ŞARK MESELESİ Mİ KÜRT SORUNU MU
“Kürt Sorunu” lafı dillerden düşmüyor. Türkiye
Cumhuriyeti’nin gerçekten bir Kürt sorunu var mıdır? Yoksa "Kürt sorunu
var, bu sorun çözülmelidir" diye Batı emperyalizmi tarafından bize bazı dayatmalarda
mı bulunuluyor. Karar verebilmek için dönüp tarihe bakmak ve onların ‘Şark
Meselesi’ diye isimlendirdiği konuyu değerlendirmek lazım.
“Şark Meselesi” 19.yüzyılda emperyalist
Avrupa’nın ortaya attığı politik bir terimdir. Müslüman Türklerin önce
Anadolu’ya egemen olması, daha sonra Avrupa içlerine kadar hakimiyetlerini
genişletmesini Hristiyan Batı büyük bir sorun olarak görmüş ve yüzyıllar
boyunca bu sorunu çözmek için bize karşı mücadele etmiştir.
Batı’nın Şark Meselesinin ne olduğuna dair
batılı ve yerli tarihçilerin çok farklı tarifleri var. Biz bunlardan Yusuf
Akçura’nın tarifini verelim:
“Şark meselesi, Hristiyan Avrupa milletlerinin
Müslüman milletlerin iktisadî ve siyasî nüfuz ve hükmü altına almak maksadından
ortaya çıkan tarihi meselelerin toplamıdır. Avrupa devletleri Osmanlı mülkünü
farklı yönlerden zapt etmek arzularından ve Osmanlı Devleti idaresi altında
bulunan muhtelif kavimlerden bazılarının birer müstakil hükumet teşkil etmek
istemelerinden doğan tarihi olayların toplamıdır.”
Akçura, konuya ekonomik açıdan da bakıyor:
“…yakın ve uzak doğuyu kendi sermayedarlarının kontrolleri altına almak için
Avrupa hükumetleri bu ülkelere musallat olmuşlardır.”
1693 Viyana bozgunundan sonra, Osmanlı
devletinin sürekli toprak kaybetmeye başladı. Bu süreç I Cihan Harbi ile hız
kazandı. Osmanlı Devleti müttefikleriyle birlikte yenilince, İngiltere, Fransa
ve diğer batılı ülkeler “Şark Meselesi”nin sona erdiğini sandılar. Önce Mondros
arkasından Sevr imzalandı fakat Batılıların hiç hesap edemediği bir direnişle
karşılaştılar. Atatürk önderliğindeki Türk milleti, onlar açısından sorunun
bitmediğini, kazandığı vatan savaşı ile ortaya koydu. Sevr yırtıldı Lozan
imzalandı.
Batılı güçler Lozan’ı hazmedemediler. Onlar
için şark meselesi yeniden başlamıştı. Bu meseleyi çözmeleri gerekiyordu.
Akçura’nın tarif ettiği yöntemleri tekrar uygulamaya başladılar. Türkiye’yi
parçalamak için etnik ve mezhepsel ayrımcılığı kışkırttılar. Kürt
vatandaşlarımızı kandırmaya çalıştılar. PKK’yı kurup desteklediler. Yetmedi ekonomik olarak da saldırdılar.
Dayattıkları ekonomik sistem yüzünden Türkiye’yi borç batağına soktular.
KÜRTÇÜLÜK NASIL BAŞLADI
Bugün yaşadığımız sorunların esas kaynağı,
batılı ülkelerin menfaatlerini iki yönde geliştirme istek ve çabasıdır.
Bunlardan birincisi, Ortadoğu’ya dolayısıyla bu bölgedeki petrollere ve diğer
yer altı zenginliklerine hâkim olmak için bir kukla devlet kurma arzusu;
İkincisi ise onların “Şark Meselesi” olarak isimlendirdikleri sorunlarını çözme
isteğidir.
Batı emperyalizminin o zamanki esas gücü olan
İngiltere, bu amaçlara ulaşmak için Kürtçülük akımını başlattı. Osmanlı
devletini yıkmak için bazı aşiret ve oymaklara Kürt oldukları empoze edilerek, Türklerden
ayrı bir millet oldukları bilinci verilmesi bu taktik anlayışın sonucudur.
