29 Mart 2018 Perşembe


YENİDEN KEMALİST DEVRİM

Biz bir savaş verdik. Savaştık çünkü bu topraklarda Tük milleti kayıtsız şartsız egemen olsun istiyorduk. Bunun için TBMM 21 Ekim 1920 tarihinde kabul ettiği Teşkilatı Esasiye Kanunun birinci maddesine “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, İdare usulü halkın mukadderatını doğrudan doğruya ve fiili olarak idare etmesi esasına dayanmaktadır” diye yazdık.

Ve savaşı kazandık. Meclisin orduları Mustafa Kemal Paşa önderliğinde emperyalistlere ve içimizdeki hainlere karşı verdiği savaştan zaferle çıktı. Cumhuriyeti kurduk. 20. Asrın en büyük devrimlerinden birisini gerçekleştirdik.

Bu topraklarda artık Türk milleti egemendi. Halkımız kulluktan kurtulmuş, başı dik, özgür vatandaşlar haline gelmişti. Padişahların, paşaların, ayanların, ağaların, şeyhlerin ve aşiret reislerinin egemenliği bitmiş halkın egemenliği başlamıştı veya en azından bütün bunlar için önemli adımlar atılıyordu.  

Atılımlar başladı. Egemenliği korumak ve devam ettirmek için savunma, eğitim ve ekonomi millileşti. Halkın yoksulluktan ve cahillikten kurtulması için fabrikalar, tarım çiftlikleri, okullar açıldı. Halka topraklar dağıtıldı. Üniversite reformu yapıldı. Millet Mektepleri ve Halk Evleri aracılığı ile halk eğitildi ve aydınlandı.

Milletin egemenliği devam etsin diye takkeler, zaviyeler kapatıldı. Yetmedi, mason derneklerinin de faaliyetine son verildi.

Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirilmeye başlandı.

Ne olduysa Atatürk’ün vefatından sonra oldu. Demokrasiye geçtik denildi ama millet egemenliği giderek daha çok zedelendi ve yara aldı.

Günümüzde demokrasimiz 3 büyük tehdit ile karşı karşıya: Cehalet, gelir dağılımındaki bozukluk ve yobazlık.

CEHALET

Cehalet biz Osmanlı’dan miras kaldı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında cehalete karşı verdiğimiz savaşın daha sonraki yıllarda layıkıyla yapılaması günümüzde de cehaletin devam etmesine neden oldu. Oysa halkın mutlak egemenliğinin en önemli şartı toplumların bilgi ve eğitim düzeyinin yüksek olmasıdır.

İnsanlarımız okutuyoruz ama cehalet devem ediyor. 1950’den sonra Batı güdümlü İslamcılık ideolojisinin manipülasyonları başladı ve devam ediyor. Bu tarihte sonra iktidar olan partiler ya çağdaşlaşmayı ret ettiler ya da çağdaşlaşmayı batılı ülkelerin halkları gibi giyinip, onlara benzemek sandılar ve toplumsal programlarını buna göre uyguladılar.

Cehalet devam ediyor. Adam ben dindarım diyor ama Kuran’ı anlayarak bir kere olsun okumamış. Adam Atatürkçüyüm diyor ama Atatürk’ü anlat deyince gözleri maviydi, saçları sarıydı, akşamları rakı içerdi sözünden başka bir şey diyemiyor. Kendisini çağdaş sayan, modern görünüşlü ama geri kafalı milyonlarca insan var.

Bugünkü kaos ortamı ise, Batılı emperyalistlerin her zaman desteklediği ortaçağda kalmış ilkel ve tavizci bir İslamcı hareketin bir başarısıdır.

GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUK

Milli ekonomiden vaz geçilip özellikle 1980’den sonra neoliberal politikaların uygulanması ile hem borçlandık hem de insanlarımız arasındaki gelir farklılığı uçurum boyutuna çıktı. Artık zenginlerin borusu ötüyor.

Medya iktidarın ve sermayenin borazanı oldu. Halk yanlış yönlendiriliyor. Sürekli bir bilgi kirliliği yaratılıyor. Bu ortamda, insanların doğru seçimler yapma ihtimal olmaktan çıkıyor. İktidara sahip olanlar halkı oy deposu, sermaye sahipleri ise tüketiciler topluluğu olarak görüyor. Birinciler oy devşirmeye bakıyor, ikinciler ise mal satmaya…

Yasaları, yönetmelikleri usulleri he bu “yüksek” sınıf belirliyor. Bu yüksek sınıf da kazançlarının bir kısmını fakir sınıfları kandırmak ve oy toplamak için dağıtıyor. Buna da sosyal demokrasi deniyor. Dün ağanın marabası olanlar bugün sermayenin boğaz topluluğuna çalışan işçileri oldu.

