9 Şubat 2015 Pazartesi

SAFLAR

Gazetelere bakarken gözüme bir başlık ilişti. Bir iktidar yetkilisi “CHP, MHP ve HDP” aynı safta demiş. Bir bakıma doğru söylemiş, CHP, MHP ve HDP muhalefette, AKP iktidarda. Bu bir saflaşma sayılır mı bilmiyorum ama Türkiye’de gerçek anlamı ile bir saflaşma var:

Bir yanda milli güçler, diğer yanda küresel güçler.  

Bir yanda milli devleti yani Cumhuriyet’i yaşatmaya çalışanlar, diğer yanda Cumhuriyet ile hesabı olup da küresel güçlerle iş birliği yapanlar.

Bir yanda vatanın ve milletinin birliğini korumaya çalışanlar, diğer yanda Güneydoğumuzda farklı bir millet yaşıyor deyip vatanı milleti bölmeye çalışanlar.

Bir yanda Atatürk’e ve onun devrim ve ilkelerine sahip çıkanlar, diğer yanda Atatürk’e Ayyaş deyip, Cumhuriyet’in kazanımlarını inkâr edenler.

Bir yanda vatan topraklarına, dağlarına, ormanlarına, derelerine sahip çıkanlar bir yanda bunları yandaşlara, yabancılara adeta hediye edenler.

Bir yanda Karabükleri, Ereğlileri, Seydişehirleri, Etibankları, Sümerbankları, Tüpraşları, Telekomları, SEKA’ları, Etibankları kuranlar ve yaşatanlar, diğer yandan bunları ona, buna satanlar.

Bir yanda halkın egemenliğini, demokrasiyi, özgürlüğü isteyenler, diğer yanda adım adım diktaya gidenler.

Bir yanda yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayırımı diyenler, diğer yanda devletin tüm güçlerini elinde toplayanlar.

Bir yanda özgür basın, özgür medya diyenler, diğer yanda baskı ile, havuz parası ile medyayı yandaş hale getirenler.

Bir yanda din ve vicdan hürriyetine ve laikliğe inanmış kimseler, diğer yanda Allah ile halkı aldatanlar.

Bir yanda göğsünü gere gere “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykıranlar, diğer yanda Türk milliyetini ayaklar altına alanlar.

Ben safları yazdım. Hangi parti hangi safta aziz halkımız bilmektedir ve yakın zamanda da gereğini yapacaktır.
  

7 Şubat 2015 Cumartesi

ABD, CHP VE CEMAAT

Hükümet ve Cemaat arsında süren gerginlik  ve çatışmada yeni iki taraftar ortaya çıktı. Amerikan Kongresi'nin 88 üyesi ABD Dışişleri Bakanı Kerry'ye bir mektup yazarak Kerry'den Türkiye'de Gülen bağlantılı gazetecilere yönelik son göz altılar nedeniyle Erdoğan Yönetimi ile görüşmesi istendi. Kongre üyelerinin mektubundaki ifadeler şöyle:

“Türkiye’de Türk medya mensuplarına yönelik son gözaltılardan derin endişe duyuyoruz. Güçlü bir demokrasi, gelişmek için hem hoşgörü hem şeffaflık gerektirir ama Türk Hükümeti’nin hükümete muhalif sesleri korkutma, gözaltına alma, baskı altında tutma kararı, Türkiye’nin sahip olduğunu iddia ettiği tüm demokratik ilkelere bir tehdittir.
Birçok gazete haberine göre, Türkiye’nin çok satan günlük gazetesi Zaman’ın genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Medya Grubu’nun CEO’su Hidayet Karaca, 14 Aralık 2014’te soru işareti uyandıran suçlamalarla gözaltına alınınca, gözaltına alınan basın ve medya mensuplarının sayısı 29’a yükseldi. Bu medya mensuplarının Erdoğan Yönetimi’nin muhalifi olarak bilinen İslam âlimi Fethullah Gülen’le bağları var. Maalesef Hidayet Karaca halen tutuklu olarak yargılanmayı bekliyor.”
Türkiye’de daha önce de gazeteciler tutuklandı, ABD’den  ses çıkmadı. Türk Ordusu kumpaslarla, sahte delillerle tasfiye edilmeye çalışıldı, ABD sesini çıkarmadı.  Bilim adamları, aydınlar yalancı tanıkların ifadesi dikkate alınarak hapsedildi, ABD gene ses çıkarmadı. Ne zaman ki Cemaate dokunuldu, ABD  hemen tepki vermeye başladı. Cemaatin arkasında kim var, ortaya çıktı.
İşin garibi Kılıçdaroğlu da birden celallendi, yeniden kurtuluş savaşı vermekten söz etti. İnsanları direnmeye, sokağa çağırdı. O Kılıçdaroğu ki, Haziran direnişinin ikinci haftasında CHP’lileri sokaktan, meydanlardan geri çekmişti.
Aydınlar, komutanlar, gazeteceler, bilim adamları tutuklanıp, Silivri’ye, Hasdal’a, Mamak’a yollanırken bu kadar sert tepki vermeyen CHP lideri, Bank Asya’ya TMSF’nin el koymasını takip eden günde bu şekilde konuşması oldukça manidar. Kılıçdaroğlu,  bu beyanatı ile Cemaat, iktidar savaşındaki tarafını belli etmiş oldu.
 Sokağa çıkacakmış, kurtuluş savaşını yeniden başlatacakmış. Kurtuluş savaşını Mustafa Kemal Atatürk’ün etrafında toplanan vatanseverler verdi. Peki, kendisi ne yapıyor? Atatürkçü, ulusalcı kimliği ile tanınan milletvekillerini ya partiden ihraç ediyor, ya da baskı ile partiden uzaklaştırıyor. Etrafına Atatürk’e küfredenleri, CIA bağlantılıları, sermayenin adamlarını, Ekmeleddinleri, Sarıgülleri topluyor. Bunlarla kurtuluş savaşı verecekmiş. Kendisi daha birkaç ay önce orduları Kobani’ye yolluyordu. Şimdi savaşı yurt içinde verecek. Ulusalcılıktan uzaklaşarak kurtuluş savaşı verilmez.

Bu iki olay gösteriyor ki, hükümet cemaat savaşında ABD ve CHP Cemaat’in yanındadır. Durum bu olduğuna göre,  Bu iktidarı istemeyenlerin, biz Atatürkçüyüz, biz devrimciyiz, biz milliyetçiyiz diyenlerin CHP ile işi olamaz. Yeni bir oluşum şarttır ve o oluşum da gerçekleşmek üzeredir. 15 Şubat beklenmelidir.

5 Şubat 2015 Perşembe

VERSİN DE GÖRELİM

Kayseri Düşünce Okulu Genel Koordinatörü Sayın Ferhat Akmermer Yaptığı bir konuşmada şöyle demiş: “Türkiye, bütün dikkatlerini çözüm sürecine çevirmiştir. Türkiye’nin gelişmesi, kalkınması ve refah seviyesinin yükseltilmesi için bu sürecin kesinlikle başarıya ulaşması gerekir”.Anladığımız kadarı ile çözüm süreci başarılı olmazsa Türkiye refaha ulaşamayacak. Peki şimdi sormak lazım: Çözüm süreci başarıya ulaştığında Güneydoğu’da ne olacak? Ne olacak da Türkiye bu sayede refahı yakalayacak?
 
Çözüm süreci sonunda hedeflenen husus “Kürt Sorunu”nu ortadan kaldırmak olarak görülüyor. Kürt sorunu denilen şey aslında Osmanlı devleti zamanındaki “Şark Sorunu”nun çağımıza uyarlanmış şeklidir. Türkleri Avrupa’da istemeyen batılı güçler, bizleri Anadolu’nun ortasında küçük bir devlet içinde hapsetmeye çalıştılar. Birinci Cihan Harbi sonunda bu emellerine kavuşmalarına ramak kaldı. Sevr’i O zamanki Osmanlı Hükümeti’ne kabul ettirdiler. Mustafa Kemal önderliğinde çok büyük bir istiklal mücadelesi veren milletimiz Sevr’i yırttı ve Lozan’ı imzalayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni tescil ettirdi.
 