İngiltere, 1800’lü yıllardan beri Kürtçülük
hareketi ile yakından ilgilenmiştir. 1800’lü yılların başından itibaren bölgeye
ajanlar görevlendirerek, bölgedeki aşiretlere “farklı milliyete mensup
oldukları bilincini” vermeye başlamıştır. Bu arada yeraltı zenginliklerini de
tespit etmiştir.
Loyd George 30 Ocak 1919 tarihinde Paris
Konferansında Kürt meselesini gündeme getirmiş ve konferans metnine
“Ermenistan, Suriye, Mezopotamya, Kürdistan, Filistin ve Arabistan Osmanlı Türk
İmparatorluğundan ayrılmalıdır.” maddesini koydurmuştur.
Birinci Cihan Harbi’ni takip eden yıllarda ve
milli mücadele yıllarında İngilizler Kürtler ile ilgili yoğun faaliyette
bulunmuşlardır. Başlıca iki amaca yönelik propaganda yapmışlardır. Birincisi
yöre ahalisi arasında İngiliz sempatisini geliştirmek, ikincisi Kürtlerin ayrı
bir millet olduğu fikrini yaymak.
Binbaşı Noel bu
yıllarda en fazla çalışan İngiliz ajanıdır. Onun raporlarına göre bölgede bir
siyasi ünite olarak Kürdistan mevcut değildir fakat zamanla gerekli zemin
oluşturularak millet bilinci gerçekleşebilecektir.
Bu sıralarda Türkiye'de incelemelerde bulunan
Amiral Bristol'un Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'na çektiği 30
Eylül 1919 tarihli telgrafına göre; İngilizlerin Noel gibi ajanları vasıtasıyla
Kürtleri yanlarına almayı ve Anadolu'da oluşmakta olan milliyetçi akımını
boğmayı hedefliyorlardı. Bölge halkını İngilizlerin yanına çekmek için büyük
çaba sarf eden Noel'e göre; Mustafa Kemal Paşa'nın yarattığı durum tehlike arz
ederse, O'na karşı bölgedeki Kürt unsuru kullanılabilirdi. Hatta bu amaçla, bir
an önce İstanbul Hükümeti'ne ayrılıkçı Kürt ileri gelenlerinden vali ve
mutasarrıf tayin edilmeliydi. Nitekim bu amaçla İstanbul Hükümeti tarafından,
Elâzığ Valisi Ali Galip, Sivas Valiliği'ne atanmış ve ayrılıkçı Kürt
kuvvetlerinin yardımıyla Sivas Kongresi'nin engellenmesi kendisinden
istenmiştir.
Dönemin ABD Deniz Kuvvetleri Yüksek Komiseri
Tuğamiral Mark L. Bristol, hazırladığı bir raporu 20 Şubat 1922’de ABD
Dışişleri Bakanlığı’na sundu. O raporda şöyle deniliyordu: “…Daha önceki
yazılarımda belirttiğim gibi Kürt sorunu dikkati çekecek değerdedir. Normal
koşullarda bile Kürtler daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi,
Kürdistan’ın, ünlü petrol yatakları nedeniyle, yabancı entrikalar kuşkusuz
başladığı için ciddi sonuçlar çıkabilir. İngilizler herhalde Kürdistan’ı
denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir…”
İngilizler, amaçlarına ulaşmak için mütareke
döneminde ‘Kürt Teavün ve Terakki Cemiyetini, Kürt Teali Cemiyeti’ni ve
Ermeni-Kürt iş birliğini artırmak için Hayben Cemiyetini faaliyete
geçirmişlerdir. Bu cemiyetler, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra başka
isimler altında dernek ve siyasi partilere dönüşmüşlerdir.
Kürtçülük hiçbir zaman, doğudaki Kürt asıllı
vatandaşların ülküsü olmamış, bu cereyan en ziyade dışardan beslenmiş, bir de
şeyhler ve ağaların bir kısmı, bilhassa onların okumuş çocukları özel
duygularla bu temayüle kendilerini kaptırmışlardır.
