31 Mayıs 2014 Cumartesi

31 MAYIS DİRENİŞ GÜNÜ

31 Mayıs Gezi  direnişinin başladığı gündür. Bu günü tüm dünya “DİRENİŞ GÜNÜ” olarak kutlamalıdır.

Gezi Parkı Ruhu bu günde doğdu. Bu ruh beton , AVM, yağma ve ranta karşı bir direniş olarak ortaya çıktı. Daha sonra iktidarın baskı ve zulmüne karşı bir ayaklanmaya dönüştü.

Gezi Ruhu sadece bir direniş değil aynı zamanda bir çağrıdır. Ayrışma ve düşmanlığa karşı, kardeşlik ve sevgiye çağrıdır.

Gezi Ruhu iktidarın insanları tek tip yapmak istemesine karşı kişisel çoğulculuğa çağrıdır.

Gezi Ruhu egemenlerin hâkimiyetine karşı halkın iktidarına çağrıdır.

Gezi Ruhu halkın sömürülmesine dur demeye çağrıdır.

Gezi  Ruhu geleceği dogmatik saplantılarla değil, bilimsel yöntemlerle inşa etmeye çağrıdır.

Gezi ruhu yağmaya, talan soyguna dur demeye çağrıdır.

Gezi Ruhu zulme, baskıya, aşağılanmaya çağrıdır.

Ve nihayet, Gezi Ruhu bize özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, ulusal güvenliğimizi sağlayan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışanlara karşı Mustafa Kemalleri görev  yapmaya  çağrıdır.


Bu çağrı halkımızın büyük çoğunluğunda cevap bulmuştur ve Gezi Ruhu Direnişine dönüşmüştür. Bu direniş zulüm, soygun, talan bitip de gerçek demokrasi kuruluncaya kadar devam edecektir.  O güne kadar “Direniş Günü” olarak kutlanacak olan 31 Mayıs, o günden sonra “Direniş Bayramı” olarak kutlanacaktır. Şimdiden kutlu olsun.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

İKİ BÖLÜCÜ PARTİ

Özgürlük için, adalet ve refah içinde yaşamak için ilk şart “ulus devlet”tir. Ulus devletin devamlılığı ise ulusal birliğe bağlıdır. Herkes şunu bilmelidir ki, ulusal birlik bozulursa ulus devlet yıkılır ve bu yıkıntının altında herkes kalır. Bu yıkıntı depremde oluşacak enkazdan da daha büyük acılara yol açar. Ne bağımsızlık kalır ne de özgürlük.

Ulusal birliğimizi iki tür siyaset tehdit etmektedir: Etnik kimlik ve dini inanç, daha açık anlatımla, mezhep farklılıkları üzerinden yapılan siyaset.

Türkiye’de iki siyasi parti var ki Türkiye’de bu tarz bölücü ve ayrıştırıcı, dolayısıyla milli birliğimizi bozucu politikalar uyguluyorlar. Birisi AKP, diğeri ise HDP.

HDP ve onun silahlı işbirlikçisi PKK’nın politika ve eylemleri halkımızı Türk-Kürt diye böldü. Binlerce insanın ölümüne neden oldu. Kalkınmayı engelleyip sefaleti artırdı. Şimdilerde hükumetin de göz yumması ile hâkim oldukları yerlerde çocuk kaçırıyor, askerleri, polisleri kurşunluyor, yok kesiyor, iş makinelerini yakıyor, kendilerine muhalif olanları baskı altına alıyor. Oralarda Hükümet’in  Türkiye Cumhuriyeti’nin otoritesini  kaldırması örgütün işlerini kolaylaştırıyor. Adeta AKP ve HDP (PKK) iş birliği içindeler.

Öte yandan AKP hükümeti ve onun başı, insanlarımızı mezheplerine göre ayırma çabasını yoğunlaştırıyor. Kendisine yönelik toplumsal muhalefeti Alevilerin Sünnilere karşı eylemi gibi göstermeye çalışıyor. Yüzü maskeli  teröristleri alevi militanı olarak topluma lanse ediyor. Böylece Sünni insanlarımızın yaygın desteğini almaya çalışıyor.

Bu ayırımcı, bölücü iki parti şimdilerde cumhurbaşkanlığı için anlaşmış gibi görünüyor. Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak, BDP de arzu ettiği demokratik özerkliğe kavuşacak ki bu özerkliğin sonu da bağımsız devlet olacak.

