KANLI PARA İMPARATORLUĞU
KANLI PARA İMPARATORLUĞU
TUNCELİ ÜZERİNDEN HESAPLAŞMA GAYRETİ
Dersim bir dağ içinde
Gülü bardağ içinde
Hak Dersim'i saklasın
Bir gülüm var içinde
Çok severek dinlerim bu türküyü. Memleket hasreti de olduğu
için biraz da duygulanırım.
Türküyü hem dinliyorum hem de düşünüyorum:
Türküyü yakanın dileğini Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet
yerine getirdi. Dersim’i Tunceli yaparak, sadece Türküyü yakanın gülünü değil, tüm yöre
halkını sakladı, korudu.
Kimlerden mi korudu? Sayalım:
Kendilerine altın ve silah veren emperyalistlerin uşaklığını
kabul edip, devlete karşı isyan eden, askerlerimizi, memurlarımızı katleden,
yapılan köprüleri, yıkan, devlet dairelerini yakan ağa bozuntusu eşkıyadan
korudu.
Köylülerin elinden, buğdayını, arpasını, davarını zorla
elinden alan; vermek istemeyenlerin başını taşla ezen ağalardan korudu.
Kendilerini şeyh, şıh, dede ilan edip, halkın dini
duygularını istismar ederek, sevaptır diyerek, yoksulluktan çocuklarının
karnını bile doyuramayan insanların elinden ununu, yumurtasını tavuğunu elinden
alan ahlaksızlardan korudu.
Özetlersek; feodal düzen fırsatçılarından, gücünü
zorbalıktan alanlardan, orta çağ kalıntılarından korudu.
ÜÇ HABER ÜÇÜ DE TUNCELİ ÜZERİNE
Birbiriyle bağlantılı şu üç haberi okuyunca bunları yazmaya
kendimi mecbur hissettim:
Kılıçdaroğu, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve CHP’nin geçmişte pek çok topluluğu mağdur
ettiğini, özür dileyerek helallik isteyeceği’ sözleri medyaya düştü.
Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri tartışılırken Almanya’dan bir haber
geldi. Gazetelerin verdiği şöyle: “Almanya’da Duisburg-Essen Üniversitesi 18-20
Kasım'da 'Tanınmayan soykırım-Dersim 1937-1938' çalıştayı düzenleyecek.
Düzenleyici kurumlar Atatürk'ü 'katliamcı' olarak suçlayan paylaşımlar yapıyor.
Etkinliğin, Kılıçdaroğlu'nun ‘helalleşme’ açıklamasıyla aynı döneme denk
gelmesi dikkat çekiyor.”
Son haber Tunceli’den geldi: Batı hayranı ve sözcüsü
konumundaki televizyonlar ve yazarlar tarafından ‘halka nohut dağıtıyor’ diye
övülen, lakabı ‘komünist’ olan ve 29 Ekim’i kutlamamayı, 10 Kasım’da Atatürk’ü
anmamayı komünistlik sanan belediye başkanı Maçoğlu’ndan geldi. Haber şöyle: “Tunceli
Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı ayaklanan
İngiliz işbirlikçisi ve Tunceli İsyanı'nın elebaşı Seyit Rıza'yı andı.”
HELALLEŞME ADI ALTINDA ATATÜRK VE CUMHURİYETLE HESAPLAŞMA
Kılıçdaroğlu, kimlerle helalleşeceğini sıralarken ‘Dersim’i
söylemedi ama bu onun taktik anlayışından kaynaklanıyor. Bu üç haber beraber
değerlendirildiğinde ve bazı CHP milletvekillerinin, daha önce Atatürk’ü
‘Dersim’de katliam yapmakla suçladıkları ve Seyit Rıza’nın heykeli önünde saygı
duruşunda bulundukları ve Kılıçdaroğlu’nın “Ben Dersimli Kemal’im” diye
bağırdığı dikkate alındığında konunun 1937’lere, 1938’lere geleceği apaçık
ortada.
Kılıçdaroğlu işini biliyor. Seçmenlerini ve destekçilerini
ürkütmemek için ‘sakaldan kıl koparma’ taktiği uyguluyor. Bir insanın sakalını
aynı anda çekip yolmaya kalkarsanız büyük tepki görürüsünüz ama her gün bir tel
alırsanız tepki görmezsiniz ve sonunda amacınıza geç de olsa ulaşırsınız.