General A1lenby tarafından İstanbul Yüksek
Komiseri Amiral Robeck'e gönderilen 20 Eylül 1919 tarihli telgrafta; Kürtler
üzerindeki yoğun propaganda çalışmalarına rağmen Kürtlerin büyük çoğunluğunun
ayrı bir devlet kurulmasına ve iç karışıklık çıkmasına karşı olduğu
belirtilmekteydi. 15 İngiliz Yüksek Komiserliği'nden Londra'ya gönderilen başka
bir telgrafta ise, İtilaf Devletleri ile herhangi bir çatışma durumunda 30.000
Kürdün Mustafa Kemal Paşa hareketine katılma ihtimali bulunduğu belirtiliyordu.
Kürtlerin tavrını ortaya koyan en önemli
gelişmelerden birisi de bu sıralarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki aşiret
liderlerinden bazılarının Erzurum'da toplanan Kongre üyeliğine, bazıların da
Heyet’i Temsiliye'ye seçilmeleri idi. Millî Mücadelede, Doğu Anadolu halkı,
hangi asıldan olursa olsun, genellikle Ankara Hükümetiyle birlikte çalıştı.
Millî Mücadele sırasında çıkan isyanların
arkasında başta İngiltere olmak üzere hep batılı ülkeler olmuştur. Bu isyanın
elebaşları Kürt sorununun (!) çözümü için Ankara’dan şu taleplerde bulunmuştu:
1- Kemalist
Hükümetin Kürt vilayetlerini içine alan otonom bir Kürt devletini tanıması,
2- Bu
devletin sınırlarının Kürtler ve müttefikleri tarafından saptanması,
3- Türk
memur ve jandarmalarının hemen geri çekilmesi,
4-
Otonom Kürdistan’ın kurulmasında Türklerin ellerini uzak tutması,
5- Ankara
Hükümeti tarafından toplanan savaş vergilerinin ve başka katkılarının
6- Türkiye’nin
sınırları içinde yaşayan Kürtlere güvenlik tanınması ve askerde olan Kürtlerin
hemen terhis edilmesi.
10 Ağustos 1920 de imzalanan Sevr
Antlaşması’nın 62, 63 ve 64. maddelerinde, bu istek, daha açık şekilde ortaya
konulmuştur. Sevr Antlaşması’na göre Fırat’ın doğusunda İtilaf devletlerinin
kontrolünde mahalli muhtariyet oluşturulacak; bir yıl sonra ise, Kürt ahali
eğer isterse ve Cemiyeti Akvam da onaylarsa Türkiye bu bölgede hiçbir hak iddia
etmeyecekti. Yani Fırat’ın doğusu Türkiye’den koparılıp alınacaktı. Böylece
kukla Kürdistan ve Ermenistan devleti kurulacaktı.
Bu isteklere dikkat edelim, o zamandan bu
yana, emperyalistleri arkasında alan bölücüler devamlı buna benzer istekleri
dile getiriyorlar.
Emperyalizmin onca kışkırtma ve propagandasına
ve çıkardığı isyanlara rağmen, Millî Mücadele’de Anadolu halkının büyük kısmı,
Mustafa Kemal önderliğinde Türk milleti olarak birleşmiş ve düzenli Türk
ordusunu yeniden kurmuştur. Yunan güçleriyle savaşan Türk ordusunun içinde çok
sayıda Kürt asıllı kahramanlar vardı.
Millî mücadelenin büyük bir zafer ile sona
ermesiyle birlikte Sevr’in hiçbir hükmü kalmamış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
varlığı, Lozan’da dosta düşmana kabul ettirilmiştir.