YOBAZLIK

Atatürk önderliğinde Cumhuriyeti kuran kadrolar “fikri hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmeye gayret ettiler. Şimdilerde ise, “dindar ve kindar” gençler yetiştirmenin gayreti içinde olanlar var. Bu gayretin adı belki şimdi kondu ama başlangıcı 1945’li yıllara kadar dayanır.

Düşünen değil, inanan insanlar çoğaldı. Sorgulama bitti, hocaya, lidere, şeyhe biat etme başladı. Özgür düşüncenin yerini batıl itikatlar ve dogmatik fikirler aldı.

Bu yeni nesle “uydum imama nesli” demek doğru olur. Bu imam bazen bir din hocasıdır bazen bir gazetecidir, bazen de bir parti lideridir. Hiç fark etmez, büyük ne derse doğru odur!.

Yobazlık da türlü türlü, sadece din temelli yobazlık yok, parti tutma da taassuba dönüşmüş durumda.

DEVRİM ZAMANI

Bu durum bizi ümitsiz de karamsar da kılmıyor ve kılmamalıdır. Böyle zor durumlardan toplumlar devrimlerle çıkarlar.

Türk milleti her zaman ve her şartta bir çıkış yolu bulur ve “yeni baştan” demesini bilir. Bu sefer de böyle olacaktır. Bu durumdan Türkiye Kemalist devrimi tamamlayarak çıkacaktır ve o günler de yaklaşmaktadır.

27 Mart 2018 Salı


EGEMENLİK MİLLETİNDİR VE ÖYLE KALACAKTIR

Doğan Medya Grubu bünyesindeki tüm yayın organları ve Türkiye’nin en büyük medya dağıtım şirketi Yaysat’ın satışı konusunda Vatan ve Milliyet gazetelerinin şu anki sahibi Demirören Grubu’yla anlaşmaya varılmış.

Hürriyet gazetesinin satılmasıyla birlikte Türk medya tarihinde bir dönemin de sonuna gelinmiş oldu. Satış sonrası; medyanın yüzde 30’u Demirören’in elinde bulunacak hale gelecekken toplamda yüzde 90’ına yakını da hükümete yakın grupların elinde geçmiş olacak. Böylece, Türkiye’deki 26 gazeteden 18’i hükümete yakın ilişkide bulunan şirketler grubuna geçmiş olacak. Televizyonların ise neredeyse tamamı…

Bu durum, demokrasi adına çok büyük bir tehlikenin doğduğunu gösteriyor. Son anayasa değişikliği ile zaten demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından olan “Kuvvetler Ayırımı Prensibi” önemli ölçüde zedelenmişti; şimdi de halkın haber alma özgürlüğü yok olmak üzere…

Böyle demokrasi olmaz. Bu şartlarda milli iradeden de bahsedilemez.

Biz milli mücadeleyi bu topraklarda padişahlar, paşalar, para babaları, şunlar bunlar değil, millet egemen olsun diye yaptık. Egemenliğin tek kişide toplanmasına asla izin verilemez.

Bu ortamda Hitler’den bahsetmekte yarar var.

HİTLER’İN HİKAYESİ

Hitler iktidara gelir gelmez, ilk hedefi kadrolaşarak devletin bütün kurumlarını etkisi altına almak olmuş. Yargıyı kontrol altına alarak muhalifleri tutuklatmaya başlamış. Özel Halk Mahkemeleri kurmuş ve bu mahkemelerden istediği kararları çıkartmış.

5 Mart tarihinde yapılmış olan seçimlerde devletin bütün imkanlarını Nazi Partisi lehine kullanmış ve oyunu çok artırmış.

İktidarını diktatörlüğe dönüştürmek için iş adamlarına çok baskı uygulamış. Krupp vasıtasıyla iş adamlarına “Ya siz bu parayı vereceksiniz veya bu parayı biz sizden zorla alacağız” diye mesaj yollamış ve iş adamlarında büyük miktarlarda maddi destek almış.


Hitler hem başbakan hem de devlet başkanı yetkilerinin kendisinde olmasını çok istemiş. Devlet başkanı Hindenburg ölünce, yapılan bir halk oylaması ile Hitler hem devlet başkanı hem de başbakan konumuna gelmiş.

Hitler de kamuoyunu etkilemek için basının çok büyük güce sahip olduğunu biliyormuş. Bu nedenle kendisine yardım etmeye hazır iş adamlarının desteğini alarak gazetelerin çoğuna hâkim olmuş. Kendisini destekleyen gazetelerin tirajı hızla artmış ve günlük 30 milyona ulaşmış.

Sanat dünyasını da baskı altına almış. Büyük bestecilere sansür uygulamış; orkestra şeflerinin işine son vermiş.

