22 Ağustos 2020 Cumartesi

 

TAM BAĞIMSIZLIĞA DOĞRU ÖNEMLİ BİR ADIM

 Türkiye’nin Karadeniz açıklarında 320 milyar metreküp gibi önemli miktarda doğal gaz rezervinin bulunması ve bunun da diğer keşiflerin habercisi olarak değerlendirilmesi milletimizin geleceği açısından çok büyük önem taşıyor. Bu müjdeyi Türkiye’deki diğer gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde ileriye doğru olan ümidimiz daha da artıyor.

 Türkiye bu önemli kefe giden yola yıllar önce girdi. Türkiye, 2013 yılında satın alınmış olan Barbaros Hayreddin Paşa sismografik araştırma gemisi ve 2015’te yapımı tamamlanan Oruç Reis araştırma gemisinin yanına 2017 yılında Fatih derin deniz sondaj gemisini, 2019’da onun ikiz kardeşi olan Yavuz sondaj gemisini ve 2020 yılında da Kanuni sondaj gemisini dahil ederek Akdeniz ve Karadeniz’de enerji kaynağı aramaya başladı. Fatih gemisi, mayıs sonunda Karadeniz’de göreve gönderildi ve 15 Temmuz itibarıyla ilk sondaja başladı. Daha önceden bölgede yapılan sismik araştırmalar neticesinde orada olduğu tahmin edilen rezerv için sondaja başlayan Fatih, kısa süre içerisinde 3 bin 500 metre derinliğe inerek doğal gaz rezervlerine ulaştı.

 GENİŞ AÇIDAN BAKINCA

 Konuya geniş açıdan bakınca şunları görüyoruz:

1.       Türkiye, emekli Amiral Cem Gürdeniz’in isim babalığı yaptığı kamunun gündemine taşıdığı ve Emekli Amiral Soner Polat’ın şiddetle savunduğu “Mavi Vatan” kavramı ile tanıştı. Türk milleti vatan sınırlarının deniz kıyılarında bitmediğini anladı. ‘Kıta sahanlığı’, ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ gibi kavramların önemi anlaşıldı. Türkiye, kendi tersanelerinde, kendi mühendislerince, kendi işçilerince ürettiği, yerli silahlarla, füzelere donattığı muhriplerle, denizaltılarla mavi vatanını korumaya ve sahip çıkmaya başladı.

2.       Silah sanayiinde çok önemli gelişmeler oldu. Türkiye, kendi helikopterini, zırhlı araçlarını, obüslerini, toplarını, piyade tüfeklerini, mühimmatlarını, muharip gemilerini, denizaltılarını, sahil koruma botlarını, eğitim uçaklarını, silahlı ve silahsız insansız hava araçlarını kendisi üretmeye başladı. Savunma sanayinin dışa bağımlılığı azaldı. S 400’leri alarak hava savunma sistemlerini geliştirdi. Tuzlada yapımı devam eden uçak gemisini suya indirdi. ASELSAN, TUSAŞ, BMC, ROKETSAN, STM, FNSS, HAVELSAN dünyanın en büyük 100 silah şirketi arasına girdi.

3.       TSK’dan, MİT’ten Amerikan gladyosunun (FETÖ) temizlenmesi ile savunmamız çok güçlü hale geldi.

4.       Mavi vatanımızdaki petrol, doğal gaz gibi zenginlikleri kendi sismik araştırma ve sondaj gemisiyle aramaya ve çıkarmaya başladı. Enerji konusunda dışa bağımlılığını azaltarak tam bağımsızlık yolunda önemli bir adım attı.

5.       Türkiye, kendisini bölmeye kalkan ve borç batağına iten ekonomik programlar dayatan Atlantik siteminden dışına çıktı. Amerikan emperyalizmine karşı başı dik, bağımsızlıkçı bir yola girdi. Asya’da yerini almaya başladı. Yükselen Asya uygarlığının önder ülkelerinden biri oldu.

 BONZAİ İÇENLER VEYA ATLANTİK EROİNMANLARI

 Karadeniz’de bulunan doğal gaz milletimizin çok önemli bir kısmını sevindirip mutlu ederken bazılarını da telaşlandırdı, adeta yasa boğdu.

 Sayın Perinçek’in Bonzai içmiş ve Sayın Gürdeniz’in Atlatik eroinmanları dediği bu insanlar, olayı küçümseyerek, alay ederek, “7-8 seneden önce çıkarılamaz”, “zaten verimli delmiş”, “maliyeti çok yüksek”, “yandaş firmalar kazanacak”, “seçim yatırımı”, “rezerv de çok azmış” diyerek acılarını hafifletmeye ve birbirlerini teselli etmeye çalışıyorlar.

 Karadeniz’de doğal gaz bulunmasının, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığa ve oradan da tam bağımsızlığa giderken attığı çok önemli bir adım olduğunu anlamıyorlar.   