Avrupa devletleri, her ne zaman kendi
çıkarları söz konusu olduğunda ve bu çıkarlarını gerçekleştirmek için bir
kamuoyuna ihtiyaç duyduklarında, ne zaman “Haçlı zihniyeti” ile hareket etme
gereği ortaya çıktığında, derhal Şark Meselesi kavramını gündeme
getirmişlerdir. ‘Şark Meselesi’ kavramını kullanarak, Osmanlı Devleti’nin
içişlerine karışmak, devleti azınlıklar aracılığı ile yıkmak, Türkleri önce Balkanlar’dan,
sonra Anadolu’dan atmak ve daha sonra da geldikleri Orta Asya bozkırlarına geri
göndermek, gönderilemez ise Anadolu’da imha etmek amacı güden Batı’nın
emperyalist güçleri bu emellerine ulaşamadılar.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Lozan imzalandı, Sevr bitti ama emperyalizm
için ‘Şark Meselesi’ sona ermedi. Amaçlarına ulaşmak için etnik köken ve mezhep
farklılıklarını kullanarak Türk milletini birbirine düşman halklara ayırma çalışmalarına
devam ettiler. Şark Meselesini çözümünü gene ‘Kürt sorununa’ bağladılar
Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkan isyanların
arkasında İngilizler ve Fransızlar vardı. Bu isyanların da temel amacı, Sevr’de
dile getirildiği gibi, Fırat’ın Doğusunda kukla bir Kürt devleti kurmaktı. Özellikle
zengin petrol kaynakları bulunan Suriye ve Irak’ın kuzeyi onlar için çok
önemliydi. İsrail’in güvenliğini sağlamak için de bu bölgede yönetebilecekleri
kukla bir devletin varlığı önemliydi.
1925 Şeyh Sait, 1938 Dersim hareketleri
aslında bir milli isyan hareketleri değildir. Özellikle 1925 Şeyh Sait İsyanının
Musul ve Kerkük meselesinin İngilizlerle müzakereye girişilip T.C. lehine
halledileceği zamana denk gelmesi tesadüfi değildir. 1938 Dersim harekatının
ise Hatay meselesi sonrasında doğan gergin zamanda olması tahriklerin dış
kaynaklı olduğunu göstermektedir.
II. Cihan Harbi’nden sonra ABD’nin bu bölgeye
ilgisi arttı. Bu ilgiden cesaret alan ve Avrupa’da kurulmuş olan Kürt Cemiyeti
1961 yılında zamanı devlet başkanı Cemal Gürsel’e gönderdiği telgrafta şu istekler
bulundu:
1. Kürdistan
vilayetleri tek ülke halinde birleşmeli ve Cumhuriyet içinde muhtariyet
verilmeli;
2. Kürtçe
resmi öğrenim dili haline getirilmeli;
3. Kürtçe
basın ve yayına müsaade edilmeli.
1961 yılında Silopi’de kurulan Irak Kürdistan
Partisi ise programına şunları almıştı:
1. T.C. Anayasa’sı değiştirilmelidir.
2. Anayasa’ya Türk ve Kürt terimleri
konulmalıdır.
3. Türk Devleti’nin iki milletten oluştuğu
kabul edilmelidir.
4. Kürtçe yayın yapılmasına müsaade
edilmelidir. Okullarda Kürtçe okutulmalı, radyoda Kürtçe neşriyat yapılmalıdır.
Devrimci Doğu Kültür Dernekleri’nin 1969’da
yayınladıkları bildiride ise şunlar vardı:
1. Sivas
il hududundan itibaren Doğu’da bir Kürt devleti kurulması çalışmaları
yapılmalıdır.
2. Kürtlerin
etnik bir grup olduğu propaganda edilmelidir.
3. Türk
ordusu işgal ordusu olarak gösterilmektedir.
4. Eylemler
Türk soluyla birlikte yapılmalıdır.
Aslında bu istekler halkın değil, emperyalist
güçlerin istekleriydi; dile getirenler ise onların adamlarıydı.
ABD’nin Kürtlerle ilgisi devam etmiş ve 1980
li yılların başından itibaren bu ilgi giderek artmıştır. A.B.D. Dışişleri
bakanlığının her yıl yayınlanan insan hakları komisyonu raporunda 1982 yılında
Kürtlerden iki cümle ile bahsedilirken 1986 yılı raporunda Kürtlerin durumu 12
paragraf ile bahsedilmiş ve Türk Hükümeti bu raporda tenkit edilmiştir. 1987
yılında ise 11 sayfa Kürtlere ayrılmıştır. Takip eden yıllardaki raporlarda
Kürt azınlığın insan haklarından yararlandırılmadığı ısrarla bahsedilmiştir.
