17 Mart 2020 Salı


KORONAVİRÜS İLE İLGİLİ YANLIŞLAR VE DOĞRULAR

Medya ve sosyal medyada dolaşan bazı haber ve bilgiler doğru mu acaba? Cevapları aşağıda:

YANLIŞ: COVID-19’u tedavi eden aşı geliştirildi.
DOĞRU: Bugün için böyle bir aşı yok. Bilim adamları bunun için çalışıyor ama aşının geliştirilmesi ve insanlarda güvenli bir şekilde kullanılması için birkaç ay lazım.

YANLIŞ: Ağzını sirke, tuzlu su, yağ, alkol ve bunun gibi maddelerle gargara yaparsanız, bu sizi koranavirüsten korur.
DOĞRU: Bu maddelerle yapılacak gargaranın faydası yok. Kaldı ki, bazıları ağzınıza ve boğazınıza zarar verebilir. Korunmak istiyorsanız, ellerinizi sabun ve su ile sık sık yıkayınız. Öksüren, aksıran kimselerden uzak durunuz. Mecbur kalmadıkça, evden çıkmayınız.

YANLIŞ: Bu yeni virüs insanlar tarafında yaratıldı ve ortalığa salındı.
DOĞRU Virüsler zamanla değişebilir. Bu değişen virüsler hayvanlarda hastalık yapmaya başlayınca, insanlara da bulaşabilir. COVİD-19 da bu şekilde oluşmuştur.

YANLIŞ: Hastalığın yaygın olduğu ülkelerden gönderilen eşyalar insanları hasta edebilir.
DOĞRU: Bilim adamları bu virüsün eşyalar üzerinde en fazla 10-12 saat yaşayabildiğini söylemektedir. Birkaç günde gelen postların hastalık bulaştırma ihtimali yoktur. Eğer bir hasta 10-12 saat öncesinden eşyanın üzerine doğru öksürmüşse, bu hastalık nedeni olabilir.

YANLIŞ: Maske takmak insanları COVİD-19’a karşı korur.
DOĞRU: Belirli bazı modeller (ağza ve buruna çok iyi oturan ve filtre özelliği olan) sağlık personelini hastalanmış kimselere karşı korur. Bunun dışında herkesin maske takması önerilmemektedir. Ağzı ve burunu tam olarak kapatmayan maskelerin koruma özelliği yoktur. Elleri virüs ile bulaşmış kimseler maskelerin altından ağızlarına elleri ile dokunursa hastalık geçebilir. Hasta olanların maske takması diğer kimselere virüs bulaştırmaması açısından gereklidir.

YANLIŞ: Koranavirüs nemli ve sıcak havalarda bulaşıcıdır, soğuk ve kar virüsü öldürür.
DOĞRU: Soğuk ve kar virüsü öldürmez. İnsan vücudunun harareti dışarının sıcaklık derecesinden bağımsız olarak 36.5-37 derecedir. Havanın soğuk olması vücuttaki virüsü etkilemez.

YANLIŞ: Bu yeni tip virüs sinek ısırması ile insana geçebilir.
DOĞRU: Bu yeni koronavirüsün sinekler yolu ile insanlara geçtiğine dair bir örnek yok. Bu virüs solunum yolundan yayılmaktadır. Hastanın öksürüğü, soluması, aksırması ile ağzından çıkan damlacıklarda virüs bulunur. Bunlarla temas eden veya soluyan kimselere hastalık bulaşabilir. Diğer insanlardan en az 2 metre uzak durmak ve bulaşmış eşyalara dokunmamaya dikkat etmek lazım. Ellerin sık sık sabunla yıkanması gerekir.

YANLIŞ: Sarımsak, soğan, paça yemek insanları hastalığa karşı korur.
DOĞRU: Çok yanlış bir bilgi. Bu yiyeceklerin tüketilmesinin hastalığı önlediğine dair hiçbir kanıt yoktur.

YANLIŞ: Bazı antibiyotikler hastalığı tedavi edebilir.
DOĞRU: Antibiyotikler virüslere karşı etkili değildir, sadece bakterileri etkileyebilir. Antibiyotiklerin koronavirüsün hastalık yapmasını da önleyici etkisi yoktur. Hastalığı tedavi de edemez. Hastaneye yatırılınca bakterilerden etkilenmesin diye hastalara antibiyotik verilebilir.

YANLIŞ: COVİD-19 hastalık belirtileri olmayan bir kimseden diğer kişilere bulaşmaz.
DOĞRU: Hastalık belirtileri olmayan bir kimsenin hastalığı yayma ihtimali çok düşüktür.  Fakat virüs pozitif olan birçok kimsenin hastalığı çok hafif geçirebildiği de unutulmamalıdır. Bunlar hastalık yayabilir.

YANLIŞ: Sadece yaşlı kimseler hastalığa karşı hassastır.
DOĞU: Yaşı ne olursa olsun, herkes bu hastalığa yakalanabilir.  Yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar (Kalp hastalığı, diyabet, böbrek yetmezliği, astım gibi…) bu virüsten daha çok etkilenirler ve hastalık ağır seyreder. 

16 Mart 2020 Pazartesi


KORONAVİRÜS HAKKINDA SIK SORULAN SORULAR

Koranavirus değişik bir tip virüstür. Çok çeşidi vardır; bazıları hastalık yapabilir. Yeni tespit edilen ve yayılarak solunum sistemi hastalığı yapan tipin adı COVİD-19’dur.

COVİD-19 nasıl yayılır?

