BAĞIMSIZLIĞIMIZA VURULAN DARBE: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ
22 Mart 2021 Pazartesi
9 Ocak 2021 Cumartesi
AMERİKA’A DEVRİME MUHTAÇ
Son olaylar gösterdi ki, bazılarımızın hayranlıkla
bahsettiği ve orada yaşamak için can attığı Amerika’da, geniş halk kitleleri,
hayatlarından ve Amerika’dan hiç de memnun değil. Sıkıntı ve şikayetler büyük
olmasa, Kongre binasını basan bu büyük kalabalık toplanmazdı. Olaya Biden-Trump
çekişmesi olarak görmek yanlıştır. Bu olayı Trump taraftarlarının sadece seçim
sonucunu beğenmemesine bağlamak da doğru değil.
Amerika’da geniş halk kitleleri ekonomik ve siyasi siteme
isyan ediyor. Her iki sistemin de adil olmadığına dair yaygın bir kabul var. Göstericilerin
büyük çoğunluğunun beyazlar olması, hayatlarından memnun olmayanların sadece
siyahlar ve İspanyol asıllılar olmadığı da gösterdi.
Bu kitle umudunu Trump’a bağlamıştı ama seçim sonuçları
onları hayal kırklığına uğrattı ve ümitsizliğe itti. Bu büyük protesto,
işsizlerin, açların, evsizlerin, yoksulların tüm dünyada işitilen bir isyan
çığlığı oldu. Bu çığlık Amerika’da daha büyük eylemlerin de habercisiydi.
Sisteme karşı başlayan bu isyan büyüyerek devam edecektir.
LİBERAL EKONOMİ, EŞİTSİZLİK VE YOKSULLUK
Amerika’da yıllardır uygulanan neoklasik ekonomi kuramları
neoliberal politikaların temelini oluşturmaktadır. Neoklasik iktisat, piyasa
denetleme mekanizmalarının kaldırılmasına, sosyal devlet politikalarının
azaltılmasına, temel iktisat politikasının aracı olarak doları ve para
politikasını belirleyen esas kurum olarak ‘bağımsız merkez bankasını’ öne
çıkmasına, sermayenin emek karşısında güçlenmesine, sosyal ilişkilerin piyasa
mantığıyla anlamlandırılmasına zemin hazırlıyor.
Büyük sermayenin egemen olduğu bu ekonomik politikalar,
Amerika’nın sosyal dokusunu bozdu, her alanda eşitsizlik arttı. Zenginler daha
da zenginleşti, yoksulların sayısı arttı. Yoksul kitlelerin karşı karşıya
kaldığı sorunlar da giderek büyüdü.
Amerika’da insanları isyana iten temel yapıyı şöyle
özetlemek mümkün: Zenginler daha da zenginleşmekte, yoksulların sayısı artmakta
ve bu yoksul kitle giderek daha da yoksullaşmaktadır. Orta sınıfın gelirleri ya
azalmakta ya da aynı seviyede kalmakta ve zenginlerle arası açılmaktadır. Milyonlarca
insan sosyal yardımlarla ayakta durmaya çalışır duruma gelmiştir. Emeğin milli
gelirden aldığı pay azalırken, sermayenin aldığı pay artmaktadır.
SİYASAL SİSTEM ZENGİNE HİZMET EDİYOR
Artan eşitsizlik, egemenliği geniş halk kitlelerinden alıp,
en zengin %1’lik kesime verdi. Sermaye adeta devleti ele geçirdi. Eşitsizlik
hem siyasal sitemin başarısızlığının sebebi hem de bu sistemin sonucu oldu.
Geniş halk kitleleri içerisinde, ekonomik ve siyasal
sistemin birçok açıdan başarısız olduğuna ve bu iki sistemin de adil olmadığına
dair ortak bir görüş oluştu. Zaman
içerisinde, bu adaletsizlik hissi ihanete uğramışlık duygusunun yaygınlaşmasına
yok açtı.
İnsanların geleceğe yönelik umutları da azaldı.