ABD’nin kurup eğittiği ve lojistik destek
verdiği PKK ilk kanlı eylemlerine 1984 yılında başladı. O zamandan bu yana
yapılan silahlı terör faaliyetleri 40 binin üzerinde insanın hayatına mal oldu.
Avrupa Birliği de Kürt sorununu sık sık
gündemine alarak Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışmış ve baskı uygulamıştır. Avrupa
Parlamentosunun bazı kararlarını hatırlayalım:
“AP Bay Öcalan’a verilen cezayı lanetler ve
ölüm cezasının kullanılmasına kesin muhalefetini tekrarlar”
“Türkiye’yi AİHM’nin Bay Öcalan için alacağı
karara uymaya çağırır”
“Bay Öcalan’ın idamının Avrupa’da güvenlik ve
istikrar açısından önemli etkilerinin olacağına ve Türkiye’nin AB ne bütünleşme
sürecine zarar vereceğine inanır”.
“Kürt halkının siyasal, kültürel, sosyal
haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlıkların nedenlerine
çözüm bulunmalıdır”.
“Konsey’e ve üye Devletlere de Kürtlere karşı
insan hakları ihlalleri sorununu BM İnsan Hakları Komisyonunda gündeme getirme
çağrısı yapar”.
“AP Sakharov Ödülü sahibi Leyla Zana ve
düşünceleri nedeniyle hapse atılmış olan Kürt kökenli milletvekillerinin
serbest bırakılmalarını talep eder.”
“AP Türkiye’nin AB ne üyeliği görüşüyle bir
plan doğrultusunda Kopenhag kriterlerini yerine getirecekse Kürt sorununun
çözüme kavuşturulmasının hayati önemde olduğunu vurgular”
KÜRDİSTAN YANİ İKİNCİ İSRAİL
ABD önderliğindeki emperyalizm, kurmak
istediği kukla devlet için şu üç ana unsurun bir araya gelmesi gerektiğini
biliyordu:
1. Birbirleri
ile yaşamaya karar vermiş, müşterek kültür, tarih vb. gibi değerlere sahip bir
topluluk,
2. Bu
topluluğun üzerinde yaşayacağı topraklar yani vatan,
3. Bu
topraklar üzerinde bu topluluğun hâkim olması, otoritesini kullanabilmesi yani
hükümranlık.
Emperyalist güçler 19 yüzyıldan itibaren
yaptıkları yoğun çalışmalar sonucu Güneydoğu Anadolu, Irak’ın kuzeyi ve İran’ın
Irak’a yakın bölgelerinde aşiretler halinde yaşayan ahalide Kürtlük bilincini yaygınlaştırmıştı.
Sevr’de belirlenen, Fırat’ın doğusu olarak tarif edilen topraklar bunların vatanı
olacaktı. Devletin kurulması için bu topraklarda bu ahalinin egemen olması
gerekiyordu. Sıra bunu sağlamaya gelmişti.
Amerika, bu devlet kurulursa, Batı Asya’nın
zengin petrol ve yer altı servetlerine rahatça el koyabileceğini biliyordu. Bu
şekilde İsrail daha güvenli hale gelecek ve genişlemesi önündeki engeller
kalkacaktı. ‘Şark Meselesinin’ çözümü için de önemli bir adım atılmış olacaktı.
Bahsi geçen topraklar üç devletin egemenliği
altındaydı. Öncellikle bu devletlerin bu topraklardaki egemenliğine son vermek
gerekiyordu. Üç devlet ayrı ayrı değerlendirildi ve her devlet için farklı
yöntemler uygulandı.
‘Kürdistan’a alan açmak için Güneydoğu’da
Türkiye Cumhuriyeti’nin otoritesinin kalmaması gerekiyordu. ABD, bunu sağlamak
için PKK’yı kullandı. PKK, terör eylemleri ile bölge halkına esas gücün
kendisinde olduğunu göstermeye ve halkta ve devlet kademelerinde yılgınlık
doğmasına çalıştı. PKK, 1980’den itibaren kendisine verilen görevi yerine
getirmeye başladı. Çok kanlı eylemler yaptı. Eylemler sonucunda binlerce insan
hayatını kaybetti.