 Sırtlarından Atatürk resimli tişörtlerini, ellerinden Atatürk posterlerini ve dillerinden Atatürk sözcüğünü düşmeyen bu sahte Atatürkçülere Atatürk şu sözlerini hatırlatmak istiyorum:

 “Biz yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. İstiklâl-i tam denildiği zaman tabii ki siyasi, mali iktisadi adli, askeri, her hususta istiklâl-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet millet ve memleketin hakiki manasıyla bütün istiklalin mahrumiyeti demektir.”

 

16 Ağustos 2020 Pazar

 

RAND CORPORATİON RAPORU BIDEN’IN SÖZLERİ VE KILIÇDAROĞLU’NUN DOSTLARI

 Önce Amerikan devletini önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili olarak hazırladığı “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı raporunu değerlendirelim:

 Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığını yazıp bu durumdan duyulan rahatsızlığı yazarken, diğer yandan da Amerika’nın ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.

 60 yılı aşkın bir süredir, Akdeniz bölgesinde ve Batı Asya’da Türkiye ve Amerika’nın stratejik ortak olduğu yazılarak başlayan raporun bir yerinde şöyle deniyor: “Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca Erdoğan, MHP’li ortaklarının teşviki ile farklı derecelerde ABD ve diğer NATO müttefiklerinin çıkarlarına ters düşen iddialı dış politika ve savunma politikaları izleyecek gibi görünüyor. Türkiye’de bu dönemde uygun bir koalisyon ortaya çıkacak, Erdoğan ve AKP’yi 2023’ten sonra iktidardan ayıracak olursa, 2018 seçimlerinde NATO müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkileri canlandırmayı savunan siyasi programlar açıklayan önde gelen üç muhalefet partisinden daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir.”

 JOE BIDEN’İN HAYALLERİ

 Gazetelerden öğrendiğimize göre bir konuşmasında Biden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef almış ve muhaliflere destek vererek, Türkiye'deki iktidarı değiştirebilecekleri yönünde skandal sözler söylemiş.

 Söyledikleri özetle şöyle: “"Bence ona (Erdoğan'a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla (muhalif liderlerle) doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile... Partisi, İstanbul'dan dışarı atıldı. Peki biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz.”

 Bunları sadece Biden sözleri olarak değerlendirmemek gerek; bu sözler Amerika’nın Türkiye ile ilgili tutumunu ve planlarını anlatıyor.

 KILIÇDAROĞLU’NUN DOSTLARI

 CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin 37'nci Olağan Kurultayı'nda "Önümüzdeki ilk seçimlerle birlikte dostlarımızla birlikte iktidar olacağız" dedi. Daha önceki söylemlerinden ve eylemlerinden dostlarını bilmek de hiç zor değil: HDP/PKK, Akşener, Gül, Babacan, Davutoğlu ve Karamollaoğlu. Biden’in konuşmasından anladığımıza göre Kılıçdaroğu’nun sınır ötesinde de dostları varmış.

 Biden’in konuşmasında bahsettiği muhalefet liderleri de Kılıçdaroğlu ve dostları olsa gerek.

 AMERİKA’NIN ARZULADIĞI İKTİDAR VE TALEPLERİ

 Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeyi egemenliği altına almaya isterse, ilk yapacağı şey uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmaktır. Bunu başaramazsa sıra darbelere ve askeri müdahalelere gelir. Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.

 Bu rapordan da anlaşılacağı üzere, Amerika, Türkiye üzerindeki egemenliğini kaybetmenin telaşı ve endişesi içerisindedir. Bu amaçla, Türkiye’de yeni bir iktidar istemektedir. Rand Corporation raporunda muhalif diye nitelendirilen üç parti var: CHP, İYİP ve HDP. Bunlara DEVA ve Gelecek partileri de eklendi.

 Erdoğan’ı devirip yeni bir iktidar oluşturma peşinde olan Amerika kurulması için uğraştığı koalisyondan daha doğrusu Türkiye’den ne istiyor, sıralayalım:

 İran’dan, Irak’tan ve Suriye’den toprak alıp, bizim Güneydoğu’muzu da içine katarak adı Kürdistan olan ikinci bir İsrail devletini kurmasına Türkiye’nin izin vermesini;

 Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki haklarından vaz geçmemizi ve bu bölgedeki zengin hidrokarbon yataklarına el koymasına ses çıkarmamızı;

 Bizi borç batağına sürükleyen ve sömürülmemize yol açan borçlanma ekonomisine devam etmemizi;

 Ermenililere soy kırım yaptığımız yalanını kabul etmemizi (bu kabulden sonra sıra tazminat ve toprak talebine gelecek);

 Rusya, Çin ve Batı Asya’daki komşu ülkelerle yakın işbirliği içine girmememizi;

 Bizi bölünmeye götürecek yasal düzenleler yapmamızı ve buna uygun olarak idari yapılanmayı değiştirmemizi…

 TÜRKİYE GEMİSİ AVRASYA ROTASINA GİRDİ

 Şunu Biden’ın ve herkesin anlaması lazım: Türk milleti, Amerika’nın dolayısıyla Atlantik sisteminin gerçek yüzünü görmüş ve yüzünü Avrasya’ya çevirmiştir. Amerika’nın Türkiye’de iktidarı belirleme gücü kalmamıştır. Türk milleti asla buna izin vermez. Amerika bu topraklarda yenilmiştir.