Kılıçdaroğlu ve onunla birlikte hareket eden çevrelerin, bu
taktik içinde, eylemlerini sürdürecekleri belli oluyor. Bu taktikle seçmenini
FETÖ, HDP-PKK sempatizanı ve destekçisi yapan, Atatürk posteri taşımasına izin
verip Atatürk ilkelerinden uzaklaştıran Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu konuda da
başarılı olma ihtimali yüksek görünüyor.
Erdoğan ve AKP nefreti yüzünden muhakeme etme yeteneğini
yitirmiş CHP’li kitle hem Atatürk tişörtü giyip, sosyal medyada Atatürk için
‘unutmadık, unutmayacağız’ mesajları paylaşır hem de Atatürk’ün Tunceli’de
katliam yaptığını kabullenir; Cumhuriyet’in kazanımlarını bir yana koyup,
ortaçağ kalıntısı, feodal düzen savunucularını alkışlar.
ATEŞ, ÖLÜM VE ŞİİR
Dizimden başarılı bir ameliyat geçirdim, her şey iyiye
gidecek diye sevinirken hiç umulmadık bir sağlık sorunu ile başım derde girdi. Ameliyat
ile doğrudan ilgisi olmayan bir alanda enfeksiyon gelişti. Ateşim yükseldi, kıpırdayacak
halim kalmadı. Kutup soğuğunda kalmış
gibi üşümeye baladım. Yatıp battaniyeyi başıma kadar çektim ama zangır zangır
titremem bir türlü durmadı.
Ne yıldıza ne de aya
Uçsuz bucaksız deryaya
Gelmez yola gidiyorum
Gemi bekliyor limanda
Tayfaları hazır onda
Gözüm kalmadı cihanda
Gelmez yola gidiyorum
Eşim dostum yavrularım
İşte benim sonbaharım
Veysel karanlık yollarım
Gelmez yola gidiyorum
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler
Câizse Harâbât-ı İlâhî'de de her şey
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”
Umut da var; önce giden dostlarla da buluşulacak (mülaki
olmak), öyleyse şimdiden selamlar yollayalım.
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum, ne haldeyim?
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gediyorum gündüz gece”
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece
Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince”
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.”
Aramazlar gurbet ile gideni
Ak göğsün üstünde çakır dikeni
Bitmeyince gönül yardan ayrılmaz”
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Kiminin başında biter ağaçlar
Kiminin başında sararır otlar
Kimi masum kimi güzel yiğitler
Ne söylerler ne bir haber verirler”
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su”
Her yer insan toprağı, varmadın mı farkına?
Padişahın parmağı ve bir Şahın elini,
Farkında değil misin, bak koymuşsun çarkına?”
“Bir gün bir testi aldım bir testiciden,
Çok şey söyledi bana testi gizliden.
Dedi: Şahtım, bir altın kadehim vardı,
Şimdiyse sarhoşlara testi oldum ben!”
“Çiğniyorken ayağın, düşün toprağı
Bir güzelin yüzü o; kaşı, dudağı
Şu bina duvarında gördüğün tuğla;
Ya bir Şah başı ya bir Vezir parmağı!”
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni”
AMERİKAN ÇİZMESİNE HAYIR!
Amerika’nın Afganistan’ı işgali 20 sene sürdü. Bu süre
içinde Amerika’nın 2 trilyon dolar harcadığı söylendi.
Nereye gitti bu para? Bu para harcandı da Afganistan ne
kazandı?
Amerika hastane mi yaptı? Yol mu yaptı? Ülkenin altyapısın
mı düzenledi? Sanayisini mi geliştirdi? Tarımsal üretimini mi artırdı?
Fakirliği mi yok etti? Eğitim düzeyini mi yükseltti? Toplumun değişimini mi
sağladı?
Paralar silaha gitti, bombaya gitti, baruta gitti. O paralar
ölüm makinesi oldu, Afgan halkının üstüne ölüm yağdırdı.
Yirmi senin sonunda halkın büyük kısmı aç, sefil, evsiz, yurtsuz.
Yatacak yeri yok, yiyecek yiyeceği yok.
Bu yirmi yıl boyunca Amerikan’ın işgaline, zulmüne,
sömürüsüne, katliamlarına, ırza geçmelerine, işkencelerine ses çıkarmayanlar,
Taliban önderliğinde Amerika ülkeden kovulunca birdenbire Afgan dostu
kesildiler. Kadınlar başlarını örtme mecburiyetinde kalacak diye dertlendiler.