Lozan’ı içlerine sindiremeyen güçler Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) devreye soktular.  Bu  proje ile Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini ilan ettiler. Bu projeye göre bizim Güneydoğu sınırımız değişecek ve bizden koparılan topraklar kurulacak kukla devlete katılacaktı. Bu amaçla “Kürt Sorunu”nu azdırdılar. PKK örgütünü maşa ve piyon olarak kullandılar.
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu örgüt ile birlikte konuyu müzakere ederek soruna bir çare bulacakmış. “Çözüm süreci” denilen şey işte bu. Yani masanın bir tarafında PKK var, diğer tarafında bizim hükümetimiz. Masanın bir ucundaki bu PKK’yı iyi tanımak lazım: Bu örgütün başı adada, gövdesi dağda, kol ve elleri kırsalda ve şehirlerde, temsilcileri Ankara’da, borazanları da televizyonlarda ve arkalarında da ABD ve AB. Bu eli silahlı ve kanlı örgüt açık bir şekilde sırasıyla demokratik özerklik, federatif devlet ve son aşamada da bağımsız devlet istiyor. Bu istekleri olmazsa kan dökmeye devam edeceklerini alenen söylüyor. Hükümetimizin çözüm süreci kapsamında görüştüğü ve beraberce anayasa yapmak istediği örgüt işte böyle bir örgüt.
 
PKK açısında çözüm süreci ancak bağımsız bir devlet kurulunca sona erecek. Bu açık ama hükümetimiz açısından çözüm süreci hangi şartlarda bitecek belli değil. Sayın Akmermer’in de bildiğini sanmıyorum. Akmermer’in bahsettiği anayasa da PKK’nın istekleri doğrultusunda hazırlanıyor.

Sayın Akmermer çözüm süreci kapsamında hükümetin çok cesur adımlar attığını söylemiş. Hükümetin attığı bu cesur adımlar sonucunda Doğu illerimizin ne hale geldiğini Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan’ın tespitlerinde görmek mümkün:

“Muş’un özellikle kırsal kesiminde egemenlik büyük ölçüde PKK’nın elindeymiş... Tam bir korku imparatorluğu yaratan terör örgütü halka mahkemelere gitmeyi yasaklamış, anlaşmazlıkları kendi kurduğu mahkemelerde çözüyor, yargılamayı oralarda yapıyor, muhtarlardan da her yıl için bin lira haraç alıyormuş. 7 Haziran’da yapılacak seçimlerde oyların açıktan kullanılması kararını almış. Sandık başında oyunu göstere göstere HDP’ye kullanmayanların cezalandırılacağını açıklamış. Konuştuğum bir Muşlu yurttaşımız, oyların açık kullanıldığını 7 Haziran akşamı sandıklar açıldığında herkes görecek, çünkü oylar silme HDP’ye çıkacak, ama iş işten geçmiş olacak, dedi.
PKK, 
Varto ilçesine bağlı Kolan köyünde, bir yönetim binası inşa etmiş. İki katlı ve üzerinde gece - gündüz PKK bayrağı asılı  bu bina bir anlamda örgütün yönetim merkeziymiş. Binanın yanında PKK şehitliği varmış. Tehditle çevre köylerden insanlar getirtilip bu şehitlikte gece - gündüz nöbet tutturuluyormuş...”
 
Çözüm süreci diye, cesur adımlar atılıyor diye geldiğimiz nokta bu. Ben de diyorum ki madem ki hükümetimiz çok cesur ve cesur adımlar atıyor, Türk Milleti’nin tepkisinden de korkmadan, PKK’nın istekleri olan, önce özerkliği, sonra federasyonu, sonra da bağımsızlığı versin de görelim.
 

3 Şubat 2015 Salı

HALK  EGEMENLİĞİ VE DEMOKRASİ

500 yılı aşkın padişaha, sultana köle olan Türk Milleti, Cumhuriyet ile kul olmaktan çıktı ve kendi geleceğini, ülkesinin akıbetini belirleyecek konuma erişti.  Egemenlik bir kişiden, bir aileden ve zümreden halka geçti.  Atatürk, “Hâkimiyet Milletindir” dedi ve bunu gerçekleştirecek adımları attı. 