Adaletsizlik, eğitim sisteminde de rahatsız edici boyuta ulaştı. Zengin
ailelerin çocukları en iyi anaokullarına, en iyi ilkokullara ve en iyi liselere
gidebilmektedir. Bu öğrencilerin en seçkin üniversitelere girme şansı, yoksul
ailelerin çocuklarına göre çok daha yüksektir. Üstelik zengin çocukların
üniversiteleri bitirdikleri zaman işleri de hazır olmaktadır. Diğerleri ise iş
aramaya mahkumdur.
Afrika kökenlilerin durumu çok daha vahimdir. Yoksulluk
sınırı altında yaşayan insanların büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. En zengin
%1’lik kesimde ise bir tane bile siyahi yoktur.
Amerika’nın bugünkü sistemi, çok zengin insanlara servet
kazandırırken, Amerikalıların büyük çoğunluğuna yoksulluk, kaygı ve
güvensizlikten başka bir şey vermemiştir.
Giderek artan sayıda Amerikalı asgari koşullarda
yaşamaktadır. Yoksulluk içinde yaşayanların oranı yüzde 16’nın da üzerine
çıkmıştır. Aşırı yoksulluk içerinde yaşayanların sayısı 2 milyona
ulaşmıştır.
Halkın büyük çoğunluğundaki ekonomik ve siyasal sistemin
adil olmadığı hissi bugünlerde Amerika’da yapılan gösterilerin ana sebebidir.
MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM EKSİK KALMIŞ
Bu eşitsizliklerin sebebi ekonomik dinamikler de olsa,
piyasayı esas olarak siyaset şekillendirmiştir. Siyaset, geniş halk
kitlelerinin çıkarlarından çok, üst kesimlerdekilerin çıkarını gözetecek
düzenlemeler yapmıştır. Seçimlerde hangi sonuç alınırsa alınsın, kim seçilirse
seçilsin, kazanan %1’ler olmaktadır. Halk, bu siyasal sistemden ümidini kestiği
için bugün sokaklarda hak arama peşine düşmüştür.
Öyle anlaşılıyor ki, bir büyük devrim ile kurulan ABD, henüz
milli demokratik devrimini tamamlayamamıştır. Demokratik denilen bu siyasal
sistem içerisinde, halkın büyük kesimi, kaderlerini seçimlerle
değiştiremiyorsa, o ülkede gerçek demokrasiden nasıl söz edilebilir?
Bu denli ırk ve renk ayırımın olduğu bir Amerika’da
milletleşme sürecinde de sorunlar olduğu görülmektedir. Afrika kökenlilerin ve
Hispaniklerin Amerika’nın onurlu, eşit ve başı dik vatandaşları oluncaya kadar
tamamlanmış bir milletleşmeden söz etmek zordur.
Demokrasiye, adalete inancı kalmamış, siyasal ve ekonomik
sisteme karşı güvensizlik duygusu taşıyan, ten renklerinden dolayı aşağılanan
insanların hak arama yerinin sokaklar olması doğaldır. Çare, milli demokratik
devrimi tamamlamaktan geçer. Eksik olan budur.
Bu eksiklik giderilinceye kadar Amerika’daki eylemlerin sona
ermeyeceğini hep beraber göreceğiz.