Şimdi bu iki durumun da gerçekleştiğini düşünün. Türkiye Cumhuriyeti’nin otoritesinin zayıflaması ile terör örgütünün ahlak, hak, hukuk bilmez eylemlerinin nasıl artığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin otoritesi tam olarak kalkınca, kan gövdeyi götürecek. Baskıcı rejim altına yöre halkı sindirilip Apo'nun kölesi yapılacak. Çünkü bunlar arzularını silah yolu ile kabul ettirmeyi öğrendiler. Vah direnenlerin başına.

Bölünmeden,  hak, hukuk ve refah içinde yaşamak istiyorsak bu iki bölücü partiye dur dememiz gerekir. Ya biz onları durduracağız ya da onlar bizim birlikteliğimizi, kardeşliğimizi, özgürlüğümüzü  yok edecekler.


Bu konuda en önemli gün 10 Ağustos’tur. Bizi tekrar birleştirecek,  etnik ayırım ve mezhep farkı gözetmeksizin hepimiz kucaklayacak ve Türkiye Cumhuriyetinin ebediyen yaşaması için mücadele edecek birisini Cumhurbaşkanı seçmeliyiz. Unutmayalım,  bu konuda hepimiz görev düşüyor… 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

OSMANLI HAYRANLIĞI!

Son zamanlarda bir Osmanlı hayranlığı başladı ve giderek de artıyor. Bir yandan da Cumhuriyet ve onun kazanımları kötülenip aşağılanıyor. Hal böyle olunca da bir padişah aranıyor ve bulunuyor: Recep Tayyip Erdoğan.

Köln’de RTE “Son Osmanlı Padişahı Hoş Geldin” pankartı ile karşılanmış. Bu pankart bağımsız ve özgür birey olmaktansa bir padişaha kul olma arzusunun ifadesidir.

Peki,  Osmanlıdan bize ne miras kaldı, yazalım:

Başta İstanbul, İzmir, Adana olmak üzere vatan toprakları işgal edilmiş;
Ordu dağıtılmış, silahlarına el konmuş;
“Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.”
Ekonomik durum içler acısı bir halde.
Kapitülasyonlar belimizi bükmüş.
Duyun-u Umumiye devlet içinde devlet durumunda.
Bütün sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Şeker, un hatta kiremit bile dışarıdan geliyor.
Avrupa için açık pazar halindeyiz.
Toplam sanayi kuruluşu 282. Bunların yalnızca %9'u devlete ait. Bu kuruluşlardaki emek ve sermayenin % 15'i Türklerin, % 85'i yabancıların ve azınlıkların.
Madenler, limanlar, demiryolları yabancıların elinde. Sanayinin ağırlığı gıda, dokuma ve dericilik oluşturuyor.  
Osmanlı'dan sadece dört fabrika kalmış: Hereke ipek dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy bez ve Beykoz Deri fabrikaları.
İktisatçımız, mühendisimiz yok denecek kadar az.  
Elektrik sadece İstanbul ve İzmir gibi, büyük kentlerde var.
Çocukların sadece 1/4'i okula gidebiliyor.
Halk cahil. Erkeklerin % 93'ü, kadınların % 99'u okuma yazma bilmiyor.  
Toplam 4770 ilkokul, 72 ortaokul ve 23 lise var.
İlkokullarda 337.618, ortaokullarda 5905 ve liselerde toplam 1241 öğrenci öğrenim görüyor.
Ortaokulda 543, liselerde ise 230 kız öğrenci var.
Medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası olmuş. Hurafeler din diye öğretiliyor. Medreselerde Türkçe yasak.
Ülkede bir üniversite (darülfünun) var. Bu kurum da çağın özelliklerinden uzak bir halde. Akıl ve bilim unutulmuş.  
Basılan ve okunan kitap sayısı çok az. 1729-1830 yıllarında Osmanlı'da basılan kitap sayısı 180; aynı sürede Batı'da basılan kitap sayısı 90.000.  
Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, resim yok, heykel yok, tiyatro yok, spor yok,
Halkı aydınlatacak, bilinçlendirecek, eğitecek kurumlar yok.
Halk adeta kendi kaderine ve cami imamının, tarikat şeyhinin, medrese ehlinin, bilgisine terk edilmiş durumda.
Akılcı ve bilimsel düşünce yok.
Türkçe ihmal edilmiş.
Sözcükler unutulmuş.
Türkçe, Osmanlıca denilen bir dile dönüşmüş.
Arapça, Farsça ve Fransızca Türkçeyi adeta istila etmiş.
Arapça alfabe kullanılıyor.
Birçok dini cemaat hayata yön vermeye çalışıyor.
Mezhep çatışmaları çok fazla.
Falcılar, büyücüler, şeyhler, şıhlar ayrıcalıklı konumda.
Din istismarı çok yaygın.
600 yıl boyunca Türkler ihmal edilmiş.
Yönetim dönme ve devşirmelere bırakılmış.
Türkler devlet yönetiminden dışlanmış, sadece köylü, asker, çiftçi olabilmiş.

