23 Mayıs 2014 Cuma

GÜN AYRIŞMA DEĞİL, BİRLEŞME GÜNÜDÜR

İstanbul Okmeydanı’nda dünden bu yana yaşananlar endişe edici bir boyuta ulaştı. Bu olayların Türk Ulusunu bölmek isteyen çevrelerin bir oyunu olduğundan hiç şüphe etmemek lazım. Ne yazık ki, bu çevreler milli birliğimizi bozmada çok başarılı oldular. Bir yandan Türk- Kürt ayırımını diğer yandan alevi-sünni ayırımını provoke ediyorlar.

AKP’nin insanları dini inançlarına göre ayırması ve değerlendirmesi, farklı dini inançlarda olanlara saygılı olmaması alevi-sünni çatışmasını isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Öte yandan etnik milliyetçilik üzerinden siyaset yapan BDP milli birliğimizi yok etmede epeyce yol aldı. Kürtçülük üzerinden yapılan ve terör ile beslenen politikalar yüzünden çok can kaybı verdik, çok insanımız sefalet içinde kaldı.

AKP’nin ve BDP’nin dini inançlar ve etnik kimlik üzerinden yaptıkları politikalara bir an önce son vermelidirler. Bu ülkede en çok muhtaç olduğumuz şey milli birliktir. Güvenliğimizin de, kalkınmamızın da, refahımızın da temelinde ulusal birlik vardır.

Gün ayrışma değil, birleşme günüdür. Provokatörlerin oyununa gelmemeliyiz.  

Birleşmeliyiz; yasalar önünde eşit olmada birleşmeliyiz; kardeşlikte birleşmeliyiz; çağdaş toplum olma çabaları için birleşmeliyiz;  refahı bölüşmede birleşmeliyiz; emperyalizme karşı mücadelede birleşmeliyiz. Bölünme hiç birimizi mutlu etmez. Etse etse ulusumuzun düşmanlarını eder.

Gene unutmayalım ki, temelinde adalet, laiklik, ulusal birlik ve demokrasi olan ulus devletimiz, hepimizi içinde barındıran bir büyük şemsiyedir. Ancak bu şemsiye altında özgür ve mutlu olabiliriz. Huzuru, refahı ve özgürlüğü isteyen herkesin ulusal birliğimizi ve ulus devletimizi koruması ve kollaması gerekir.


Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, birinci vazifemiz, “Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” 

22 Mayıs 2014 Perşembe

EVET DİKTATÖRSÜN!

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben şöyle demiş: "Bu ülkenin başbakanına, diktatör yakıştırması yapanlar var. Diktatör yakıştırması yapanlar şu an karşımda. Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşacaksın öyle mi? Diktatörün olduğu yerde bunu yapamazsın" 

Bu soru akla şunu getiriyor: Hitler diktatörlüğe giderken muhalefet partileri ve onların başkanları yok muydu? 

Elbette vardı. Hatta Hitler başbakan olduğunda onun karşısında değil yanında Franz Von Papen vardı ama Von Papen’in varlığı Hitlerin diktatör olmasını önlemedi. Birçok diktatör demokratik yollarla iktidara geldi ve daha sonra zaman içinde muhalefeti bertaraf edip tam anlamı ile diktatör oldu. Şu anda Kılıçdaroğlu’nun ana muhalefet partisi başkanı olarak var olması Recep Tayyip Erdoğan’ın adım adım diktatörlüğe gittiği gerçeğini değiştirmez.

