6 Temmuz 2015 Pazartesi

4 TEMMUZ'DA KUTLANAN NE?

4 Temmuz günü Amerika'da olmak varmış. Bugün ABD için önemli bir gün. 4 Temuz 1776 tarihinde "Amerika Bağımsızlık Bildirgesi" tüm dünyaya ilan edilmiş. ABD'nin kurulduğu tarih olarak kabul edilen bu günde çok görkemli kutlamlar yapılıyor. Bu kutlamaların en büyük özelliği ise, havai fişek gösterileri oluyor. NewYork'tak gösterileri televizyondan izledim, çok güzeldi. Bu gösterilerin en ilginç tarafı ise, izleyicilerdi; meydanda beyazlar, siyahlar, çekik gözlüler, esmerler, sarışınlar ellerinde ABD bayrakları ile heyacanla gösteriyi izliyorlardı.  Amerikanın en önemli bir gerçeği de bu işte: Dünyanın br çok ülkesinden insanlar gelmiş ve Amerikalı olmuşlardı; hala da gelmeye devam ediyorlar.

4 Temmuz bildirisi,  Massachusetts'ten John Adams, Pensilvanya'dan Benjamin Franklin, Virjinya'dan Thomas Jefferson, New York'tan Robert R. Livingston, ve Connecticut'tan Roger Sherman tarafından oluşan beşli komite tarafından hazırlanmıştır. Bildirgenin büyük bir bölümü Jefferson tarafından yazılmıştır.

Bildirgede şu sözler yer almaktadır: "Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz".  Bu sözleri doğru okumak ve yorumlamak lazım. Buradaki insan sözcüğü ile  Amerikalı beyaz adamlar kastedelmektedir. Kızılderililer ve Afrika kökenliler uzun yıllar insan olarak kabul edilmemiş ve beyazlar için geçerli olan haklar bunlardan esirgenmiştir.

Bugünlerde de Amerikanın gözünde, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların " hayat, özgürlük ve mutluluğu arama" hakklarının olduğu pek de kabul görmemektedir. Tarih boyunca, Güneydoğu Asya, Irak, Suriye, Lübya, Afrika, Güney Amerika, Orta Amerika'daki ABD uygulamalarına bakınca haklı olduğumuz görülecektir. ABD'nin gaddarca ve tamamen kendi çıkarları doğrultusunda uyguladığı politikalar sonucu milyonlarca insan ölmüş, işkencelere maruz kalmış, evinden, yurdundan göç etmiştir.

Amerika güçlü ve zengin  bir ülkedir ve bu güce  biraz da tesadüfen ulaşmıştır. Avrupalı göçmenler Amerikay'ya geldiklerinde çok geniş tarım alanları, ormanlar, su kaynakları, altın, petrol gibi doğal zenginlikleri olmuş meyve gibi topladılar. Kızılderililerin milyonlarcasını öldürüp kendilerine devasa çiftlikler kurdular. Bu çiftliklerde Afrika'dan getirttikleri siyah insanları köle olarak çalıştırdılar.

Avrupalı bu göçmenler elde ettikleri zenginlikleri akıllıca kullanmayı bildiler. Avrupa bilimini, teknolojisini ve beyin gücünü transfer ettiler ve bilime, teknolojiye, eğitime çok büyük önem verdiler. Hitler döneminde Almanya'dan kaçan bilim adamlarını, sanatçıları ülkelerine kabul edip, onlardan yararlandılar. 1945'den bu yana da dünyann birçok ülkesinden "beyin" ithal etmeye devam ediyorlar.

Amerika'nın zenginleşmesinde uyguladıkları sömürü yöntemlerinin de çok etkisi olmuştur. Bu yöntemlerle ucuz ham madda, ucuz iş gücü sağladıkları gibi kendi ürünlerine de pazar oluşturmuşlardır. Geçmişte daha çok askeri müdahalelerle gerçekleştirdikleri sömürüyü şimdilerde farklı yöntemlerle yapıyorlar.

Yeni sömürü yönteminde gelişmekte olan ülkelerin egemen sınıflarını kendi sömürülerine ortak ediyorlar. O ülkelerdeki işbirlikçilerinden faydalanıyorlar. Medyayı ele geçirerek ve algı yöntemleri  ile Amerika çıkarlarına hizmet edebilecek parti ve kimseleri iktidara taşıyorlar.