Özetlersek, bize kalan miras şu:
Bağımlı  devlet; yabancılar ve onların uzantıları devlete hakim durumda;  işgal edilmiş vatan; savaşlardan kırılmış bir halk; cehalet; sefalet; hastalıklı bir halk; üretmeyen ekonomi.


Şimdi bu Osmanlı hayranlarına sormak lazım, bu günlere geri mi dönmek istiyorsunuz. Hiç acele etmeyin; AKP’nin uyguladığı politikalar sonunda adım adım istekleriniz gerçekleşiyor. Siz yakında RTE’nı padişah olarak başınıza geçirirsiniz; o da, Mustafa Kemal Atatürk’ün geldikleri gibi giderler deyip kovduğu işgal ordularını geri çağırır. Tabii Mustafa Kemal’in askerleri size izin verir ise…

23 Mayıs 2014 Cuma

GÜN AYRIŞMA DEĞİL, BİRLEŞME GÜNÜDÜR

İstanbul Okmeydanı’nda dünden bu yana yaşananlar endişe edici bir boyuta ulaştı. Bu olayların Türk Ulusunu bölmek isteyen çevrelerin bir oyunu olduğundan hiç şüphe etmemek lazım. Ne yazık ki, bu çevreler milli birliğimizi bozmada çok başarılı oldular. Bir yandan Türk- Kürt ayırımını diğer yandan alevi-sünni ayırımını provoke ediyorlar.

AKP’nin insanları dini inançlarına göre ayırması ve değerlendirmesi, farklı dini inançlarda olanlara saygılı olmaması alevi-sünni çatışmasını isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Öte yandan etnik milliyetçilik üzerinden siyaset yapan BDP milli birliğimizi yok etmede epeyce yol aldı. Kürtçülük üzerinden yapılan ve terör ile beslenen politikalar yüzünden çok can kaybı verdik, çok insanımız sefalet içinde kaldı.

AKP’nin ve BDP’nin dini inançlar ve etnik kimlik üzerinden yaptıkları politikalara bir an önce son vermelidirler. Bu ülkede en çok muhtaç olduğumuz şey milli birliktir. Güvenliğimizin de, kalkınmamızın da, refahımızın da temelinde ulusal birlik vardır.

Gün ayrışma değil, birleşme günüdür. Provokatörlerin oyununa gelmemeliyiz.  

Birleşmeliyiz; yasalar önünde eşit olmada birleşmeliyiz; kardeşlikte birleşmeliyiz; çağdaş toplum olma çabaları için birleşmeliyiz;  refahı bölüşmede birleşmeliyiz; emperyalizme karşı mücadelede birleşmeliyiz. Bölünme hiç birimizi mutlu etmez. Etse etse ulusumuzun düşmanlarını eder.

Gene unutmayalım ki, temelinde adalet, laiklik, ulusal birlik ve demokrasi olan ulus devletimiz, hepimizi içinde barındıran bir büyük şemsiyedir. Ancak bu şemsiye altında özgür ve mutlu olabiliriz. Huzuru, refahı ve özgürlüğü isteyen herkesin ulusal birliğimizi ve ulus devletimizi koruması ve kollaması gerekir.


Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, birinci vazifemiz, “Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” 

22 Mayıs 2014 Perşembe

EVET DİKTATÖRSÜN!

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben şöyle demiş: "Bu ülkenin başbakanına, diktatör yakıştırması yapanlar var. Diktatör yakıştırması yapanlar şu an karşımda. Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşacaksın öyle mi? Diktatörün olduğu yerde bunu yapamazsın" 

Bu soru akla şunu getiriyor: Hitler diktatörlüğe giderken muhalefet partileri ve onların başkanları yok muydu? 