 Atlantik sistemi içinde kalarak vatan bütünlüğümüzü korumaya ve ihtiyaç duyduğumuz üretim devrimini yapmamıza imkân yoktur.

 Bu sistem, Türkiye’yi yıllardır sömürüyor. Vatan bütünlüğümüze kastediyor. Mavi vatanımızı elimizden almak istiyor. Bizi soykırımcı ilân ediyor. Onun için diyoruz ki, Atlantik devri kapanmıştır. Geleceğimiz Avrasya’dadır. Yeni bir işbirliği ortamı doğmuştur.

 Türkiye’nin dışında, 100 milyonun çok üzerinde soydaşımız da bu coğrafyada yaşıyor. Türk kardeşlerimiz de orada bizi bekliyor.

 Biden’ın ve Amerika’nın endişe duyması beklenen bir şey çünkü ümidini bağladığı güçlerin iktidar olma şansı kalmadı.

 Türkiye gemisi, 1945’den bu yana bağlı olduğu Atlantik limanında vira demir demiş ve rotasını Avrasya çevirmiştir. Bu rotada ilerlemeye devam etmektedir. Pruvası neta, ufku ve bahtı açık olsun.

 

 

15 Ağustos 2020 Cumartesi

 

EMPERYALİZMİN MASALLARI VE KENDİ HİKAYEMİZ

 

Şunu iyi bilmek gerekir: Emperyalizm, bir ülkede etkili olmaya başlayınca, ilk planda o ülkeyi az gelişmişlik düzeyinde tutmaya çalışır; gelişmişliği ise kendi kültürünü ve yaşama biçimini benimsetmek olarak kabul ettirir. Bunu başarmak içinde birtakım masallar uydurur ve söyler. En çok söylediği masalın adı ise; “Evrensel Kültür”.

 

Bu masal, kurdun kırmızı başlıklı kıza söylediğine benzer. Arzu edilen kötü amaca güzel bir masal ile ulaşılmak istenir.

 

Evrensel kültür kavramı, tehlikeli bir tuzağı gizler. Batılı emperyalistler, yaklaşık iki yüzyıldır, Yahudi-Hıristiyan tabanlı kendi kültürlerini ‘evrensel’ kılıfı giydirerek sömürmek istedikleri ülkelere kabul ettirmeğe çalıştılar. Sömürü düzenini kültür emperyalizmi yolu ile bu şekilde kolaylıkla kurdular.

 

Sömürmek istedikleri ülkedeki aydınları ve yöneticileri kültür emperyalizmi yoluyla Batı hayranlığı içine hapsederek, işbirlikçi haline dönüştürdüler. Bu insanları artık birer ‘kültür misyoneri’ halinde getirdiler.

 

EVRENSEL KÜLTÜR MASALINA KANMIŞ BATI HAYRANLARI

 

Bizde Batı hayranlığı 18. Yüzyıl sonlarında başlar. Osmanlı ordularının savaş meydanlarında yenik çıkması, zamanın yöneticilerinde ‘Batı hayranlığını’ başlatır. Düşman da Batı’dır, imdat beklenen yer de Batı’dır, talimat alınan makam da Batı’dadır.

 

İşbirlikçiliğe dönüşmüş kültür misyonerlerine birkaç örek verelim:

 

Tanzimat döneminde önemli görevler üstlenmiş Sadrazam Fuat Paşa’nın yazdığı vasiyetnameden bazı ifadeler:

 

“…mahvolma felâketinden kurtulabilmekliğimiz, İngiltere kadar paraya, Fransa kadar bilgi aydınlığına, Rusya kadar askere sahip olmaklığımıza bağlıdır. Yabancı müttefiklerimiz içinde en önemlisi, İngiltere’dir., (…) bendenizce, Bâbıâli’yi İngiltere’nin dostluğundan mahrum görmektense, birkaç vilayetimizi elden çıkmış görmek daha iyidir.”

 

O dönemim önemli isimlerinden Ali Paşa da farklı görüşte değil:

 

“…Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddi çıkarlarıyla bizimkiler aynı olmalıydı. Ancak o zaman ülkenin bütünlüğü siyasi bir hayal olmaktan çıkacak, bir gerçek olacaktı. Madem ki, Avrupa topluluğu içindeydik, Avrupa ülkelerinin isteklerine cevap vermeliydik.”