İnsan hakları yok olacak diye (sanki işgal altında iken varmış gibi) üzüldüler.
Amerika iyi diyemeyenler, Taliban kötü demeye başladı.
İşgal sona erdi diye üzülen bu kimselerin büyük çoğunluğu da
Atatürkçü geçiniyor. Onlara hatırlatalım:
Atatürk mazlumdan yanaydı, zalimden yana değil.
Atatürk, ülkelerin bağımsızlığından yanaydı, işgalinden yana
değil.
Atatürk, emperyalizme karşıydı, emperyalizmle savaşan ve onu
ülkelerinden kovanlara karşı değil.
Atatürk, önceliği İngiliz, Fransız, Yunan işgalini son
vermeye verdi, laikliğe değil.
Özgürlük için de, refah içinde, insan hakları için de, kadın
hakları için de, namuslu ve şerefli bir hayat yaşamak için de ön şart
bağımsızlıktır. Amerikan askerilerinin çizmesi altında bunların hiç birisi
olmaz.
Atatürkçü, işgal sona erdi diye üzülmez, sevinir ve kazanılan
bağımsızlığın tam olması ve siyasal ve sosyal devrimlerle taçlandırılması için
Afgan halkına yardım etmenin yollarını arar.
Atatürkçü düşünceyi Amerikancı düşünceye dönüştürenler var,
onları şiddetle kınıyorum.
AMERİKA’NIN İNSANLIK SUÇLARI
Afganistan’da yenilerek ülkeyi terk edince ”medeniyet ışığı
söndü” diyerek Amerika’yı işgal ettiği ülkelere medeniyet ışığı saçan bir
devlet gibi gösterenler oldu. Amerika işgal ettiği topraklara medeniyet ışığı
filan götürmez, barut götürür, bomba götürür, ölüm götürü, zulüm götürür.
Bu medeni Amerika kurulduğu tarihten bu yana neler yapmış özetleyelim:
KURULUŞUNDA KATLİAMLAR VAR
Amerika kurulduğundan bu yana insanlık suçu işleye işleye
büyüdü. Büyüme oranı, işlediği insanlık suçları ile orantılı gitti. Emperyalizm
kan içerek büyür; ne kadar çok katliam, sömürü ve doğa tahribatı o kadar hızlı
büyüme.
Amerika bağımsızlığını İngiltere ile savaşarak elde etti.
Bağımsızlığını ilan ettiği topraklara ise Kızılderilileri öldüre öldüre sahip
oldu. Bağımsızlık bildirisinde bile onlardan “Acımasız vahşiler” diye söz
edilir. Bağımsızlık bildirisini kaleme alan Thomas Jefferson Kızılderililerin
topraklarını ele geçirmenin beyazların hakkı olduğunu söyler. İlk
cumhurbaşkanlarından John Adams’ göre Kızılderililer “Kanlı av köpekleridir”.
20 milyonun üzerinde Kızılderili ya öldürülmüş ye da ölümcül
şartlar içine itilmiştir. Çeşitli işkencelere, tecavüzlere, hastalığa, açlığa
ve sürgüne maruz bırakılmış, çocuk kadın demeden acımasızca
katledilmiştir. İlk biyolojik silah
onlar için kullanılmış, çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeler verilerek
binlerce Kızılderili ölüme terk edilmiştir. Amerikan hükümeti her Kızılderili
kafatası için 5 dolar vererek adeta soykırım yapmıştır. Bununla yetinilmemiş,
Kızılderililerin en önemli besin kaynağı olan bizonlar da öldürülüp
Kızılderililer açlığa mahkûm edilmiştir. İlk zamanlar kuzey Amerika’da 50
milyon bizon varken 1889’da ülkede sadece 540 bizon kalmıştı.
KATLİAMLARA DEVAM
Amerika ülke dışındaki katliamlara erken başladı. 1899’dan
1902’ye kadar Filipinleri zapturapt altına almak için yapılan askeri harekâtta
200.000 Filipinli can vermiş, on binlercesi yaralanmış ve işkence görmüştü.
6 ve 9 Ağustos 1945 insanlık tarihinin en acı ve en karanlık
günü oldu. Amerika, önce Hiroşima’ya
daha sonra da Nagazaki’ye atom bombası attı ve on binlerce masum insanı
acımasızca öldürdü. Kentler harabeye döndü. Sadece insanlar değil o bölgelerde
yaşayan her canlı artık yaşamaz oldu. Radyasyonun etkisi yıllarca devam etti.