Demokrasi, egemenliğin halkın olmasını sağlayan sistemdir. Demokratik bir ülkede yasaları halk adına meclis belirler; hükümet meclisten aldığı yetki ile ülkeyi yönetir ve yasaları uygulayan hâkimler de millet adına karar verir. Bütün bunlar için ilk şart, halkın iradesine başvurmaktır, yani seçimlerdir. Genellikle yanıldığımız husus da şu: Seçimler yapılıyorsa, halk iradesi belirlenmiştir, ülkede demokrasi vardır.

Demokrasiyi seçime indirgemek yapılabilecek en büyük hatalardan birisidir. Demokrasiyi demokrasi yapan şartlar vardır. Bu şartların yokluğu demokrasiyi yok eder veya en azından zedeler. Ülkemiz açısından baktığımızda maalesef demokrasimizin çeşitli nedenlerden dolayı sağlıklı olmadığını görüyoruz. Özellikle de son yıllarda, işin acısı, ileri demokrasi denerek halk egemenliğine halel getirildi.

 Son zamanlarda yoksulluk artmış, gelir dağılımı bozulmuştur. Halkın büyük çoğunluğu ertesi gün ne yiyeceğini, borcunu nasıl ödeyeceğini, çocuklarını nasıl doyuracağını, nasıl okutacağını düşünerek dertlenmekten ülke gerçeklerini düşünmez hale gelmiştir. Herkes kendi kişisel sorununu çözmeye çalışıyor.  Cehalet, insanların çıkarlarının toplumun menfaatleri ile paralel yürüdüğü gerçeğini akla getirtmiyor. Cehalet ve yoksulluk insanları günlük çıkarları doğrultusunda seçime zorluyor. Eline üç beş lira veya bir çuval kömür veren oyu alıyor.

Doğru seçim, doğru bilgiye ulaşmakla olur. Dünyaya televizyonların ekranından bakan büyük çoğunluk büyük oranda bilgi kirliliğinin içine düşüyor. Ekranlar etki ajanlarından, para için yalan söyleyenlerden, yalakalardan, sahtekârlardan geçilmiyor. Medya tekelleşmiş durumda. İktidar,  bir yandan devlet eli ile müteahhit zengin ediliyor; diğer yandan bu müteahhitlere televizyon, gazete satın aldırılıyor. İktidarın beğenmediği gazeteciler işinden ediliyor, susturulmaya çalışılıyor. Özetle haber alma özgürlüğü kısıtlı, basın özgürlüğü yok.

Demokrasinin şartlarından birisi de kuvvetler ayrılığı prensibidir. Yargının yürütmenin baskısı altında olmaması lâzım. Oysa bizde yasama ve yürütme tamamen; yargı ise kısmen bir kişinin egemenliği altında.  Bu da yetmezmiş gibi, Cumhurbaşkanı, şerefi üzerine yemin etmesine rağmen tarafsızlığını bozmuş, AKP’ye oy istiyor.

Siyasi partiler kanunu parti liderine geniş yetkiler veriyor. Parti içi demokrasi yok olmuş. Parti yetkililerin işine geldiği için parti içi demokrasiyi gerçekleştirmeden ülkede demokrasi olsun istiyorlar. Seçim kanunundaki %10’luk baraj ise sadece partilerin değil aynı zamanda halk egemenliğinin önünü kapatıyor.


İşte bu şartlarda, hiç de adil ve demokratik olmayan bir seçime doğru gidiyoruz. Bu seçim sonuçlarını yasalar gereği kabulleneceğiz ama bu sonuçların halkın gerçek iradesini temsil etmediğini de bileceğiz.