Örnek mi istiyorsunuz? Türkiye'den daha iyi örnek mi olur? TBMM'de 4 siyasi parti var, bunlardan hangisi sizce ABD projelerine ve sömürü düzenine karşı bir davranış sergiliyebilir? BOP eşbaşkanlığını yürüten Erdoğan ve AKP mi? Bir kaset oprasyonu ile genel başkanı ve tüm yöneticileri değiştirilmiş ve "ulusalcılar"ı kovulmuş CHP ve Kılıçdaroğlu mu? Bugüne kadar ABD projelerine karşı laf olsun diye değil, gerçek anlamı bir kere bile  karşı çıkmamış, ABD'yi değil de hala komünizmi düşman gören ve ABD'nin has adamı Kemal Derviş'in bakan olmasını kabul etmiş olan Bahçeli ve MHP'mi? Tam bir ABD kuklası olan HDP'den bahsetmeye bile değmez.

Amerika, güya bizim müttefikimiz oluyor ama bizim milli devletimizi yıkmak için her yöntemi deniyor. Bizi sömürmeye ve borçlandırmaya devam ediyor. Büyük Kürdistan projesi için vatan topraklarımızıdan bir kısmını bizden koparmaya çalışıyor. 3 Kasım 2002'de aniden seçime gidilmesini,  AKP'nin iktidar olmasını; AKP ile birlikte AKP'nin ABD projelerine karşı durabilecek kurum ve kuruluşlara komplolar uygulamasını; bu şekilde TSK tasfiye edilemeye çalışılmasını, CHP'ye kaset operasyonu yapılmasını, aydınların, ulusal çıkarları savunmaya azimli kişilerin tutsak edilmesini ve medyada yapılan uygulamaları bu açıdan yeniden gözden geçirmek gerek.

Amerika'nın bu gücü ve zenginliğinin kaynakları işte bunlardır: Bilim ve teknolojiye dayanan güç, dünyanın her yanına dağılmış askeri üsler,  sömürü, yarattığı sefalet ve yoksulluk,  milyonlarca insanın kanı ve gözyaşı.  4 Temmuz'da işte bu düzeni kutluyorlar.

3 Temmuz 2015 Cuma

BİLİM VE TEKNOLOJİ

Çocuklarımı görmek için ABD'ye geldim, bir haftadır birlikteyiz.  Burası Nevada eyaletinin Reno kenti. Nüfusu Kayseri'den az ama kent merkezinin kapladığı alan Kayseri'den daha büyük. Kayseri'den daha sessiz ve daha rahat bir şehir.

Fırsat bulukça buradaki AVM'leri de geziyoruz. Kayseri AVM'lerinde ne satılıyorsa, burada da o satılıyor. Her türlü ürün benzer, hatta markalar bile aynı. Bilgisayar, telefon, kamera gibi teknolojik ürünler de aynı. Bu durum tüm ABD ve Türkiye için geçerli. Satılan ürünler aynı ama bir fark var; bu ürünler buralarda üretiliyor veya teknolojisi buralarda geliştiriliyor.

Bu çok önemli bir fark. ABD'yi ve diğer gelişmiş ülkeleri güçlü kılan da bu fark. Buralarda sadece mal üretilmiyor; bilim üretiliyor, teknoloji üretiliyor.  Gelişmiş teknolojiye bağlı üretim bir egemenlik ve sömürü aracıdır. Bilime ve teknolojiye hakim olmadan bağımsızlık olmaz.  Yoksulluktan, sefaletten kurtulmanın; insanlarımızın karnını doyurmanın, uluslararası arenada eşit haklara sahip olmanın; özgür ve bağımsız olmanın yolu bilim, teknoloji, fikir, düşünce üretmekten geçiyor.