 

1881’de Mekteb-i Mülkiye-i Şahâne’de İktisat dersleri anlatan Ohannes Paşa da şunları anlatırmış: “Yerli sanayiinin, himaye usulleriyle korunmasına, gelişmesine tarafta değilim; zira, her ne kadar, yüksek gümrük resimlerinin devlet hazinesine bir menfaat getirmesi gerçek ise de ‘himaye sistemi’ serbest ticareti önlemektedir; zamanın ithalat ve ihracat rejimi ‘makul bir rejimdir’.

 

Ohannes Paşa’nın ‘makul rejim’ dediği 1838 yılında İngiltere ile imzalan Balta Limanı Antlaşmasından sonra oluşan gümrüklerin indirildiği, yabancı malların kolaylıkla ülke içinde dolaşabildiği rejim oluyor. Yani ‘serbest ticaret’, yani ‘liberal ekonomi’.  Bununla da kalınmamış, Batı sermayesinin ülke içine girmesine izin verilmiş ve sürekli yüksek faizle borç para alınarak ekonomi idare edilemeye çalışılmış.

 

Abdülhamid döneminde Almanlar da işin içine girmiş. Alman emperyalizmi de bu dönemde nasibini almış.

 

Atatürk’ün bu dönem ile ilgili görüşü ise oldukça sert:

 

"Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler."

 

TÜRK DEVRİMİ VE MODERNLEŞME VE BİZİM HİKAYEMİZ

 

Batı’nın ‘evrensel kültür’ masalı etkisinde kalan insanlarımız ne yazık ki ‘modernleşmeyi’ Batı emperyalizminin dayattığı kültürü benimseme olarak kabul etmişler. Memleketin hammaddeleri ucuza kapatılsın, halk sömürülsün, fabrikaları elinden çıksın, yabancı sermaye ekonomiye egemen olsun; onlar için önemli değil; halk sömürgeci ülkenin kültürünü benimsedi mi ilerleme başlamıştır, halk çağdaşlaşmıştır.

 

Türk Devriminin lideri Atatürk’ün, çağdaşlaşma anlayışı çok farklıdır ve elbette gerçekçidir.

 

Devrimin amacı, feodal/ümmet toplumunu millete dönüştürmek olmuştur. Bunun için milli kültürün gelişmesine ve eğitimin milli oluşuna çok önem verilmiştir.  

 

Nesiller, bir yandan milli kültür ile donatılmaya çalışılırken bir yanda da “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” denilerek özgürleştirilmeye çalışılmıştır. Ekonomik, siyasi, askeri bağımsızlık olmadan özgürlük olamayacağı bilinciyle hareket edilmiştir. Toplumun önüne yol gösterici olarak bilim konulmuştur.

 

“Modernleşme” adına o dönemde bizim söylediğimiz hikâye işte buydu.

 

GERİYE DÖNÜŞ

 

Atatürk’ün vefatı ile birlikte, ne yazık ki, ‘evrensel kültür masalı’ tekrar söylenmeye başlandı ve zihinler tekrar bulanıklaştı. O kadar bulanıklaştı ki İnönü döneminin önemli isimlerinden Nurullah Ataç şunu söyleyebilmişti: “Bizim devrim dediğimiz hareketin amacı, bu ilkeyi Batı ülkelerine benzetmektir. Biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenemedik, Latince öğrenemedik, Avrupalıların eğitiminden geçemedik, onun için ne denli uğraşsak Avrupalılar gibi olamıyoruz, buna üzülüyoruz.”

 

İnönü ile yeniden başlayan Batı’nın masallarına inanma devri, bugünlere kadar geldi ama bunun devam etmeyeceği gelişen olaylardan ve bazı söylemlerden anlaşılmaktadır. Sayın Kalın’ın tartışma yaratan ifadesini bu gözle değerlendirmekte fayda var.

 

BENZERLİK Mİ, ÇELİŞKİ Mİ?

 

Şimdi iki farklı ifadeyi alt alta yazıyorum. Önce Atatürk’ün bir sözü ve arkasından da Kalın’ın ‘tweet’i Aralarında çelişki mi var, yoksa benzerlik mi? Kararı siz verin:

 

“Bir millî terbiye programından bahsederken, eski devrin hurufatından (boş inançlarından) ve evsaf-ı fıtriyemizle (doğuştan sahip olduğumuz özelliklerle) hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü deha-yı milliyemizin inkişaf-ı tamı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir.”

 

"Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı.

Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır"

https://www.aydinlik.com.tr/haber/emperyalizmin-masallari-ve-kendi-hik%C3%A2yemiz-215940



5 Ağustos 2020 Çarşamba

MİLLİ DEVLET MİLLİ DİL

 

Gazetelerde şu haberi okuyunca sevindim ve umutlandım: “Türk Dil Kurumu, tabelalardan şirket isimlerine kadar her alandaki yabancı kelimelerle ilgili kapsamlı rapor hazırladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığındaki Yüksek İstişare Kurulu'nda görüşülen raporda, İngilizce isimlerin ayıklanması ve Türkçenin korunması için yasa çıkarılması önerildi.”