31 Aralık 2020 Perşembe
2020
Türkiye’nin “Yeniden Asya Açılımını” başlatması;
Karabağ’ın işgalden kurtarılması;
Türkiye’nin Atlantik Sistemi’nden kopup Avrasya’ya yönelmeye
başlaması;
Türkiye, İran Rusya işbirliğinin bölgemizdeki sorunları
çözmede model oluşturması;
Mavi Vatan kavramının gelişmesi;
Türkiye’ye yönelik Doğu Akdeniz kaynaklı silahlı tehditlerin
artması;
ABD’nin Türkiye’yi düşman ilan edip, yaptırımlar uygulamaya
başlaması;
Biden’ın Türkiye’deki iktidarı değiştirip yerine
muhalefetteki partilerden oluşacak bir iktidar kurmak için çalışacaklarını
söylemesi;
Amerika İstihbarat örgütlerinin kontrolündeki Atlantik
Konseyi’nin Türkiye’yi haydut devlet (rogue) ilan etmesi;
Türkiye ve KKTC’nin Kıbrıs sorunu için strateji
değiştirmeleri ve Kıbrıs’ta iki ayrı devlet olmalı tezini savunmaya başlaması;
Milli savunma sanayiinin hızla gelişmesi. TSK’nın kullandığı
silah, araç, gereç ve mühimmatın Türkiye’de üretilmeye başlanması;
PKK’nın bitme noktasına gelmesi;
Covid 19 salgının gelişmesi ve sağlık çalışanlarının olağan
üstü gayretler ve fedakarlıklar göstermesi;
Dünyada ekonomik ağırlığın Batı’dan Doğu’ya kayması ve
Türkiye’nin bu duruma uyum çalışmalarının başlaması;
İstanbul’dan Çin’e tren seferlerinin başlaması;
ABD’nin dünyanın tek egemen gücü olmaktan çıkması;
Türkiye’de ve dünyada gelir dağılımının ve eşitsizliğin
artması;
Türkiye’de işsizlik ve yoksulluğun artması;
“Üretim ve İstihdam” temelli ekonomik sistemin öneminin
kavranması ve bu yolda bazı adımların atılması;
İhtiyaç duyduğumuz enerjinin, yerli ve yenilenebilir
kaynaklardan temin edilme oranının artması;
Karadeniz’de doğal gaz bulmamız ve çıkarma faaliyetlerine
başlamamız;
Covid 19 nedeniyle eğitimin uzaktan yapılması.
27 Aralık 2020 Pazar
AMERİKA’NIN ELİ KANLI ÖRGÜTÜ:
CIA
Mazlum milletler için ‘milli devletler’ onları zalimlerden koruyan birer kale gibidir. Bu nedenle emperyalist Amerika milli devletlere saldırır. Ekonomik, siyasi ve kültürel dayatmalarda bulunur, ülke içinde kargaşa yaratır. İktidarı demokratik yollardan değiştirmeye çalışır, bu yöntemle başarılı olamazsa, darbeler yaptırır hatta askerlerini kullanıp ölüm kusar.
Amerika, sömürmek istedikleri ülkelerde kendilerine hizmet edecek yardakçıları ve işbirlikçileri ne yazık ki kolaylıkla bulur. Bunlar siyaset adamı olur, iş adamı olur, yazar olur; onlar için ne lazımsa o olur. Ülkelerin başına istedikleri yöneticileri getirir, ülkenin istedikleri gibi yönetilmesini sağlar.
Bütün bu faaliyetlerde baş rolde CIA vardır. CIA, Amerika’nın daha doğrusu Amerikan büyük sermayesinin eli kanlı aletidir.
BİSSEL’İN AÇIKLAMALARI
CIA’nın geçmiş dönemdeki önemli isimlerinden birisi olan Bissel, 8 Ocak 1968 tarihinde, hazırladığı bir raporu Harold Pratt Sarayında okumuş. Bissel, bu raporunda CIA’nın farklı ülkelerde yürüttüğü gizli faaliyetleri anlatmış. Faaliyetleri anlatırken onları şöyle sınıflandırmış
“… Gizli faaliyetlerim amaçları şunlardır: 1. Siyasal
tavsiye ve danışmalık, 2. Bir kişiye yardım, 3. Siyasal partilere maddi ve
teknik yardım, 4. İşçi sendikaları, işyerleri, kooperatifler dahil özel
örgütlenmeleri desteklemek, 5. Gizli propaganda, 6. Kişilerin özel olarak
eğitilmesi ve insan takası, 7 Ekonomik operasyonlar, 8. Bir rejimi desteklemek
ya da devirmek için girişilen askeri ya da siyasal operasyonlar…
CIA’NIN YÖNTEMLERİ
Peki ama bu gizli faaliyetleri hangi yöntemlerle uyguluyorlar, şimdi de ona bakalım:
“… Bu bölgelerde gerçekten yapılacak çok iş vardır. Kullanılan teknik ‘sızma (nüfuz) tekniğidir. Bu arada gizli operasyonları hep aynı klasik biçimde yürütülmesini savunanlar, sızma tekniğinden dehşete düşmektedirler, çünkü bu taktiğin uygulanmasında standartlara ve ajan seçme kurallarına uyulmamaktadır. Sızma için herhangi bir kimseyi aylıkla çalıştırma yöntemine başvurulmuyor, daha çok yakın ve dostça ilişkiler kuruluyor (bu ilişkileri geliştirmek için para bazen teklif ediliyor, bazen edilmiyor)…”
CIA’NIN AMAÇLARI
Kullanılan yöntemler bunlarmış. CIA’nın bu yöntemleri uygulamaktaki amacı neymiş derseniz, onu da Bissel anlatıyor:
“… İç kuvvet dengesine müdahaleler etmenin amacı gizili operasyonlar yoluyla daha etkili, daha kudretli ve belki de daha akıllı müttefikler edinmektir. Genellikle bu yöresel müttefikler yardımın geldiği kaynağı belirler, ama ne onlar ne Birleşik Amerika bunu kamuoyuna açıklayamaz. Gizli propaganda ve belirli ekonomik faaliyetlerde kullanılacak ajanlar, paralı görevliler olabilir. Ama daha büyük ve önemli müdahaleler için müttefiklerimiz kendi ideoloji ve amaçlarına bağlı olmalıdırlar…”
“İç kuvvet dengesini değiştirmek” ifadesinin anlamı belli; iktidarı değiştirmek! Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeyi egemenliği altına almak isterse, ilk yapacağı şey, uzlaşacağı bir yönetimi demokratik yollardan(!) iktidar yapmaktır. Bunu seçim yolu ile başaramazsa, sıra darbelere ve askeri müdahalelere gelir.
CIA’NIN KULLANDIĞI ARAÇ VE KİŞİLER
Türkiye’de nasıl oluyor da Atatürkçüler, ulusalcılar, Türkçüler ve siyasal İslamcılar bir araya gelip Biden’ın iktidar umudu haline geliyor? Sorunun cevabını Bissel’in şu ifadelerde bulmak mümkün:
“… Kuruluş (CIA) bu biçim çalışmalarda kullanabileceği
kişi ve araçları bulmakta şaşılacak derecede başarılı olmuştur. Yöresel bir
müttefiği inanmadığı bir amaç uğrunda çalışmaya zorlamak bütün operasyonun
etkisi azaltabilir, hatta tamamen mahvedebilir. Öğrenci, işçi ve kültür
topluluklarına yapılan yardımların amacı onların faaliyetlerini yönetmek değil
de belirli bir tarafa doğru yöneltmek, onları daha kuvvetlendirmek ve daha
etkili bir hale getirmektir.”
Net olarak anlaşılıyor. Öğrenci, işçi ve kültür topluluklarından (siz bunlara siyasi partileri de katın) yararlanıyorlar; bunların sağcı, solcu, ulusalcı, siyasal İslamcı olup olmadıklarına bakmıyorlar. Bunların işlerine, faaliyetlerine karışmıyorlar ama onları belirli bir tarafa doğru yönlendiriyorlar. Nedir o taraf? Amerikan politikalarına hizmet.
Bissel, “…onları daha kuvvetlendirmek ve daha etkili bir hale getirmektir” demiş, Biden’da şöyle söylüyor:
"Bence ona (Erdoğan'a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla (muhalif liderlerle) doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz…”
CIA’NIN DEVŞİRMELERİ
Devam edelim Bissel’in raporuna:
“… Diğer taraftan, zor ve zaman gerektiren bir çalışma olmakla beraber, bu ülkelerde resmi olmayan bir gizli operasyon merkezi kurmamız hem mümkün hem de faydalıdır. Bunun gerçekleşmesi için özel örgütlerden yararlanmalı ya da böyle örgütler kurulmalıdır. Bu kuruluşların personeli Amerikalı olmayacağından o toplumlara daha fazla karışabilecekler, Birleşik Amerika’nın adı faaliyetlere resmen karışmamış olacaktır…”
“… Birleşik Amerika, doktrinine inandırılan ve eğitilen o ülkelerin yurttaşlarından daha fazla yararlanmalıdır. Bu kimseler zamanla Amerikalı personel kadar güvenilir ve sadık (devşirme) olabilir. Latin Amerika, Asya, Afrika ülkelerine eğildiğimiz bu sıralarda, oradaki Amerikan yurttaşlarının faaliyetlerinin sınırlı olduğunu unutmamalıyız. Önerilen ilk değişiklik oralarda resmi olmayan bir gizli faaliyet sistemi kurmaktır. Sonra yabancı uyruklu yurttaşlardan (yani o ülke halkından) ne kadar yararlanabileceğimizi denemeliyiz.
