DÜN İNGİLİZ ALTINLARI BUGÜN AMERİKAN DOLARLARI
DÜN İNGİLİZ ALTINLARI BUGÜN AMERİKAN DOLARLARI
AMERİKA’DAN ‘MÜZAHARET’ TALEP EDENLER
Bir ülkede yöneticilerin veya yönetime talip olanların
işbirlikçi ya da teslimiyetçi olması o ülke için çok büyük felakettir.
İşbirlikçiler, çıkarlarını dış güçlerin arzuları ile birleştirir, kararlarını onların
arzulara göre verirler. Teslimiyetçiler ise, emperyalist güçlerin baskıları
karşısında, kendi milletlerine güvenemezler, yılgınlık içerisinde, savaşmadan, kendilerine
emanet edilen ülkeyi dış güçlerin arzularına teslim ederler. Zorlukları aşmak
için tehditkâr güçlerden yardım isterler; yani düşmanın gazabından düşmana
sığınırlar.
Böylelerini mütareke döneminde çok görmüştük. İstanbul’u
İngilizler işgali altındayken, Sadrazam Damat Ferit Paşa 30 Mart 1919 günü
İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrophe’a gitmiş ve Padişah
tarafından hazırlanmış bir belge sunmuştur. Bu belge ile Osmanlı Padişahı
Mehmet Vahdettin’in “yabancılara karşı bağımsızlığını koruması, iç güvenliğini
sağlaması” için Türkiye’yi on beş yıl süre ile İngiltere’ye sömürge olarak
teklif etmiştir. Bu belge, İngiltere’ye uygun gördüğü her yeri işgal etme,
istediği her şeyi yapma hakkı veriyordu.
Böylece “ülkenin bağımsızlığı ve iç güvenliği korunmuş
olacaktır. Teslimiyetçiliğin bu denlisi tarihte az görülmüştür. Ama Mütareke
döneminde başka teslimiyetçilik örnekleri de vardır. Zamanın ‘büyük muharriri’
Refii Cevad (Ulunay) Alemdar gazetesinde şöyle yazıyordu: “…İstiklâlimizi temin
edebilmek için kuvvetli bir devletin müzaharetine (yardımcı olmasına, arka
çıkmasına) muhtacız, o devlet ki İngiltere’dir ve İngiltere olması lâzımdır,
bizi elimizden tutmalı ve para sarf edilmesi lâzım gelen yerleri bize
göstererek yaşamaya layık bir kuvvet halinde bizi muhafaza eylemelidir.”
Bu kadar da değil, aynı yıl İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin
kurucusu Sait Molla İstanbul gazetesinde şunları yazıyordu: “..Artık
mukadderatımız üzerinde ne himaye ne manda kelimeleri bahis mevzu olabilir.
Şimdi İngiliz tarafları, İngiliz dostlarınca bahis mevzuu olacak şey, o
istiklâlcilerin, takip ettiği gibi beynelmilel (milletler arası) bir vaziyeti
intaç edecek (sonuçlandıracak) olan istiklâl değil, İngilizlerin yardımı ve
himayesiyle teeyyüd edecek (güçlenecek) olan istiklâldir.”
YENİ CHP’NİN SON DURUMU
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve İstanbul’un CHP’li
Belediye Başkanı İmamoğlu’nun son günlerde verdikleri beyanatları okuyunca
Mütareke döneminin teslimiyetçilerini hatırlatmak istedim.
İmamoğlu, "Demokrasinin kurumları yerinde duruyor.
Demokratik işleyiş hüküm sürüyor gibi görünüyor. Ama gerçek hayat bunun tam
tersi bir yönde akıyor. Denge ve denetleme mekanizmaları fiilen
işlevsizleştiriliyor. Demokrasinin temel gereklilikleri, bir temenniye
dönüşüyor. Siyasi iktidarın elinde toplanan güç ve yetkiler o kadar artabiliyor
ki bir demokrasiden söz edilip edilemeyeceği sorgulanır hale geliyor."
ifadeleriyle Türkiye'yi dünyaya şikâyet etmiş.
‘‘Yeni Amerikan Başkanı’na Türkiye konusunda nasıl bir
politika izlemesini tavsiye ederdiniz?’’ sorusuna da Kılıçdaroğlu,
‘‘Türkiyedeki bütün demokratikleşme hareketlerini desteklemelerini isteriz’’ cevabını
vermiş.