2 Şubat 2015 Pazartesi

KÜRESELLEŞME VE DEMOKRASİ

7 Haziran’da milletvekili seçimleri yapılacak. Mademki seçimler yapılıyor, öyle ise Türkiye’de demokrasi var derseniz büyük yanlışlık içine düşersiniz. Elbette kanunlara saygılı bir vatandaş olarak seçim sonuçlarını kabulleneceğiz. TBMM’nin oluşumunu meşru göreceğiz ama bu Türkiye’de gerçek anlamı ile demokrasi olduğunu göstermez. Demokrasiyi seçimlerin yapılabilir olmasına indirgemek büyük hata olur.

Bir kere şunu bilmek lazım: “Bir ülkede hem demokrasi, hem ulusal özerklik hem de küreselleşme birlikte olmaz”. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ veya WTO) Finansal Hizmetle Anlaşması, hükümetlerin yabancı bankaları ülkelerine almalarını şart koşarak ve finans sisteminin ekonomiye ve topluma hizmet edecek şekilde istikrarlı olmasını sağlayacak düzenlemeleri sınırlandırmıştır. Böylece finans çevrelerinin serbestleşmesini sağlamıştır.  Serbestlik kazanan piyasaları seçim sonucu oluşan siyasi iktidarın yönlendirmesi mümkün olmamaktadır.

Büyük devletler ithalatlarına kota koyarak diğer ülkelerin ihracatlarını etkilemektedir. Küreselleşmenin ülke özerkliklerini yok eden kurumları vardır. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması bunlardan bazılarıdır. Bu kurumlar zengin ülkelerin kontrolündedir. Zengin ülkelerin zenginleri, yani sermaye sahipleri küreselleşmeyi kabul eden ülkeleri bu kurumlarla yönlendirir ve bu ülkelerin ekonomilerini kontrol altında tutarlar. Siyasi iktidarların insiyatifini azaltırlar.

Küresel güçlerin demokrasiyi sınırlandırma yöntemlerinde birisi de rekabet oluşturmalarıdır. Gümrükleri istedikleri gibi düzenletirler. Kendi üretimlerinin diğer ülkelere kolayca girmelerini sağlarlar.

Demokrasiyi sınırlandırmada sık kullanılan yöntemlerden birisi de vergilendirmelerdir. Küresel şirketler vergi oranları yükseltildiği takdirde ülkeyi terk etme tehdidinde bulunurlar. İktidar vergi sistemini bu küresel güçlerin istediği doğrultuda düzenlemeye mecbur kalır.

Borçlandırma da demokrasiyi sınırlandırmanın bir diğer yoludur. Sürekli cari işlem açığı veren ve bu açığı borçla kapatan ülkeler küresel güçlerin ekonomik ve siyasi taleplerini yerine getirmedikleri takdirde alacaklı ülkeler tarafından tehdit edilirler. Yeni borç vermezler, vadesi gelen borçlarını hemen isterler.

Türkiye maalesef özellikle son yıllarda, kürselleşmenin büyük oranda etkisi altına girdi. Yapılan özelleştirmeler;  bankaların, hizmet sektörünün, fabrikaların, limanların kürsel güçlerin eline geçmesi Türkiye’yi tam bağımsızlıktan ve özerklikten uzaklaştırdı. 

Tam bağımsız ve özerk olmayan ülkelerde seçim olur ama demokrasi olmaz veya en azından sınırlı olur. Türk insanı, seçimlerde ülkeyi tam bağımsız yapacak bir iktidarın oluşmasını sağlayacak şekilde oy kullanmalıdır. Küresel güçlerden destek alan, küreselleşmeyi bir tehdit olarak görmeyen partilere oy vermemelidir. Yani gerçek demokrasiyi tesis etmeyi hedef edinmelidir. Unutulmamalıdır ki, tam bağımsız olmayan ülkeler başka ülkelerin esiri gibidir.
Türk Ocakları Genel Merkezi bir bildiri yayınlamış. Önemine dayanarak sizlere sunuyorum:

Aziz Türk Milleti,
Son yıllarda ülkemizde ve çevremizde yaşananlar Türkiye’yi tarihî bir kavşağa getirmiş bulunmaktadır. Bir başka önemli tarih kavşağında, bu vatanda ecdadımızın kurduğu ve âleme adalet ve nizam verme ülküsünü altı asır boyunca taşımış olan Osmanlı Cihan Devletinin parçalanmaya yüz tuttuğu günlerde, 190 Tıbbiyeli gencin Türk milliyetçisi büyüklerine başvurusu üzerine kurulmuş olan Türk Ocaklarının bugünkü yöneticileri olarak aşağıdaki hususları Türk Milletinin ve kamuoyunun dikkatine sunmayı tarihî bir görev sayıyoruz:
1-Verdiği Millî Mücadele ile Devlet-i ebed-müddetin, millî, üniter yapıda bir Cumhuriyet olarak devamını sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Millî Mücadele kahramanlarının aziz hatıralarına, Türk milletinin birliğini, Türk tarihini, vatanımızı kanlarıyla yoğuran şehitlerimizi sembolleştiren bayrağımıza yapılan saldırı ve hakaretlere dur denilmelidir.
2-Çözüm süreci bahanesiyle, ülke topraklarının bir bölümünde terör örgütünün kurduğu fiilî hâkimiyete acilen son verilmelidir.
3-Cumhurbaşkanı’nın PKK’nın Suriye kolu PYD’yi terör örgütü ilan eden beyanlarına rağmen Ayne’l-Arap(Kobani)’ta ABD’nin hava saldırıları sonunda IŞİD’in yenilgiye uğratılmasının parsasını toplayan bölücülere selam göndermek anlamına gelen beyanlardan kaçınılmalıdır.
4-Sözde soykırım iddiaları ile tarihimize ve ecdadımıza leke sürülmesine izin verilmemeli, bu vatanı bize emanet eden şühedanın ruhları incitilmemelidir.
5-Genel seçimlerin sağlıklı bir ortamda yapılması sağlanmalı, millî iradenin tecelli edeceği Meclisin vesayet altına alınmasına yol açacak sistem değişikliği arayışlarından sakınılmalıdır.
6-Ortadoğu’daki kargaşada tek dayanağı Türkiye olan Irak ve Suriye Türkmenlerinin vatanlarında bütün haklarına sahip olabilmeleri için gereken siyasî ve askerî destek sağlanmalı, Türkiye’de yaşayan Türkmenlerin meselelerine acil çözüm bulunmalıdır.
7-Tarihî tecrübenin bir neticesi olarak kurulan millî devlet yapısı, gerçeklerle örtüşmeyen, yanlış ve saptırılmış bir Osmanlı tarihi algısına dayalı fantezilerin kurbanı edilmemeli; Türkiye’nin tarihinden aldığı ilhamla Türk dünyasına, İslâm âlemine ve bütün insanlığa sunabileceği medeniyet birikimi, maceracı politikaların söylem aracı haline getirilmemelidir.
8-Millî birliğimizi zedeleyen, hukuk devleti yolundaki ilerleyişi akamete uğratan, eşit yurttaşlık temelinde demokratikleşme yerine grup ve cemaat yapılarını öne çıkaran siyasetler terkedilmelidir. Geleceğimize, tarihimiz, kültürümüz ve evrensel demokratik değerler ışığında yön vermeliyiz.
9-Türk Ocakları olarak diyoruz ki, bin yıllık Türk vatanını, Türkiye’yi böldürmeyeceğiz. Türk bayrağını indirmeye kalkan eller kırılacak, bayrak inmeyecek, ezan susmayacaktır. Aksini tasarlayan gafillere ve hainlere yakın ve uzak tarihimize bakmalarını salık veririz.
Aziz Türk Milletine sözümüzdür.


1 Şubat 2015 Pazar

NEDEN İŞÇİ PARTİSİ?
İşçi Partisi’ne neden üye olduğumu anlatmak için önce Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan söz etmeliyim:

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğine kurduğumuz Cumhuriyet’in temelleri sarsıldı. Hainler kahraman, kahramanlar hain olarak gösterildi. Atatürk ve İnönü “ayyaş” diye nitelendirildi.

Yaklaşık 13 yıllık bir iktidar var. Bu iktidar döneminde Türk Milleti’nin karşı karşıya kaldığı tehditler arttı ve büyüdü; sorunlar dev boyutlara ulaştı.