Mevcut bilgilere göre COVİD-19 insandan insana bulaşır. Toplum içinde yaygınlaşabilir. Özel bir bölgedeki bazı insanlara bulaşmış olabilir. Kimlere bulaştığı hastalık ortaya çıkmadan bilinmez. Dünya Sağlık Örgütü ve her devletin sağlık bakanlığı tarafında hastalık kayıt altına alınmaktadır. DTÖ 30 Ocak tarihinde, COVİD-19’un yaygınlaşmasını halk sağlığını tehdit eden acil durum olarak bildirmiştir.

COVİD-19’un kuluçka süresi ne kadardır?

Virüsün bulaştığı hastalarda 14 güne kadar belirtiler ortaya çıkabilir.

Posta yolu ile gelen eşyalar hastalığı bulaştırır mı?

Koronavirüs, yüzeyin durumuna, hava sıcaklığına ve çevre şartlarına bağlı olarak, eşyaların yüzeyinde birkaç saatten birkaç güne kadar canlı kalabilir.  Posta yolu ile gelen eşyalardan hastalık kapan bir hasta henüz rapor edilmemiştir. İnsanların sık sık dokunduğu kapı tokmağı, asansör düğmesi gibi şeylere temastan kaçınılmalıdır.

Seyahat iptal edilmeli mi?

Gidilecek ülkedeki hastalığın yaygınlığı önemlidir. Karar buna göre verilmelidir. Özellikle yaşlı ve hastalıklı kimseler, gemi turları gibi kalabalıkların seyahat ettiği yolculuklardan kaçınmalıdır. Uçakta hava filtre edildiğinden risk daha azdır.

Evcil hayvanlardan hastalık bulaşır mı?

Hayvanları hastalığı bulaştırdığına dair henüz bir kanıt yoktur ama bu virüs yeni olduğu için bu konuda dikkatli olmakta fayda vardır. Hayvanlara dokunulmuşsa ellerin çok iyi yıkanması gerekir. Yalamalarına izin verilmemelidir.

COVİD-19 sıcak havalarda yaşar mı?

Yaz günleri gibi sıcak havaların görüldüğü ülkelerde de koronavirüs etkili oluyor. Grip hastalığının yaz aylarında daha az görüldüğü biliniyor. Bu konuda kesin bilgiler yok. Araştırmalar devem ediyor.

Bu virüs ile birden fazla hastalanmak mümkün mü?

Bu konu ile ilgili olarak ilk hastalananlar üzerinde araştırmalar devam ediyor. Bazı kimselerde hastalık kaybolmasına rağmen virüs testi uzun süre pozitif çıkabiliyor. Bu sorunun cevabını vermek için araştırmaların sonucunu beklemek gerekiyor.

COVİD-19’un Belirtileri nelerdir?

Üç temel belirtisi var:

·         Öksürük
·         Ateş
·         Nefes darlığı

COVİD-19, seyrek olarak ciddi solunum problemlerine, böbrek yetmezliğine ve ölüme neden olabilir.
Bu belirtiler ortaya çıkınca, doktora veya sağlık kurumlarına gitmeden önce, doktor veya sağlık kurumlarına telefon ile haber vermek gerekir. Son 14 gün içinde hastalığın yaygın olduğu memleketlere gidilmişse veya bir COVİD-19 hastası ile yakınlaşılmışsa, ilgiliye telefon ile bilgi vermek gerekir. İlgili kişi adım adım ne yapılması gerektiğini söyler. Durum acil ise hemen 112 aranmalıdır.

COVİD-19 nasıl teşhis edilir?

COVİD-19 teşhisi, basit grip ve soğuk algınlığını taklit ettiğinden sadece muayene ile zor konulur. Hastalık, laboratuvar testleri ile anlaşılır.

COVİD-19 nasıl tedavi edilir?

Bu hastalığın özel bir tedavisi yoktur. Hastaya destekleyici tedavi uygulanır. Çok ciddi durumlarda araştırma aşamasındaki ilaçlar verilebilir.

Kimler COVİD-19’a karşı daha duyarlıdır?

Yaşlı kimseler ve şeker hastalığı olanlar, kalp rahatsızlığı bulunanlar, kanser ve akciğer hastaları gençlere ve sağlıklı kişilere göre çok daha hassastır.
Çocuklarda hastalık yetişkinlere göre daha hafif seyretmektedir.

Kimler maske takmalıdır?

Normal şahısların maske takmasına gerek yoktur. Solunum sistemi hastalığı olanlar hastalığı başkalarına bulaştırmamak için maske takmalıdır.

COVİD-19 öldürücü müdür?

15 Mart 2020 tarihine kadar, 5 833 ölüm bildirilmiştir. 73 068 hasta da iyileşmiştir.

COVİD-19’dan korunmak için ne yapmalı?

·         Eller en az 20 saniye süre ile sabun ve su ile sık sık yıkanmalı.
·         Mendile veya dirsek bükülerek kola doğru öksürülmelidir. Mendil çöpe atılmalıdır.
·         Yıkanmamış ellerle göze, ağza ve buruna dokunulmamalıdır.
·         Hastalardan, aksıran, öksüren kimselerden uzak durulmalıdır.
·         İnsanların sıklıkla dokunduğu şeylerin yüzeyleri dezenfekte edilmelidir.

11 Mart 2020 Çarşamba


GÜNÜMÜZÜN BİLGESİ PERİNÇEK

Türk tarihini incelediğimizde, büyük hükümdarların devrinde, onun etrafında çok değerli bilim, fen, sanat ve siyaset adamlarının olduğunu görüyoruz. Hükümdarlar, bu büyük insanları etrafında toplayıp onlara danışarak aldıkları kararlarla büyümüşler.

Eskiler hükümdarların yanındaki görmüş, geçirmiş, ilim irfan sahibi kimselere müşavir derlerdi, şimdilerde danışman deniyor. Bu danışmanlar sadece hanlara danışmanlık yapmaz, içinde bulundukları toplumu da aydınlatırlardı. Bu danışmanlar bazen de hükümdarın veziri olurdu.