ABD'yi güçlü kılan AR-GE çalışmaları için ayırdığı kaynağın büyüklüğüdür. Her yıl milyarlarca dolar bu amaçla kullanılmaktadır. Geçmişte sadece Batılı ülklerde bilimsel etkinlikler yoğun iken şimdilerde Çin'de, Japonyada ve Güney Kore'de de AR-GE faaliyetlei büyük oranda artmıştır. Bunu patent sayılarında görmek mümkündür. Bu konuda yazılmış güzel bir yazı var:

"Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü (IMD), her yıl ülkelerin patent başvuruları ve yürürlükteki patent sayılarına ilişkin araştırma hazırlıyor. Son yayımlanan araştırmadaki 2010 yılı verilerine göre Türkiye yüz bin kişi başına düşen yürürlükteki patent sayısı bakımından 53 ülke arasında ancak 48. sırada yer alıyor. Yüz bin kişi başına düşen patent sayısı İsviçre, Kore ve Japonya gibi ülkelerde binin üzerinde iken Türkiye’de sadece 10,6’dır.

Bununla birlikte listedeki ülkelerin büyük bir bölümünde bu rakam yıllar itibariyle artış göstermesine rağmen, Türkiye’nin 2007’de 13 olan değerinin 2010’da 10,6’ya gerilemesi dikkat çekiyor. Diğer taraftan ülkelerin 2010 yılındaki performanslarına bakıldığında da Türkiye’nin yine gerilerde yer aldığı görülecektir. 2010 yılında yapılan patent başvurularının sayısı açısından Türkiye 57 ülke arasında 29. sırada bulunuyor. 2010 yılında Türkiye’nin patent başvuru sayısı sadece 2.732 iken, listenin tepesindeki ABD’nin 490 bin, ikinci sıradaki Çin’in ise 391 bin başvurusu bulunuyor."

Türkiye bu eğitim sistemi ve üniversiteler dahil bu eğitim kurumları ile yapması gereken bilimsel atılımı yapamaz. Türkiye'de insanlar içi boş politik propogandalardan başlarını kaldırıp dünya nereye gidiyor, Türkiye önümüzdeki yıllarda ne yapmalıdır gibi soruların cevabını bulmaya çalışsalar, çok daha iyi günlere ulaşabiliriz. Bilim ve teknoloji üretemezsek üretenlerin müşterisi oluruz; onlara bağımlı olmaktan kurtulamayız.

Şunu asla unutmayalım: Dünyada iki çeşit devlet var; birincisi, egemen ve sömüren ülke; diğeri de egemenliği kısıtlı, sömürülen ülke. Bilim üretmeyen ülke egemen ve bağımsız olamaz. Türkiye tam bağımsız olmak, borçlanma ekonomisinden kurtulmak ve başka ülkelere müşteri değil satıcı olmak istiyorsa, eğitim sistemini yeniden düzenlemeli ve bilime, bilim adamına, araştırmaya çok daha fazla önem vermelidir. Ne kadar lüks AVM yaparsanız yapın, bu gerçeği değiştiremezsiniz.

Mustafa Kemal'in şu sözünü de asla unutmayalım: “İnsan hayatlarına ve faaliyetlerine egemen olan kuvvet, icat yeteneğidir.” 

30 Haziran 2015 Salı

AKP-CHP KOALİSYONU

Seçimler bitti, sıra hükumeti kurmaya  geldi. Seçim sonuçlarını etkilemeye ve seçmen oylarını yönlendirmeye çalışan guruplar bu aşamada da devreye girmiş durumda. Seçim öncesi planlanan AKP-CHP koalisyonunun oluşumu için çaba sarfediyorlar.

Peki neden bunu yapıyorlar? Amaçları ne? Bunu anlamak için Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu iki büyük sorunun değerlendirilmesi gerekir: Sömürüye dayanan ekonomik düzen  ve Kürdistan isimli yeni bir İsrail'in kurulması.

Bu sorunların oluşmasında ve büyümesinde en büyük sorumluluğa sahip olan ve  Batı'nın yönlendirdiği ekonomik düzenin ve bölünme sürecinin devamını arzu edenler HDP'nin dışardan desteklediği AKP-CHP koalisyonu için yoğun çaba harcıyorlar. Ne yazık ki, seçim sonuçların onların istediği gibi çıktı. HDP'nin barajı aşması istendi çünkü AKP tek başına bu iki süreci yönetecek gücü yoktu; ona bir ortak gerekiyordu, CHP.