Çözüm süreci adı altında, emperyalizmin uşağı PKK’ya ve bölücü çevrelere verilen tavizler sonucu milli birliğimiz bozuldu. Vatan toprakları bölünmenin tehdidi altına girdi.

Demokratik devlet yapımız bozuldu. İrticai bir diktanın kurulmasının adımları atıldı ve bu adımları atanlar çok yol aldı.

Devlet eli ile insanlar zengin edildi. Yoksulluk arttı. İnsanlar bir kilo makarnaya, bir kilo bulgura, bir çuval kömüre muhtaç hale geldi. Borç arttı, tarım ve sanayi büyüyemedi. Eti, samanı dışarıdan almaya mahkûm olduk. Pazarlar ithal mallardan geçilmez oldu.

Dereler, ormanlar, yer altı zenginliklerimiz ona buna peşkeş çekildi. Devletin elindeki iktisadi kuruluşlar yok pahasına yandaşlara veya yabancılara satıldı. Bankaların büyük kısmı yabancıların eline geçti. Haberleşme sistemleri, limanlar bizim olmaktan çıktı.

Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet iddiaları çok ciddi kanıtları ile birlikte başbakan, bakanlara kadar uzandı.

Medya susturuldu, fikir ve basın özgürlüğü yok edildi. Üniversiteler bilimsellikten uzaklaşmaya başladı.

Cumhuriyeti,  Atatürk ilkelerini, ulusal çıkarları, özgürlüğü, bağımsızlığı savunan aydınlar, bilim adamları, yazarlar ve yüzlerce subay tutsak edilip susturulmaya çalışıldı.

Bütün bu olumsuzluklar olurken TBMM içindeki iki büyük parti ne yaptı? Bu gelişmelere karşı ne kadar mücadele etti? Milyonlarca vatansever meydanlarda tepki verirken bunlar nerede idi? Bu soruların cevabını iyice düşünüp sonra cevap vermek gerekir.

Cumhuriyeti kuran ve kurucusu Atatürk olan CHP, özellikle son yıllarda bir değişim gösterdi.  Başkanları tarafından açıkça 1930’ların partisi olmadıkları, CHP’nin gittiği ve yeni CHP’nin geldiği ifade edildi.   Y-CHP, çözüm adı verilen bölünme sürecini daha iyi gerçekleştireceklerini ilan etti. Partinin üst kademelerine Atatürk çizgisinde olmayan insanlar getirildi. Cumhurbaşkanı adayı olarak CHP ile yakından uzaktan ilgisi olmayan birisi seçildi. Mahalli seçimlerde gösterilen adaylar CHP’nin ilkelerinden uzak kimseler oldu. Gidişattan memnun olmayan insanlara umut olamadı. ABD ve F tipi cemaat ile olan ilişkiler sıkılaştırıldı.

MHP’ye gelince, maalesef iyi bir muhalefet partisi olmayı beceremedi. Sayın Devlet Bahçeli Salı günleri gurup toplantısında AKP’nin ve onun başındaki kişinin o hafta içinde yaptığı kötülükleri sert cümlelerle, adeta naklen maç anlatırmış gibi anlattı. Yapılan tüm muhalefet bu kadardı. Kötü gidişe engel olacak, Millet, Cumhuriyet, vatan düşmanlarının icraatlarını önleyecek bir eylem ortaya koyamadı.

Benim gibi çok sayıda insan bu iki partiden ümidini kesti. Yukarda anlattığım çok büyük sorunlarla baş edebilmek ve Türkiye Cumhuriyet’inin karşı karşıya kaldığı tehditleri bertaraf etmek için bir arayış içine girdi. Gördük ki, Cumhuriyeti, Atatürk’ün altı okunu, ulusal bütünlüğü, vatan topraklarının bölünmezliğini, tam bağımsızlığımızı, özgürlüğümüzü kuvayi milliye ruhu ile bir araya gelecek olan insanlar koruyabilir ve kollayabilir. Bu düşüncede olan çok büyük bir vatansever kitle 15 Şubat’ta Ankara’da, İşçi Partisi Kurultayı’nda olacak ve tüm dünyaya Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olacağını gösterecek.