Kaşgarlı Mahmud’un bildirdiğine göre, Büyük İskender’e mağlubiyet acısı yaşatan Türk hükümdarı ‘Şu’, bu başarısını bir ‘üge’’ye, yani yaşlı, başlı, bilgili, akıllı bir ordu komutanına ve onu tavsiye eden bir vezire borçludur.

Oğuz Kağan destanında da şu ifadeleri görmek mümkün: “Oğuz Kağan’ın yanında kır saçlı, ak sakallı, tecrübeli bir ihtiyar vardı. Bu anlayışlı adam, Oğuz Kağan’ın veziriydi. Adı Uluğ Türk’tü.” Oğuz Han bu Uluğ Türk’e danışarak elde ettiği başarılar ise ortada…

Dede Korku hikayeleri de bu gerçekleri anlatır. Kitaba adını veren Dede Korkut, kitaptaki ifade ile, “Oğuz’un tamam bilicisi”dir. Hükümdara öğüt verir, sözü hep doğrudur ve dinlenir.

İlteriş Kutluk Han’dan başlayarak Göktürklere kağanlık yapmış, 4 büyük Türk hükümdarı (Kapağan Han, Bilge Kağan, Kül Tigin)  vezir olarak kendilerine ‘Bilge Tonyukuk’u seçmişlerdi. Adı üstünde ‘Bilge’ Tonyukuk.

Osmanlı’nın yükselme dönemindeki bilge vezir ve hocaları anmadan olmaz: Şeyh Edebali, Hacı Bektaş Veli, Molla Gürani, Akşemsettin gibi çok sayıda ak saçlı, bilgili, akıllı vezirler padişahların yol göstericisi ve hocası olmuştur.   

Şinasi, Namık Kemal, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi fikir ve eylem adamlarının Cumhuriyet Devrimi’ndeki rolleri de inkâr edilemez.

Atatürk ise hem bilge kişiydi hem de devrimci bir kahramandı.

Türk milleti, bugünlere böyle bilge kişilerin yol göstericiliği ile başı dik, özgür bir millet olarak geldi.

Şüphesiz günümüzün bilge kişisi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’tir. Yıllardır, halkı ve yöneticileri bilgilendirmek ve uyarmak için kitaplar yayınlıyor; dergilerde, gazetelerde makaleler yazıyor; Kentten kente koşup konuşuyor, anlatıyor; televizyon kanallarına çıkıp günün önemli konularıyla ilgili olarak doğruları anlatıyor.

15 Temmuz gecesi, diğer liderler saklanacak yer ararken Perinçek, parti genel merkezine gelerek televizyona çıktı ve yaptığı uyarı ile darbe girişimini başarılı olmasını engelledi.

Silivri duvarlarını yıktı ve Türk ordusunu ve vatanseverleri tutsaklıkta kurtardı.

Binlerce genç yetiştirdi ve Türkiye’nin en az 40 yılını garanti altına aldı.  

Emperyalizmin Ermeni Soykırım yalanını AİHM kararı ile çöpe attı; Suriye’ye, İran’a, Rusya’ya ye kendisi gitti, ya heyetler gönderdi ve bu ülkeleri de uyararak hem bu ülkelerin hem Türkiye’nin emperyalist tuzaklar düşmesini önledi.

Yıllardır Türkiye’yi bölmeğe çalışan ve ekonomimizi borç batağına sokan sistemi Atlantik sisteminden bağlarımızdan kurtulmamızı ve Avrasya’daki onurlu yerimizi almamıza hizmet etti.

Sayın Perinçek, günümüzün Uluğ Türk’üdür, Bilge Tonyukuk’udur, Dede Korkut’udur, Nizâmülmülk’üdür.

Zamanımızın Alamut kalesi ise Amerika’dır; Hasan Sabbah’ı ise, Fethullah’tır, Öcalan’dır.  PKK ve FETÖ de günümüzün Haşhaşileridir. Amerika, İsrail güdümlü Haşhaşiler sadece bunlar da değil; kendisini Atatürkçü, liberal, solcu, dindar maskesi ile saklamaya çalışanlar da var.

Bu Haşhaşiler’in işi gücü Sayın Perinçek’e saldırmak. Televizyonlarda saldırıyorlar, gazetelerde saldırıyorlar, sosyal medyada saldırıyorlar. Boşuna çabalıyorlar. Perinçek asla yılmaz ve sadece Türk milletine değil, tüm mazlum milletlere hizmetten asla vaz geçmez.

Meşhur sözdür, “Yel kayadan bir şey koparamaz”. Bugüne kadar koparamadı, bundan sonra da koparamaz.


8 Mart 2020 Pazar

8 MART DÜNYA ÇALIŞAN KADINLAR GÜNÜ KUTLAMASI

İçinden çıktıkları toplumun değerlerinden uzaklaşmış, 8 Mart’ı bu değerlere isyan günü sanan kadınların;

Mehmetçik katillerini yandaş edinmiş, kol kola girip 8 Mart’ı kutlamaya kalkanların;

Emperyalizmin tuzağına düşmüş, Al Bayrak’ın “Al”ını unutmuş, Batı’nın turuncusuna, moruna bürünmüş olanların;

8 Mart’ı seksüel arzularının, tercihlerinin teşhiri edildiği gün sananların;

Değil ama,

Vatan uğruna şehit olmuş kahraman Mehmetçiklerimizin, polislerimizin analarının, bacılarının, eşlerinin;

Çocukları, eşleri, nişanlıları ve yiğitleri kutsal vatan toprağına verilirken, onları, ayakta “Vatan sağ olsun” diyerek Mehmetçik selamı ile uğurlayan kadınlarımızın;