Uzun söze gerek yok, çok değil daha birkaç hafta önce, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği internet sitesinden “Türkiye-ABD bağlarının ve demokratik değerlerin güçlendirilmesi” başta olmak üzere 4 konuda faaliyet gösteren derneklere, vakıflara ve meslek kuruluşlarına 5 bin dolar ile 50 bin dolar arsında hibe yardımı yapılacağını açıkladı. Bu hibelerin neden yapıldığı da Bissel’in raporundan anlaşılıyor.
CIA’NIN MÜTTEFİKLERİ
Raporun bir yerinde şöyle deniyor:
“Başlıca görevimiz (CIA’nın) müttefik bulmak, -hem kişi hem örgüt- onlarla ilişki kurmak, aynı ilkeler için çalışmalarını sağlamaktır.”
Biraz geriye gidelim, aylar önce Amerikan devletini önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili olarak “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı bir rapor yayınladı.
Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığından söz edip bu durumdan duyulan rahatsızlığı yazarken, diğer yandan da Amerika’nın ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.
Ne dersiniz? CIA müttefiklerini bulmuş mu acaba?
CIA’NIN POLİTİKACILARI
CIA’nın marifetleri bu kadar da değil. Bakın Bissel ne diyor:
“Gizliliğin şart olmadığı olaylarda bile, daha çabuk ve resmi olmayan bir biçimde başlatılacağı için, bazı operasyonlar CIA kanalıyla gerçekleştirilebilmiştir. Bunun bir örneği ilerde ülkesinde etkili bir siyasal lider olacağı tahmin edilen politikacıları saptayıp Amerika’yı tanımaları için uygulanan programlardır.”
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu (The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State) var. “Amerika’yı tanımaları için uygulanan programlar” büyük oranda İşte bu büroda sürdürülüyor. Bu büroda eğitim almış 300’ün üzerinde politikacı kendi ülkelerinde devlet başkanı, başbakan ve bakan olmuş. Demek ki CIA seçimin iyi yapıyormuş. Sayın Abdullah Gül’de bu okulda eğitim alanlardan…
CIA’NIN İKTİDARI DEĞİŞTİRME PLANLARI
Gelişen olaylardan, Rand Corporation’ın (siz ona CIA da diyebilirsiniz) raporundan ve BİDEN’ın sözlerinden anlıyoruz ki, Amerika Erdoğan’ı iktidardan düşürmekte kararlı. Bunu da ülke içindeki” müttefikleri aracılığı ile yapmayı planlamışlar ve uygulamaya koymuşlar. Kimdir bu müttefikler derseniz sıralayalım:
Kraliçenin şövalyesi Gül, FETÖ’nün kasetinden mamul, sözüm ona Atatürkçü Kılıçdaroğlu; sözüm ona milliyetçilerin, Türkçülerin, Turancıların ablası Akşener; sözüm ona dini bütünlerin bilge adamı Mollaoğlu; Apo’nun heykeltıraşı, vatan, millet bölücüsü Demirtaş; Amerika’nın Ankara’daki adamı Davutoğlu ve Para babalarının tahsildarı Babacan.