 

Bu yasanın en kısa zamanda çıkarılmasını dileriz. Kayseri’de de tabelaların, şirket isimlerinin çoğunun ismi İngilizce.

 

Adam 15 katlı binayı dikmiş, daireleri satışa çıkarmış. Dairelerin satılık olduğunu anlatmak için binanın ön cephesine kocaman bir afiş asmış. Afişte şu yazıyor: “SATILIK FLATS”

 

Şaşkınlıkla okudum. Sanırsın Kayseri’nin halkının yarısı İngiliz veya Amerikalı, bu ilanı görünce gelip daire alacaklar.

 

Kentte bir ufak tur attım ilk 10 dakikada gördüklerim şunlar: “Başyazı Center”, “Başyazı Country”, “Green Appel villaları”, “Osmanlı Home”, “Kebap House”, “Show Room”, The Kayseri Residence”, “Coffe Break”, “Steak House”.

 

Maalesef İngilizce Türkçeyi yavaş yavaş teslim alıyor. Kayseri gibi “muhafazakar” bilinen bir kent de dahi afişlerin, tabelaların çok sayıda İngilizce kelime ile dolu olması aslına bu şehir için bir utanç kaynağıdır.

 

Türkçe tarihin en eski dillerinden birisidir. Yusuf Has Hacib 1070 yılında Kutadgu Bilik’i Türkçe olarak yazdığında henüz daha İngilizce diye bir dil yoktu. Bu gerçeği hatırlayınca İngilizce hayranlığına karşı içimdeki isyanı daha da büyüyor.

 

KÜLTÜREL ÜSTÜNLÜK

 

Milletler arası mücadelelerde “kültürel üstünlük” büyük önem taşır. “Kültürel üstünlük” kavramını ilk ortaya atan İngilizlerdir. İngiltere bu kavramı çok etkili bir şekilde kullandı. Sömürdüğü ülkelerde İngilizceyi ana dili haline getirmeye çalıştı. Bunun için de eğitim dilinin İngilizce olmasını sağladı. Böylece bu ülkelerde İngiltere’ye karşı bir hayranlık uyandırdı. Ülkeleri sömürmeyi kolaylaştırdı.

 

Mandela’nın şu sözleri çok önemli:

 

“Ben bir İngiliz okulunda eğitim ve öğretim gördüm. Şöyle bir düşünceye kapıldım: İyi olan herşeyin anavatanı İngiltere’dir.”

 

Günümüzde de dünya egemenliği peşinde olan Amerika emperyalist emellerini gerçekleştirmek için başta İngilizce olmak üzere kendi kültürünü tüm dünyaya yaymaya çalışıyor. Bunda da çok başarılı oluyor. Kültürel üstünlüğü siyasi ve ekonomik üstünlüğün takip edeceğini biliyor.

 

Türk milleti olarak dilimize sahip çıkamamanın eksikliğini dün de yaşadık bugün de yaşıyoruz. Amerika’nın kültürel üstünlüğünü kabul etmiş gibiyiz. Bu da bizi sömürüye açık hale getiriyor. Batı hayranlığı içine giren aydınlarımız, Attilâ İlhan’ının deyimiyle “Batı’nın manevi” ajanı haline geliyor.

 

Dilin kıymetini bilmemiz lazım. Unutmayalım ki, dilini kaybeden bir millet birkaç kuşak sonra topraklarını kaybeder ve tarih sahnesinden silinip gider.

 

BATI HAYRANLIĞINA SON

 

Türkçemize musallat olan bu İngilizce yazma ve konuşma hastalığından hızla kurtulmalıyız. Bunun için ilk yapılacak şey ülkede yabancı dille eğitimin yasaklanmasıdır. Bağımsız bir ülkede asla yabancı dille eğitim yapılamaz.


Amerikan kültürüne hayranlığımız sadece dille sınırlı değil. Amerikan kültürüne hayranlığımız milli kültürümüzün bozulmasına, bazı değerlerimizin de unutulmasına neden oluyor. Bu duruma son vermek ve kültür emperyalizmine dur demememiz gerek.


Atatürk’ün şu sözlerini hiç unutmayalım: 


“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim.  Bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır”

 

“Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur”


31 Temmuz 2020 Cuma


CHP KARŞI DEVRİM PARTİSİ OLDU

Kurultay’da yaptığı konuşmada, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kürt sorununu kendilerinin çözeceğini belirtmiş, “CHP, demokrasi ve özgürlük bağlamında bu sorunu çözecek” demiş.