Özellikle 1990’lı yıllarda PKK’ya karşı etkili
mücadele verildi. 2002 yılında AKP
iktidara geldiğinde, PKK, lideri hapiste olan, halktan destek görmeyen, kanlı
eylem yapacak gücü kalmamış bir örgüt haline gelmişti. Fakat AKP’nin uyguladığı
PKK’yı cesaretlendirici, eylemlerini kolaylaştırıcı ve ümit verici politikaları
sonucu terör olayları arttı ve sık sık şehit haberleri gelmeye başladı.
2014 yılı 24 Temmuz günü bir dönüm noktası
oldu. Bu tarihte PKK’ya karşı çok etkili askerî harekât başlatıldı. Kahraman
ordumuzun ve emniyet güçlerimizin yurt içinde ve dışında şehitler vererek
yürüttüğü temizlik harekâtı sonucu PKK’nın eylem yapacak gücü kalmadı.
Bu durum yanıltıcı olmamalı; Amerika yani Batı,
Güneydoğu’yu da içine alacak ‘Kürdistan’ı kurmaktan vazgeçmiş değil. Son
gelişmeler gösteriyor ki, bundan sonra hedefe varmak için daha çok ‘yumuşak
güçler’ kullanılacak.
Amerika, Irak’ın kuzeyinde Irak devletinin
egemenliğini kaldırmak için, Saddam Hüseyin Kürtlere kötü davranıyor gerekçesi
ile, 19991 yılında Silopi’ye çekiç güç yerleştirdi. Irak güçlerinin 36.
Paralelin kuzeyine geçmesini engelledi. Bununla da yetinmedi, ilki 1992’de,
ikincisi 3003’te iki kere Irak’a askeri müdahalede bulundu. Bu müdahaleler
esnasında ve sonrasında, bir milyondan fazla insan öldü, kadınların ırzına
geçildi. Çocuklar ailesiz kaldı. 2 milyondan fazla insan evinden, yurdundan göç
etti.
Bütün bunların sonucunda, Amerika, arzu ettiği
sonuca ulaştı; Irak’ın kuzeyinde Kürt Bölgesel Yönetimi oluştu. Bu yönetime özerklik
kazandırıldı. Sevr’e ve ‘Şark Meselesi’ çözümüne bir adım daha yaklaşıldı.
Kurulması düşünülen ve adına ‘Kürdistan’
denilen ikinci İsrail devleti için Suriye’nin kuzeyinde de özerk bir yönetim
oluşturuldu. Bunun için 2011 yılında Esad yönetimine karşı bir isyan
başlatıldı. Bu isyan sonucunda 300 bin insan öldü, milyonlarca insan evinden,
yurdundan göç etmek zorunda kaldı. Sonuçta, Suriye’nin kuzeyinde bir otorite boşluğu
meydana geldi.
Suriye’nin kuzeyinin Fırat’ın doğusunda kalan
kısmında, PKK’nın devamı olan PYD-YPG, önce kantonlar kurdu; daha sonra da
ABD’nin yardımı ile bu bölgede egemenliğini sağladı. Amerika, bu egemenliği sürdürmesi için,
PYD-YPG’ye yani PKK’ya tonlarca silah verdi, teröristleri eğitti, maaşa bağladı.
Bu bölgeye kendi askerlerini de yerleştirdi.
Böylece Fırat’ın doğusunda, İran sınırına
kadar olan bölgede iki özerk yönetim oluşmuş oldu. Bu tablonun oluşmasında AKP
iktidarının ve Erdoğan bazı yanlış politikaları (Çekiç Güç’ün Türkiye’ye
yerleşmesine ve uygulamalarına izin verilmesi,
Çadır Mahkemeleri kurulması, Peşmergelerin Irak’tan Suriye’ye nakli vb.)
sürece katkı verdi.