Hitler dini inançları kendi lehine kullanmış. Katolik kiliselerine baskı uygulamış.  Protestanların kendi rejimini desteklemesini sağlamış. Hitler din ve vicdan özgürlüğüne ve laikliğe karşıymış. Mezhep ayrılıklarından faydalanmış.

Kadın erkek eşitliliğine karşıymış.  Ona göre kadının görevi evde oturup çocuk yetiştirmekmiş.

Hitler diktatör olmuş ama sonu hiç iyi olmamış.  Milyonlarca cana kasteden Hitler sonunda kendi canına da kıyarak intihar etmiş.

Hitler’in bu hikayesini halkımız ve siyasetçilerimiz iyi değerlendirmelidir. Başkanlık sitemi kaygan ve eğik bir düzlemdir. Türkiye ne yazık ki bu düzleme girdi.  Umarız 2019 seçimleri Türk milletini bu eğik düzlemden kurtarır ve uğruna savaşlar verdiğimiz milli egemenliğimize halel gelmez.

20 Mart 2018 Salı


“ULUSLARARASI ANTİEMPERYALİST GENÇLİK BULUŞMASI”

Türkiye Gençlik Birliği’nin (TGB) 17-23 Mart tarihleri arasında Türkiye’de düzenlediği “Uluslararası Antiemperyalist Gençlik Buluşması” emperyalist saldırganlığa, teröre ve geleceksizliğe karşı olan dünya gençliğinin temsilcilerini bir araya getirdi.

Ve bu gençlik, yeni bir dünyanın kuruluşunun müjdelerini bizlere verdi.

Yeni bir dünya kuruluyor. Emperyalizmin sonu geliyor.  Amerika’nın tüm dünyaya egemen olma hayali de artık suya düştü. Özgür, bağımsız ‘Milli Devletler’ çağı başlıyor.

Bugünleri Atatürk çok önceden görmüş ve geleceğin dünyasını şöyle anlatmıştı:

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

”…insanlığa müteveccih fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir halet-i İçtimaiyeye kavuşacaktır.”

ANTİEMPERYALİST GENÇLER BİR ARADA

Toplantının açılışında, ömrü emperyalizme karşı mücadelelerle geçen ve geçmekte olan ve bu uğurda şerefli bedeller ödeyen Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek gençlere hitap etti ve özetle şöyle dedi:

“Yeni bir dünya kuruluyor. Himalaya Dağları’nın tepesindeki çobanlar duysun. Amazon ormanlarındaki çiftçiler duysun. Okyanus kıyılarındaki balıkçılar duysun yeni bir dünya kuruluyor ve siz devrimci gençler o yeni dünyanın kurucuları olarak burada toplanıyorsunuz. Size güveniyoruz dünyamızı gençleştireceksiniz.

Amerikan emperyalizmi bitti. Amerika’nın kurmak istediği küreselleşme adını verdiği tek kutuplu dünya bitmiştir. Milli devletlerin, halkların, emekçilerin dünyasına doğru gidiyoruz. O dünya sizin ellerinizle gelecek.

Devletler bağımsızlık, emekçi halklar devrim istiyor. İşte 20. yüzyılın başında mazlum denenler, ezilenler artık insanlığın öncüsü olmuştur.

Emperyalizm mahv ve perişan olacak, bireycilik bitecek, toplumculuk kurulacak, kamucu bir dünya kurulacak. Orta Çağ, Eski Orta Çağ gibi yıkılacak tahtları, devrilecek. İnsanlığın özgür halkçı dünyası kurulacak. Çöllerin ötesindeki ırmakların ötesindeki gençlerimize zaferler diliyoruz. Gençler, size zaferler yakışıyor.”

‘ULUSLARIN EGEMENLİĞİ İÇİN...’

Gençler 3 gün süreyle çeşitli toplantılar yapıp güncel sorunları tartıştılar. Bu toplantının sonunda bir de bildirge yayınladılar. PKK-PYD-YPG-IŞİD gibi bölücü terör örgütlerine karşı topyekûn mücadelenin öneminin vurgulandığı bildirgede, şu satırlara yer verildi:

“ABD ve İsrail destekli terör örgütlerine karşı ulusal ve uluslararası düzeyde her türlü mücadeleyi tavizsiz bir şekilde ve terörün kökünü kazıyıncaya kadar sürdüreceğiz. Filistin mücadelesini zafere ulaşıncaya kadar kendi mücadelemiz sayacak ve uluslararası dayanışmayı yükselteceğiz. Ulusların egemenliğe, güvenliğe ve karşılıklı yarara dayanan uluslararası girişimlerin gençlik içinde de temsil edilmesi için ulusal ve uluslararası ölçekte ortak çalışmalar yürüteceğiz. Gençlerin ilgi ve yeteneklerini ülkelerin kalkınma ihtiyaçlarıyla buluşturacak çağdaş, nitelikli ve herkesin erişebildiği bir eğitim sistemi ve istihdam politikasının inşası için ülkelerimizin bağımsız ve halkçı kalkınma rotaları oluşturulmasına yönelik çalışmalar yürüteceğiz. Dünyanın tüm antiemperyalist gençlerini tek bir çatı altında birleştirip geleceğimizi kendi ellerimize alacağız.”