Ekonomik sömürünün başlangıcını 1938'lere, 1945'lere  kadar götürmek mümkün ama bu konuda en önemli tarih 1980'dir. Bu tarihte, Özal ile birlikte  küreselleşme ve liberalleşme adı altında borçlanma, özelleştirme, emeğe giden parayı kısma, paranın serbest dolaşımı gibi Batı'nın hoşuna gidecek uygulamalar hız kazanmıştir. 57 Hükumet dönemide ise Kemal Derviş'in bakan olması bu süreci iyice hızlandırmıştır. AKP hükumeti'nin ekonomik programını da Derviş politikaları belirlemiştir.

Bu ekonomik süreç sonunda mill sanayi gerilemiş, büyük tesisler, işletmeler yabancıların eline geçmiş, kamunun ve özel sektörün borcu artmış, tarım ve hayvancılık gelişmemiş, cari açık giderek büyümüş ve dışa bağımlılık artmıştır. Sonuçta, milyonlara insanımız yoksuli işsiz ve boşlu hale gelmiştir.

Borçlar artınca Batı'nın (Sistemin) tahsildarı ve küreslleşme ve liberalleşme politikalarının adamı Kemal Derviş gelimiş ve kurulacak hükumeti beklemeye başlamıştır.

Bölünme süreci de, tesadüf bu ya, 1980 sonrasında özellikle 1984 yılından sonra hızlanmıştır. 2002 yılında terör örgütü sıfırlama noktasına geldiğinde AKP'nin iktidar olması ve onun uyguladığı politiklar sonucu yeniden azmıştır.

Bunu bahane eden çevreler, "anneler ağlamasın" sloganı ile PKK' nın isteklerine boyun eğilmeye başlandı. Erdoğan'ın ABD'nin Irak ve Suriye politikalarına verdiği destek de bölünme sürecini hızlandırdı. Şimdi gelinen noktada Erdoğan, Kuzey Suriye'de kurulması düşünülen Kürt  (ABD-İsrail) koridoruna ve burada kurulacak kukla devlete karşı sesini yükseltmiş bağırıyor. Bu tam bir pişkinlik örneğidir.

Bat'nın (Sistem) bu iki projesini, (sömürü ve bölme) devam ettirebilmesi kurulacak hükumetinin bu konularda uygulayacağı  politikalara bağlıdır.  Bu amaçla seçim öncesi planlanan AKP-CHP koalisyonun gerçekleşmesi için başta medya olmak üzere hemen her yerde yuvalanmış gazatecei, yazar, çizer, akademisyen,  STÖ yöneticileri ve iş birlikçiler devreye girdi. Bunların sayısı bir kaç bin var. Türk kamuoyunu bu koalisyona hazırlamak için çırpınıp duruyorlar. Ne yazık ki, çok da yol aldılar. Bu koalisyon kurulursa, borçlanma ekonomisi ve bölünme süreci devam edecek, planları bu...

Bu plana karşı elbette karşı koyacak milli güçler vardır. 1919 yılından itibaren Kuvay-i Milliye emperyalist güçlere karşı nasıl başarılı bir mücadele verdi ise, bu gün de Mustafa Kemal'in askerleri aynı mücadeleyi vercek ve borçlanma ekonomisini üretim ekonomisine; bölünme sürecini de milli birliğe dönüştürecektir.  Bu mücadelenin öncüleri Vatan Partisi'nde toplanmaya başlamıştır. Vatan Partisi güçlenerek yeniden milli mücadeleyi emperyalizme karşı yürütecek ve elbette başarılı olacaktır.



21 Haziran 2015 Pazar

BİR BABALAR GÜNÜ YAZISI

Hayatımı düzenlerken, Mustafa Kemal Atatürk ve rahmetli babam tarafından bana verilen büyük görev beni yönlendiren en büyük etken oldu: Cumhuriyet’i korumak ve kollamak.

Tıp fakültesini bitirip de diplomamı alınca, babamın elin öpmüş ve ben bu diplomayı senin sayende aldım; hakkını nasıl ödeyeceğim bilemiyorum dediğimde babam, “Hayır oğlum, sen bu diplomayı Cumhuriyet sayesinde aldın. Sen bana değil, Türk Milleti’ne ve Cumhuriyet’e borçlusun. Eğer ömür boyu Cumhuriyeti korur ve kollarsan, milletine zengin fakir demeden hizmet edersen, ancak o zaman borcunu ödeyebilirsin” dedi.