Bir yönetici,

kuvvetler ayrılığı ilkesini hiçe sayıp devletin üç kuvvetini de elinde tutuyorsa;
istediği kanunu bir gecede çıkarabiliyorsa;
yargıyı ayak bağı olarak görüp onun kontrol altına almaya çalışıyorsa;
yargı kararlarını dinlemiyor ve hatta ona meydan okuyorsa;  
rüşvet, hırsızlık ve haksız kazanç sağladığına dair iddiaları araştırmak isteyen hakim ve savcıların yerini değiştirip yargının kendisi aleyhinde soruşturma yapmasını engelliyorsa;
Sayıştayın denetleme raporlarının TBMM’ne gelmesini engelliyorsa;  
muhalefet liderlerinin konuşmalarını veren televizyonların bu yayınlarını değiştirebiliyorsa;
muhalif gazetecileri işinden ediyorsa; gazete ve televizyon sahiplerine baskı uyguluyorsa;
kendi propagandasını yapması için ülke içindeki çoğu medya kuruluşunu yandaşlarının alması için diğer iş adamlarından para toplayıp havuz oluşturuyorsa;
kendisine bağlı yargı deneti,mi dışında bir örgüt oluşturuyorsa;
Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok değerli mensuplarını, gazetecileri, bilim adamlarını “kumpas”  sonucu tutsak ediyorsa;
hazine arazilerini, devlete ait işletmeleri yasa dışı yollar ile yandaş iş adamlarına veriyorsa;
işçilerin hak aramasını önlemek için sendikaları etkisiz hale getiriyorsa;
yüksek yargı mensuplarını, sivil toplum örgütü başkanlarını azarlayıp onlara hakaret edebiliyorsa,
bu yöneticiye diktatör denir.


Sayı başbakan eğer bu saydıklarımı yapıyorsa, evet o da bir diktatördür.

20 Mayıs 2014 Salı

“HELALİ HARAMI YERSİN SEÇMEZSİN”

Bu nasıl Müslümanlıktır, dünya malına gözü doymuyor. Türk Liraları yetmiyor, evinin içini dolarlarla, avrolarla dolduruyorsun. Komisyon almadan ihale onaylamıyorsun. Yıllardır milletin malını yok pahasına ona buna satıyorsun. Dün tabanı delik ayakkabın vardı şimdi dibi delik küpün var. Bir türlü dolmuyor.

Yıllar önce, Pir Sultan Abdal senin gibilere seslenmiş ama sen bu seslenişin anlamını da zor kavrarsın. Keşke alevi diye Müslümanlığını beğenmediğin Pir Sultan Abdal’ın ahlakının yüzde biri sende olsaydı. Biz bu dünyada rahat ederdik, sen de öbür dünyada. Öbür tarafta zebaniler rüşvet de almaz; bakalım ne yapacaksın…

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Yalan dünya senin olsa ne fayda
Akibet alırlar tatlı canın
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda 

Söylersin de söz içinde şaşmazsın
Helâli haramı yersin seçmezsin
Nasibin kesilir de sular içmezsin
Akar çaylar senin olsa ne fayda 

Söylersin de el içinde sözün var
Yeler çalışırsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Bedestenler senin olsa ne fayda 

Bir gün alır götürürler evinden
Hakk´ın kelâmını koyma dilinden
Kurtulaman Ezrail´in elinden
Dünya dolu malın olsa ne fayda 

Pir Sultan Abdal´ım çıktık oturduk
Kaza lokmasını burda yetirdik
Dünya bizim diye çektik getirdik
Yalan dünya bizim olsa ne fayda


Pir Sultan Abdal

18 Mayıs 2014 Pazar

ATATÜRK'Ü ANMAK...

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik Ve Spor Bayramı hepimize kulu olsun.

Bugün, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulana politikaların sonuçlarını hatırlatmak ve Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle, şükranla ve özlemle anmak istiyorum. Onun bıraktığı koltuğa oturanlara ve oturmak isteyenlere baktıkça kahroluyorum. Umarım Türk Ulusu cumhurbaşkanını belirlerken onda Atatürk’ün özelliklerinden kaçının bulunduğuna dikkat ederler.