HDP’nin kandırıp dağlara götürdüğü, çocuklarını HDP’den geri isteyen ve isterken de “Diyarbakır’da genç bırakmadınız ya cezaevinde ya da toprağın altında”, “Çocuklarımızı ABD uşaklığına gönderiyorsunuz”, “Başlarım sizin Kürdistan davanıza” diye haykıran Diyarbakır analarının;

Vatan savaşında, hain PKK’lılara karşı Mehmetçiklerimizle birlikte, omuz omuza çarpışan kadın askerlerimizin, polislerimizin;

Tarlada, bahçede, sıcak, soğuk, yağmur, çamur demeden çalışan, aklında emziremediği bebeği, elinde çapası ile ter döken kadınlarımızın,

Fabrikadaki, atölyedeki iş yerine gitmek için gün ağarmadan, sabahın ayazında, eli yüzü dona dona belediye otobüsü, bekleyen kadınlarımızın,

Esnaflık erkek işidir demeyip, dükkanlarında, atölyelerinde iş yerlerinde üreten, satan esnaf kadınlarımızın,

Uzak-yakın, köy-şehir, doğu-batı, gece-gündüz demeden yurdun her köşesine sağlık ve eğitim hizmeti götüren hemşirelerimizin, doktorlarımızın, öğretmenlerimizin;

Üniversitelerde, yüksek okullarda, bilgi üreten, gençlerimizi eğiten, bilimin aydınlığı ile toplumu aydınlatan öğretim görevlisi kadınlarımızın;

Ofislerde, bürolarda, halka hizmet götüren beyaz yakalı kadınlarımızın;

Mehmetçiklerimizi, Ayşeciklerimizi doğurup, büyüten ve vatan hizmetine sunan analarımızın;

Ülkemiz için fabrikalar kuran, üretim yapan, satan, yöneten iş kadınlarımızın;

Özetle, ülkemizin ve milletimizin birliği, dirliği ve refahı için alın teri akıtan, göz nuru döken, canını, oğlunu, eşini vatan bütünlüğü için feda eden, emperyalizmin kirli oyunlarına karşı direnen tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Çalışan Kadınlar Günü’nü kutluyorum. Hepsinin üreten ellerinden öpüyorum.

Biz sizlerle var olduk, sizlerle var olmaya devam edeceğiz. Minnet size, şükran size…

Prof. Dr. Eyup S. Karakaş
Vatan Partisi Kayseri İl Başkanı ve MKK Üyesi

5 Mart 2020 Perşembe

AMERİKAN RÜYASI BİTTİ                                                                                                                                                              

Eskilerin ‘Düvel-i Muazzama’ dediklerine bugün ‘sistem’ ya da Batılı emperyalist güçler diyebilirsiniz. Geçmişte bu güçlerin başını İngiltere ve Fransa çekerdi, şimdilere bu görevi Amerika yüklenmiş durumda. Türkiye Cumhuriyet, bu Düvel-i Muazzama’ya karşı savaşarak tam bağımsız bir ülke oldu.

Ne yazık ki, 1938’den sonra, Türkiye tam bağımsızlık anlayışını bir kenara itti ve Sistem’e bağlanmaya başladı.  Bu tarihten sonra, bağımsızlık ile birlikte Kemalizm de yok olmaya başladı.

1939-1950 yılları, İnönü’nün milli şef olarak ülkeyi yönettiği yıllardır. Batı’ya bağlanmanın başladığı bu yıllarda bri yandan Atatürk döneminin etkileri sürerken, öbür yandan önce İngiltere ve Fransa ile yapılan Üçlü İttifak Antlaşması’yla ve daha sonra da Amerika ile yapılan ikili Antlaşmalarla Türkiye emperyalizmin etkisine girmeye başladı. 19 Ekim 1939Da antlaşmanın imza töreninde konuşan dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir.” dedi.

Atatürk’ün devamlı Dışişleri bakanlığını yapan Tevfik Rüştü Aras anlaşma için, “Yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim, zararları ise meydanda” dedi. Bu ittifak anlaşması ile Kemalist dış politika terk edilmiş oldu. Böylece Batı’ya bağlanma süreci de başladı.

Atatürk hastalığı döneminde, “Türkiye tarafsız kalmalıdır. Herhangi bir ittifak içine girmemelidir. Diyor ve “İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı devletler ile siyasetimizi çok dikkatli tespit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz” diyerek vasiyette bulunmuştu.

AMERİKA İLE YAPILAN İKİLİ ANTLAŞMALAR

İnönü’nün Amerika ile yaptığı ilk anlaşma ekonomi ile ilgiliydi. 5 Nisan 1939 tarihinde, ABD’ye ticari imtiyazlar tanıyan ir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma ile Amerika sanayi mallarına %12 ile %80 arasında gümrük indirimi uygulanmaya başlandı.  

Bunu diğer anlaşmalar takip etti. 23 Şubat 1945’de “Borç Verme ve Kiralama Anlaşması”, 27 Şubat 1946’da “Kredi Anlaşması”, 7 Mayıs 1946’da “Borçların Tasfiyesi İle ilgili Anlaşma”, 12 Temmuz 1947’de “Askeri Yardım Anlaşması”, 27 Aralık 1949’da “Eğitim Anlaşması” imzalandı.

Amerikan himayesine sığınmamızın tarihi ise daha eski; 12 Temmuz 1947 tarihinde ABD ile imzalanan askeri yardım anlaşması Truman Doktrini’nin bir sonucudur.  İnönü’yü de çok mutlu etmiş ve halka da şu şekilde takdim etmiştir: “Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin memleketimiz ve milletimiz hakkında, beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı, her Türk candan alkışlamalıdır.”

