5 Ağustos 2026 Çarşamba

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 6

CHP'LİLERİ CİN ÇARPTI
Büyük Rus romancısı Dostoyevski’nin dilimize “Cinler” veya “Ecinniler” ismi ile tercüme edilmiş muhteşem bir romanı var. Okuyanlar bilir, Dostoyevski, bu romanın başına İncil’den bir küçük bölüm aktarır:
“Orada, dağda büyük bir domuz sürüsü otluyordu. Cinler ol kişiden çıkıp domuzlara girdiler. Sonra gidip uçurumdan atladı sürü. Boğuldu.”
İncil böyle diyor. İçine cin kaçan sürü uçurumdan atlayıp, intihar etmiş.
CHP’den ayrılıp İmamoğlu-Özel ikilisinin peşinden gidenleri de cin çarpmış. Sürü halinde bir yere doğru gidiyorlar ama nereye gittiklerin farkında değiller.
Türkiye batıyor, şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor korkusu ve AKP düşmanlığı, Erdoğan nefreti cin gibi bunların beynine girmiş. Yaptıkları yanlışlığın farkında değiller, domuzların uçuruma atladığı gibi bunlar da Yeni Parti’ye giriyorlar.
Gerçeklerden o derece kopmuşlar ki, Yeni Parti’nin Atatürk ilkeleri doğrultusunda çalışacağına, Türkiye’yi Atatürk’ün rotasına sokacağına inanıyorlar. Oysa Yeni Parti’nin programını açıp okusalar bunun böyle olmadığını anlayacaklar. Programda vatan kelimesi yok, Mavi Vatan kavramı yok, emeryalizmle mücadele yok, milli kelimesi yok, FETÖ ile mücadele yok. Ne var derseniz; Avrupa Yerel Özerklik Şartı’nın eksiksiz uygulama, eşit yurttaşlık kavramı, ana dilde eğitim gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet özelliğini bozacak, Türkiye’yi bölecek planın ön hazırlıkları var.
ZEKÂ YETERLİ DEĞİL
Yakın uzak arkadaşlarım var, hepsi de zeki ve iyi eğitim almış kişiler ama bakıyorum cin bunların da içine girmiş. Özel’i ve İmamoğlu’nun peşinden sürükleniyorlar. Şaşırdım mı? Hayır!
Zeki insanların da aptallık ettiklerini, bazı durumlarda hata yapmaya sıradan insandan daha yatkın olduğunu iddia eden çok sayıda araştırmacı var.
Çoğu insan zekânın iyi düşünmekle eş anlamlı olduğuna inanır ama yüksek zekâ ve iyi eğitim insanın zihinsel hatalar yapmasını her zaman önlemez.
Zeki ve eğitimli insanların kendi hatalarından ders çıkarma ya da başkalarından tavsiye alma ihtimali daha düşüktür. Hatta verdikleri hatalı kararları ve yaptıkları hatalı seçimleri haklı ve doğru göstermek için çok değişik bahaneler bulabilirler. Bu da görüşlerinin giderek dogma özelliği kazanmasına neden olur. Daha kötüsü sahip oldukları önyargıların esiri olabilirler. Sonuçta, yaptıkları mantık hatalarını zor fark ederler.
Zekâ, olayları öğrenip hatırlamamıza ve karmaşık bilgileri çabuk işlememize yardımcı olabilir; ancak beynin bu gücünü doğru kullanmak için dengelere ve denetimlere ihtiyaç var.
İnsanları beyinlerini doğru kullanması için şunlara ihtiyaç var: Entelektüel tevazu, aktif ve açık fikirli düşünmek, mevcut bilgilerinin esiri olmamak, önyargılardan uzaklaşmak, merak, kararları ve seçimleri duygusallıktan uzak tutmak, kendisini yenilemeği bilmek. Belki de en önemlisi düşüncelerini, kanaatlarını kanıtlanmış bilgilerden yola çıkarak oluşturmak. Kanıta dayanmayan bilgilerin esiri olmamak. Ama bir kere cin içeri girince bunlardan hiç biri kalmıyor.
Yobazlık sadece dini inançla olmuyor, kendi bildiklerini ve kanatlarını sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz.
19. yüzyıldan kalma bir söz var: “Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları, sadece önyargılarını düzenlemektir.”
İster zeki olsun ister olmasın, insanların önce bildiklerinin kendisine verdiği zararlardan kurtulması lazım.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 5