Amerika ve İsrail, PKK’nın eline silahı vermiş, kendilerine bağlı kukla bir devlet kurmak için üzerimize salmış, Kılıçdaroğlu da bu saldırıyı demokrasi ve özgürlük bağlamında önleyecekmiş. Kime ne özgürlüğü verecek de Amerika bu emelinden vazgeçecek ve PKK da silahlı mücadeleye son verecek?

PKK’nın derdi özgürlük değil ki, onların derdi toprak. Vatanımızın bir kısmını Amerika’ya hediye etmek istiyorlar.

Amerika ve İsrail’in desteğinde ve kontrolünde olan ve Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen terörü ‘Kürt Sorunu’ olarak nitelemek ise emperyalizme hizmetten başka anlam taşımaz.

“EŞİT YURTTAŞLIK!”

CHP, bundan önceki Kurultay’ı 3-4 Şubat 2018 günlerinde yapmıştı ve bu kurultayda, bir bildiri yayınlamıştı. Bildirinin 11. Maddesinde şunlar yazıyordu: “Kürt sorunu eşit yurttaşlık temelinde, TBMM zeminde toplumsal uzlaşma ve ortak akıl ekseninde çözülmelidir”.

Bu ‘eşit yurttaşlık’ tanımı daha önce; HDP tarafından da dile getirilmişti. CHP’nin bu dillendirmesi ise çok önemli. Atatürk’ün kurduğu bir partinin de bu tanımı programına alması, onun Kemalizm’den ve Cumhuriyetin temel değerlerinden ne kadar uzaklaştığını göstermiş oldu.

YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ ZATEN ANAYASA GÜVENCESİ ALTINDA!

Atatürk önderliğinde gerçekleştirdiğimiz Cumhuriyet Devrimi ile Türkiye halkı, etnik kimliğine, dini inancına bakmadan Türk Milleti olarak birleşti, tek millet oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes, ayırım gözetilmeden devletin eşit yurttaşları yapıldı. Anayasaya bu amaçla, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” maddesi konuldu.

EŞİT YURTTAŞLIK NE ANLAMA GELİYOR

Hal böyle iken bu ‘eşit yurttaşlık” kavramı neden ileri sürüldü? CHP, ne yapmak istiyor?

‘Eşit Yurtaşlık’tan ne kastedildiğini bugüne kadar hiçbir CHP’li yetkili açıklamadı. Açıklamadı çünkü açıklayamazlar. Onların yapmadığını biz yapalım:

Eşit Yurttaşlıkta’ eşitlik yurttaşlar arasında değil, etnik veya dinsel yapılar arasındaki eşitliktir.  Azınlıklar tanınacak, bunlara anayasal haklar verilecek. Böylece ‘Kürt Sorununa’ TBMM zeminde çare bulunacak. Amerika ve AB yıllardır Türkiye’ye bunu dayatıyor. Açıkça bölünün diyemediği için, azınlık hakları diyor, yerel özerklik diyor, demokratik özerklik diyor, insan hakları diyor, ileri demokrasi diyor ve eşit yurttaşlık diyor.

Sonuç aynı: Güneydoğumuzu da içine alan ikinci bir İsrail devleti. Adı da Kürdistan!.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki bazı maddelere Türkiye’nin koyduğu çekincelerin, CHP tarafından kaldırılması gerektiği fikri de aynı amaca hizmet ediyor.

SİLAHA SİLAHLA KARŞILIK VERİLİR

Amerika ve İsrail’in başını çektiği emperyalist güçler, başta Türkiye olmak üzere, Batı Asya ülkelerinin sınırlarını değiştirmek, adı Kürdistan olan ikinci İsrail devletini kurmak için terör örgütlerini bölgeye yığmışlar, silahlandırmışlar, eğitmişler, maaşa bağlamışlar, ortamı kan gölüne çevirmişler ve biz de birkaç yasa değişikliği ile bunu durduracağız.

Şimdi biz CHP’li yöneticilere soruyoruz: Anayasa’nın hangi maddelerini değiştireceksiniz de Amerika Türkiye’yi bölmekten vazgeçecek? Yasalarda nasıl bir değişiklik yapacaksınız da PKK elindeki silahlar elinden bırakıp gelip teslim olacak.

Demokratik özerklik, insan hakları, yerel özerklik, anadilde eğitim gibi sözler İkinci İsrail devletine giden yola taş döşemekten başka işe yaramaz.

Anayasa değiştirilerek Amerika dize getirilecekmiş! Amerika bizi silahla bölmek istiyor, çaresi de silah kullanmaktır. Atatürk de bunu yapmıştı.

BU BİR KARŞI DEVRİM İLANIDIR

Türkiye halkı Türk milleti olarak birleşti ve Atatürk önderliğinde bir devrim yaptı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Cumhuriyetin temeline vatanın bütünlüğü ve milletin birliği koydu. Bu nedenle, vatanın bütünlüğüne, milletin tekliğine yönelik her söz bir karşı devrim ilanıdır.