Bu bir insanlık suçuydu. Bu bombalar Japonlara değil
insanlığa atıldı ve 6 Ağustos’ta dünya insanlığını kaybetti.
Guatemala ise 1954 yılında Amerika tarafından işgal edildi.
İşgal sonucu askeri yönetim kuruldu. Bu yönetim sırasında daha önce topraksız
köylülere dağıtılan araziler geri alındı. 36 yıl süren iç savaş sonucunda
200.000’nin üzerinde Guatemalalı hayatını kaybetti.
Panama Başkanı Noriega’nın uyuşturucu işiyle uğraştığını
bahane eden Amerika 1989 yılında bu ülkeyi işgal etti. Panama City’de
Noriega’nın büyük halk desteği gördüğü işçi semtleri bombalandı ve zorla
boşaltıldı. Binlerce insan tutuklandı. Zengin Kompradorların desteği ile yeni
bir hükümet kuruldu.
Amerika müdahale edecekse, büyük, küçük ülke demeden
gereğini yapar. Dominik beş kere Amerikan askeri müdahalesine maruz kaldı. 100
binin biraz üzerinde nüfusu olan Granada da Amerikan gaddarlığından nasibini
aldı. 1983’de Reagan yönetimi bu ülkeye işgal ederek yönetimi değiştirdi.
Sonuçta işsizlik ve yoksulluk diz boyu arttı.
Vietnam savaşı ise tam bir trajedidir. Bu savaş 1965 yılında
başlamış ve 1975 yılına kadar sürmüştür. Vietnam 1,5 milyon vatandaşını ve zehirlenme
sonrası topraklarının üçte birini kaybetmesine karşın savaştan galip çıktı. Bu
1.5 milyonun üstündeki Vietnamlının çoğu sivildi, çocuktu, kadındı.
Irak’a iki kere müdahale etti. 2003’teki ikinci müdahaleden
bu yana Irak’ta ölen sivil sayısı 1.000.000’nun üzerindedir. Binlerce insan
işkenceye maruz kaldı. Kadınların ırzına geçildi. Çocuklar ailesiz kaldı. 2
milyondan fazla insan evinden, yurdundan göç etmek zorunda kaldı.
Amerika katliamlarını bizzat kendi askeri güçlerini
kullanarak gerçekleştirdiği gibi farklı ülkelerde kendisine bağlı örgütleri
silahlandırarak, eğiterek ve destekleyerek de yapar. El Salvador’da,
Guatemala’da Kolombiya’da Endonezya’da bu yöntemleri kullanmıştı; tıpkı
şimdilerde Batı Asya’da yaptığı gibi.
Şili’de sosyalist lider Allende’i devirmek için Pinochet’i
destekledi. Pinochet, 1973 yılında önce Allende yanlısı subayları öldürdü. Daha
sonra Allende’in bulunduğu Başkanlık Sarayı’nı ve ailesinin oturduğu evi
bombaladı. Allende öldürüldü. İktidarı devir alan Pinochet iktidarı süresince
katliamlar yaptı. 3 binin üzerinde insan öldürüldü. Bir milyondan fazla insan
Şili’den göç etti.
Endonezya’da ABD destekli ordu 500.00’den fazla insanı
öldürdü. Komünist Partisi’ni ve onun sempatizanlarını yok etti. On yıl sonra
Amerika destekli Endonezya ordusu Doğu Timur’u istila edip 600.00’lik nüfusun
100.000’den fazlasını öldürdü. Saldırı, Başkan Ford ve Dış İşleri Bakanı
Kissinger’in Endonezya’yı terk etmesinden bir gün sonra başladı. Belli ki yeşil
ışık yakılmıştı.
Amerika’nın insanlık suçlarının en taze örneği Suriye’de
yaşanıyor. Amerikan askerlerinin desteklediği terör örgütlerinin eylemleri
sonucu 300.000’den fazla insan hayatını kaybetti. Milyonlarcası evinden yurdundan
göç etmek mecburiyetinde kaldı. Anneler, babalar, bebekler denizlerde boğuldu.
BU KATİLAMLAR KİMİN VE NE İÇİN?