Babam haklı idi. Ben Tunceli’nin Çemişgezek ilçesinde doğmuşum. Çocukluğum baba memleketi olan Hozat ve Çemişgezek’te geçti. Büyüklerimden 1938 öncesi Tunceli’nin durumu hakkında çok şey diledim. O yıllarda Devlet otoritesi tam olarak tesis edilemediği için başta Seyit Rıza ve ona bağlı eşkıyalar yöre halkına çok zulüm ve katliamlar yapmışlar. Askerlerimizi, devlet memurlarını öldürmüşler. Cumhuriyet’in imkânlarının yöre halkına sunulmasına mani olmaya çalışmışlar. 1938 yılından sonra isyanın bastırılması ile birlikte yöre halkı Cumhuriyet’in nimetlerine kavuşmuş. Babam da bu dönemde gerekli eğitimi alarak polis olmuş.

Eğitimin önemini kavrayan babam benim Tıp Fakültesini bitirmem için çok fedakârlıkta bulundu. Ben bu sayede doktor oldum, öğretim üyesi oldum. Eğer Cumhuriyet olmasaydı, ben şimdi Tunceli’de bir ağanın veya şıhın yanaşması olacaktım. Cumhuriyet sadece beni değil tüm yöre halkını kulluktan kurtarıp, özgür bir vatandaş yaptı. Bize haysiyet ve onur kazandırdı. Rahmetli babam onun için her fırsatta biz çocuklarına Cumhuriyet’in önemini ve faydasını anlatmış ve Cumhuriyet’in birer bekçisi olarak yetiştirmişti.

Babam, orta okulu bitirdiğimde, “Maarif Vekaleti” tarafından basılan Atatürk’ün Büyük Nutku’nu hediye etti. Nutuk 3 cilt halinde basılmıştı. İkinci cildin sonunda Atatürk’ün gençliğe hitabesi vardı. Bu hitabedeki “Birinci vazifen Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet Muhafaza ve müdafaa etmektir” ifadesini defalarca okumuşumdur. Babamın doktor olmamı Cumhuriyet’e borçlu olduğumu söylediği o anı ve Atatürk’ün gençliğe hitabesinde bizlere verdiği talimatı hiç unutmadım. Verdiğim siyasi kararlarda bu iki hususu hep göz önünde tuttum.

Türkiye Cumhuriyetini tanımadan, onun özünü anlamadan koruma ve kollama görevi yapılamaz. Cumhuriyet'in temel özelliklerini Mustafa Kemal Atatürk'ün sözlerinde ve icraatlarında aramak gerekir.

Atatürk, Büyük Nutku'nun sonlarında şöyle der:  “Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım." Cumhuriyet'in özünde bilime dayanan çağdaşlık ve millilik vasfı vardır.

Türkiye Cumhuriyeti her şeyden önce milli devlettir. Türk milletinin devletidir. Atatürk'ün Cumhuriyet'in 10. yılında söylediği nutkundaki şu cümle çok açıktır. "Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek  Türk Kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir. " 

Türklüğü inkar ederseniz ortada Türkiye Cumhuriyeti kalmaz.  Bu nedenle, egemenlik milletin olmalıdır. Eğitim milli olmalıdır. Ordu milli olmalıdır. Ekonomi, sanayi, tarım milli olmalıdır. Kültür politikaları milli olmalıdır.

Milli devletin iki temel özelliği vardır. Atatürk'ün deyimi ile "İstiklâl-i Tam  ve Hakimiyet-i Milliye"

Cumhuriyet bu iki umde üzerinde kurulmuştur.

Bilelim ki, tam bağımsızlık olmadan milli devlet olmaz. TBMM'nin açık olması, seçimlerin yapılması, bayrağımızın dalgalanması ülkemizin bağımsız olduğunu göstermez.

Mustafa Kemal net biçimde anlatıyor. “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir." 

İkinci umde ise, millet egemenliğidir.  Millet egemenliğine Atatürk çok büyük önem veriyordu.  Bunu onun şu sözlerinden de anlamak mümkündür.  "Bu umde icabı bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hâkimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez. Hâkimiyet demek şeref demek, haysiyet demektir. Bir milletten bu evsaf-ı medeniye ve insaniyesinin terkini talep etmek onu insanlıktan çıkarmak demektir."