BİLDİRİYİ İMZALAYANLAR

Filistin-Filistin Halk Cephesi, İran- Barış için Adalet, Rusya-Vatanın Kaplanları, Lübnan-Arap Ulusal Gençliği, Nepal-Nepal Komünist Partisi Birleşik Marksist Leninist, Libya-Libya Gençlik Birliği, Irak-Irak Gençlik Birliği, İran-BESİÇ Hindistan-Devrimci Gençlik Örgütü, Bangladeş-Bangladeş Gençlik Birliği, Arjantin-Herkes için Vatan Partisi, Sırbistan-Avrasya Hareketi, Şili-Öğrenci Hareketi, Pakistan-Anna Ejaz Khan, Mısır-Mısırlı İlerici Gençlik Birliği,  İtalya-İtalya Bağımsız Öğrenci Birliği, İsviçre-İsviçre Komünist Partisi,  Türkiye-Vatan Partisi Öncü Gençlik, Türkiye-Türkiye Gençlik Birliği.

19 Mart 2018 Pazartesi


ÇANAKKALE KAPANDI, DEVRİM KAPILARI AÇILDI

Çanakkale Boğazı’ndan geçenler muhakkak okumuştur. Gelibolu tarafındaki bir yamaçta Necmettin Halil Onan’ın şu anlamlı mısraı yazar:

“Dur yolcu! bilmeden gelip bastığın, bu toprak, bir devrin battığı yerdir”.

Doğrudur, Çanakkale’yi geçilmez kılan Türk Ordusu bir devri batırmış ve yeni bir devrin kapılarını da açmıştır.

Türk Ordusu Çanakkale’de ile bağımsızlık mücadelesinin ilk zaferini kazanmıştır. Bu savaşta Emperyalist devletler yenilmiş, İstanbul işgal edilememiş, İtilaf orduları Rusya’nın yardımına gidememiştir.

Böylece, Türk Ordusu Çanakkale’yi kapatarak büyük devrimlere giden yolu açmıştır: 1917 Rus Devrimi ve Kemalist Devrim.

İKİ BÜYÜK DEVRİM

İtilaf Devletlerinin askerileri Rusya’ya ulaşamamış olması, Lenin’in 1917 yılının Ekim ayında, Rus Çarlığına karşı başlattığı ayaklanmanın başarılı olmasını sağladı. Ekim devriminin başarılmasında Çanakkale zaferi bu denli önemlidir.

Bolşevikler bu devrim sonucu iktidara gelince, Rus orduları işgal ettikleri Anadolu topraklarını terk etti. Türk Ordusu Ermenileri de yenilgiye uğratarak Doğu Cephesini emniyet altına aldı. Batı Cephesinin başarılarında Doğu Cephesinin sağlama alınmasının büyük rolü olmuştur.

Batı Cephesinin Dumlupınar’daki nihai zaferi ile bağımsızlık savaşı kazanıldı. Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yol açılmış oldu. Çanakkale’nin geçilmez kılınması Kemalist devrimin gerçekleşmesinde çok büyük fayda sağladı.

ÇANAKKALE’Yİ DEĞERLENDİRME HATALARI

Bu büyük zaferi tek başına değerlendirmek hatalı olur. Çanakkale savaşları 1914 yılında başlayıp 30 Ağustos 1922 tarihinde biten bağımsızlık savaşımızın şanlı bir sayfasıdır. Bu savaşla İstanbul’un işgali önlenmiştir ama 3 sene sonra emperyalist güçler İstanbul’u işgal ettiler. İstanbul 30 Ağustos zaferinin sonucu olarak işgalden kurtuldu.

Bağımsızlık savaşımızın her safhasına olduğu gibi Çanakkale’de de Mustafa Kemal vardı. Çanakkale, Mustafa Kemal’i yok sayarak anlatılamaz. Maalesef en yetkisiz ve bilgisiz yazarlardan, en yetkili ağızlara kadar Mustafa Kemal’siz Çanakkale değerlendirmeleri okuyoruz ve dinliyoruz. Bu değerlendirmeler sadece Mustafa Kemal’e değil, Türk tarihine karşı da yapılmış büyük bir haksızlıktır.