Anlaşmanın başlangıcı ise oldukça ilginç: “Türkiye Hükümeti, Türkiye'nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için İhtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomisinin istikrarını muhafazaya devam maksadıyla Birleşik Devletler Hükümetinin yardımım istediğinden; ve…”

Durum apaçık ortada, tam bağımsızlık ilkesi doğrultunda, emperyalizme karşı savaşarak devlet kurmuş Türk milletinin hükümeti, en büyük emperyalist devletten özgür ve bağımsız kalmak için yardım dilenmiş.

DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI

1950 yılında iktidar olan Demokrat Parti de Amerika’ya bağımlı politikalar izlemeye devam etti. Dış politikadaki ilk icraatı, Kore’ye asker göndermek oldu. Arkasında NATO’ya girildi. Emperyalizme karşı Milli Kurtuluş Savaşı veren Cezayir, Fas ve Tunus’a değil de Batılı güçlere destek verildi.

Ekonomik olarak da Amerika’ya büyük tavizler verildi. “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” ve “Petrol kanunu” çıkarıldı. Batılı kaynaklardan aşırı miktarda borç alındı. O kadar çok borçlanıldı ki, Türkiye bu borçları ödeyemez duruma geldi.

Daha Önce İnönü hükümetinin bakanı olan Nihat Erim, Türkiye küçük Amerika olacaktır” demişti. Aynı sözü Celal Bayar da dile getirdi.

DP parti bağımlılığı o denli artırdı ki, herhangi bir tehdit durumunda ve çağrı üzerine, Amerika’nın Türkiye’ye askeri müdahale etme yetkisini bile verdi.

1980 DARBESİ

Amerika bir ülkede yönetime el koymak isterse, o ülkede önce bir kaos ortamı oluşturur. Arkasından da kurtarıcı olarak kendi adamını başa geçirir. 1980 darbesi de bu yöntemle gerçekleşti. Sonuçta Türkiye hem siyasi hem de ekonomik olarak Amerika’ya iyice bağlandı ve yarı uydu durumuna düştü.

Özal ekonomiyi tamamen Batı’nın büyük sermayesinin kontrolüne verdi. Serbest ticaret ve dünya ile bütünleşme adı altında kaynaklarımız sömürüye açık hale getirildi. Türkiye borç batağına batmağa başladı.

Toplumda Batı hayranlığı o dereceye ulaştı ki, emperyalizmin ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiği halkımız tarafından anlaşılamadı. Antiemperyalist bilinç yok edildi. Atatürk övülerek, Kemalizm yok edildi. Atatürkçülük, Batı tarzı bir hayat yaşamak şeklinde algılanmaya başlandı.

ERDOĞAN GÜL FETHULLAH DÖNEMİ

Ülkede ekonomik kriz yaratılarak Kemal Derviş Amerika’dan kurtarıcı olarak gönderildi. Derviş özelleştirilmelerin hızlanmasını sağladı. Batı sermayesine güvence veren ve ülkeye girişi kolaylaştıran yasal düzenlemeler yaptırdı. Bunla da yetinmedi, AKP’nin iktidara gelmesi için, Ecevit hükümetinin desteğini dağıttı ve ülkenin 2002 yılında seçime gitmesinin şartlarını hazırladı.   
2002 Milletvekili seçimleri bir Amerikan projesiydi. Bu seçimin sonucunda Amerika’ya bağlılık sözü veren Erdoğan, Gül ve Fethullah üçlüsü iktidar oldu. Amerika’nın istediği olmuştu. Başta BOP olmak üzere Türkiye ile ilgili projelere evet diyecek ve destekleyecek bir iktidar oluşmuştu.

Abdullah Gül, Colin Powell ile imzaladığı, 2 sayfa, 9 maddelik anlaşmanın gerekleri yapılmaya başlandı. Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslarla, aralarında başta Genel Kurmay Başkanı ve yüzlerce subay ve Vatan partisi yöneticileri olmak üzere Amerika projelerine direnecek güçler hapislere atıldı.

PKK ve onun lideri Öcalan ile birlikte, içinde Türk sözcüğü geçmeyen ve Türkiye’yi bölünmeye götürecek olan bir anaysa yapılması için çalışmalar başladı. PKK’nın Güneydoğu bölgesinde egemen olmasına izin verildi. FETÖ üyeleri devletin tüm kurumlarına yerleştirildi. Açılım süreci adı altında Türkiye’nin bölünmesi için çalışmalar hızlandı. Amerika ne istediyse olmaya başladı.

BAĞLAR ÇÖZÜLMEYE BAŞLANDI

Ne olduysa, 2014 yılında oldu. Türkiye’nin milli güçleri, 1940’lı yıllardan bu yana bağlandığı Amerika’dan Türkiye’yi koparmaya başladılar. Önce Silivri duvarları yıkıldı ve vatan sever aydınlar ve askerler özgürlüğüne kavuştu. Yeni bir anayasa yapılmasından vazgeçildi. Açılım siyasetlerine son verildi. PKK, 24 Temmuz’dan itibaren, Güney Doğu’da kendi açtığı hendeklere gömüldü.

Amerika bu gelişmelere, 15/16 Temmuz 2015 gecesi TSK içerisine yerleşmiş FETÖ unsurları ile bir darbe teşebbüsünde bulunarak cevap verdi. O gece Ankara ve İstanbul’da Türk-Amerikan savaşı cereyan etti. Kahraman ordumuz, polislerimiz ve halkımız Amerika’yı yendi. FETÖ adlı Gladio büyük darbe aldı. Milletimiz de Amerika’nın gerçek yüzünü görmüş oldu.

Amerika’nın ‘Kürdistan’ adı altında kurmak istediği ikinci İsrail devleti TSK’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile önlendi. 