Başkan Wilson’un 1907 yılında
söylediği şu sözlerde bu sorunun cevabı veriliyor:
“Ticaret ulusal
sınır tanımadığı ve üretici de dünyayı bir Pazar olarak görmekte ısrar ettiği
için ülkesinin bayrağı da onu izlemeli, ona kapalı olan ülke kapıları kırılıp
devrilmelidir. Sermayedarların elde ettiği imtiyazlar devletin bakanlarınca
güvence altına alınmalıdır, gönülsüz ülkelerin egemenlik hakları süreç
içerisinde çiğnense bile. Koloniler oluşturulmalı ve ele geçirilmelidir, öyle
ki dünyanın sağılmaya elverişli hiçbir köşesi es geçilmiş ya da bakir
bırakılmış olmasın.”
ABD’nin politik
hedeflerinden biri, küresel sermaye birikimi için dünyayı güvenli hale
getirmektir. Herhangi bir şekilde ekonomik bağımsızlık ya da halkçı bir yeniden
dağıtım politikası izleyenler, ekonominin artık değerini halkın yararına
kullanarak kâr amacı gütmeyen hizmetlere ayırmak isteyen yönetimler Amerika’nın
müdahale ya da işgal şeklinde gazabına uğramaktadır.
Bu müdahalelerden,
bu katliamlardan amaç, uluslararası finans sisteminin güvenliğini korumaktır.
Hiçbir ülkenin, bağımsız bir ekonomi politikası izlemesine ve kendisini
geliştirmesine izin verilmez. Böyle ülkeler ambargolarla, müdahalelerle ve
hatta işgallerle cezalandırılır ve tuttuğu yoldan gitmesi önlenir.
BÜYÜK SERMAYENİN
KATİL BEKÇİLERİ
Dünyada büyük
sermayenin egemen olmasını sağlamak için Amerikan Ordusu her an nöbettedir. Bu
ordunun ölüm makinesi özelliğini yitirmemesi için her yıl milyarlarca dolar
para harcanır. Amerika’nın 35’den fazla ülkede 400’den fazla üssü vardır. Bu
üslerde 500.000 üstünde asker vardır. Bu ülke adeta bir nükleer bomba deposu
gibidir. Dünyanın her yanına yetişebilecek binlerce stratejik ve taktik
uçakları, binlerce füzesi vardır.
Bu kadar güçlü bir
orduya sahip Amerika, özellikle son yıllarda, terör örgütlerini de kullanıyor.
Amerika’ya yakın devletlerin askerleri, polisleri ve teröristler CIA ve buna
benzer diğer birimlerce eğitiliyor. Onlara gözetim, soruşturma, işkence, göz
dağı ve suikast konularında bilgiler veriliyor. Latin Amerika’da “Katiller
Okulu” olarak bilinen Fort Benning’teki ABD Askeri Okulu’nda yandaş
devletlerden gelen askerlere en son zulüm ve işkence metotları öğretiliyor. El
Salvador’da köy katliamları yapanlar ve diğer vahşetlere karışanların çoğu bu
okulda eğitilmişti.
PSİKOLOJİK SAVAŞ
Amerika bunlarla
yetinmez, bir yandan da kendisini haklı göstermek ve yaptıklarını gizlemek için
psikolojik savaş yürütür. Büyük sermayenin elinde olan ABD medyası her yıl
milyonlarca haber, fotoğraf, yorum, başyazı, köşe yazısı ve makaleleriyle diğer
ülkeleri ve kendi halkını etkiler. CIA ülke içinde 200’den fazla gazete, dergi,
haber ajansı ve yayınevinin bizzat sahibidir. Ayrıca diğer gazeteler ve
dergiler aracılığı ile yanlış ve taraflı haberler yayar.
Ulusal Demokrasi
Vakfı ve Uluslararası Gelişme Örgütü gibi ABD hükümetinin parasal destek
verdiği kuruluşlar ile Ford, Soros Vakfı ve diğer organizasyonlar diğer
ülkelerdeki üniversitelere yardımda bulunur. Bu yardım serbest piyasa ekonomisi
ideolojisini destekleyen akademik programlara, sosyal bilim enstitülerine,
araştırmalara, burslara ve ders kitaplarına gider.
Birçok ülkedeki
Protestan misyoner teşkilatları CIA’nın kontrolündedir. Buradaki rahipler birer
ajan gibi çalışır. Ayrıca bazı tarikatlar, cemaatler de CIA tarafından
kullanılır.
AMERİKA’NIN SONU
GELDİ
Karamsar değiliz,
yeni bir dünya kuruluyor. Bu yeni dünyada Amerika’nın dünyaya egemen olma
arzuları son bulacaktır. Afganistan yenilgisi bunun habercilerinden birisidir.