Son olarak, CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, ABD’de
3 Kasım seçimlerinin galibi ilan edilen Joe Biden yönetiminden beklentilerinin
Türkiye’de demokrasiye vurgu yapması olduğunu söylemiş.
Emperyalizmin acımasız gücü Amerika’dan, hem de Amerika’ya
karşı ikinci bir istiklâl savaşı verdiğimiz bugünlerde demokrasi dilenin üç
CHP’li lider. Birisi Damat Ferit ise, diğeri Sait Molla. CHP’nin üç liderinin
bu tutumları ve söylemleri gösteriyor ki, CHP’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün
CHP’si ile bir benzerliği kalmamış.
ATATÜRK BUGÜNLERE IŞIK TUTUYOR
Bir yanda, “Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine
ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine
yuvarlandırmıştır. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat
almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri
Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal
vardır ki Ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?
Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” diyen Atatürk, diğer yanda
Amerika’dan destek ve yardım isteyen yeni CHP’liler.
Ülkenin işgal altında olduğu ve bağımsızlık savaşının devam
ettiği günlerde Atatürk, Türk milletine yakışan çıkış yoluna şöyle işaret
etmiştir:
“… Hasis menfaatlerini kutsal duygulara tercih edip gücünü
halktan almayan resmi bir kuvvetle, bunların gücünden yararlanan çıkarcı ve
duyguları bakımından yozlaşmış bir azınlığın dışında bütün millet ve memleket,
Anadolu’nun sinesinde verilen bir işaret üzerine yığın halinde kıyam etmiş
birleşmiştir. İşte hareketi milliye bugünün en büyük sorunu olan milli
bütünlüğü ve milli istiklâli korumak için bütün milletin azim ve imanından
doğdu…”
Demek ki neymiş, milletinden, memleketinden değil de
iktidara gelmek için, Türkiye’de demokrasi yok bahanesi ile ABD’den ve AB’den
yardım isteyenler “…çıkarcı ve duyguları bakımından yozlaşmış bir azınlıkmış”.
CHP’yi İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne benzetenlere Cahit Külebi’nin
mısraları ile cevap verelim:
“Biz biliriz bizim işlerimizi
PSİKOLOJİK
KİTLE!
Türkiye’de bir yeni ‘psikolojik kitle’ oluştu. ‘Psikolojik’ diyorum çünkü insanlar akıllarından çok duygularının itmesi ile bu kitleye katılıyor. O duygunun adı da ‘Erdoğan ve AKP nefreti’.
Bu kitlenin içerisinde Atatürk posteri sallayanları, kafa tokuşturarak milliyetçiliğini ilan edenleri, Türkiye’yi bölme hevesi içinde çırpınanları, inşallah, maşallah diyerek dindar olduklarını gösterme ihtiyacı duyanları, ümidini Amerika’ya bağlamış liberalleri görmek mümkün.
Fikirler farklı, ama nefret aynı. Bu nefret onları tekleştiriyor. Nefret tek, fikir tek: ‘Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin.’
Biden, Macron, Miçotakis, Kılıçdaroğlu, Akşener, Demirtaş, Fethullah ele ele tutuşmuş, ‘Erdoğan Gitsin’ türküsünü söyleyip halay çekiyorlar. Davul Türkiye’de, tokmak Amerika’da. Halay başı ise Biden; o diz kırıyor hepsi kırıyor, o ellerini kaldırıyor hepsi kaldırıyor. Melodi Amerika’dan geliyor, ritmi orası belirliyor. Bizim psikolojik kitlemiz ise coşmuş vaziyete izliyor, alkışlıyor.
EGEMEN OLAN AKIL DEĞİL, DUYGU
Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.
Aşkın gözü kördür derler, biz de diyoruz ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birisinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur.
Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar.
Bu nedenle, sosyal medya yalan nehrine dönüşmüş durumda. Bu nehrin kaynağı ise belli, halay başında kim varsa, melodi nereden yükseliyorsa yalan nehrinin kaynağı da odur, orasıdır.
Böyle duygusal kitlelerde, ilk okul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.
Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.
NEFRET DUYGUSU YOBAZLAŞTIRIYOR
Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.
Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.
Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek.