ÖZGÜR DÜŞÜNCE YA DA ROBOTLAŞMA
Bundan önceki yazımda insanların nefret ve korku duyusu kullanılarak sürü haline getirildiğini yazmıştım. O yazıda nefret duygusunu işlemiştim; bugün de korku duyusunu ele alacağım.
Erich Fromm, çağdaş psikiyatrinin gelişmesine katkı sunan birkaç bilim adamında birisi. Onun en önemli eserlerinden birisi de ‘Özgürlükten Kaçış’ isimli kitabı. Bu kitapta, çağdaş insan için özgürlüğün anlamını ve insanların özgürlükten kaçışlarını ve bunun nedenlerini anlatır.
Fromm, kitabının ‘Robot Uyumluluğu’ bölümünde, milyonlarca kişinin nasıl oluyor da özgürlükten kaçıp, robot gibi yaşadığını anlamamıza yardım ediyor. Okuyalım bakalım:
“Ele alacağım bu mekanizma, çağdaş toplumdaki normal bireylerin birçoğunun bulduğu çözümü oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinde beklediği gibi olur. “Ben” ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. “…Kendi bireysel benliğinden vaz geçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur. Ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir.
“Yalnızlığı yenmenin “normal yolunun bir robot haline gelmek görüşü, kültürümüzdeki insanın en yaygın görüşlerinden biriyle çelişmektedir. Çoğumuz düşünme, hissetme ve dilediği gibi davranma özgürlüğüne sahip bireyler olarak düşünülürüz. Kuşkusuz bu, çağdaş bireycilik konusundaki genel görüş olmakla kalmaz, aynı zamanda her birey, kendisinin “kendisi” ve düşüncelerinin, duygu ve isteklerinin “kendisine ait” olduğuna içtenlikle inanır. Bununla birlikte, aramızda gerçek bireyler vardır gerçi ama ama çoğu zaman bu inanç bir yanılsama, hatta bu koşulların ortadan kaldırılmasına giden yolu tıkaması açısından, tehlikeli bir yanılsamadır.”
Fromm’un robotlaşma olarak isimlendirdiği bu duruma ‘sürüye katılma’ da diyebiliriz. Korkutulan insan koyun gibi özgürce dolaşmaktan vazgeçer ve sürüye katılarak kendisini güvende hisseder. Çoban nereye derse oraya gider. İtiraz etmeden gider, çünkü çobanın kararını kendi kararı sanır ve o bunun farkında değildir.
Son yıllarda yoğun biçimde ‘şeriat geliyor’, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu yayıldı. İktidarın şeriat getireceğine inananlar sürü haline dönüştü. Korkan insan yalnızlığı sevmez, şeriat korkusuna kapılan insanlar da adeta birbirlerine sarıldı.
Erdoğan nefretine bir de bu korku eklenince ortaya büyük bir kitle oluştu. Bu kitle, Fromm’un dediği gibi robotlaştı ve kolay yönetilebilir hale geldi. Yıllardır, belirli gazeteler, televizyonlar ve sosyal medya trolleri bu kitleyi istedikleri yöne çekip götürdüler.
BU KİTLENİN ÖZELLİKLERİ
Uzak, yakın arkadaşlarım, dostlarım var; onlarla konuşuyorum, sosyal medyadan paylaştıkları mesajları, haberleri takip ediyorum. Büyük çoğunluğu, özellikle siyasi konularda, aynı şeyleri söylüyor, sosyal medyadan aynı şeyleri paylaşıyor. Hepsinin de Türkiye konusunda savundukları düşünceler birbirinin aynısı. Ve hepsi bu fikirleri kendilerinin özgün düşüncesi sanıyor. Oysa bu fikirler izledikleri televizyonlardaki konuşmacıların veya okudukları gazetelerdeki yazarların düşünceleri. Bu düşünceleri içselleştiriyorlar ve bir papağan gibi tekrar edip duruyorlar.
Sadece fikirleri aynı değil, duyguları da aynı. Hepsi aynı politikacıyı seviyor ve hepsi aynı politikacıya kızıyor ve aynı politikacıdan nefret ediyor.
Bunların izlediği televizyonlar da okudukları yazarlar da aynı. Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarına bakış açıları ve çözümleri de aynı. Tam bir teslimiyet…
ÖZGÜRLÜKTEN KAÇANLARIN HALİ
Özgürlükten kaçanların temel özelliği eleştirel düşünceden uzaklaşmış olmaları. Eleştiri yok, araştırma yok, sorgulama yok, peşin kabul ve benimseme var. Öylesine benimsiyorlar ki, duydukları ve okudukları düşüncelerin başkasına ait olduğunu unutuyorlar ve kendi özgün düşünceleri sanıyorlar.
Eleştirel düşünceden uzaklaşınca kişinin özgün düşünce, duyum ve arzuları da kayboluyor. Bunların yerini, katıldığı sürünün veya bir parçası olduğu robotlar topluluğunun düşünce, duyum ve arzuları alıyor.
Egemen güçler, robotlardan oluşmuş böyle bir kitleyi kolaylıkla kullanabilir. Örneğini görüyoruz; sürüleşmiş kalabalığı Atatürk’ün partisinden ayırıp İmamoğlu’nun partisine kolaylıkla götürdüler.
Aklın yerini korku, nefret ve sevgi alınca sonuçta böyle oluyor.