Sayın Kılıçdaroğlu’nu bu ifadeleri, CHP kurultaylarında alınan kararlar, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki bazı maddelere Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldırma beyanı, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun "Türkiye'nin çok uzun zamandır bir sorunu var. Daha önemli bir sorunu ise demokrasi sorunu vardır. Kürt sorunu ve demokrasi sorunu birbiriyle ilintilidir. Demokrasi sorunu çözülmeden Kürt sorunu çözülemez.” sözü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun DieWelt Editörü Daniel-Dylan Böhmer’le yaptığı röportajda, “Türk Hükümeti, Kürtlere barışçı bir çözüm getirmelidir. Demokratik özgürlüklerini ve temel insan haklarını güvence altına almalıdır.” demesi açık ve seçik bir şekilde, vatanın bütünlüğünü, milletin birliğini, Cumhuriyeti, Atatürk ilkelerini ve Türk Devrimi’ni hedef alan bir karşı devrim ilanıdır.

CHP karşı devrim partisine dönüşmüştür, Atatürk ile de hiçbir ilgisi kalmamıştır ve artık bir gerici partidir.


17 Temmuz 2020 Cuma


'İMGESEL ATATÜRKÇÜLÜK'

Bilinen bir hikayedir; birileri yakaladıkları bir leyleği Nasrettin Hoca’ya getirirler. Hoca, bu nedir diye sorar. Leyleği getirenler, “Bu kuştur hocam” derler. Hoca bu kuşa hiç benzemiyor der ve leyleğin bacaklarını, gagasını, kuyruğunu keser ve “Hah şimdi kuşa benzedi” der.

Öncesi de var ama özellikle 1980’den sonra insanlarımızın kafasında bir Atatürk imajı yarattılar. Bu imajın gerçek Atatürk ile pek fazla ilgisi yok; tamamen hayali bir kişilik. Atatürk bir imgeye dönüştürüldü. “Atatürk” denildiğinde, artık bazı insanlar, Hoca’nın leyleğe yaptığı gibi, Atatürk’ün temel görüşlerini ve ilkelerini kesip atıyorlar ve kendilerine öğretilen ‘İmgeyi’ düşünüyorlar.

Atatürk denilince akıllarına gelen bu imgede devrimcilik yok, emperyalizme karşı duruş yok, mazlum milletlerle birlikte olma yok, halkçılık yok, milliyetçilik yok, devletçilik, vatanın bütünlüğüne ve milletin birliğine sahip çıkma yok.

Gerçek Atatürk bir imgeye dönüşünce, Atatürkçülük de ‘İmgesel Atatürkçülüğe’ dönüşmüş oldu. Toplumun büyük bir kesimi de bu ‘İmgesel Atatürkçülüğü’ benimsedi. Bu insanlar da halkı Atatürk ile aldatmak isteyenlerin peşinden sürüklenmeye başladı.

GERÇEK ATATÜRK’Ü İMGESİNDEN AYIRT ETMEK GEREK

Bu insanları uyarmak için, Atatürk’ün yaptıklarını hatırlatacağım ve soracağım:

Atatürk’ün üç büyük eylemi vardır: Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı savaşmış ve sınırlarını Mehmetçik kanı ile çizilmiş bir devlet kurmuş. Demokratik bir devrim gerçekleştirmiş ve egemenliği padişahtan alıp, millete vermiş. Yaptığı devrimle, Türkiye’nin ‘feodal ümmet’ toplumunu ‘millet’ aşamasına taşımış. Bunun için de ağalık, şeyhlik gibi ortaçağ kalıntılarını temizlemiş. Bunları gerçekleştirirken de acımasız davranmış ve direnenlere karşı devlet otoritesini tavizsiz kullanmış.

Şimdi soruyorum:

Türkiye’yi bölmek için emperyalistlerin kurduğu, maddi olarak desteklediği, silahlandırdığı, askeri eğitim verdiği PKK/HDP ile birlikte hareket edenler, onlarla birlikte hükümet kurma çalışmaları yapanlar, bu örgüt meclise girsin diye her evden bir oy isteyenler, topluma bu örgütü hoş göstermeye çalışanlar, örgütün hapisteki eş başkanını ziyaret edip ona başarılar dileyenler gerçek Atatürkçü olabilir mi?

Emperyalistlerin kurmak istediği kukla devlet için vatanımızı bölmeye kalkan, teröristlere yardım eden, onlara eleman sağlayan, belediyenin her türlü imkanını terör örgütünün emrine veren belediye başkanları görevden alınınca ta İzmir’den, Ankara’dan, İstanbul’dan koşup gidip, bu hain başkanları ziyaret edenler, onlara destek sunanlar Atatürkçü olabilir mi?

Tunceli ilinde kendi feodal düzenini devam ettirmek için Cumhuriyet’e karşı ayaklanan ve yöre halkına her türlü zulmü uygulayan, Mehmetçiklerimizi ve devlet görevlilerini şehit eden Seyit Rıza’nın heykelini dikenler, bu heykel önünde saygı duruşunda bulunup açıklamalar yapanlar Atatürkçü olabilir m?