Yeni kurulacak dünyada sömürenlerle sömürülenler arasındaki çelişki bitecek ve
Atatürk’ün müjdelediği günler yakında gelecektir:
“...
müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler
arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği
çağı hakim olacaktır...”
”…insanlığa
müteveccih fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler,
zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir.
O zaman dünya
yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir
halet-i İçtimaiyeye kavuşacaktır. “
İLERİCİLİK GERİCİLİK
Birçok insan gibi ben de bazı sosyal iletişim gruplarına
üyeyim. Yeni milli eğitim bakanı atanır atanmaz bu gruplardaki bazı
arkadaşlarım yeni bakanın İmam Hatip lisesi mezunu olduğunu kanıt göstererek
gerici birisinin bakan olduğunu yazmaya başladılar.
Şaşırmamak elde değil. Bu ifadeleriyle tüm İmam Hatip Lisesi
mezunlarını gerici yapıp çıktılar. Bunu yapanların içinde akademik kariyeri
oldukça üst düzeyde olanlar bile var. Üzüntü verici bir durum.
Bu fikir yapısında olanlara göre bir insan;
İmam Hatip’ten mezunsa gerici, kolejden mezunsa ilerici,
Dindarsa, beş vakit namaz kılıyorsa, orucunu tutuyorsa
gerici,
Rakı, viski içiyorsa ilerici, alkol almıyorsa gerici,
Türk müziği dinliyorsa gerici, Amerikan müziği dinlerse
ilerici,
Batılı hayat tarzını benimsemişse ilerici, milli adetlere
göre yaşarsa gerici,
Maldiv adalarına tatile giderse ilerici, umre için kutsal
topraklara giderse gerici.
Çok yanlış!
Bu yanlış kanı toplumda çok taraftar bulduğu için, ‘ilerici’
kimdir, ‘gerici’ kimdir sorusunu cevaplamak farz oldu.
İLERİCİLK
Bir kimseye ya da harekete ‘ilerici’ özelliğini veren üç
temel husus var:
1.
Bilimin ışığı altında ve halkçı anlayış
içerisinde toplumun yeniden şekillenmesi için mücadele etmek.
2.
Millet egemenliğini sağlamak ve korumak.
3.
Vatanın bütünlüğünü korumak ve ülkenin tam
bağımsız olması için çaba harcamak.
Atatürk’ün de yaptığı işte tam budur.
İLERİCİ İNSAN
İlerici insanın savunduğu ‘ekonomik büyüme ve kalkınma’
mutlaka sosyal amaçlar içermelidir.
İlerici insan, servet, gelir ve fırsat eşitsizliğinin ortadan
kalkması için çalışır. İstihdamın ve çalışanların gelirinin artması için
uğraşır.
Herkesin yararına ve herkese eşit şekilde sunulacak kamu
hizmetleri arzular.
Devletin, eğitim ve sağlık gibi hizmetleri toplumun her
ferdine eşitlikçi anlayış içerisinde sunmasını ister ve bunun için çaba
gösterir.
Millet egemenliği için demokrasinin derinleşmesini ister.
‘Herkes için adalet’ kavramını düstur edinmiştir.
Ona göre ülke tam bağımsız, insanlar özgür olmalıdır.
Yabancı güçlerin her türlü müdahalesine karşıdır.
Sorunlara milli sınırlar içinde çözümler üretmeye çalışır;
çareyi ülke dışında aramaz.
Emperyalist saldırılara karşı milli devletin ne kadar önemli
olduğunun farkındadır ve vatanını, devletini ve milli birliğini bu bilinç
içinde savunur.
GERİCİ İNSAN
Gerici insan karanlıklar içerisindedir ama bunun farkında
değildir.
Olayları, gelişmeleri ve tümüyle dünyayı değerlendirirken
bilimsel yöntemlerden faydalanmaz.
Hurafelere inanır, batıl inançlar içerisindedir.
Özgür değildir, başka kimselerin veya güçlerin empoze
ettiklerini kendi düşüncesi sanır. Bu haliyle kendisine yabancılaşmıştır.
Öğretilmiş yanlışlıklar içerisindedir; bu yanlışları doğru
sanır.
Küreselleşmiş neoliberal sitemin egemen gücü olan büyük
sermayenin piyonu olmuştur.
Geniş halk kitlelerinin, emekçi sınıfların, üreten
kesimlerin savunucusu olmaktan çıkar, rant peşinde koşanlara hizmet eder.