Atatürk’ün ölümü ile bağlandığımız Atlantik sistemi ve Amerika ile aramız açıldı. Bağlar teker teker sökülmeye başladı. Hem de Amerika’nın iktidar olması için büyük çaba harcadığı bir iktidar döneminde…

AMERİKA’NIN YENİ İKTİDAR PROJESİ

Amerikan devletinin önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili, “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı raporu ve birlikte Türkiye’deki siyasi gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Amerika’nın yeni bir iktidar projesi yürütmekte olduğu görülüyor.  

Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığını yazıp ağlarken, diğer yandan da ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.

60 yılı aşkın bir süredir, Akdeniz bölgesinde ve Batı Asya’da Türkiye ve Amerika’nın stratejik ortak olduğu yazılarak başlayan raporun bir yerinde şöyle diyor: “Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca Erdoğan, MHP’li ortaklarının teşviki ile farklı derecelerde ABD ve diğer NATO müttefiklerinin çıkarlarına ters düşen iddialı dış politika ve savunma politikaları izleyecek gibi görünüyor. Türkiye’de bu dönemde uygun bir koalisyon ortaya çıkacak, Erdoğan ve AKP’yi 2023’ten sonra iktidardan ayıracak olursa, 2018 seçimlerinde NATO müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkileri canlandırmayı savunan siyasi programlar açıklayan önde gelen üç muhalefet partisinden daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir.”

Amerika’nın güvendiği ‘üç muhalefet partisi’ belli: CHP, İYİP ve HDP. Siz buna SP ve Gül, Babacan, Davutoğlu ekibini de katın işte size yeni iktidar modeli. Bu

Abdullah Gül’ün “Siyasal İslam çöktü”, “Muhafazakârlar ulusalcı oldu” sözleri de dikkate alındığında, Amerika’nın artık siyasal İslamcılarla birlikte hareket etmekten vazgeçtiği anlaşılıyor. Anlaşılan, Amerika’nın yeni ortakları sahte solcular, poster Atatürkçüleri, NATO bağımlısı Türkçüler ve Batıcı liberaller olacak.

Bu modelin iktidar olma şansı yok çünkü milletimizin büyük çoğunluğu Amerika’nın gerçek yüzünü artık görüyor. Atlantik sistemi içinde kaldıkça sorunlarının ağırlaşacağının farkında.

Ve Türk milleti şunu anladı ki, daha güvenli ve müreffeh bir hayat Avrasya’da mümkün. Zaten Atatürk de “Biz Asyaî bir milletiz” demişti

20 Şubat 2020 Perşembe


MEHMETÇİK TÜRK MİLLETİNİN ASKERİDİR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İdlib'le ilgili olarak da şunları söylediğini gazetelerde öğreniyoruz:

"Rejimin çekilmesi için son günler, artık son ikazlarımızı yapıyoruz. İdlib Harekâtı artık an meselesidir. Rejime ve onu cesaretlendirenlere İdlib’i bırakmayacağız. Her operasyonda olduğu gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. Bir gece ansızın geldiğimizde adıyla, şanıyla, her şeyiyle geliriz. Ne pahasına olursa olsun İdlib’i hem Türkiye hem de bölge halkı açısından güvenli bir yer haline dönüştürmekte kararlıyız."

Sayın Erdoğan, İdlib’in Türkiye için güvenli bir yer olması için bir harekâttan söz ediyor.

İdlib’i Türkiye açısından güvensiz bir bölge kılan oraya yerleşen terör örgütleri değil mi? Bu teröristler, ABD’nin kendilerine verdiği rolü oynayıp, Fırat’ın doğusuna egemen olduktan sonra bu bölgeyi, gene ABD’nin isteği ile PKK/PYD’ye teslim etmedi mi? İdlib’i güvensiz hale getiren güçler bu teröristler değil mi?
Rusya ve İran destekli Suriye ordusunun bölgeyi bu teröristlerden temizlemesi ve Suriye devletinin bu bölgede egemen olması, İdlib’i bölge halkı açısından da Türkiye açısından da güvenli kılar.    

Bu gerçek ortada iken, bir gece ansızın ‘anıyla şanıyla, her şeyimizle’ gitmenin tek bir gerekçesi olabilir; Heyet Tahrir el Şam örgütünün bölgede varlığını sürdürmesine yardımcı olmak.

Şimdi biz bunun için mi Mehmetçiğimizi kanlı bir savaşın içine yollayacağız? Bunu Türk milli asla kabul etmez.

ABD, bu bölgede, “Sünni İdlib özerk devleti” kurmak istiyor bu isteklerini farklı şekillerde defalarca söylediler, rapor halinde yazdılar. Türk milletinin böyle bir isteği yok. İdlib’e bu amaçla yapılacak harekât, ABD’nin projesini gerçekleştirmeye yönelik olacaktır.

Mehmetçik Türk milletinin askeridir. Bugüne kadar ABD’nin kara gücüm dediği PKK/PYD ile savaşan Mehmetçik, Amerika-İsrail projelerinin savaşçısı olamaz.

Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini istediğini Rusya ve İran ile birlikte imza altına almıştı. Bu harekât, bu imzanın da inkârı anlamını taşır. Bu inkâr, Türkiye’yi Batı Asya’da, Doğu Akdeniz’de mücadele ettiği gerçek düşmanları karşısında yalnızlığa iter.

Trump’ın ‘Türkiye’yi İdlib konusunda destekliyoruz’ sözü önemlidir ve muhakkak dikkate alınmalıdır. Bu söz hayrımıza söylenmiş bir ifade değildir.

Ekonomik durum giderek kötüleşirken, Sayın Erdoğan’ın İdlib ve ‘Kanal İstanbul’ konusundaki ısrarı onun iktidarının sonunu getireceğe benziyor.

Türkiye yönetiminde söz sahibi olan herkesi aklıselime davet ediyoruz. Türkiye’nin geleceğini riske atmaya hiç kimsenin hakkı yok.