Bu nefret aydınlarında, Erdoğan nefreti Türkiye nefretine dönüşmüş ama haberleri yok. Türkiye aleyhine sandığı her haberi her bilgiyi büyük bir memnuniyetle paylaşıyor. Böylece Erdoğan’a zarar verdiğini sanıyor. Oysa hem ülkeye hem kendisine zarar veriyor.
YABANCILAŞAN İNSANLAR TEHLİKE SAÇIYOR
İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.
Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…
En büyük yabancılaşma ve buna bağlı yanlış seçimler siyaset alanında görülüyor.
Öyleleri var ki, kendisini Atatürkçü sanıyor, Milliyetçi sanıyor, Türkçü sanıyor ama Atatürk’ün ömrü boyunca Batılı emperyalistlerle mücadele ettiğini ve ölümüne kadar Batı ile yakın ilişki içine girmediğini dikkate almıyor. Erdoğan’a duyduğu nefret, onu emperyalistlerin şahini ve büyük bir Türk düşmanı olan Biden’ın yanına itiyor. Onunla birlikte AKP iktidarını yıkmaya çalışıyor.
Erdoğan nefreti bunların gözlerini öyle kör etmiş ki, vatanımıza ve milli birliğimize saldıran eli kanlı bir örgütün mecliste temsil edilmesi için çabalar gösteriyorlar hatta oy veriyorlar.
Bu durumun devam etmesini isteyenler de sürekli sürekli Erdoğan ve AKP nefretini pompalıyorlar.
DUYGULARIN YERİNİ AKIL ALMALI
Ancak nefretten arınan insan özgürce düşünebilir. Nefretinin esiri olmuş ve gaflet uykusuna dalmış insanları sarsarak uyandırmalıyız. Kuvvetli uyarıcılar olmadan bu gaflet uykusu son bulacak gibi görünmüyor.
Olayları nesnel gerçeklerden hareket ederek değerlendiren ve gerçeklere bu şekilde ulaşan vatanseverlere büyük görev düşüyor. Ortamdaki bilgi kirliliğini temizlemeye gayret etmek gerek. Bunu yaparken de nesnel gerçekler gür bir sesle çekinmeden ve korkusuzca her ortamda dile getirilmelidir.
Türk milletinin geleceği için, bu hastalıklı ‘psikolojik kitlenin’ bilinçli kitleye dönüşmesi lazım. Türkiye’nin duygularının esaretinde olmadığı için sağlıklı düşünebilen insanlara ihtiyacı var, nefret yobazlarına değil!
CUMHURİYET’İ KORUMA VE KOLLAMA
Bir büyük isyan, bir büyük savaş, nihayetinde bir büyük
devrim ve Türkiye Cumhuriyeti.
Bu büyük devrimi gerçekleştiren yüce Türk milletinin 29 Ekim
Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyorum ve bu bayramı bize hediye ve emanet eden,
başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm gazi ve şehitlerimizi saygı ve
minnetle anıyorum.
Müdafaa-i Hukuk, İstiklâl-i Tam, Hâkimiyet-i Milliye ve
Misak-ı Milli; bu dört husus Türkiye Cumhuriyeti’nin özüdür, esasıdır.
Müdafaa-i Hukuk yani Türk milletinin haklarının savunulması!
Müdafa-i Hukuk, vatan bütünlüğünün savunulmasını, Türk
milletinin egemenliğinin ve tam bağımsızlığının savunulmasını, toprağın
altındaki ve üstündeki tüm değerlerin, doğal kaynakların vb.. savunulmasını
kapsar.
İyi de, o dönemde haklar kime karşı savunuldu? Düvel-i
Muazzama’ya karşı! Düvel-i Muazzama nedir derseniz sıralayalım: İngiltere, Fransa,
İtalya, Amerika yani Batı, yani Atlantik sistemi!
Atatürk, milli mücadeleyi Düvel-i Muazzama’ya (Batı sistemi)
karşı yürütmüş, milli ekonominin temellerini atmış, ölünceye kadar da Batı
sistemi ile yakın ilişki kurmaktan kaçınmıştır.
O günlerde, bir yabancı gazeteye söyledikleri önemli:
“…Avrupa ve Türkiye birbirine karşı durumdadır. Bizi aşağı olmaya mahkûm bir
halk olarak tanımakla yetinmemiş olan Batı, yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne
yapmak lazımsa yapmıştır.”