Bu iki özerk yönetimin insanlığa bedeli ise
çok ağır oldu. İki milyondan fazla insan öldü, milyonlarca insan evinden
memleketinden göç etti, alileler çocuksuz, çocuklar anne-babasız kaldı. Batı
emperyalizmi bütün bunları, ‘Şark Meselesini’ halletmek, Batı Asya’ya egemen
olmak ve büyük İsrail’i kurmak için yaptı. Bunları yaparken sadece kendi
askerlerini değil, PKK, DEAŞ, IŞİD, HTŞ gibi terör örgütlerini de kullandı ve b
eylemleri Kürt sorununu çözmek için yaptığını iddia etti. Perişan olanların,
ölenlerin birçoğu da Kürt’tü. Emperyalizm ne kana doydu ne de cana.
SON DURUM
7 Ekim 2013’ten bu yana Batı Asya’da çok
önemli gelişmeler oldu. İsrail Gazze’yi yerle bir etti. Büyük, küçük, yaşlı,
bebek demeden binlerce Gazzeliyi katletti.
Suriye’de ABD, İsrail güdümlü bir darbe
gerçekleşti ve Esad ülkesini terk etti. İsrail, Suriye’nin tüm askeri alt
yapısını, varlığını bombalarla yok etti ve ülkenin güneyini işgal etti.
Hizbullah desteksiz kaldı ve İsrail için tehdit olma özelliği azaldı. Suriye’deki
İran ve Rus güçleri geri çekildi. Bütün bu gelişmeler İsrail’i oldukça
rahatlattı.
ABD himayesindeki PYD’nin egemen olduğu Fırat’ın
doğusu HTŞ’nin kontrolüne girmedi. PYD, petrol satmak için HTŞ ile bir anlaşma imzaladı,
fiilen özerk olduğunu ispat etti.
Sonuçta, İsrail, güvenliğini ileri derecede
artırdı. Egemenlik alanlarını genişletti. Rusya ve İran’ın bu bölgedeki
etkinliği azaldı; ABD’nin ise arttı. Suriye’nin kuzeyindeki özerk bölgenin
sınırları Fırat olarak belirlendi.
Böylece, Fırat’ın doğusunda, İran sınırına
kadar olan alanda iki Kürt özerk yönetimi oluştu.
Sevr Antlaşması’nda da sınır Fırat’tı ve Fırat’ın
doğusunda Kürt devletinin kurulması ön görülüyordu.
Fırat’ın doğusu tanımı bizim Güneydoğumuzu da
kapsar. Sevr’in tamamlanması için bu bölgenin Türkiye’nin egemenliğinden çıkması
gerekir. Amerika, bunu sağlamak için PKK’yı kullandı ama kahraman ordumuzun ve
emniyet güçlerimizin verdiği cansiperane mücadele sonunda emperyalizm amacına
ulaşamadı.
Türkiye, Irak’taki özerk yönetimi tanıdı sıra
ikincide. PYD’nin eğmen olduğu ikinci özerk bölgenin Türkiye tarafından
tanınması için en büyük engel PKK’nın silahlı varlığıydı. PKK silah bırakırsa
ve kendisini feshederse Türkiye de bu özerk yapıya evet diyebilir ve Türk
kamuoyu da bunu tepkisiz kabullenir. Hatta PKK bitti diye sevinir. Aklına ne
Sevr gelir ne de PYD’nin Amerika tarafından eğitilen, silahlandırılan ve
kullanılan 100 bine yakın silahlı adamı...
PKK’nın kendini feshetmesinin ana sebebi
Güneydoğuda oluşturulmak istenen özerk yapının silahlı güçlerce
sağlanamayacağının ABD tarafından anlaşılmasıdır. Yani Amerika’nın silahlı
güçleri yenilmiştir, dolayısıyla Amerika yenilmiştir.
Bu yenilginin Batı emperyalizminin Sevr’den
yani Fırat’ın doğusunda adı Kürdistan olan bir kukla devlet kurmaktan
vazgeçtiği anlamına gelmez. Zaten biri Irak’ta, diğeri Suriye’de iki özerk
yönetim kurulmuş durumda; sıra Türkiye’nin Güneydoğusunda oluşturulacak özerk
yönetimde. Bu da kurulursa üç özerk yönetim birleşir ve bir devlet olur.