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 4

PSİKOLOJİK KİTLE!
Türkiye’de bir yeni ‘psikolojik kitle’ oluşturuldu. ‘Psikolojik’ diyorum çünkü insanlar akıllarından çok duygularının itmesi ile bu kitleye katılıyor. O duygunun adı da ‘Erdoğan ve AKP nefreti’ ve Türkiye’ye şeriat geliyor korkusu.
Bu yazıda daha çok nefret duygusu üzerinde duracağım. Daha sonraki yazıda korkunun insanları sürüye dönüştürdüğünü anlatacağım.
Bu nefrete dayalı kitlenin içerisinde Atatürk posteri sallayanları, kafa tokuşturarak milliyetçiliğini ilan edenleri, Türkiye’yi bölme hevesi içinde çırpınanları, inşallah, maşallah diyerek dindar olduklarını gösterme ihtiyacı duyanları, ümidini Amerika’ya bağlamış liberalleri görmek mümkün.
Fikirler farklı, ama nefret aynı. Bu nefret onları tekleştiriyor. Nefret tek, fikir tek: ‘Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin’.
EGEMEN OLAN AKIL DEĞİL, DUYGU
Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.
Aşkın gözü kördür derler, biz de diyoruz ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birisinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur.
Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar.
Böyle duygusal kitlelerde, ilkokul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.
Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.
NEFRET DUYGUSU YOBAZLAŞTIRIYOR
Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.
Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.
Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek. Bu nefret aydınlarında, Erdoğan nefreti Türkiye nefretine dönüşmüş ama haberleri yok.
YABANCILAŞAN İNSANLAR TEHLİKE SAÇIYOR
İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.
Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…
Bu durumun devam etmesini isteyenler de sürekli sürekli Erdoğan ve AKP nefretini pompalıyorlar.
GELELİM SON DURUMA
Erdoğan nefreti ile bir arada tutulan bu psikolojik kitleyi, Kılıçdaroğlu Erdoğan’a hizmet ediyor propagandası ile CHP’den uzaklaştırdılar. Atatürk’ün partisi, diye savundukları bu tarihî partiyi parçaladılar. İçinden Batı hizmetkârı bir Yeni Parti çıkardılar. Haklarında bu kadar suçlamalar bulunan, yaptığı kanunsuzluklar nedeniyle hapse atılan bir adamın partisini Atatürk’ün partisine tercih ettiler.
Onun için diyoruz ki, nefretin gözü kördür…