Bir başka demecinde ise şöyle demiş: “…eğer ecnebi
düşmanlığından, o kadar pahalı elde bir bağımsızlığa gölge düşürebilecek her
şeyden nefret etmek anlamı çıkarılırsa; bizim ecnebi düşmanı olduğumuz
söylenebilir. (…) Henüz güvenimiz yerinde değildir, evvelce Türkiye’deki ecnebi
teşebbüslerinin, ecnebi amaçlarının içimizde uyandırdığı kaygılar, bütünüyle
ortadan kalkmamıştır.”
“Yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne yapmak lazımsa yapmış
Batı”, bugün de farklı bir şey yapmıyor.
Vatanın bütünlüğüne kasteden Batı, Mavi Vatanımıza saldıran
Batı, yer altı ve yer üstü değerlerimize el koymak isteyen Batı, milli
birliğimizi parçalamak isteyen Batı ama hâlâ bu gerçeği görmeyen, Batı’nın
projelerine piyon olan, sözde Atatürkçüler, milliyetçiler ve dindar geçinen
insanlar var.
Bu Batıcı insanların çabaları beyhudedir. Atlantik sistemi
içinde kalarak, Cumhuriyet korumanın ve kollamanın imkânsız olduğu
anlaşılmıştır. Türkiye, yeniden Mustafa Kemal’in devrimci rotasına girmiştir ve
Atlantik sitemine kendisini bağlayan zincirleri kırıp, Avrasya’daki onurlu
yerini almaktadır.
AMERİKAN PROJELERİNİN TAŞERONLUĞU KILIÇDAROĞLU’UNA KALMIŞ
Kılıçdaroğlu Parti Meclisi’nin açılışında 42 dakika konuştu. Biz de bu konuşmayı dikkatle, hayretle ve büyük bir üzüntü içinde dinledik. 100 yıl önce emperyalistlerle karşı vatan savaşı veren Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin devamı olan CHP, nerelere savrulmuş, çok acı! Emperyalistlerin Türkiye üzerinde oynadıkları oyunun bir parçası haline gelmiş.
İçerik felaket, üslup ise, CHP genel Başkanı’nın ağzına hiç yakışmamış: “Saray ve beslemeleri Türkiye'yi krize soktu”, “5 maskeyi dağıtamadılar. Sağlık Bakanına güvenmiyorum”, “Saray'ın kibirlisi herkesi köle görüyor”, “Erdoğan 83 milyona zulüm yapıyor”, “Malvarlığını korumak için Trump'tan emir alıyorlar”, “Varlık Fonu Erdoğan ve damadının çiftliğidir”, “Devleti çürütüyorlar”, “Totaliter rejim var mücadele edeceğiz.”
Türkiye şu anda büyük bir tehditle karşı karşıya. Bütün dünya bunu konuşuyor. Türkiye’ye Doğu Akdeniz’den, Kıbrıs’tan, adalardan, Ege Denizi’nden, Libya’dan, Fırat’ın doğusundan ve batısından yönelen tehditler var. Ana muhalefet partisinin genel başkanı Kılıçdaroğlu, böyle bir ortamda Türkiye mevziinde değil. Türkiye’ye yönelik tehditlere karşı, Amerika’dan, Fransa’dan, Yunanistan’dan, Güney Kıbrıs’tan, İsrail’den gelen silahlı tehditlere karşı hiçbir tavır ve konumlanma yok. Bu konularda en küçük bir sözü yok. Bu tehditleri anlatmıyor ama bu tehditlere karşı çok önemli olan iç cepheyi bölmeye çalışan kışkırtıcı sözler söylüyor.
DEMİRTAŞ ÜZERİNDEN PKK’YA MADALYA TAKMAK
Kılıçdaroğlu, Konuşmasında HDP’yi masum ve şirin göstermeye çalıştı. Onunla da yetinmedi, Demirtaş’a şeref madalyası taktı. Sormak lazım: Bu madalyayı Demirtaş’ın hangi hizmeti için takıyorsun? PKK’nın Mehmetçiğe sıktığı kurşunlar, patlattığı bombalar için mi Demirtaş’a şeref madalyası takıyorsun? HDP teşkilatları ve belediyeleri PKK’ya erzak, lojistik, militan sağladığı için mi Demirtaş’a madalya takıyorsun? Bu eylemleri yapanlarda şeref ne arar?