Savaşın başarısını birtakım kerametlere, mucizelere dayandırmak da ayrı bir hata. Hiçbir savaş hakkında bu kadar yalan yanlış, hurafelerle dolu değerlendirmeler yapılmamıştır. Biz bu savaşı güya rüyalara giren pir yüzlü ihtiyarlar, beyazlar giyinmiş savaşçı melekler, veliler, dervişler, erenler sayesinde kazanmışız. Tümü yalan; Çanakkale zaferi, Türk Milletinin, Türk Ordusunun kahramanlığı ve vatan sevgisinin büyüklüğü ve başta Mustafa Kemal olmak üzere komutanlarımızın yüksek komuta yeteneği ile kazanıldı.

Tarih doğru yazılırsa ve doğru anlaşılırsa geleceğe ışık tutar. Umarız Çanakkale konusundaki bu hatalı değerlendirmelerden artık vaz geçilir.

13 Mart 2018 Salı


KÜLTÜR SAVAŞLARI

Hiç düşündünüz mü, bilmem; insanlarımız oy verirken yani seçim yaparken hangi esasları göz önünde tutuyor acaba? Yıllardır aynı ekonomik program uygulanıp duruyor. ‘Sağcı’ Özal başlattı ama ‘solcu’ Kemal Derviş de devam ettirdi. Son 16 yıldır başımızda ‘dindar!’ bir hükümet var. Ekonomik modelde bir değişiklik oldu mu? Olmadı.

1980 yılından bu yana sağcısı da solcusu da Batı sisteminin bize dayattığı programı uyguladı ve uyguluyor. Sanayileşmeden vazgeçildi, ne var ne yok özelleştirildi, kamunun elindeki büyük sanayi kuruluşları yabancılara satıldı, gümrük kapıları açıldı, ithalat artırıldı, dışardan bol bol borç alındı, yatırımlar azaldı, kaynaklar inşaat sektörüne aktarıldı, ekonomi hizmet ve tüketim ağırlıklı hale geldi ve sonuçta borç batağına battık.

O halde partileri birbirinden ayıran temel özellik nedir?

Aslında bu ayırım Tanzimat’tan bu yana sürüp geliyor. 250 yılı aşkın bir süredir bir kültür savaşı var. Bu savaşta alt yapı sorunları tartışılmaz; tartışma kültür tabanlıdır.

Türk aydınları, yaklaşık 250 senedir, biri Batı’dan, öbürü geçmişten aktarma iki üstyapı modelini gerçekleştireceğim diye uğraşır durur.

Osmanlı gerilemeğe başlayınca çareyi batılı ülkelerin hayat tarzını kopyalamada buldu. Ortaya “Tanzimat aydını” tipi çıktı. Bu tip aydınlar, ilericiliği, geniş halk kitlelerinin gelişmesini ve refahını artıracak alt yapısal değişimler istemek yerine, batılı ülkelerin yaşam biçimlerini olduğu gibi kabullenip uygulamak olarak gördü ve görüyor.

Savaşın diğer cephesinde ise feodal/ümmet kültürünün savunucuları var. Bunlar için temel düşünce din. İnsanlar kul kalsın, tebaa olma özelliğini yitirmesin isterler.

Bu tip aydınlar için önemli olan inanmaktır. İnanç insanın hem bu dünyadaki hem de öbür dünyadaki yerini belirler.

Bu tip aydınlar, insanları inanmak hususunda bir yarışın içine sokarlar ve sokuyorlar.

Alt yapı, hususunda farklı düşünceleri olmayan bu aydınlardan birinci grup kendisini ‘solcu’, diğeri ise ‘sağcı’ kabul eder. Halkımız da seçimini böyle yapar. Kendini solcu sanan ilk grubun temsil edildiği partiye; kendisini sağcı sananlar da ikinci grubun egemen olduğu partiye oylarını verir.

Hal böyle olunca da iktidara kim gelirse gelsin, ekonomik açıdan sonuç değişmez. Değişen sadece Batı’nın bize dayattığı ekonomik programı kim uygulayacak, o belli olur.

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİD

Ümmet kültürünü benimseyenlerin ve bu kültür ile yaşamak isteyenlerin toplandığı parti AKP, peşinden gitmeye çalıştıkları kişi ise Abdülhamid. Bu seçim bence çok tutarlı. Abdülhamid de Erdoğan gibi tek millet derdi ve bununla İslam ümmetini kastederdi. Toplumun milletleşmesine karşıydı. İslamcı politikalar ile Osmanlı devletini ayakta tutacağını sanmıştı ve yanılmıştı.  

Batı kültürünü savunalar ve kültür ortamı içinde yaşamak isteyenlerin toplandığı parti ise CHP. Bu insanlar da kendilerine Atatürk’ü örnek aldıklarını söylerler ama yanılgı içindedirler. Atatürk hiçbir zaman batılılaşma arzusu içinde olmadı. Ümmeti Türk milletine dönüştürmeye gayret etti. Onun için de milli kültürün gelişmesine ve yaygınlaşmasına çalıştı.