31 Temmuz 2026 Cuma

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 3

Dünkü yazımda egemen devletlerin kendi insanlarını ve diğer ülke halklarını etkileyip istedikleri doğrultuda seçimler yapmasını, kararlar almasını yumuşak gücü nasıl kullandıklarını anlatmıştım; bugün yumuşak gücün araçlarından söz edeceğim.
YUMUŞAK GÜCÜN ARAÇLARI
Yumuşak gücü en etkin kullanan ülkelerin ilk sırasında ABD var. Bazı AB ülkeleri de Amerika ile birlikte hareket ediyor.
ABD’nin kullandığı yumuşak güç araçlarının başında Sinema filmleri, diziler gelir. Walt Disney Pictures, Warner Bros. Entertainment Inc., Netflix , Universal City Studios LLC, Paramount Pictures, HBOmax , 20th Century Studio gibi film üreticilerinin çoğu dünyaya egemen olmak isteyen emperyalist güçlerin kontrolü altında çalışır.
ABD’de yayınlanan Boston Globe, Chicago Tribune, Los Angeles Times, The New York Times, The Washington Post, USA Today, Wall Street Journal gibi gazeteler de televizyonlar gibi Amerikan yumuşak gücünün araçlarıdır.
İletişim teknolojisi gelişti ve X, TikTok, YouTube, Instagram, Facebook, WhatsApp, Reddit, Quara ve Telegram gibi sosyal medya siteleri de birer yumuşak güç odağı haline geldi.
Amerikan büyük sermayenin elinde olan ABD medyası ve sosyal medyası her yıl milyonlarca haber, fotoğraf, yorum, başyazı, köşe yazısı ve makaleleriyle hem kendi ülkesinin hem de diğer ülkelerin halklarını etkiler. CIA ülke içinde 200’den fazla gazete, dergi, haber ajansı ve yayınevinin bizzat sahibidir. Ayrıca diğer gazeteler ve dergiler aracılığı ile yanlış ve taraflı haberler yayar. Amaçları, Amerikan büyük sermayesinin çıkarlarını korumak, Amerika’nın yaptıklarına meşruiyet kazandırmak ve dış kamuoyu oluşturmaktır. Amerikan medyası, Amerikan halkını da etkiler ve onları büyük zenginlerin çıkarlarını savunur duruma getirir.
Ulusal Demokrasi Vakfı ve Uluslararası Gelişme Örgütü gibi ABD hükümetinin parasal destek verdiği kuruluşlar ile Ford, Soros Vakfı ve diğer organizasyonlar diğer ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere yardımda bulunur. Üniversitelere yapılan yardımlar piyasa ekonomisi ideolojisini destekleyen akademik programlara, sosyal bilim enstitülerine, araştırmalara, burslara ve ders kitaplarına gider. Paraları alan STK’lar ise Amerika’nın gönüllü hizmetçisi haline dönüşür.
TÜRKİYE’DE DURUM
Türkiye’deki STK’ların ve medyanın bir kısmı az ya da çok, bilerek ya da bilmeyerek Amerikan yumuşak gücü olarak çalışmaktadır. Bazı medya kuruluşları ve STK’lar Amerika’nın ve diğer Batılı ülkelerin ajansları ve fonları tarafından beslenir. Bunlar Türk kamuoyunu emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda oluşturmaya çalışır.
Bu ‘fonlama’ işi genellikle ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), SOROS vakfı, Ayrıca Avrupa Demokrasi Vakfı (EED), Heinrich Böll Vakfı, Chrest Vakfı, Guardian Vakfı, The Swedish International Development Cooperation Agency (SIDA) ve bazı ülkeleri dışişleri bakanlığı aracıyla yapılır.
Türkiye’de yabancı vakıf ve ajans ve devletlerden para alan bazı STK ve medya kurumlarını sıralayalım: Bianet, Medyascope, Yeni Medya Akademisi, Dijital Medya Araştırmaları Derneği, Denge Denetleme Ağı, Oy ve Ötesi Derneği, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kaos Gey ve Lezbiyen Derneği.
Şu da dikkate alınmalıdır; Türkiye’deki bazı Televizyon ve gazetelerin sahipleri ya yabancılardır ya da yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarıdır. Bu medya kurumları da sahiplerinin istediği yayın politikasını izleler.
Bu yayın kuruluşlarının etkisinde kalanları anlamak kolaydır. Son yıllarda 4 büyük olay oldu; Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi, İsrail’in Gazze’de katliam yapması, Venezuela devlet başkanının kaçırılması ve Amerika'nın İran'a saldırısı. Bu 4 olayı yorumlayanlara bakılırsa kimlerin ABD, İsrail yumuşak gücü etkisinde olduğu anlaşılır.
Bana kalırsa herkesin, “Benim bu düşüncelerimi ve duygularımı acaba Amerikan, İsrail ve diğer ülkelerin yumuşak güç araçları mı oluşturuyor?” “Acaba ben özgür ve özerk bir fert miyim ya da bazı güçlerin robotu muyum ” diye düşünmesi gerek.
Özellikle sadece Halk TV, Sözcü TV ve gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi, Birgün gibi medya organlarından başkasını takip etmeyenlerin bu soruyu daha sık sorması gerekir.
100 yıllık CHP’yi zayıflatmak, hatta yıkmak için İmamoğlu’nun partisine katılanlar ve bu partiyi destekleyenlerin büyük çoğunluğu yukarıda saydığım medya kuruluşlarının ve İmamoğlu’nun beslediği trollerin etkisinde kalanlardır.
Dikkat edilirse, “Devlet Yok AHBAP var” diyenlerin nerdeyse hepsi İmamoğlu’nun partisini Atatürk’ün partisine tercih etti.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİ’NDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 2