Elbette vardı. Hatta Hitler başbakan olduğunda onun karşısında değil yanında Franz Von Papen vardı ama Von Papen’in varlığı Hitlerin diktatör olmasını önlemedi. Birçok diktatör demokratik yollarla iktidara geldi ve daha sonra zaman içinde muhalefeti bertaraf edip tam anlamı ile diktatör oldu. Şu anda Kılıçdaroğlu’nun ana muhalefet partisi başkanı olarak var olması Recep Tayyip Erdoğan’ın adım adım diktatörlüğe gittiği gerçeğini değiştirmez.

Bir yönetici,

kuvvetler ayrılığı ilkesini hiçe sayıp devletin üç kuvvetini de elinde tutuyorsa;
istediği kanunu bir gecede çıkarabiliyorsa;
yargıyı ayak bağı olarak görüp onun kontrol altına almaya çalışıyorsa;
yargı kararlarını dinlemiyor ve hatta ona meydan okuyorsa;  
rüşvet, hırsızlık ve haksız kazanç sağladığına dair iddiaları araştırmak isteyen hakim ve savcıların yerini değiştirip yargının kendisi aleyhinde soruşturma yapmasını engelliyorsa;
Sayıştayın denetleme raporlarının TBMM’ne gelmesini engelliyorsa;  
muhalefet liderlerinin konuşmalarını veren televizyonların bu yayınlarını değiştirebiliyorsa;
muhalif gazetecileri işinden ediyorsa; gazete ve televizyon sahiplerine baskı uyguluyorsa;
kendi propagandasını yapması için ülke içindeki çoğu medya kuruluşunu yandaşlarının alması için diğer iş adamlarından para toplayıp havuz oluşturuyorsa;
kendisine bağlı yargı deneti,mi dışında bir örgüt oluşturuyorsa;
Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok değerli mensuplarını, gazetecileri, bilim adamlarını “kumpas”  sonucu tutsak ediyorsa;
hazine arazilerini, devlete ait işletmeleri yasa dışı yollar ile yandaş iş adamlarına veriyorsa;
işçilerin hak aramasını önlemek için sendikaları etkisiz hale getiriyorsa;
yüksek yargı mensuplarını, sivil toplum örgütü başkanlarını azarlayıp onlara hakaret edebiliyorsa,
bu yöneticiye diktatör denir.


Sayı başbakan eğer bu saydıklarımı yapıyorsa, evet o da bir diktatördür.

20 Mayıs 2014 Salı

“HELALİ HARAMI YERSİN SEÇMEZSİN”

Bu nasıl Müslümanlıktır, dünya malına gözü doymuyor. Türk Liraları yetmiyor, evinin içini dolarlarla, avrolarla dolduruyorsun. Komisyon almadan ihale onaylamıyorsun. Yıllardır milletin malını yok pahasına ona buna satıyorsun. Dün tabanı delik ayakkabın vardı şimdi dibi delik küpün var. Bir türlü dolmuyor.

Yıllar önce, Pir Sultan Abdal senin gibilere seslenmiş ama sen bu seslenişin anlamını da zor kavrarsın. Keşke alevi diye Müslümanlığını beğenmediğin Pir Sultan Abdal’ın ahlakının yüzde biri sende olsaydı. Biz bu dünyada rahat ederdik, sen de öbür dünyada. Öbür tarafta zebaniler rüşvet de almaz; bakalım ne yapacaksın…

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Yalan dünya senin olsa ne fayda
Akibet alırlar tatlı canın
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda 

Söylersin de söz içinde şaşmazsın
Helâli haramı yersin seçmezsin
Nasibin kesilir de sular içmezsin
Akar çaylar senin olsa ne fayda 

Söylersin de el içinde sözün var
Yeler çalışırsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Bedestenler senin olsa ne fayda 

Bir gün alır götürürler evinden
Hakk´ın kelâmını koyma dilinden
Kurtulaman Ezrail´in elinden
Dünya dolu malın olsa ne fayda 

Pir Sultan Abdal´ım çıktık oturduk
Kaza lokmasını burda yetirdik
Dünya bizim diye çektik getirdik
Yalan dünya bizim olsa ne fayda


Pir Sultan Abdal

18 Mayıs 2014 Pazar

ATATÜRK'Ü ANMAK...

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik Ve Spor Bayramı hepimize kulu olsun.