TÜRKİYE GEMİSİ AVRASYA ROTASINA GİRDİ
Şunu Biden’ın ve herkesin anlaması lazım: Türk milleti, Amerika’nın dolayısıyla Atlantik sisteminin gerçek yüzünü görmüş ve yüzünü Avrasya’ya çevirmiştir. Amerika’nın Türkiye’de iktidarı belirleme gücü kalmamıştır. Türk milleti asla buna izin vermez. Amerika bu topraklarda yenilmiştir. Biden’ın ümidini bağladığı güçlerin iktidar olma şansı kalmamıştır.
Atlantik sistemi, Türkiye’yi yıllardır sömürüyor. Vatan bütünlüğümüze kastediyor. Mavi vatanımızı elimizden almak istiyor. Bizi soykırımcı ilân ediyor. Onun için diyoruz ki, Atlantik devri kapanmıştır. Geleceğimiz Avrasya’dadır.
Türk milleti anlamıştır ki, Atlantik sistemi içinde
kalarak vatan bütünlüğümüzü korumaya ve ihtiyaç duyduğumuz üretim devrimini
yapmamıza imkân yoktur. Bu nedenle, Türkiye gemisi, kendisini bağlayan
zincirleri kırmış ve Avrasya’ya doğru hızla ilerlemektedir. CIA’nın oyunları
Türkiye’yi yolundan alıkoyamaz.
28 Kasım 2020 Cumartesi
DÜN İNGİLİZ ALTINLARI BUGÜN AMERİKAN DOLARLARI
21 Kasım 2020 Cumartesi
AMERİKA’DAN ‘MÜZAHARET’ TALEP EDENLER
Bir ülkede yöneticilerin veya yönetime talip olanların
işbirlikçi ya da teslimiyetçi olması o ülke için çok büyük felakettir.
İşbirlikçiler, çıkarlarını dış güçlerin arzuları ile birleştirir, kararlarını onların
arzulara göre verirler. Teslimiyetçiler ise, emperyalist güçlerin baskıları
karşısında, kendi milletlerine güvenemezler, yılgınlık içerisinde, savaşmadan, kendilerine
emanet edilen ülkeyi dış güçlerin arzularına teslim ederler. Zorlukları aşmak
için tehditkâr güçlerden yardım isterler; yani düşmanın gazabından düşmana
sığınırlar.
Böylelerini mütareke döneminde çok görmüştük. İstanbul’u
İngilizler işgali altındayken, Sadrazam Damat Ferit Paşa 30 Mart 1919 günü
İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrophe’a gitmiş ve Padişah
tarafından hazırlanmış bir belge sunmuştur. Bu belge ile Osmanlı Padişahı
Mehmet Vahdettin’in “yabancılara karşı bağımsızlığını koruması, iç güvenliğini
sağlaması” için Türkiye’yi on beş yıl süre ile İngiltere’ye sömürge olarak
teklif etmiştir. Bu belge, İngiltere’ye uygun gördüğü her yeri işgal etme,
istediği her şeyi yapma hakkı veriyordu.
Böylece “ülkenin bağımsızlığı ve iç güvenliği korunmuş
olacaktır. Teslimiyetçiliğin bu denlisi tarihte az görülmüştür. Ama Mütareke
döneminde başka teslimiyetçilik örnekleri de vardır. Zamanın ‘büyük muharriri’
Refii Cevad (Ulunay) Alemdar gazetesinde şöyle yazıyordu: “…İstiklâlimizi temin
edebilmek için kuvvetli bir devletin müzaharetine (yardımcı olmasına, arka
çıkmasına) muhtacız, o devlet ki İngiltere’dir ve İngiltere olması lâzımdır,
bizi elimizden tutmalı ve para sarf edilmesi lâzım gelen yerleri bize
göstererek yaşamaya layık bir kuvvet halinde bizi muhafaza eylemelidir.”
Bu kadar da değil, aynı yıl İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin
kurucusu Sait Molla İstanbul gazetesinde şunları yazıyordu: “..Artık
mukadderatımız üzerinde ne himaye ne manda kelimeleri bahis mevzu olabilir.
Şimdi İngiliz tarafları, İngiliz dostlarınca bahis mevzuu olacak şey, o
istiklâlcilerin, takip ettiği gibi beynelmilel (milletler arası) bir vaziyeti
intaç edecek (sonuçlandıracak) olan istiklâl değil, İngilizlerin yardımı ve
himayesiyle teeyyüd edecek (güçlenecek) olan istiklâldir.”