Osmanlı Devleti yıkılmış ve yerine ulusal egemenliğe dayanan Türkiye Cumhuriyet'i kurulmuştur. Büyük bir mücadele sonunda hayatta kalan İnsanlar hasta ve yorgun, ülke yanmış, yıkılmış, yetişmiş insan sayısı çok az, sanayi yok gibi bir şey, çok şey dışarıdan ithal ediliyor, halk yoksulluk ve sefalet içinde; işte bu ortamda kısa süre içerisinde yapılanların bir özetini aşağıda veriyorum:

Sanayileşme:
—  1926-1938 yılları arasında 28 büyük fabrika kurulmuştur.
—  Ağır sanayi üretim %152, toplam sanayi üretim, %80 artmıştır.
—  Demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış,
—  Şeker üretimi 200 misli artmıştır. 
—  Şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinin tamamı;
—  Yünlü dokuma ihtiyacının % 83'ü,
—  Pamuklu dokuma ihtiyacının % 43'ü,
—  Kağıt ihtiyacının % 32'si,
—  Cam ve cam eşyanın % 63'ü milli üretim ile karşılanmaya başlanmıştı

1926 yılında: Tayyare ve Motor Türk AŞ kuruldu.
1928 yılında: Kayseri Uçak Fabrikası;
1938 yılına kadar; 15 Junkers A 20 uçağı,
15 adet ABD Hawk muharebe uçağı,
15 adet Gotha irtibat uçağı,
Toplam 112 uçak üretildi.
1925 yılında, İstanbul'da Uçak Fabrikası; 24 adet uçak üretildi. 
Madencilikte üretim artışları:
—  Kömür: % 100,
—  Krom: % 600,
—  Diğer madenlerde % 200.
Bankacılık:
—  1924'de ulusal banka sayısı: 19
      (15'i yabancıların)
—  1934'de ulusal banka sayısı: 39
      (9'u yabancıların)
1923 ve 1928 yıllarındaki ithalat:
—  Yatırım malları: % 6, % 36 (altı kat artmış)
—  Ham madde % 13; %35 ( yaklaşık üç kat artış)
—  Tüketim malları: % 81; % 29 (üç kata yakın azalış)
Mali politikalar:
—  Enflasyon olmadan % 10 büyüme hızı elde edilmiştir.
—  Bütçe denk olmuştur.
—  İthalat ihracat dengesi sağlanmıştır.
—  Kişi başına milli gelir 2 katına çıkmıştır.
—  Osmanlı borçlarından başka borç yoktur.
Ulaşım:
—  Osmanlı'dan kalan ve yabancıların kontrolünde olan 4112 km demiryollarının 3387'si satın alınmıştır.
—  1938'e kadar 3020 km demiryolu daha yapılmış ve toplam demiryolu uzunluğu 7132'e çıkarılmıştır.
—  1923-1926 yılları arasına 27.850 km köy yolu yapılmış, onarılmıştır.
—  Osmanlı'dan kalan ve yabancıların kontrolünde olan 4112 km demiryollarının 3387'si satın alınmıştır.
—  1938'e kadar 3020 km demiryolu daha yapılmış ve toplam demiryolu uzunluğu 7132'e çıkarılmıştır.
—  1923-1926 yılları arasına 27.850 km köy yolu yapılmış, onarılmıştır.
Tarım:
—  Pamuk üretimi:
—       1920: 20.000 ton, 1927: 120.000 ton
—  Tütün üretimi:
—       1923: 20.500 ton, 1927: 64.400 ton
—  Üzüm üretimi:
—       1923: 37.400 ton, 1939: 40.000 ton
—  Buğday üretimi:
—       1923: 972.000 ton, 1939 3.696 000 ton
Sağlık Politikaları:
—  Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir avuç Cumhuriyet doktoru, sıtma, verem, tifüs, frengi, cüzzam, trahom gibi salgın hastalıklarla mücadele etmiştir.
—  1924-1931 yılları arasında; 40.000 trahomlu, 5 milyon sıtmalı, 350.000 veremli tedavi edilmiştir.




BORÇLANDIRIP KÖLE YAPMAK!

Dün akşam Halk TV’de Uğur Dündar’ın programını izliyordum. Madencilerden birisi  “borç içindeyiz, işimizi kaybedersek borcumuzu ödeyemeyiz diye işveren ne derse kabul ediyoruz” dedi. Aklıma Lozan Konferansı sonunda Lord Curzon’un İnönü’ye söylediği ve asla unutulmaması gereken şu sözleri geldi.