Atatürk’ün şu sözlerine dikkat isterim; arzu edilenin milli kültür olduğu apaçık ortada:

“…Millî terbiye programından söz ederken, eski devrin hurafelerinden, evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, Doğu’dan, Batı’dan gelen bütün tesirlerden uzak, seciye-i milli ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. (…) Çünkü, lâaletteyin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür zeminle (haraset-i fikriyye) mütenasiptir. O zemin milletin seciyesidir.”

CHP’nin Batı kültürünü ilericilik sanması ve toplumu milli kültürden uzaklaştırma çabaları İnönü ile başlar. Bu politikanın koyu savunucularından Nurullah Ataç’ın şu sözleri, o devrin politikasını güzel yansıtıyor.

“Bizim devrim dediğimiz hareketin amacı bu ülkeyi Batı ülkelerine benzetmektir; devrimcisi ile, gelenekçisi ile. Biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenemedik, Latince öğrenemedik; Avrupa’nın eğitiminden geçmedik, onun için ne denli uğraşsak Avrupalılar gibi olamıyoruz, buna üzülüyoruz.”

İnönü Atatürkçülüğü gerçek Atatürkçülük değildir. İnönü’nün programlarını Atatürk’e mal etmek büyük bir yanlıştır.

Şimdilerde kültür savaşları bu iki partiye gönül verenler arasında yaşanıyor. İkisi de bizden uzak, ikisi de milli değil.

11 Mart 2018 Pazar


AKŞENER’DEN ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR!

Gazetelerden öğreniyoruz; İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener Kayseri İl Kongresi’nde bir konuşma yapmış. Yeniçağ gazetesi, Sayın Akşener’in bu konuşmasını “Akşener'den önemli açıklamalar” diye vermiş. Merak ettik okuduk ne imiş acaba bu önemli açıklamalar.

Birkaç kere okudum ama doğrusu önemli bir tek sözüne rastlamadım. Buyurun siz de okuyun bakalım. Türkiye’nin sorunları ile ilgili, partisinin programı ile ilgili hangi önemli açıklamaları yapmış, görün:

KONUŞMA BU:

“Bugün itibariyle sadece ben 47 ile gittim. İYİ Partiyi kuramaz demişlerdi kurduk. Yapamaz demişlerdi birlikte yaptık. Şimdi de kongrelerimizi yapıyoruz. Bundan sonra yapılacak ilk seçim de seçimlerde vatandaşımızın karşısını çıkacağız.15 Temmuz hain FETÖ kalkışması sonrası OHAL ilan edildi. Arkasından Saray koalisyonunun küçük ortağı bir bakanlık sistemi önderdi.

Burada bir buçuk yıl evvel Erol Güngör’den Ziya Gökalp’ten bahsetmiştim. Anlıyorum ki Türk tipi başkanlık ucubesini ortaya atanlar onlardan tek sayfa okumamış. Biz 2010 referandumunda yapmayın dedik. Bizi hain ilan ettiler. Saray koalisyonunun küçük ortağı diyor ki ‘bunlar proje partisi’ evet biz proje partisiyiz, milletimizin projesiyiz. Bu partiyi milletimiz kurdu.

"NBŞ KOTASI YÜZDE 30'A ÇIKARILDI"Yunanistan kafa tutuyor. 18 ada gitmiş, en son Yunanistan’dan gelen koca bir parmak sallama geldi. Hollanda’ya ‘eyyt’ et ithal ediyoruz, Amerika’ya ‘eyyt’ hadi İncirlik’i kapat, Kürecik’i kapat.
Sonuç itibariyle bizimkiler konuştu. Tillerson geldi saatlerce süren konuşma kayıt yok ortada bir şey yok, üç gün sonra bir baktık 14 şeker fabrikası satılığa konmuş. Siz bu ülkede pancarı bitirirseniz yerine ne parasınız mısır şurubundan yapılan nişasta şekerini kullanırsınız. Yüzde 15 bunun kotası, Almanya’da Fransa’da yüzde 1-2’nin altında. Daha sonra yapılan bir bakanlar kurulunda bu kota yüzde 30’a çıktı. Benim konuşmamdan sonra bilim adamları bir araya geldi bu konu üzerinden değerlendirmeler yaptı. Nişasta şekerinin zararları tek tek açıklandı.

Biz bu satışı Telekom’da gördük başka fabrikalarda gördük sattınız yerine bir şey koydunuz mu? Hayır. Yıllardır obezite ve benzeri hastalıklardan avuç dolusu ilaçlar tüketiliyor. Türkiye’de mi üretiliyor bu ilaçlar? Almanya’dan, Fransa’dan alınıyor. Siz bu ilaç firmalarına ortak mısınız? Biz bu soruları sormaya devam edeceğiz.