YENİ CHP’NİN SON DURUMU
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve İstanbul’un CHP’li
Belediye Başkanı İmamoğlu’nun son günlerde verdikleri beyanatları okuyunca
Mütareke döneminin teslimiyetçilerini hatırlatmak istedim.
İmamoğlu, "Demokrasinin kurumları yerinde duruyor.
Demokratik işleyiş hüküm sürüyor gibi görünüyor. Ama gerçek hayat bunun tam
tersi bir yönde akıyor. Denge ve denetleme mekanizmaları fiilen
işlevsizleştiriliyor. Demokrasinin temel gereklilikleri, bir temenniye
dönüşüyor. Siyasi iktidarın elinde toplanan güç ve yetkiler o kadar artabiliyor
ki bir demokrasiden söz edilip edilemeyeceği sorgulanır hale geliyor."
ifadeleriyle Türkiye'yi dünyaya şikâyet etmiş.
‘‘Yeni Amerikan Başkanı’na Türkiye konusunda nasıl bir
politika izlemesini tavsiye ederdiniz?’’ sorusuna da Kılıçdaroğlu,
‘‘Türkiyedeki bütün demokratikleşme hareketlerini desteklemelerini isteriz’’ cevabını
vermiş.
Son olarak, CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, ABD’de
3 Kasım seçimlerinin galibi ilan edilen Joe Biden yönetiminden beklentilerinin
Türkiye’de demokrasiye vurgu yapması olduğunu söylemiş.
Emperyalizmin acımasız gücü Amerika’dan, hem de Amerika’ya
karşı ikinci bir istiklâl savaşı verdiğimiz bugünlerde demokrasi dilenin üç
CHP’li lider. Birisi Damat Ferit ise, diğeri Sait Molla. CHP’nin üç liderinin
bu tutumları ve söylemleri gösteriyor ki, CHP’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün
CHP’si ile bir benzerliği kalmamış.
ATATÜRK BUGÜNLERE IŞIK TUTUYOR
Bir yanda, “Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine
ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine
yuvarlandırmıştır. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat
almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri
Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal
vardır ki Ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?
Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” diyen Atatürk, diğer yanda
Amerika’dan destek ve yardım isteyen yeni CHP’liler.
Ülkenin işgal altında olduğu ve bağımsızlık savaşının devam
ettiği günlerde Atatürk, Türk milletine yakışan çıkış yoluna şöyle işaret
etmiştir:
“… Hasis menfaatlerini kutsal duygulara tercih edip gücünü
halktan almayan resmi bir kuvvetle, bunların gücünden yararlanan çıkarcı ve
duyguları bakımından yozlaşmış bir azınlığın dışında bütün millet ve memleket,
Anadolu’nun sinesinde verilen bir işaret üzerine yığın halinde kıyam etmiş
birleşmiştir. İşte hareketi milliye bugünün en büyük sorunu olan milli
bütünlüğü ve milli istiklâli korumak için bütün milletin azim ve imanından
doğdu…”
Demek ki neymiş, milletinden, memleketinden değil de
iktidara gelmek için, Türkiye’de demokrasi yok bahanesi ile ABD’den ve AB’den
yardım isteyenler “…çıkarcı ve duyguları bakımından yozlaşmış bir azınlıkmış”.
CHP’yi İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne benzetenlere Cahit Külebi’nin
mısraları ile cevap verelim:
“Biz biliriz bizim işlerimizi
13 Kasım 2020 Cuma
PSİKOLOJİK
KİTLE!
Türkiye’de bir yeni ‘psikolojik kitle’ oluştu. ‘Psikolojik’ diyorum çünkü insanlar akıllarından çok duygularının itmesi ile bu kitleye katılıyor. O duygunun adı da ‘Erdoğan ve AKP nefreti’.