Nasıl oldu da "CHP'den ancak cenazem çıkar benim. Atatürk'ün partisini terk etmeye ne yürek ne de vicdan izin verir..."  diyen yığınla insan Atatürk’ün partisinden ayrıldı ve İmamoğlu’nun partisine gitti.

Bu sorunun cevabını doğru vermek lazım. Aslında olay CHP’lilerin büyük kısmının Atatürk’e ve kendilerine yabancılaşması ile başladı.  İnsanlar gerçek Atatürk’ten uzaklaştırıldı ve algılarla oluşturulan hayalî bir Atatürk’e taşındı. Bu insanlar gerçek Atatürk’ün izinde gittiklerini sanıp belirli odakların piyonu haline geldiler.

Bütün bunlar ülkemize karşı Batı’nın emperyalist güçleri tarafında uygulanan ‘yumuşak güç’ nedeniyle oldu. Batı, egemen olmak istediği ülkelere karşı her zaman sert güç uygulamaz, çoğu zaman yumuşak güç kullanır.

Bir ülke yumuşak güç kullanılarak kendi amaçlarını başka ülkelerin halklarına benimsetirse, daha masraflı olan sert güç kullanmasına gerek kalmaz.

YUMUŞAK GÜÇ

Yumuşak güç uluslararası ilişkilerde nispeten yeni bir kavramdır. İlk defa Amerikalı siyaset bilimci Joseph S. Nye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yumuşak güç, istediğini zor kullanma ve para verme yerine muhatabını kendine yaklaştırma, benimsetme becerisidir. Diğerleri, sizin ideallerinize, düşüncelerinize hayran olunca ve sizin isteklerinizin onların da isteği haline gelince, onları kendi kontrolünüz altına girmesi için zor kullanmanıza ya da para ile kandırmanıza gerek kalmaz.

Daha net bir ifadeyle, ‘yumuşak güç’ bir milletinin ya da bir grup insanın beynini ve gönlünü ele geçirmek için kullanılan güçtür. Bu gücün etkisinde olanlar beyinlerini ve kalplerini kiraya vermiştir. O beyin ve kalp, güç sahibi tarafından kullanılır. 

Siz bu gücün etkisi altına girdiyseniz, ne düşüneceğinize, neden hoşlanacağınıza ya da neden ve kimden nefret edeceğinize o güç sahibi karar verir; siz de bunu kendi düşünceleriniz ve duygularınız sanırsınız.

Son 30 yılda internet, haberleşme teknolojisinde ve sosyal medya platformlarında yaşanan gelişmeler hem sosyal hayatımızı hem de uluslararasındaki ilişkileri güvenlik ve savunma temelinde büyük değişiklikler yaptı. Bu değişimler halen devam edip gitmektedir. Bunun sonucunda yumuşak gücün etkinliği daha da arttı.