Bir akşam, İngiltere temsilcisi ve Konferans Başkanı Lord Curzon, ABD temsilcisi Mr. Child ile birlikte İsmet Paşa’yı ziyaret eder. Havadan sudan konuştuktan sonra Lord Curzon asıl konuya gelir, konferansın iyi gitmediğinden şikâyet eder ve ayrılmadan önce tane tane, üstüne basa basa şunları söyler:

“Bir neticeye varacağız ama, biz memnun ayrılmayacağız. Hiçbir konuda bizi memnun etmiyorsunuz. Her dediğimizi, makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyor, hepsini reddediyorsunuz.

En sonunda şu kanata vardık ki ne reddederseniz, her birini cebimize atıyoruz.
Ülkeniz haraptır, imar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende vardır, bir de şu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz, hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı? Para kimsede yok, ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden para alacaksınız, harap bir ülkeyi nasıl kurtaracaksınız?

İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size gösterecek, önünüze koyacağız.” 

Atatürk zamanında borçlanmamaya çok dikkat edilmiştir. Borçlanmayı bir yana bırakın, Osmanlı’dan kalan borçlar bu dönemde ödenmiştir. Denk bütçe ve cari işlem açığı vermemeye çok dikkat edilmiştir. Bu politikalar sonunda, % 10 kalkınma hızı sağlanmış, enflasyon sıfır olmuş ve GYMH 3 katına çıkmıştır.

Atatürk öldükten sonra batılı güçlere tavizler verilmeye başlanmış ve borç alınarak kalkınmaya çalışılmıştır. Özellikle T. Özal ülkeyi borç batağının içine sokmuş e adeta batılı güçlere mahkum etmiştir.

2002 yılında başa gelen iktidar bir yandan devletin borcunu artırmış, diğer yandan özel sektörü borçlanması için teşvik etmiştir. Halkı yoksullaştırarak kredi kartı kullanmaya ve tüketici  kredisi almaya mecbur etmiştir. Alınan borç paralarının büyük kısmı yol AVM, “recidence”, “tower” yapımı için kullanılmış; halk tüketime teşvik edilmiştir. Sürekli artan cari işlem açıkları borcu da artırmıştır.

Rakamlar şöyle:

“Kamunun 2002 yılında 155.2 milyar TL olan iç borç stoku, yüzde 163 oranında net 253 milyar lira büyüyerek 2012 sonunda 408.3 milyar liraya yükseldi. Aynı dönemde kamunun dış borcunun TL karşılığı da 102 milyar liradan 154.6 milyara yükseldi. Böylece kamunun iç-dış toplam borcu 2002-2012 döneminde yüzde 119 oranında net 316 milyar lira büyüyerek 563 milyar liraya yükseldi. Yani Cumhuriyetin ilk 80 yılında devletin 257 milyar lira olan toplam borcuna, son on yılda 316 milyar lira eklendi. AKP, on yılda devleti önceki 80 yıldakinden daha fazla borçlandırdı.
2012 sonu itibariyle kamunun toplam 563 milyar TL’lik iç ve dış borcu ile özel sektörün 226 milyar dolarlık dış borcu birlikte düşünülünce Türkiye’nin toplam borç yükü, 1 trilyon TL’ye yaklaşıyor, bu da 564 milyar dolarlık bir büyüklüğe işaret ediyor.”

“Erdoğan döneminde ailelerin borç yükü katlandıkça katlandı. Tüketici kredileri ve bireysel kredi kartları ile yapılan borçlanma 2002-2012 döneminde tam 38 kat büyüyerek 6.4 milyar liradan 255 milyara yükseldi. Tüketici kredilerinin 2002 sonunda sadece 2.2 milyar TL olan bakiyesi 2012 sonunda 185.9 milyar liraya, kredi kartlarındaki borç bakiyesi de 4.1 milyar liradan 68.8 milyar liraya yükseldi.”

Borçlandırarak yönetme ve ülkeleri ve halkı köleleştirme siyaseti batılı güçlerin sıklıkla uyguladıkları bir politikadır. Batılı güçlerin içerideki uzantısı olan şimdiki iktidar da hem ülkeyi hem de halkı borçlandırdı ve adeta insanlarımızı köle yaptı.