Milli devlet yönelik tehditleri algılayamaz ve bilerek veya
bilmeyerek dış güçlere hizmet eder.
Milletini hor görür, yabancı hayranlığı içerisindedir.
Vatanını bölmek, milli birliğini bozmak isteyenlere karşı
cephe alacağına, onlarla birlikte hareket eder.
Paranın siyasal, ekonomik güç olduğu bir toplumu
benimsemişti; emekçilerin bu güce sahip olanlar tarafından ezilmesine,
sömürülmesine ses çıkarmaz.
Ülke içindeki toplumsal sorunların çözümü için emperyalist
ülkelerden destek ve yardım bekler.
Tam bağımsızlık diye bir ilkesi, arzusu yoktur.
ATATÜRK İLERİCİYDİ
Atatürk tam anlamıyla ilericiydi, yukarıdaki yazdığım
özelliklerin hepsine sahipti. Ne yazık ki, kendisini Atatürkçü diye tanıyan ve
tanıtan çok büyük çoğunluğun Atatürk ile ilgisi yok. İlerici olmaktan vazgeçtim,
tutucu bile değiller; gericiler.
Etrafımda gerici olduğunu bilmeden ilericilik taslayan çok
sayıda insan var. Bunların bir kısmı da Akademik olarak üst düzeye çıkmış
insanlar. Amerika’nın egemen sermayesinin yoğun propagandası onları sağlıklı
biçimde akıl yürütemez hale getirmiş.
Türkiye’nin en büyük sorunlarında birisi de işte bu
kendisine yabancılaşmış insanlar. Ne olduklarını keşke bir an önce anlasalar.
AMAÇ YENİ BİR İKTİDAR
Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeye
egemen olmak isterse, ilk yaptığı şey mevcut iktidarı yıpratmak, ülkeyi seçime
götürmek ve bu şekilde uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmak. Bunun için,
ülke içinde kaos yaratır, ekonomik saldırılarda bulunur, terör örgütlerinden
faydalanır ve iktidarı yıpratır ve seçim ortamı yaratır.
Bununla başaramazsa sıra darbelere ve askeri müdahalelere
gelir. Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.
15 Temmuz 2016’da darbe teşebbüsünde bulundular ama
başaramadılar. Sıra sözüm ona demokratik yollarla yen bir iktidar oluşturmaya
geldi.
Bunu söylerken olgulardan ve nesnel gerçeklerden hareket
ediyoruz: Sıralayalım o olguları ve gerçekleri:
Amerikan devletinin önemli bir kurumu olan Rand Corporation,
Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili olarak, “Türkiye’nin
Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı bir raporu 14 Şubat
2020 tarihinde yayınladı.
Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip
etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığını yazıp bu durumdan
duyulan rahatsızlığı yazarken, diğer yandan da Amerika’nın ümidini üç muhalefet
partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.
60 yılı aşkın bir süredir, Akdeniz bölgesinde ve Batı
Asya’da Türkiye ve Amerika’nın stratejik ortak olduğu yazılarak başlayan
raporun bir yerinde şöyle deniyor: “Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca Erdoğan,
MHP’li ortaklarının teşviki ile farklı derecelerde ABD ve diğer NATO
müttefiklerinin çıkarlarına ters düşen iddialı dış politika ve savunma
politikaları izleyecek gibi görünüyor. Türkiye’de bu dönemde uygun bir
koalisyon ortaya çıkacak, Erdoğan ve AKP’yi 2023’ten sonra iktidardan ayıracak
olursa, 2018 seçimlerinde NATO müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkileri
canlandırmayı savunan siyasi programlar açıklayan önde gelen üç muhalefet
partisinden daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir.”
Rapordan Amerika’nın ümidini ‘önde gelen üç muhalefet
partisi’ne (CHP, İP, HDP) bağladığı anlaşılıyor.
BIDEN’IN AMACI BİR İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİ
Biden, bu raporun yayınlanmasından kısa bir süre sonra bir
televizyon programında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan ve
muhaliflere destek veren, Türkiye'deki iktidarı değiştirebilmenin yollunu
anlatan skandal ifadeler kullandı.
Söyledikleri özetle şöyle: “Bence ona (Erdoğan'a) çok farklı
bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça
göstermemiz lazım. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla
(muhalif liderlerle) doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri
için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve
onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile...”
Bunları sadece Biden sözleri olarak değerlendirmemek gerek;
bu sözler Amerika’nın Türkiye ile ilgili tutumunu ve planlarını anlatıyor.