Bu kitlenin içerisinde Atatürk posteri sallayanları, kafa tokuşturarak milliyetçiliğini ilan edenleri, Türkiye’yi bölme hevesi içinde çırpınanları, inşallah, maşallah diyerek dindar olduklarını gösterme ihtiyacı duyanları, ümidini Amerika’ya bağlamış liberalleri görmek mümkün.
Fikirler farklı, ama nefret aynı. Bu nefret onları tekleştiriyor. Nefret tek, fikir tek: ‘Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin.’
Biden, Macron, Miçotakis, Kılıçdaroğlu, Akşener, Demirtaş, Fethullah ele ele tutuşmuş, ‘Erdoğan Gitsin’ türküsünü söyleyip halay çekiyorlar. Davul Türkiye’de, tokmak Amerika’da. Halay başı ise Biden; o diz kırıyor hepsi kırıyor, o ellerini kaldırıyor hepsi kaldırıyor. Melodi Amerika’dan geliyor, ritmi orası belirliyor. Bizim psikolojik kitlemiz ise coşmuş vaziyete izliyor, alkışlıyor.
EGEMEN OLAN AKIL DEĞİL, DUYGU
Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.
Aşkın gözü kördür derler, biz de diyoruz ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birisinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur.
Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar.
Bu nedenle, sosyal medya yalan nehrine dönüşmüş durumda. Bu nehrin kaynağı ise belli, halay başında kim varsa, melodi nereden yükseliyorsa yalan nehrinin kaynağı da odur, orasıdır.
Böyle duygusal kitlelerde, ilk okul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.
Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.
NEFRET DUYGUSU YOBAZLAŞTIRIYOR
Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.
Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.
Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek.
Bu nefret aydınlarında, Erdoğan nefreti Türkiye nefretine dönüşmüş ama haberleri yok. Türkiye aleyhine sandığı her haberi her bilgiyi büyük bir memnuniyetle paylaşıyor. Böylece Erdoğan’a zarar verdiğini sanıyor. Oysa hem ülkeye hem kendisine zarar veriyor.
YABANCILAŞAN İNSANLAR TEHLİKE SAÇIYOR
İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.
Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…
En büyük yabancılaşma ve buna bağlı yanlış seçimler siyaset alanında görülüyor.
Öyleleri var ki, kendisini Atatürkçü sanıyor, Milliyetçi sanıyor, Türkçü sanıyor ama Atatürk’ün ömrü boyunca Batılı emperyalistlerle mücadele ettiğini ve ölümüne kadar Batı ile yakın ilişki içine girmediğini dikkate almıyor. Erdoğan’a duyduğu nefret, onu emperyalistlerin şahini ve büyük bir Türk düşmanı olan Biden’ın yanına itiyor. Onunla birlikte AKP iktidarını yıkmaya çalışıyor.
Erdoğan nefreti bunların gözlerini öyle kör etmiş ki, vatanımıza ve milli birliğimize saldıran eli kanlı bir örgütün mecliste temsil edilmesi için çabalar gösteriyorlar hatta oy veriyorlar.
Bu durumun devam etmesini isteyenler de sürekli sürekli Erdoğan ve AKP nefretini pompalıyorlar.
DUYGULARIN YERİNİ AKIL ALMALI
Ancak nefretten arınan insan özgürce düşünebilir. Nefretinin esiri olmuş ve gaflet uykusuna dalmış insanları sarsarak uyandırmalıyız. Kuvvetli uyarıcılar olmadan bu gaflet uykusu son bulacak gibi görünmüyor.
Olayları nesnel gerçeklerden hareket ederek değerlendiren ve gerçeklere bu şekilde ulaşan vatanseverlere büyük görev düşüyor. Ortamdaki bilgi kirliliğini temizlemeye gayret etmek gerek. Bunu yaparken de nesnel gerçekler gür bir sesle çekinmeden ve korkusuzca her ortamda dile getirilmelidir.
Türk milletinin geleceği için, bu hastalıklı ‘psikolojik kitlenin’ bilinçli kitleye dönüşmesi lazım. Türkiye’nin duygularının esaretinde olmadığı için sağlıklı düşünebilen insanlara ihtiyacı var, nefret yobazlarına değil!