Türk ordusuna madalya yok, Türk polisine madalya yok ama Demirtaş’a var. Yazıklar olsun!
Demirtaş’a madalya takmak, kahraman Mehmetçiklerimize, emniyet mensuplarımıza yapılan bir hakaret değil mi? Türk ordusuna karşı psikolojik bir saldırı değil mi? Kime hizmet ediyorsun Kılıçdaroğlu?
AMERİKA’NIN İKTİDAR PLANI DEVREYE SOKULUYOR
Öyle anlaşılıyor ki, Kılıçdaroğlu, gölge CIA’nın (Rand Corporation) ve en son Biden’ın ilan ettiği Tayyip Erdoğan’ı yıkma planını uygulamaya çalışıyor.
ABD bu iktidar modelinin merkezine CHP’yi oturtmuştu. Bu projeye göre, CHP’nin bir yanında HDP, diğer yanında İYİP olacak, bunlara Davutoğlu ve Babacan’ın partisi katılacak. Abdullah Gül de destekçileri olacak.
Emperyalistlere karşı büyük bir savaş kazanmış Atatürk’ün partisi, emperyalistlerin umudu olmuş, bu umudu boşa çıkarmamak için çabalıyor. Gerçek Atatürkçüler elbette buna izin vermeyecektir.
UYARIYORUZ
Ben Atatürkçüyüm, ben milliyetçiyim diyenler, ‘Erdoğan düşmanlığı’ tuzağına, oradan da Amerika’nın projelerinin içine düşmüşler, ilkelerinden uzaklaşmışlar. Ne yazık ki, bunun farkında da değiller.
Onlara sesleniyoruz: Amerika, Türkiye üzerindeki emellerini
gerçekleştirmek için sizleri kullanmaya çalışıyor. Görün bu tuzağı ve Türkiye
cephesindeki yerinizi alın. Emperyalistlerin mevziinde durmak size yakışmıyor. Aksi
takdirde, çökecek olan Amerikan projesinin altında sizler de kalırsınız.
HEM EVLAT NÖBETİ HEM VATAN NÖBETİ
Diyarbakır annelerinin dağa kaçırılan evlatları için HDP Diyarbakır İl Başkanlığı binası önünde 3 Eylül 2019'da başlattığı oturma eyleminde bir yıl geride kaldı. Anneler günlerdir, aylardır hatta senelerdir görmedikleri çocuklarını HDP’den istiyor. Çünkü onlar HDP binalarının PKK’nın askere alma dairesi gibi çalıştığını biliyorlar. Doğru adresteler, doğru kapının önündeler.
Anneler Diyarbakır HDP binası önünde sadece evlat nöbeti tutmuyorlar, bu kahraman anneler aynı zamanda vatan nöbeti de tutuyorlar. Vatan savaşının en ileri mevziinde kahramanca direniyorlar.
Vatan Partisi Kayseri İl Örgütü olarak kahramanlarımızı geçen eylül ayı içerisinde ziyaret etmiştik. Onları desteklediğimizi, onların acılarına ortak olduğumuzu anlattık. Direndikçe kazanacaklarına dair onlara güven verdik.
Her birinin hikayesi farklı ama hepsinin tek gayesi var: Yokluklar içerisinde, bin bir emekle yetiştirdikleri çocuklarına tekrar yavrum deyip sarılmak. Onların kokusunu tekrar hissetmek.
Hepsi acılı ama hepsi kararlı ve şuurlu.
Hepsi şuna inanıyor: Çocukları HDP kandırıyor, onları dağa götürüyor ve PKK'ya teslim ediyor. HDP'nin arkasında ise Amerika var.
Bir babanın "Devleti ilk defa yanımızda görüyoruz. Devlet yanımızda olmasaydı bu adamlar (HDP) bizi burada tarar öldürürdü. Yıllardır biz bu desteği bekledik. Bu destek daha önce gelseydi çocuklarımızı kimse dağa götüremezdi." sözü çok dikkat çekiciydi.
Anne ve babalar, HDP binası için esas Kandil burası diyorlar ve bize HDP'nin neden kapatılmadığını sordular.