Amerika, Güneydoğu’nun özerk bir yapıya
dönüşmesi için yumuşak güçlerinin etkinliğini artırmaya çalışacaktır. Zaten bu
güçler uzun süredir görevleri yapmaktadır. Nedir bu yumuşak güçler derseniz
sıralayalım; siyasi partiler, dernekler, cemiyetler, gazeteler, televizyonlar
ve sosyal medya trolleri.
Türk milletinin Güneydoğu’da bir özerk yönetim
kurulmasını kabullenmesi bu şartlarda imkansızdır. Bunu mümkün kılmak için ‘sakaldan
kıl koparma’ taktiği uygulanmaktadır. Bir insanın sakalını yolmaya kalkarsanız,
size izin vermez ama her gün bir kıl koparırsanız tepki vermez, sonunda
sakalsız kalır.
Sakaldan kıl koparma taktiği gereği
uygulamalar daha önceden başlamıştı. Bebek katili Öcalan’ın ‘İmralı’ diye anılması,
ona ‘çağrı’ yaptırılması ve zaten bitme noktasına gelen PKK’nın kendisini feshetmesi
bu taktiğin gereğiydi.
Bu olaydan önce de Türk milleti özerk yönetimi
kabul ettirmek ve gidişatı kolaylaştırmak ve hızlandırmak için bazı sözler
söylendi, bazı öneriler yapıldı. Bunlardan bazılarını sıralayalım:
“Kürt sorunu ancak mecliste çözülür”, “darbe
anayasasının değiştirilmesi ve demokratik hakların artırılması gerekir”, “Türkiye
BM’nin yerel yönetim özerklik şartını çekincesiz kabul etmelidir”, “yurttaşlar
eşit ”, “yerel yönetimlerin yetkileri
artırılmalıdır”, “eğitim yerel yönetimlere bırakılmalıdır”, “ana dilde eğitim
yapılmalıdır”, “vatandaşlık tanımı değiştirilmelidir”, “Anayasadan Türk
kelimesi çıkarılmalı, Türkiyeli kelimesi kullanılmalıdır”, “Güneydoğu Anadolu Kürdistan
diye anılmalıdır”, “Türkiye eyalet sistemine geçebilir” vb.
Yumuşak güçlerin gücü yeterse şunları sırayla
yapabilirler:
İlk
olarak Anayasa değiştirilir, mahalli idarelerin yetkileri artırılır, eğitim
yerel yönetimlere verilir, anadilde eğitim serbest hale getirilir, yerel
yönetimlerin gelir kaynakları artırılır, mali özerklik verilir, bazı iller bir
araya getirilerek güneydoğuda bir eyalet oluşturulur ve bu bölgeye yerel
özerklik verilir. Daha sonra, Irak, Suriye ve Türkiye’deki yerel yönetimler bir
federasyon altında birleştirilir ve devlete dönüştürülür.
Irak’ta ve Suriye’de fiilen iki özerk yönetim
oluşmuş durumdadır. Bu iki özerk bölgeye Güneydoğu Anadolu’da kurulması
düşünülen özerk yönetim katılırsa, Fırat’ın doğusunda Kürdistan (!) devleti yani
ikinci İsrail kurulur ve Sevr hortlamış olur. Batı’nın yüzyıllardır çözemediği ‘Şark
Meselesi’ de halledilmiş olur.
Türkiye Batı sistemi içinde kalarak kendisine
yönelik tehditleri ve tehlikeleri yok edemez. Öncelikle NATO’dan çıkılmalı, AB’ne
yapılan üyelik müracaatı geri alınmalı, İncirlik ve Kürecik üsleri
emperyalizmin askerlerine kapatılmalı ve borçlanma ekonomisinden üretim
ekonomisine geçmeli, dostunu ve düşmanını doğru tayin etmeli ve buna uygun ittifaklar kurmalıdır.
Biz diyoruz ki, sert güç ile başaramadıklarını
yumuşak güçle de başaramayacaklar. Biz Türk milletine güveniyoruz. Onun milli
güçleri birleşecek ve Sevr’e doğru giden süreci siyaseten durduracaktır.