İslam'ın güncellenmesi diye bir şey ortaya attılar. Gördük güncellemeyi bozkurt yapmaya çalıştı, bir şeyler yaptı olmadı. Ben hacıyım biliyorsunuz ailem de aynı şekilde. Bizim ihtiyarlar bana telefon açtı. İslam Güncellenmesi konusunda konuş. Halacım ben konuşayım da kime ne anlatayım.

Adamlar dini menkıbelerden öğreniyor derken güncellemeyi yaptı. (Bozkurt işareti yapıyor) Yusuf Hocam dedi ki ‘megri megri diyerek ağlaştılar’ Hocam onlar ittifakı PKK ile yaptı, FETÖ ile yaptı, şimdi de üçüncü ittifakı Saray’ın küçük ortağı ile yapıyor. Cukka ittifakı.Biz ne çukur, ne cukka, ne çıkar ittifakı asla yapmayacağız. Sadece grup kurmak için bir anlaşmamız olmayacak bir yüz bin imza ile yola çıkacağız.

Beyefendilerin FETÖ ile fotoğrafları övgüler dolu konuşmaları ortaya çıkıyor. Aradılar taradılar benim bir tek resmimi bulamadılar yok. Sonra çıktılar sahte bir fotoğraf ortaya attılar. Yalandan kim ölmüş.Buradan size söz veriyorum, gariplerle uğraşıyorlar. Zenginler kaçtı gitti, çaycılar hapis. Ben bunlara sonuna kadar hesap soracağım.”

ŞİMDİ SORUYORUM:

Türkiye’nin en büyük sorunu olan vatan bütünlüğünün korunması ve ülkede huzur ve güven ortamının sağlanması ile ilgili tek cümle var mı?

Türkiye Amerika ile namlu namluya gelmiş. Suriye’de, Irak’ta Türk-Amerikan savaşı devam ediyor; bununla ilgili tek cümle var mı?

Amerika Türkiye ve KKTC’nin bölgedeki doğal gaz çıkarma haklarını gasp etmek için 6. Filosunu Doğu Akdeniz’e yolluyor. Çatışma ihtimali var. Sayın Akşener’in konuşmasında buna yönelik bir açıklama var mı?

Yıllardır uygulanan neoliberal politikalar sonucu ülke borç batağına batmış. Üretemeyen bir Türkiye ortaya çıkmış, bunla ilgili partisinin ve kendisinin çözüm önerileri nedir, anlatmış mı?

Gelir dağılımı hızla bozuluyor, yoksulluk artıyor, hangi ekonomik programlarla bunun önüne geçilecek, anlatmış mı?

Yeni bir dünya kuruluyor, Türkiye bu yeni dünyada Atlantik sisteminden Avrasya sistemine doğru yer değiştiriyor. Bunla ilgili bir görüşü ifade etmiş mi?

Bütün bu soruların tek cevabı var: Hayır.

FARELİ KÖYÜN KAVALCISI

Mevcut hükümeti kötülemekten, Sayın Erdoğan’a çatmaktan başka bir şey yok. Siyaset ilmi yok, devlet ağzı yok, tarih bilinci yok; kahvedeki bir vatandaş gibi konuşuyor. Türkiye’de bu konuşmayı yapacak yüzbinlerce insan bulabilirsiniz.

Buna rağmen fareli köyün kavalcısı gibi “ben ülkücüyüm”, “ben milliyetçiğim” diyen koca koca insanları takmış peşine götürüyor.

nşallah bu insanlar kısa zamanda nereye doğru götürüldüklerini anlarlar ve doğru mevzie gelirler.

8 Mart 2018 Perşembe

AYDIN KARAMSARLIĞI


Bilmem Sıdıka Avar’ı duydunuz mu, onun “Dağ Çiçeklerim” isimli kitabını okudunuz mu?

Sıdıka Avar Elazığ Kız Enstitüsünde ve Elazığ Kız Öğretmen okulunda öğretmenlik ve yöneticilik yapmış. 20 Sene boyunca “dağ çiçeklerim” dediği köylü kızları topluma kazandırmak ve Cumhuriyet’in birer aydın vatandaşı yapmak için çok büyük mücadeleler vermiş. Tam bir Cumhuriyet aydını ve Mustafa Kemal’in askeri olarak çalışmış bir efsane kadın.