Gariban madencileri ekmek parası uğruna ölüme bu kölelik götürdü. İşsiz kalırım, borcumu ödeyemem, evime ekmek götüremem, çocuğumu okutamam endişesi, insanları iktidara ve zalim işverenlere mahkum etti. İnsanlarımız,  işveren madene inin dedi, güvenlik önlemlerinin yeterli olmadığı bile bile  maden indi; şu sendikacıları seçin dedi, o sendikanın kendilerini korumayacağını, haklarını savunmayacağını bile bile o sendikaya oy verdi; AKP mitingine katılacaksınız dedi, o partinin ne mal olduğunu bile bile mitinge gitti. Başbakandan yumruk yiyen madenci o yüzden “başbakan istemeden vurmuştur” dedi.

İktidar bu halde iken maalesef muhalefet partileri de halka ümit veremiyor. Bu borçlardan halkı nasıl kurtaracak, açıklamıyor. Ücretleri nasıl artıracak, insanımızı namerde muhtaç durumdan nasıl kurtaracak izah etmiyor. Gelecek korkusunu insanların kalbinden silemiyor.

Türk Ulusu bu iktidarı da bu muhalefeti de bir kenara bırakıp kendi kaderini kendisi belirlemesi lazım. Atatürk’ün Amasya Tamiminde dediği gibi  “Milleti, gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır”.


15 Mayıs 2014 Perşembe

KATİL ORTADA, TARTIŞMAK DEĞİL DİRENMEK GEREK

Soma’daki elim olayda resmi rakamlara göre 283, resmi olmayan rakamlara göre 4oo üzerinde insanımızı kaybettin. Yaşarken kıymetini bilmediğimiz bu canları şimdi toprağın altından alıp gene toprağın altına veriyoruz. Sadece Türk Ulusu’nun değil, insanları milliyet, dini inanaç ayırımı gözetmeden seven tüm insanların kalbi kan ağlıyor. 

Bu üzüntü içerisinde bu katliamın sorumlusunun kim olduğu tartışılıyor. Oysa katil ortada, tartışmaya ne gerek var.

Pamukova’da, Reyhanlı’da, Taksim’de, Eskişehir’de, Ankara’da insanlarımızı gençlerimizi, çocuklarımızı kim öldürdü ise, şimdiki sorumlu odur.
Şehit olan mehmetciklerimize  kelle deyip, onların katiline sayın diyen, ve  o katil ile Türk Ulusu’nun geleceğini planlayan, onun ile birlikte anayasa yapmaya kalkan kim ise, şimdiki sorumlu da odur.
Güneydoğu Anadolu’yu teröristlerin at oynattığı bir yer haline kim getirdi ise, şimdiki sorumlu da odur.
Kahraman askerlerimizi, aydınlarımızı, bilim adamlarımızı, gazetecilerimizi hapse atan kim ise, şimdiki sorumlu odur.
Ulusumuzu etnik kökenlerine, dini inançlarına ve mezheplerine göre ayrıştırmaya ve bölmeye kim çalıştı ise, şimdiki sorumlu da odur.
Yargıyı tahakküm altına alarak istediği kararları çıkartıp, istemediklerini çıkartmayan kimse şimdiki sorumlu da odur.
Telekom’u, SEKA’yı, Deniz İşletmeleri’ni, Sümer Holding’i, TEKEL’i, ETİ BANK’ı, Şekerbank’ı, PETKİM’i, TEDAŞ’ı, Ereğli Demir Fabrikası’nı, İskenderun Demir Fabrikası’nı, limanları, sosyal tesisleri özelleştirme adı altında ona, buna peşkeş çeken kim ise şimdiki sorumlu da o.
Dağlarımızı, madenlerimizi, derelerimizi, ormanlarımızı yandaşlara kim verdi ise, şimdiki sorumlu da odur.
Şehirlerimizi  rant uğruna beton ve taş yığını haline kim getirdi ise, şimdiki sorumlu da odur.
TOKİ marifeti ile yandaş müteahhitleri kim zengin etti ise, şimdiki sorumlu da odur.
Medyayı baskı altına alıp, basın özgürlüğünü kim yok etti ise, şimdiki sorumlu da odur.
Milletten çaldığı paraları evinde istifleyen ve ortaya çıkacağını anladığı zaman sıfırlamaya çalışan kim ise şimdiki sorumlu da odur.
Hırsızları, rüşvet alanları koruması altına kim aldı ise, şimdiki sorumlu da odur.
İktidarını korumak için seçim hileleri kim yaptı ise, şimdiki sorumlu da odur.
İnsanları Allah ile kim aldatıyor ise, şimdiki sorumlu da o. Ulusal bayramlarımızın kutlanmasını önlemeye kim çalıştı ise, şimdiki sorumlu da odur.
T. C. ibaresini kim kaldırmaya çalıştı ise, şimdiki sorumlu da odur.
Vatandaşlarını sevip, değer vereceğine,  dolarlara, avrolara hayranlık duyan, onları seven kim ise, şimdiki sorumlu da odur.
Vatandaşlarını azarlayıp, hakaret eden ve hatta dövüp yanından kovan kim ise, şimdiki sorumlu da odur.