Bugünlerde ülkemize baktığımızda, hem tam bağımsızlığın hem de millet egemenliğinin yara aldığını görüyoruz. Tam bağımsızlığın ve millet egemenliğinin tam tesis edilmemiş olması Vatan topraklarının da bir kısmını tehlikeye atmıştır.

Cumhuriyet bekçilerinin görevi çok büyüktür. Vatan topraklarının tamamında egemenliğin ve tam bağımsızlığın temin edilmesi zorlu bir mücadeleyi gerektiriyor. Umudumuz Atatürk gençliğindedir. Gençlerimiz birinci vazifelerinin Türk Cumhuriyetini, Türk İstiklâlini korumak ve kollamak olduğunu bilmelidirler. Bu amaçla yürütecekleri mücadele Türkiye Cumhuriyetini kanları pahasına kuran şehit ve gazi babalara en büyük hediye olacaktır. 

18 Haziran 2015 Perşembe

RAMAZAN GELDİ HOŞ GELDİ

Ramazan ayı başladı, bu ayın tüm İslam alemine hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Ramazan vesilesi  ile televizyonda yapılan bir konuşmayı dinliyorum. Konuşmacı orucun faydalarını anlatıyor:  Oruç tutan insanda kardeşlik duyguları gelişir, iyimserliği artar. Açlık insanları terbiye eder, nefsini terbiye etmesini öğrenir. Aç insan açların halini;  zenginler fakirlerin, yoksulların durumunu  daha iyi anlar. Zenginlerde merhamet, acıma, şefkat duygusu gelişir. İnsanlar arasında kardeşilik artar.

Peki gerçek böylemi, tartışılır. Önce Türkiye'ye ve sonra da tüm İslam alemine bakalım. Ramazan ayı gelince çok büyük oranda insanlar orucunu tutar. Çok sayıda insan oruç tuttuğuna göre Müslümanların yaşadığı ülkelerde kardeşlik ne kadar gelişmiştir? Bu ülkelerdeki tabloya bakarsak hiç gelişmemiş. Müslümanın Müslümana yaptığı zulüm Müslüman olmayanlarınkinden daha fazla. Her gün yüzlerce Müslüman gene Müslümanlar tarafından öldürülüyor, hem de hunharca ve acımasızca. Kadınların ırzına geçiliyor; çocuklar öksüz, yetim kalıyor.  Bu ülkelerde durum o kadar kötü ki, yüzlerce Müslüman ölümü göze alarak Avrupa ülkelerine varmaya çalışıyor.  Demek ki oruç Müslümanların birçoğunda  merhamet hissini, kardeşlik duygusunu  da geliştirmemiş.

İslam ülkelerinde gelir dağılımı son derece bozuk. Zenginler ise açların halinden hiç anlamıyor.  Açlık, sefalet, yoksulluk kol geziyor.Fakirliğin çok yaygın olduğu bu ülkelerde gelir ve servet bazı ellerde toplanıyor. Yoksulluğu yok etmek için yapılması gereken yatırımlar yapılmıyor. Zenginlerin parası daha çok israfa ve gösterişe harcanıyor.

Türkiye'de de durum farklı değil. Zenginlerin fakirlerin halinden anladığı filan yok. Dinin etkisinin toplumda son yıllarda artmasına  rağmen, gelir dağılımı daha da bozuldu. 20 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Toplam gelirin çok büyük kısmı belirli ellerde toplanıyor. Fakirin, yoksulun elinden tutan yok. Ramazandan ramazan fitre, zekat dağıtmakla yoksulluk biter mi?

Aç insanın halinden anlasak açlığı yok edecek, gelir dağılımını düzeltecek, servet eşitsizliğini azaltacak ekonomik tedbirler alırız. Oysa biz tam tersini yapıyoruz. Japonya bizden çok daha zengin olmasına rağmen bizdekinden daha az sayıda dolar milyarderi var.

Oruç tutanlar yoksulların halinden anlasa, milyarlarca lira harcanıp saraylar yapılır mı? Yüz binlerce insan aç yatarken sarayın masrafları için milyonlarca lira harcanır mı? Açların halinden anlasak asgari ücret 940 lira olur mu? Her dört çocuktan birisi yoksulluk sınırının altında yaşar mı?

