve özgürlükler gibi, halkların otoriteye ve mevcut düzene karşı yaptıkları kitlesel eylemler ile kazanılmıştır.

XVIII. yüzyılın sonlarında Fransa halkı yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşarken sarayda yaşayanlar ve asiller halkın durumundan habersiz ve ilgisizdi. Kilise devlet üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışırken bir yandan da koyduğu din vergileri ile halkı daha da fakirleştiriyordu. 

Fransa Devrimi işte bu ortamda halkın ayaklanması ile meydana geldi. Bu devrim ile sadece Fransa’da değil diğer ülkelerde de devlet sistemlerinin, devlet anlayışlarının ve hukuk kuralları değişti. Temel insan hak ve özgürlüklerinin temelleri atıldı. 

“İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi”nin kabul edildiği 26 Ağustos 1789 insanlık tarihinin en önemli günlerinde birisidir. Bu bildirge ile insanların özgür ve eşit haklara sahip olduğu;  mülk edinme, baskılara direnme, ehliyetlerine göre devlet kuruluşlarında görev alabilme gibi haklarının olduğu; yasalarda bulunmayan bir suçtan dolayı cezalandırılamayacağı; kuvvetler ayrılığının gerekeli olduğu ilan edildi. Ayrıca, egemenliğin millete ait olduğu da bildiride yer aldı.

İnsanlık bu devrimi gerçekleştiren Fransa halkına çok şey borçludur. Dökülen kanlar boşa gitmemiştir. İnsanlık kazançlı çıkmıştır.

“1 Mayıs Uluslararası İşçi Günü” de böyle bir halk hareketinin sonucudur.  1800’lü yılların sonlarına doğru işçiler haftada 6 gün ve günde 12 saat olan çalışma sürelerinin günde 8 saate indirilmesi için mücadele başlattılar. İşçiler ve tüm çalışanlar ABD’nin Şikago kentinde 1 Mayıs’tan itibaren gösterilere başladılar. Bu gösteriler 4 Mayıs’a kadar devam etti. Bu tarihte kanlı Haymarket olayı meydana geldi. Polisler göstericilerin üzerine ateş açtı ve 4 gösterici öldü.

Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.


Zamanla 8 saatlik iş günü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazandı. 

1 Mayıs’ın ruhunda işçi hakları vardır. Gerek işçi hakları gerekse tüm temel hak ve özgürlükler ancak hukukun üstün olduğu, kuvvetler ayırımın var olduğu, demokratik, laik ve tam bağımsız, ulus devletlerde sağlanabilir ve korunabilir.

Yukarıdaki  ilkeleri savunmayan hiçbir hareket işçi haklarını savunuyor olamaz.  Etnik ayırımcı politikalar sürdürenler;  laik devlet anlayışını değiştirmeye çalışanlar; hukukun üstünlüğünü,  her türlü özgürlüğü, bağımsızlığı, adaleti, ulus devleti, milletin ve devletin birliğini, halkaların kardeşliğini, insanların eşitliğini savunmayanların 1 Mayıs’ta Taksim’de bulunmaya hakları yoktur.  Ulusun ve ülkenin birliğine inanmayanların; temel hak ve özgürlükleri savunmayanların;  insanları kardeş bilmeyenlerin;  kalbi sevgi yerine nefret ile dolu olanların; bölücülerin, yıkıcıların o meydanda yeri yoktur.


İnsanlığı özgürlüğe, refaha, insanca yaşamaya taşımak için canlarını vermiş, kanlarını akıtmış olanları millet ve dini inanç ayırımı gözetmeden saygı ile selamlıyorum.  İnsanlığa özgürlüğü, refahı, insanca yaşamayı çok gören, kendisini farklı ve üstün görüp diğer insanlara hükmetmeye çalışan, insanların haklarını devletin gücünü de kullanarak gasp eden, diktatörlüğe heveslenip halkına zulüm edenleri de nefretle kınıyorum.  1789 yılından bu yana bu despotlara karşı direnme hakkımızın olduğunu da herkese hatırlatıyorum.

29 Nisan 2014 Salı

İÇ İŞLERİMİZE MÜDAHALE İMİŞ!

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Ankara  temasları sırasında hükümete çok sert eleştiriler yöneltti. 

Çankaya Köşkü'nde başladığı eleştirilerine ODTÜ'de de devam eden Gauck, "Söylediklerimi içişlerine müdahale olarak algılamayın" diyerek, yargı bağımsızlığından internetin kısıtlanmasına, medyaya uygulanan baskıdan MİT yasası ve Gezi protestolarına kadar birçok konuda mesaj verdi. 
Batı dünyası kralların, derebeylerinin, kiliselerin hakim olduğu; insanların birbirlerini etnik ayırımlar, din ve mezhep farklılıkları yüzünden katlettikleri dönemleri yaşadı. İnsanlar zulüm gördü, aşağılandı. Özellikle Fransız devriminden sonra, ulus devletlerin de kurulması ile egemenlik halka geçti. Monarşinin yerini Cumhuriyet aldı. Toplum demokratikleşti. Yürütme, yasama ve yargı kuvvetleri birbirlerinden ayrıldı. Hukuk devleti anlayışı içinde eşitlik, kardeşlik fikri gelişti. Temel hak ve özgürlükler kabul edildi. Sosyal devlet anlayışı yaygınlaştı..