 O yıllarda (1930-1940) Elazığ, Tunceli ve Bingöl köyleri sefaleti ve yokluğu yaşıyor. İnsanlar aç, hastalıklı ve perişan durumda. Yaşadıkları ev kerpiçten yapılmış, tek bir göz; penceresi bile bazen yok. Yokluğu yaşamalarına rağmen eldekilerini ya gelip ağanın adamları alıyor ya da kendileri götürüp şeyhe, şıha teslim ediyor. Kızların durumu ise çok daha kötü. Zaza ve Kürt köylerindekiler Türkçe bilmiyor.

Yiyecekleri yok, giyecekleri yok; var olan ise, sefalet, hastalık, zulüm ve sömürü.

BESER KIZIN HİKAYESİ

Kitaptan bir bölüm:

 “Yatılıya 12 yeni öğrenci gelmişti. Birisi ta İresi’nin bir mezrasından katırcılara teslim edilip gönderilmişti. Üstü başı o kadar yırtık pırtıktı ki, şalvarının dizden yukarı kalan paçavralarının önüne toplayarak örtünmeye çalışıyordu. Her durduğumuz yerde çömelip büzülüyordu…

 …Yanına çömeldim, önlüğü göstererek üstündeki pırtıları çıkarmak istedim. Elinin tersiyle elime vurdu ve bağıra bağıra ağlamaya başladı.  Çare yoktu, paçavralarının üstüne önlüğü geçiriverdim. Başını kaldırıp bana bakınca şefkatle gülerek omuzuna “Kızımana...” diye okşadım. Gözyaşları yanaklarında parlayarak susup gülümsedi ve kendiliğinden kollarını soktu.

 Saçları karşısında ürktüm. Saçları kıvırcıktı. Her telinde sıralanmış binlerce sirke saçlarını adeta kırlaştırmış gibi gösteriyordu. Bitler görüp çıkıyor, dolaşıp geziniyorlardı.

Başını zeytinyağı ile yağladık. Büyük leğeni yarısına kadar su ile doldurarak önüne koyduk. Rahatları kaçan bitler leğene düşüyorlardı. Seyrek tarakla taranınca dişler bitle doluyordu.”

Türkiye bu durumda iken şimdi Elazığ’da, Bitlis’te, Tunceli’de pırıl pırıl gençlerin yetiştiği üniversiteler var. Okullar var, sağlık kurumları var. Üreten bir halkı var. Eskiye göre çok daha özgürler. Şeyh, şıh, ağa baskısı çok azalmış durumda. Çocuklar açlıktan, yoksulluktan, hastalıktan ölmüyor. Kızların başında artık bit yok.

Bu bölgedeki üniversitelerde Sıdıka Avar’ın yerini almış çok sayıda bayan öğretim üyeleri var. Yöre çocuklarını bilimin ışığı ile aydınlatmaya ve onlara meslek kazandırmaya çalışıyorlar.

Türkiye Sıdıka Avar’ın Türkiye’sinden bugünler geldi. Daha iyi günler de bizi bekliyor.

 MÜTAREKE DÖNEMİNE DÖNELİM

Ülkenin büyük kısmı işgal altındaydı, ordusuz, silahsız kalmıştık. Yıllarca süren savaşlardan dolayı halk yorgun, bitab ve hasta haldeydi. Ülke içinde isyanlar sürüp gidiyordu.

Atatürk’ün o kötü günlerde söylediği şu sözünü bugüne ışık tutması açısından hatırlatmak isterim:

Müteareke’nin o karanlık günlerinde, çaresizlik içinde ‘ne yapabiliriz ki?’ diye soranlara Mustafa Kemal öfke ile cevap verir: “Celâdet gösteriniz efendiler”. Celâdet yani mevcut duruma karşı bir öfke ve isyan; durumu kabullenme ve mücadele etme azmi. Atatürk’ün kastettiği işte bu.

Mustafa Kemal celâdet gösterdiği için Samsun’a çıktı, bağımsızlık savaşını başlattı ve milli mücadeleyi hep celâdet içinde yürüttü.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları çaresizlik içinde, yapacak bir şey kalmadı, ülke elden gitti; hiç olmazsa, İngiliz himayesine girelim veya Amerikan mandasını kabul edelim deselerdi, Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Biz Cumhuriyetimizi, bağımsızlığımızı, egemenliğimizi, vatanımızı, özgürlüğümüzü bu celâdet duygusuna ve çok kötü şartlarda bile kötümserliğe kapılmayıp geleceğe iyimser olarak bakan kahramanlara borçluyuz.

Karamsarlık, teslimiyet demektir, durumu kabullenmek demektir.

Yeter artık! Bırakalım bu ‘memleket battı, batıyor’ söylemlerini. Atatürk’ün ektiği bağımsızlık, egemenlik, özgürlük, bilimim aydınlığı tohumları halen yeşermeye devam ediyor.

Daha iyi bir Türkiye için yapacağımız şey milletimize güvenmek ve "Celâdet" göstermektir.