Son yıllarda yolsuzluğa, hırsızlığa ve devlet parasını yemeğe adı karışanların büyük çoğunluğunun göstere göstere oruç tuttuklarına ne demeli? Oruç bunları neden terbiye etmiyor? Bu insanlar oruç tutmalarına rağmen neden nefislerinin esiri oluyorlar?

Eğer toklar oruç tutukları için  açın halinden anlasaydı, toplumda bu kadar fakir olmazdı. Gelir dağılımı da bu kadar bozuk olmazdı.

Çocukluğumuzda söylediğimiz bir tekerleme vardı. Sözleri şöyle idi: "Ramazan geldi hoş geldi, baklava tepsisi boş geldi." Keşke ramazan ayında evlere gelen her tepsi dolu olsa. Fitre ve zekat vereceğimiz kimse kalmasa. Açlık, yoksulluk bitse, herkesin karnı tok olsa.

15 Haziran 2015 Pazartesi

VATANSEVERLER BİRLEŞMELİDİR

AKP yaklaşık % 41 oy aldı,  oy azaldı diye sevindik. Sevindik ama şunu da bilmemiz gerek, bu Türkiye şartlarında daha fazla azalması pek mümkün görünmüyor. Çünkü AKP belirli bir ideolojinin partisi durumunda. İslam dinini kutsiyetinden uzaklaştırıp bir ideolojiye döndürdüler. Bu ideolojinin partisi de AKP oldu.

Bu ideoloji sahipleri dindarlar değil, dinciler. Halkı Allah ile, din ile  aldatıyorlar. Yaptıklarının ve savundukları düşüncenin İslamiyetin özü ile ilgisi ise hiç yok. Hırsızlığın, yolsuzluğun, kul hakkı yemenin, vatan topraklarını başka ülkelere vermenin, ülkenin bölünmesine giden yolu açmanın israfın, şatafatın, insanları sömürmenin İslamiyet ile bağdaşan yanı var mı? İşledikleri günahları halktan gizleyebilirler ama Allah'tan nasıl gizleyecekler?

Bunlar bu günleri hemen gelmediler. Çok çalıştılar. 1938 tarihi bunlar için bir milat oldu. Osmanlıyı batıran bu zihniyet, Atatürk'ün ölümü ile birlikte yeniden doğmaya başladı. Son 13 yılda ise zirve yaptı.

Bunların onlarca televizyonu, yüzlerce radyosu, onlarca gazetesi, yüzlerce dershanesi, yüzlerce okulu, yüzlerce derneği, onlarca vakfı, yüzlerce kurs mekanları var. Hoca kılıklı, hoca efendi kılıklı, şeyh kılıklı, imam kılıklı adamları var. Yazarları var, konuşanları var, çizenleri var. Ve bütün bunların ötesinde inanılmaz miktarda paraları var.

Türkiye'nin neresine giderseniz gidin bunların etkinliklerine tanık olabilirsiniz. Sözüm ona İslam'ı anlatıyorlar ama aslında anlattıkları Kuran dini değil. Kendi uydurdukları bir din ile halkı kandırıyorlar.

Karşılarında ise bunlara dur diyecek ne resmi ne de sivil bir örgüt var. Atatürk'ün ölümü ile canlanan bu insanlara dur diyebilecek erdemi, bilimin aydınlığını, insanın özgürlüğünü, ülkenin bağımsızlığını savunacak kitleler yok. Atatürkçülüğü 10 Kasımlarda Anıtkabir'i ziyaret etmekten ibaret sanan yüz binler var ama bunların da Atatürk'ün ilkelerinden, ideallerinden haberi yok. Amerikan filmlerinde gördükleri hayat tarzı içinde yaşamayı Atatürkçülük sanıyorlar.

Oy verdikleri parti ise, ABD'nin kendi ekonomik politikalarını diğer ülkelere dayatmak için kullandığı Dünya Bankasının memuru Kemal Derviş'ten medet umuyor. Türkiye Cumhuriyetini  tam bağımsızlık ve milli egemenlik ilkesi ile kuran Atatürk'ün partisinin başkanı ve diğer yöneticileri ise Atatürk'ü ve onun dönemini beğenmiyor.

Ne gariptir ki, dindar geçinenlerle Atatürkçü geçinenlerin savundukları ekonomik politikalar aynı. Bunların tek farkı, istismar edip oy topladıkları inanç ve görüş farklı.