Bu sorumluya karşı milletin direnme hakkı doğmuştur. Bu şahıs istifa edene kadar tüm insanlarımızın diktaya, zulme karşı koymak ve devletimiz ve vatanımız dâhil tüm ulusal değerlerimizi korumak için mücadele etmesi şart olmuştur.

19 Mayıs tarihine birkaç gün kala, parolamız yeniden “Ya istiklâl, ya ölüm” olmalıdır.


14 Mayıs 2014 Çarşamba

KAZA DEĞİL KATLİAM

Soma’da meydan gelen elim olayda hayatlarını kaybeden madencilerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Milletimizin ve tüm insanlığın başı sağ olsun.

Bu olay bir kaza değil bir katliamdır. Bu katliamın sorumluları da katilleri de bellidir. Bunların hemen istifa etmesi gerekir.

İnsan sevgisi yerine para sevgisi ile hareket eden şimdiki  yönetim bu katliamdan sorumludur.

Memleketin madenlerini özelleştirme adı altında yandaşlara peşkeş çekenler;  taşeronlaşmayı teşvik edenler;  sendikaları  işçi haklarını savunamaz duruma düşürenler; maden ocaklarında yeterli denetim yapmayanlar;  güvenlik tedbirlerindeki yetersizliklere göz yumanlar bu katliamın baş sorumlularıdır.

Başbakan’ın  sanayi  devrimi  öncesi  İngiltere’deki  maden kazalarından örnek verip ölümleri madenciliğin doğasına bağlamaya kalkması insanlarımızı aptal yerine koymaktır. Aslında bu bir itiraftır. Demek ki, madencilerimiz 150 yıl öncedeki şartlar içerisinde çalışıyorlarmış.

Olan zavallı halkımıza olmuştur ama halkımızın da bu ölümlerde sorumluluğu vardır. Yıllardır işçinin değil işverenin yanında olanlara oy veriyorlar. Emekçileri savunan insan ve kurumlara değer vermiyorlar. Hakları yendiğinde direniş gösteremiyorlar. Fakirliği kader bilip zenginlerin temsilcilerini iktidara getiriyorlar. Namaz kıldığını sandıkları politikacılara dindar diye destekliyorlar;  oyları ile destekledikleri bu sözüm ona dindarların hırsızlıklarına, haksızlıklarına göz yumuyorlar.  Sonra da oturup ağlıyorlar.

Bu tip üzücü olayların olmaması için öncelikle yöneticilerimizin insanı sevmesi ve sayması, dürüst olası, edepsiz olmaması,  bilimi kendisine rehber edinmesi,  yönetime gelmeyi  zengin olmak için değil, halkına hizmet etmek için  istemesi  gerekir. 


Şimdiki yönetim anlayışı ile daha çok canımız kaybolur. Fakirler ölen yakınları için ağlarken, zenginler daha çok zengin olur.