11 Şubat 2020 Salı


CUMHURİYETİ YAŞATMAK

Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) Kayseri Şubesi’nin düzenlediği ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ev sahipliği yaptığı “Cumhuriyet’i Yaşatmak” başlıklı toplantıda yaptığım konuşmanın özeti:

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Sakarya muharebeleri sırasında Meclis’e şöyle sesleniyordu: «Giydiğimiz kefen, yediğimiz zehir olsun… yeter ki düşmanı kovunuz». O günkü bu kahraman kadınların devamı bugünkü Cumhuriyet Kadınları Derneğinin çok saygın üyeleridir. Sizlerin mücadelesini takdirle ve saygıyla karşılıyorum.

CKD’den bir konuşma yapmam istendiğinde hemen e hiç tereddüt göstermeden, konumuz “Cumhuriyet’i yaşatmak” olsun dedim. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, Atatürk’ün bizlere yüklediği birinci görevin Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak olması. İkincisi de babamın vasiyeti.  

Ben Tunceli’nin Çemişgezek ilçesinde doğdum Babam Hozatlıydı. Bana hep şunu derdi: “Cumhuriyet Dersim’i Tunceli yaptığı için ben okudum memur oldum, seni de okuttum. Eğer bu havali Dersim olarak kalsaydı, sen şimdi ya bir ağanın marabasıydın ya da bir şeyhin müridi. Ağaya direnmeye kalksaydın da başın taşla ezilmiş, ölmüştün. Sana vasiyetimdir, Cumhuriyet’in değerini bil ve onu koru, yaşat.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR MİLLİ DEVLETTİR

Türkiye Cumhuriyet bir milli devlettir. Her milli devletin olduğu gibi, devletimiz de üç ana esasa dayanır: Vatan, millet ve egemenlik.

Vatanımızın sınırlarını, 1914 yılında başlayan ve 1922 yılı Ağustos ayında biten büyük savaş sonucunda belirledik. Bu savaşı Batı emperyalizminin önemli güçleri olan İngilizlere, Fransızlara ve onların üzerimize sürdüğü Yunanlılara karşı verdik ve kazandık. Hatay’ı sonradan sınırlarımız içine aldık. İki değerli amiralimiz Soner Polat ve Cem Gürdeniz, mavi vatan kavramını gündeme taşıdılar. Denizlerdeki münhasır ekonomik bölgelerimizi de ‘Mavi Vatan’ olarak ilan ettik.

Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”  veciz ifadesiyle, milli devletin Türk milletine ait olduğunu net bir şekilde anlatmıştı. 1924 anayasasına, Türk milletinin tarifi, “"Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibariyle Türk denilir» şeklinde yapılmıştı. Şimdiki anayasamızın 66. Maddesinde ise, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” diye ifade edilmiştir.

Türk milleti içerisinde farklı etnik kökenden insanlar vardır ama tarifler nettir. Cumhuriyet ile birlikte hepimiz Türk milleti olarak birleştik. Etnik ve dini inanç farklılıkları bu birleşmeye engel değildir.

Atatürk’ün şu sözlerini de unutmamak gerek: "Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”

EGEMENLİK

Bir milli devlette egemenlik millete aitse, o devlet bir cumhuriyettir. Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk milleti egemendir. Egemenliği ikiye ayırmak mümkün: içerde “millet egemenliği (Hakimiyet-i Milliye)”; dışarıya karşı “tam bağımsızlık (İstiklal-i Tam)”.

23 Nisan 1920 tarihinde Millet Meclisi’nin açılması ve Türk milletinin kaderini eline almasıyla birlikte Cumhuriyet kurulmuş oldu. 29 Ekim 1923 tarihinde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu tüm dünyaya ilan edildi. 1914 yılında başlayan istiklal mücadelemiz böylece başarıya ulaşmış oldu.

Millet egemenliğinin devamı için; devletin üç kuvveti (yasama, yürütme, yargı), otoritesini milletten alacak; kuvvetler ayrılığı prensibi geçerli olacak, yönetim, millete (millet meclisine) hesap verecek, insanlar özgür olacak. Bu ilkelerdeki aksaklık egemenlimizi zedeler.

TEHDİT VE TEHLİKELER

Bugün için Cumhuriyet’imiz 3 önemli tehlike ile karşı karşıyadır. Sorunları şöyle sıralayabiliriz: Vatan bütünlüğünün korunması, ekonomik durum ve gerici akımlar. Elbette en önemlisi vatan bütünlüğünün korunmasıdır.

VATANIN BÜTÜNLÜĞÜ

Atatürk’ün dediği gibi; “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır”. Onun için önce vatan diyoruz. Çünkü vatan olmazsa, egemenlik olmaz, bağımsızlık olmaz, demokrasi olmaz, refah olmaz ve namus ve ırzımız da tehlikeye girer.
Dün mütareke döneminde imzalanan Sevr ne ise, bugünün BOP’u da odur. Her ikisinde de Fırat’ın doğusunda bir kukla devlet kurulması hedeflenmiştir. Amerika-İsrail, PKK’yı maşa olarak kullanarak ülkemizi bölmeye kalktı. Kahraman askerimiz, polisimiz ve korucularımız PKK’yı kendi açtıkları hendeklere gömdü. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen adı Kürdistan olarak planlanan ikinci İsrail devletinin kurulmasını Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatları ile önledi.

Bu mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi Cumhuriyeti’mizi korumak içine en önemli eylemdir. PKK’ya ve onun siyasi uzantılarına asla taviz verilmemelidir. Atatürkçülüğün de gereği budur.