Bu ortamda AKP'nin daha fazla oy kaybetmesine imkan yoktur. Kendi ideolojilerine uygun insan kitlelerini yetiştirmeye devam ediyorlar. Karşılarında ise yetersiz, bilinçsiz, eylemsiz  bir parti var.

AKP'nin işi kolay ama vatanseverlerin işi gerçekten zor. Bu partinin karşısına gençlik örgütü ile, dernekleri ile, gazeteleri ile, televizyonları ile dinamik, etkin bir partinin çıkarılması gerekir.

Böyle bir parti var ama maalesef son seçimde destek bulamadı. Umarım gidişattan memnun olmayan gerçek Atatürkçüler ve vatanseverler Vatan Partisi etrafında birleşir ve irticaya karşı, sömürüye karşı ve bölünmeye karşı verilecek olan mücadeleyi başarıya ulaştırır.

13 Haziran 2015 Cumartesi

HAYDİ GENÇLER GÖREVE

Nerede bu Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik. Cumhuriyeti korumayı ve kollamayı birinci görev bilen Türk gençliği ne bekliyor? Cumhuriyetin tasfiye süreci içinde olduğunu görmüyor mu?

Neredesiniz ey Türk Gençliği?

Seçim sonuçlarına bakın. Ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmiş, Anayasa Mahkemesi kararı ile laikliğin odağı olduğu saptanmış, Ülke topraklarını yabancılara terk etmiş, Cumhuriyet'in temeli olan tam bağımsızlıktan vazgeçmiş, egemenliği milletten alıp bir kişiye vermeye çalışmış bir parti % 40'ın üzerinde oy alıyor.

Diğer yanda, emperyalistlerin piyonu olmuş,  etnik siyaset uygulayarak ve binlerce insanın kanına girerek vatan topraklarını bizden koparmaya çalışan bir bölücü parti % 13 oranında oy alıyor.

Cumhuriyet'i kuran parti ise kuruluş felsefesini yansıtan Atatürk ilkelerini, altı oku bir yana bırakmış  ve kendisini ABD'nin rüzgarına kaptırmış. Cumhuriyeti ve onun temellerini savunma niyetinden ve azminden mahrum durumda.

Cumhuriyet'in temeli olan tam bağımsızlık, milli egemenlik yok olmuş. Medya sürekli yalan pompalıyor. Partilerin gerçek yüzünü göstermiyor, sürekli kamuflaj uyguluyor. O denli kamuflaj uyguluyor ki, ırkçı, bölücü, Amerikancı bir partiyi solun temsilcisiymiş gibi toplumda bir algı oluşuyor. Ağa, şeyh,  mafya düzenini savunan bir sol olur mu? Elinden kalaşnikofu bırakmayan barış güvercini olur mu? Olmaz ama işbirlikçi medya toplumu aldatınca oluyor.

Cumhuriyet dincilerin, bölücülerin ve Amerikancıların tehditi altındadır. Parti ayırımı gözetmeden gençlerin bir araya gelmesi ve Atasının kendilerine verdiği görevi yerine getirmesi  gerekir. Bunun için demokratik haklarını kullanmaları yeterlidir.

Gün görev günüdür. Halkı uyaralım. İnsanların ve partilerin gerçek yüzlerini ve gerçek niyetlerini halka anlatalım. Cumhuriyet'e kasteden partileri desteklemeyelim. Bölücülerden, din ile halkı aldatanlardan, Amerikancılardan uzak duralım.  Cumhuriyeti savunan gazetelerin satışını artıralım. Televizyon kanallarının izlenme oranlarını artıralım. Gerekli hallerde demokratik tepkilerimiz göstermekten geri durmayalım. Bir araya gelelim, bir olalım beraber olalım. Bizi birleştiren tek amaç Cumhuriyet'i korumak ve kollamak olsun.

Sevgili gençler, bu mücadele örgütsüz olmaz. Bugüne kadarki uygulamaları ve etkinlikleri ile Cumhuriyeti ve onun değerlerini en iyi savunan örgütün TGB olduğunu gördük. Sizler de hangi kente iseniz o kentteki TGB' örgütüne katılın. Unutmayın; "birinci vazifeniz Türk Cumhuriyetini, Türk İstiklâlini muhafaza ve müdafaa etmektir."