Mehmetçiklerimizi şehit edenlere ‘Özgürlük Savaşçısı’ diyenler Atatürkçü olabilir mi?

KİMLER GERÇEK ATATÜRKÇÜ DEĞİLDİR

Atatürk’ün bazı sözlerini hatırlatıp, kimlerin gerçek Atatürkçü olamayacaklarını açıklamaya çalışalım:

“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.”

Vatanımızın bütünlüğüne kasteden, bunun için yöre halkını, öğretmenleri, mühendisleri, işçileri katleden, Mehmetçiklerimize, polislerimize kurşun sıkan, bombalar patlatan PKK/HDP ile birlikte hareket eden bu eli kanlı terör örgütü hoş göstermeye çalışanlar; bu örgütü ve onun köyü niyetini halkımızdan gizleyenler gerçek Atatürkçü değildir.

“Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri, propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır.” “Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar birkaç düşman aleti, mürteci,  beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde elemden başka bir tesir hasıl etmemiştir.”

Türk milletini Kürt, Laz, Boşnak gibi etnik kimlikler üzerinden bölmeye çalışanlar; “HDP’nin 6 milyon Kürt oyu var”, “HDP Kürtleri temsil ediyor” gibi ifadelerle bazı vatandaşlarımızı Türk milletinin dışına itenler; etnik ve dinsel temelde partilerin bulunmasını onaylayanlar gerçek Atatürkçü değildir.

“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.”

Milli kültürümüzü hor görenler; milli ve manevi değerlerimize saldıranlar; Türkçe kelimeleri bir yana atıp, İngilizce sözcüklerle konuşmaya çalışanlar; Hollywood kültürünü halkımıza dayatanlar gerçek Atatürkçü değildir.

“…Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.”

Halkımızı sürekli aşağılayanlar, aptallıkla suçlayanlar, milletimizi ve Türkiye’yi beğenmeyip, başka milletlere hayranlık duyguları besleyenler, milli birlik ve beraberliğimiz bozacak eylemler içinde olanlar gerçek Atatürkçü değildir.  

“… milletimizin kuvvetli, mes’ut, müstekâr yaşaması için, devletin tamamiyle milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin iç teşkilatımıza tamamiyle uygun olması ve ona dayanması lazımdır. ‘Milli siyaset’ dediğim zaman, kastettiğim mana şudur: milli sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetlerimize dayanarak varlığımızı koruyup, memleketin dahili saadetine ve imarına çalışmak.”

Milli siyaseti terk edip, Batıcı zihniyet içinde, “Türkiye, ancak Batı ittifakı içinde güvenliğini koruyabilir” diyenler; savunmamızı NATO’ya havale etmek isteyenler gerçek Atatürkçü değildir.

“…vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”

Ülke ekonomisini IMF’nin egemenliğine terk etmek isteyenler, IMF yetkilileri ile otel odalarında gizli gizli görüşenler; Chatham House’u ziyaret edip, oralardan nasihatler alanlar, destek talep edenler gerçek Atatürkçü değildir.

“İstiklâl-i tam, bizim bugün deruhte ettiğimiz vazifenin ruh-u aslısıdır. İstiklâl-i tam denildiği zaman tabii ki siyasi, mali iktisadi adli, askeri, her hususta istiklâl-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet millet ve memleketin hakiki manasıyla bütün istiklalin mahrumiyeti demektir.”

Türkiye’yi ABD ve AB’nin güdümüne sokmak isteyenler; mali politikalarımızı Batılı çevrelerin önerilerine göre düzenlemek isteyenler; NATO’da kalmak için direnenler gerçek Atatürkçü değildir.

“Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.”

Türkiye’de insan hakları ve demokrasi yok deyip Amerika’nın ve Avrupa’nın müdahalesini talep edenler; onlardan demokrasi dilenenler gerçek Atatürkçü değildir.

“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe, bütün memleketin ve bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Zahiri (görünen) cephe ise; doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silah cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir. Fakat bu hal hiçbir vakit bir memleketi mahvedemez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan ve milletimizi esir ettiren, iç cephenin düşmesidir. Bu hakikati bizden iyi bilen düşmanlar, bu (iç) cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmış ve çalışmaktadırlar.”

İç cephemizi yıkmak ve zayıflatmak için, etnik ve dinsel inanç temelinde siyaset yapanlar; milli birliğimizi bozmaya çalışanlar; milletimizin özgüvenini sarsmak isteyenler; millet sevgisini ve kardeşlik duygusunu yok etmenin gayreti içinde olanlar gerçek Atatürkçü değildir.

Bu saydıklarımı yapanlar gerçek Atatürkçü olamaz,  ancak ‘imgesel Atatürkçü’ olabilirler.