BIDEN’IN DOSTLARI HAREKETE GEÇTİ
Biden’ın “Erdoğan’ı darbe ile değil seçimle indireceğiz”
sözü CHP, İP ve HDP’yi harekete geçirdi. Bu andan itibaren bu partilerin
liderleri ve bu partileri destekleyen medya kuruluşları fitne, fesat,
bozgunculuk kokan söylemlerini ve yayınlarını artırdılar ve sürekli olarak
erken seçim isteklerini dile getirmeye başladılar.
Bir kısım gazeteler ve televizyonlar da erken seçim
istekleriyle birlikte yalan yanlış haberlerle iktidarı yıpratmak için düzenledikleri
kampanyaları hızlandırdı. Çok sayıda insan da bilerek veya bilmeyerek bu
kampanyaları sosyal medya üzerinden yaymaya başladı.
AMERİKA ORMANLARIMIZA SALDIRDI
“Ormanlarımızı PKK yaktı” sözü eksiktir, doğrusu
“ormanlarımızı Amerika yaktı” olmalıdır.
Amerika ormanlarımız yaktı çünkü üç amacı var:
Ekonomik: Ormanlarımızı ve diğer doğal değerlerimizi yok
etmek, turizmi baltalamak, o bölgedeki üretim tesislerini tahrip etmek.
Psikolojik: Halkı dehşet ve korkuya sevk etmek ve toplumda
güvensizlik ve karamsarlık duygusunu artırmak.
Siyasal: İktidar değişikliğini yapmak için erken seçim
şartlarını oluşturmak.
Aslında, ilk iki hedeften beklenen de CHP, İP, HDP, SP ve
diğer dostlarını iktidara taşımak…
ACİL OLARAK YAPILMASI GEREKENLER
Bu alçak saldırı cevapsız kalamaz. Türk milleti, saldırının
boyutu ve biçimini göz önüne alarak cevabını en sert biçimde vermelidir. Görev,
tüm milli güçlere düşmektedir.
Acil olarak şunlar yapılmalıdır:
Batı sistemi içine kalarak özgür olamayız, bağımsız
olamayız, topraklarımızı, ormanlarımızı, denizlerimizi koruyamayız. Batı ile
ilişkilerimiz arttıkça, bağımsızlığımızdan sürekli tavizler verdik.
‘Uyducu’luğa dönüşen Batıcı politikalar artık terk edilmelidir.
NATO’dan çıkılmalıdır. NATO’dan çıkmak da yetmez, Türkiye
1940’lı yıllarda girdiği Batı sisteminden kopup Asya’daki gerçek dostlarına
yönelmelidir.
İncirlik ve Kürecik üsleri Amerikan askerlerine kapatılmalı,
buradaki Amerikalılar kovulmalıdır.
Amerika’nın ve Amerikancı çevreleri yürüttüğü psikolojik
savaşa karşı milli güçler topyekûn hücuma geçmelidir. Gaflet içine düşmüş
vatandaşlarımız uyarılarak, bilgilendirilerek kazanılmalıdır
HDP kapatılmalıdır ve PKK bitirilmelidir. HDP/PKK
destekçileri de en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.
En kısa zamanda Suriye ile askeri, siyasi ve ekonomik iş birliği
içine girilmelidir.
Amerikalıların Batı Asya’dan kovulması için tüm bölge
ülkeleriyle birlikte hareket edilmelidir.
Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin diğer ülkeler tarafından
tanınması için Kırım ve Abhazya konusunda Rusya ile anlaşılmalıdır. Çin’in ve İran’ın
KKTC’yi tanıması için gerekli temaslar artırılarak yapılmalı ve Kıbrıs’ın Çin’in
ve İran’ın güvenliği için ne kadar önemli olduğu anlatılmalıdır.
Savunma sanayimizin gelişmesi için her türlü girişim
hızlandırılmalı ve TSK’nın yabancı silahlara olan bağımlılığı azaltılmalıdır.
Batı’nın dayattığı adına ister liberalizm, isterseniz
borçlanma ekonomisi deyin, sömürülmemize hizmet eden ve bizi borç batağına
sürükleyen ekonomik programlardan vazgeçilmeli ve ‘Üretim Devrimi’ programı
uygulanmaya başlanmalıdır.
Bütün bunları gerçekleştirmek için tüm milli güçler bir
araya gelmeli ve üreticilerin milli hükumeti bir an önce kurulmalıdır.