Bugün, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulana politikaların sonuçlarını hatırlatmak ve Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle, şükranla ve özlemle anmak istiyorum. Onun bıraktığı koltuğa oturanlara ve oturmak isteyenlere baktıkça kahroluyorum. Umarım Türk Ulusu cumhurbaşkanını belirlerken onda Atatürk’ün özelliklerinden kaçının bulunduğuna dikkat ederler.

Osmanlı Devleti yıkılmış ve yerine ulusal egemenliğe dayanan Türkiye Cumhuriyet'i kurulmuştur. Büyük bir mücadele sonunda hayatta kalan İnsanlar hasta ve yorgun, ülke yanmış, yıkılmış, yetişmiş insan sayısı çok az, sanayi yok gibi bir şey, çok şey dışarıdan ithal ediliyor, halk yoksulluk ve sefalet içinde; işte bu ortamda kısa süre içerisinde yapılanların bir özetini aşağıda veriyorum:

Sanayileşme:
—  1926-1938 yılları arasında 28 büyük fabrika kurulmuştur.
—  Ağır sanayi üretim %152, toplam sanayi üretim, %80 artmıştır.
—  Demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış,
—  Şeker üretimi 200 misli artmıştır. 
—  Şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinin tamamı;
—  Yünlü dokuma ihtiyacının % 83'ü,
—  Pamuklu dokuma ihtiyacının % 43'ü,
—  Kağıt ihtiyacının % 32'si,
—  Cam ve cam eşyanın % 63'ü milli üretim ile karşılanmaya başlanmıştı

1926 yılında: Tayyare ve Motor Türk AŞ kuruldu.
1928 yılında: Kayseri Uçak Fabrikası;
1938 yılına kadar; 15 Junkers A 20 uçağı,
15 adet ABD Hawk muharebe uçağı,
15 adet Gotha irtibat uçağı,
Toplam 112 uçak üretildi.
1925 yılında, İstanbul'da Uçak Fabrikası; 24 adet uçak üretildi. 
Madencilikte üretim artışları:
—  Kömür: % 100,
—  Krom: % 600,
—  Diğer madenlerde % 200.
Bankacılık:
—  1924'de ulusal banka sayısı: 19
      (15'i yabancıların)
—  1934'de ulusal banka sayısı: 39
      (9'u yabancıların)
1923 ve 1928 yıllarındaki ithalat:
—  Yatırım malları: % 6, % 36 (altı kat artmış)
—  Ham madde % 13; %35 ( yaklaşık üç kat artış)
—  Tüketim malları: % 81; % 29 (üç kata yakın azalış)
Mali politikalar:
—  Enflasyon olmadan % 10 büyüme hızı elde edilmiştir.
—  Bütçe denk olmuştur.
—  İthalat ihracat dengesi sağlanmıştır.
—  Kişi başına milli gelir 2 katına çıkmıştır.
—  Osmanlı borçlarından başka borç yoktur.
Ulaşım:
—  Osmanlı'dan kalan ve yabancıların kontrolünde olan 4112 km demiryollarının 3387'si satın alınmıştır.
—  1938'e kadar 3020 km demiryolu daha yapılmış ve toplam demiryolu uzunluğu 7132'e çıkarılmıştır.
—  1923-1926 yılları arasına 27.850 km köy yolu yapılmış, onarılmıştır.
—  Osmanlı'dan kalan ve yabancıların kontrolünde olan 4112 km demiryollarının 3387'si satın alınmıştır.
—  1938'e kadar 3020 km demiryolu daha yapılmış ve toplam demiryolu uzunluğu 7132'e çıkarılmıştır.
—  1923-1926 yılları arasına 27.850 km köy yolu yapılmış, onarılmıştır.
Tarım:
—  Pamuk üretimi:
—       1920: 20.000 ton, 1927: 120.000 ton
—  Tütün üretimi:
—       1923: 20.500 ton, 1927: 64.400 ton
—  Üzüm üretimi:
—       1923: 37.400 ton, 1939: 40.000 ton
—  Buğday üretimi:
—       1923: 972.000 ton, 1939 3.696 000 ton
Sağlık Politikaları:
—  Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir avuç Cumhuriyet doktoru, sıtma, verem, tifüs, frengi, cüzzam, trahom gibi salgın hastalıklarla mücadele etmiştir.
—  1924-1931 yılları arasında; 40.000 trahomlu, 5 milyon sıtmalı, 350.000 veremli tedavi edilmiştir.