Ulusal egemenlik, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayırımı, temel insan hak ve özgürlüklerine saygı, kanun önünde eşitlik evrensel değerler haline geldi.

Batılı ülkeler bu evrensel değerlerden uzaklaşan devletleri uyarmayı o ülkenin iç işlerine karışmak olarak kabul etmezler. Alman Cumhurbaşkanının sözlerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Suriyeli muhaliflere silah dahil her türlü lojistik yardımı yaparken, siyasi destek verirken Türkiye’nin ileri sürdüğü gerekçe Suriye yönetimin kendi halkına demokratik haklarını vermemesidir. Oradaki durumu bu ülkenin iç işleri kabul etmeyip müdahaleye kalkarsanız birileri de gelir sizi uyarır. Yargı bağımsızlığı der, kuvvetler ayrılığı der, özgürlüklerin kısıtlanmasından bahseder, hukukun üstünlüğünden söz eder; demokrasinin vazgeçilmezlerini size anlatır.


Acı olan şudur ki,  iktidar yalakası bazı sözüm ona aydınlar, yazarlar, televizyon televizyon gezip iktidarı övenler Alman Cumhurbaşkanının dile getirdiği ülkemizin bu önemli sorunları halktan gizlemeye çalışmaktadır. Halkı aydınlatma görevini yerine getireceklerine halkı uyutma çabası içindedirler. Bunlar için önemli olan aldıkları maaştır, ulufedir, makamdır. Mütareke döneminin satılık yazarlarını aratır hale gelmişlerdir.

28 Nisan 2014 Pazartesi

DİKTATÖRLÜĞE GİDEN YOLLARDAKİ TAŞLARI TEMİZLEMEK!

Başbakan, diktatörlüğe giderken ayağına takılacak taşları teker teker temizliyor. Ermenilere verdiği taziye mesajını bu açıdan değerlendirmek gerekir. 

Mesajı okuyunca,  aklıma Cüneyt Zapsu’nun Recep Tayyip Erdoğan için ABD’de söylediği  “Süpürmeyin, kullanın” sözü geldi. Başbakan, taziye dileyerek, ABD ve AB’nin siyasi çevrelerinden yükselen aleyhindeki söylemlere karşı “ben hala kullanılabilirim” mesajı vermiş oldu.

Kullanılabilirim yani, Ermenilere taviz verebilirim, Kıbrıs’ta Rum isteklerini kabul edebilirim, Güneydoğu’da, daha sonra bağımsız devlete dönüşecek olan, özerk bir yapıya izin verebilirim. Ortadoğu’da ABD projelerinin eş başkanı olmaya devam edebilirim.  Verilen mesaj budur.

Dışarıya bu mesaj verilirken içeride de diktatör olmanın önündeki engeller kaldırılmaya çalışılıyor.

Diktatörlüğe giden yol, demokrasiyi kullanarak iktidar olmaktan geçiyor. RTE iktidar olduğu için medyayı, iş çevrelerini hatta sendikaları kendisine tabi kılabildi. İktidar olduğu için, yargıyı siyasallaştırabildi. İktidar olduğu için TSK’ni, Akademik çevreleri susturabildi.

Önümüzde Başkanlık seçimleri var. RTE bu seçim sonucunda başkan olarak iktidarını güçlendirmek isteyecektir. Seçimi kazanmak onun en büyük hedefidir.

BDP ile işbirliği yapmadan seçilmesinin mümkün olmadığını bildiği için etnik ayırımcılık yapan bu partiye taviz verecektir.
Anayasa değiştirilmeden azınlık ırkçılarının isteklerinin yerine getirilmesi mümkün değildir. Onun için, başkan olduktan sonra da dar bölge seçim sisteminden yararlanarak anayasayı değiştirebilecek milletvekili sayısına erişmeyi planlamaktadır.


RTE’nin tüm hesapları öncelikle Cumhurbaşkanı olmak üzerine kurulmuştur. Son seçimlerde, hırsızlığın, arsızlığın, bölücülüğün, hainliğin halk tarafından desteklendiğini görünce doğrusu başkanlık seçimi sonucundan da endişe etmeğe başladık. 

Umarım RTE’nin planları bu seçim ile bozulur; aksi takdirde Türkiye çok daha karanlık günlere sürüklenir.