“SÖZLERİ ALTIN DEĞERİNDE”
"Kızım üniversiteye gidiyordu, ben onu ne zorluklar
içinde büyüttüm. Mezun olacağı gün kına yakacaktım.”
AMERİKA’NIN UMUDU DOSTLAR KOALİSYONU
Kılıçdaroğlu, CHP’nin son kurultayında “dostlarımızla ilk
seçimlerde iktidar olacağız” dedi. Dostlar bir araya gelecek ve iktidar olacaklar
yani Erdoğan’ı devirecekler.
Peki bu “Dostlar Koalisyonu” kimlerden oluşuyor?
Biraz geriye gidelim, aylar önce Amerikan devletini önemli
bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile
ilgili olarak “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course)
başlıklı bir rapor yayınladı.
Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip
etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığından söz edip bu durumdan
duyulan rahatsızlığı yazarken, diğer yandan da Amerika’nın ümidini üç muhalefet
partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor. Bunu bir not edelim.
Gelelim Biden’ın sözlerine: Gazetelerden öğrendiğimize göre
bir konuşmasında Biden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef almış ve
muhaliflere destek vererek, Türkiye'deki iktidarı değiştirebilecekleri yönünde
skandal sözler söylemiş.
Söyledikleri özetle şöyle: "Bence ona (Erdoğan'a) çok
farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça
göstermemiz lazım. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla
(muhalif liderlerle) doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri
için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları
güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile…”
Akşener’e bir televizyon programında Gül’ün cumhurbaşkanlığı
adaylığı konusundaki görüşü sorulduğunda şöyle cevap verdiğini öğreniyoruz: “Sayın
Gül benim arkadaşım. Kendisiyle ilgili olumsuz bir düşüncenin sahibi değilim”.
Bu cevaptan anlaşıldığına göre kimin cumhurbaşkanı adayı
olacağı konusunda ihtilaf kalmamış; aday ya Gül ya da onun yedeği, muhtemelen
de Babacan olacak.
KILIÇDAROĞLUNUN DOSTLARI
Yukarıda yazdıklarımı ve diğer gelişmeleri değerlendirince, Erdoğan’ı
devirmek için bir araya gelen ‘dostların’ kimler olduğu netleşiyor:
Kraliçenin şövalyesi Gül,
FETÖ’nün kasetinden mamul, sözüm ona Atatürkçü Kılıçdaroğlu,
Milliyetçilerin, Türkçülerin, Turancıların ablası Akşener,
Dini bütünlerin bilge adamı Mollaoğlu,
Apo’nun heykeltıraşı, vatan, millet bölücüsü Demirtaş,
Amerika’nın Ankara’daki adamı Davutoğlu,
Para babalarının tahsildarı Babacan,
Azılı Türk düşmanı senatör Biden ve
Amerika’nın kan içici şahinleri.
AMERİKA’NIN ARZULADIĞI İKTİDAR
Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeyi
egemenliği altına almak isterse, ilk yapacağı şey uzlaşacağı (!) bir yönetimi
iktidar yapmaktır. Bunu başaramazsa sıra darbelere ve askeri müdahalelere gelir.
Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.
RAND Corporation’nın rapordan anlaşılacağı üzere, Amerika,
Türkiye üzerindeki egemenliğini kaybetmenin telaşı ve endişesi içerisindedir.
Bu amaçla, Türkiye’de yeni bir iktidar istemektedir. Umudunu ise muhalefet
partilerine bağlamıştır.
Sırtlarında Atatürk resimli tişörtler, ellerinde Atatürk
posterleri eksik olmayan CHP’li sözde Atatürkçülerin, İYİP’in Türkçü,
milliyetçi geçinen sevdalılarının, SP’nin dindar görünümlü yandaşlarının
HDP/PKK’lı bölücü teröristlerle ve Amerika ile İngiltere’nin Batı Asya projelerini
gerçekleştirmek için özel olarak yetiştirdiği ve görevlendirdiği birisi ile
birlikte Amerika’nın umudu haline gelmesi çok acıdır.
Amerika boşa umutlanmasın. Türkiye’de artık Amerikan
dostlarının iktidar olma şansı kalmadı. Bundan sonra, iktidarı Amerikan
dostluğu değil, düşmanlığı belirleyecek. Bunu herkesin iyi kavraması ve yanlış
yollara sapmaması lazım.