EKONOMİK DURUM

Özellikle 1980 yılından bu yana uygulanan, adına neoliberal ekonomi denilen program sonucunda Türkiye borç batağına saplanmış durumda. Herkes borçlu, millet borçlu, devlet borçlu. Kredi kartı borçları 8 Milyar dolar. Dış borç 500 Milyar dolara dayanmış, bu yıl ödenecek acil borç 180 Milyar dolar. Yıllık dış ticaret açığı 77 Milyar dolar. Dış ödemeler açığı yıllık 55 Milyar dolar.

İflaslar başladı, devamı kapıda. Fabrikalar, iş yerleri kapanıyor, işçiler sokağa atılıyor. Son yıl işsiz kalanların sayısı 1 milyona dayanmış. Üç gençten biri işsiz. Çiftçinin ürünü para etmiyor. Toprağı sürmek, tohum ve gübre atmak, ilaç kullanmak için elde para yok. Çarşılarda işler kesat. Sanayici ve tüccar zor durumda.

Bütçe açığı, 2019 yılı Ocak Şubat ayları toplamı 11 Milyar Türk Lirasının üstüne çıkmış. Geçen yılın 47 katı. İstanbul Borsasında 57 Milyar Dolar yabancı sermaye var.  Dış güçlere tertipler düzenleme olanağı veriyor.

Bu ekonomik durum en çok milli devletleri parçalamak isteyen güçleri sevindiriyor. Bu güçler milli devletlere şunları dayatıyor:

Milli egemenlik ve tam bağımsızlık ilkelerinden taviz verilecek. Devlet piyasanın ve Uluslararası şirketlerin hizmetine girecek. Mal ve sermayenin dolaşımı için gümrük duvarları yıkılacak. Sosyal devlet ilkeleri terk edilecek. Ülke topraklarının yabancılara satışındaki engeller kaldırılacak. Devlet yatırımları özelleştirilecek.

Bu dayatmaları kabullenmek ve bu ekonomik programda ısrar etmek Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük bir yıkım olur. Türkiye süratle Borçlanma ekonomisinden vaz geçip, üretim ekonomisine geçmelidir.

Atatürk’ün «Köylü milletin efendisidir» sözüne uygun olarak üretici baş tacı yapılmalıdır. Sıcak para komisyoncularının, döviz-borsa vurguncularının, tarikat-cemaat soyguncularının değil, üreticilerin egemen olduğu bir ekonomik sistem kurulmalıdır.

GERİCİ AKIMLAR

Atatürk’ün şu iki cümlesi Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatıdır: «Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.» “Cumhuriyet, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller istemektedir...”

Ne yazık ki, 1938 yılında Atatürk’ün vefatıyla birlikte irticai akımlar toplum hayatını ciddi biçimde etkilemeye başladı. Son yıllarda ise bu etki zirve yaptı. Amerikancı bir darbede FETÖ’nün nasıl bir görev yüklendiğini hep beraber gördük.

Aklını ve gönlünü şeyhe bağlamış, sorgulamayan, araştırmayan bir insanın fikri de vicdanı da özgür değildir. Böyle bir toplumda millet değil, şeyhler eğmen olur.

Türkiye çocuklarını, gençlerini şeyhlerin, dervişlerin tasallutundan kurtarması gerekir. Cumhuriyetin Teminatı her bakımdan özgür olabilen insanlardır. Atatürk’ün şu uyarısı hep aklımızda olmalıdır:

“Bizi yanlış yola sevkeden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.”

TÜRK DEVRİMİ EŞSİZDİR

Türkiye Cumhuriyet’i «Milli Demokratik Devrim» sonucu kurulmuştur.  Bu devrim sonucu egemenlik, padişahtan millete geçmiştir. Bu devrimin adı «Türk Devrimi»dir.  Türk Devrimi’ne sahip çıkmadan Cumhuriyet’e sahip çıkılamaz.

Türk Devrimi, birbirini takip eden şu devrimlerin son halkasıdır: Sened-i İttifak, 1808, Tanzimat Fermanı 1839, Islahat Fermanı 1859, Kanun-i Esasi 1876, 1908 Devrimi, Millet Meclisi Açıldı 1920 ve nihayet; Cumhuriyet’in İlanı 1923.

Cumhuriyeti korumak yetmez, Kemalist devrimi tamamlamak gerekir. Bunun için yeni devrimlere ihtiyaç var. Nereye kadar devrim derseniz, Atatürk’ün işaret ettiği toplumsal ve siyasal yapı kurulana kadar.

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”.  ”…insanlığa müteveccih fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir halet-i İçtimaiyeye kavuşacaktır. Bizim milletimiz o zaman bu gayeye vasıl olan milletler arasında tekaddümüyle cidden iftihar edecektir…”

KARŞI DEVRİMCİLERE DİKKAT

Cumhuriyeti korumak için karşı devrimcilere dikkat etmeliyiz. Sıralayalım bu karşı devrimcileri:

Vatanımızı bölmeye kalkanlar; mezhep, dini inanç ve etnik farklılıkları kullanarak milli birliğimizi bozmaya kalkanlar; egemenliği milletten almaya kalkanlar; siyasi, askeri, mali, kültürel, ekonomik, adli bağımsızlığımızı yok etmek isteyenler; milli, laik devlet yapımızı bozmaya çalışanlar; milli kültürümüzü bozmaya çalışanlar.

SONSUZLUĞA KADAR CUMHURİYET

Atatürk diyor ki, «İki Mustafa Kemal var. Biri ben, fert olan, fani olan Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal'den ise ancak "Biz" diye bahsedebilirim. Yani sizler, çalışan köylü, uyanık, münevver, milliyetperver vatandaşlar... İşte o Mustafa Kemal ölmez.»

Mustafa Kemallere güveniyoruz; Mustafa Kemallerin yenilmeyeceğini biliyoruz. Bu güven ve kararlılık içinde Atatürk’le birlikte haykırıyoruz: “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır”.