Yumuşak gücün etkinliği artınca ‘toplum siyaseti’ kavramı ortaya çıktı. Uluslararası arenada sadece devletlerin değil, kamuoyunun da önemli bir aktör olabileceği anlaşıldı. Geleneksel diplomasi yönetimin tek başına yeterli olmadığı görüldü. Devletler arasındaki bürokratik süreçlere sivil toplum örgütleri ve halk kitleleri de eklendi.

Toplum siyaseti, bir devletin kendi milli çıkarlarını gerçekleştirmek ve etki alanını genişletmek için yoğun biçimde uygulanmaktadır.  Özellikle büyük devletler, yumuşak gücün bir aracı olan toplum siyasetini diğer ülkelerin halklarını derinden etkilemek, onları uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için toplum siyasetini etkin şekilde kullanmaktadır.

Günümüzde de dünya egemenliği peşinde olan Amerika, emperyalist emellerini gerçekleştirmek için yumuşak güç kullanıyor ve başta İngilizce olmak üzere kendi kültürünü tüm dünyaya yaymaya çalışıyor. Kendisine evet diyecek iktidarları oluşturmaya çalışıyor. Bunda da çok başarılı oluyor.

Amerika, kültürel üstünlüğü siyasi ve ekonomik üstünlüğün takip edeceğini biliyor. Kendi kültürünü, kendi yaşama biçimini halklara benimsetiyor.  Diğer ülkelerdeki Amerikan kültürü benimseyen ve Batı hayranlığı içine giren insanlar, robotlaşıyor ve Attilâ İlhan’ın dediği gibi Batı’nın manevi ajanı haline geliyor.

Yumuşak gücün etkisinde kalarak, kendilerini Atatürkçü sanan ve Batı’nın kültürel üstünlüğüne boyun eğen insanlar CHP’den koparak Yeni Parti’ye gittiler ve bir projenin hizmetçisi oldular. Ne yaptıklarının, kime hizmet ettiklerinin farkında bile değiller.

28 Temmuz 2026 Salı

 ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 1

Daha düne kadar, baba ocağımız, biz 3 kuşak CHP’liyiz, Atatürk’ün Partisinden ayrılmayız diyenler bir de baktık ki, Atatürk’ün partisini terk edip İmamoğlu’nun partisine gitmişler.
Bu geçiş, çok önemli bir sosyolojik ve psikolojik olay; üzerinde durulması gerek. Tam bir toplum mühendisliği.
Bu geçişin nasıl gerçekleştiğini, bu toplum mühendisliğinin nasıl yapıldığı konusunu irdelemek için bir yazı dizisi kaleme alıyorum. Yazının tamamı uzun olacağı için kısım kısım paylaşacağım.
Amerika bir ülkede kendi planlarına, tekliflerine evet diyecek iktidar oluşturmak isterse öncelikle yumuşak güç kullanır. Kendi amaçlarını hedef ülke insanlarına benimsetir. Bu insanlar Amerikan çıkarlarının savunucusu haline gelirler ve seçimlerini bilerek ya da bilmeyerek Amerika’ya hizmet ederler.
NAYMAN ANA EFSANESİ
Kendisine, ülkesine, halkına yabancılaşmış insanlara ‘mankurt’ deniyor. Bu mankurt sözcüğünün kaynağı Büyük Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un ‘Gün Olur Asra Değer’ isimli romanında anlattığı Nayman Ana efsanesindir. Anlatalım:
Juan-Juanlar Sarı Özek’i işgal ederler. Kazakların topraklarına, su kuyularına, hayvanlarına el koyarlar. Kazaklarla Juan-Juanlar arasında savaşlar olur. Juan-juanlar esir aldıkları kazaklara çok büyük işkenceler yaparlarmış ve satarlarmış. En acımasız işkenceyi, satmadıkları genç ve güçlü olan tutsaklara yaparlarmış. İnsanların hafızasını, aklını yitirmesine yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken bir kasap oracıkta bir deveyi keser, derisini yüzermiş. Deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Buna “Deri Geçirme işkencesi” derlermiş. Bu işkenceye maruz kalan esir ya acılar içinde kıvranarak ölür ya da hafızasını, aklını, bilincini yitirerek ‘mankurt’ olurmuş.
Başına deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek yakan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz yakan güneşine altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Onları öldüren açlık, susuzluk değil, deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Ölen ölür kalanlar mankurt olurmuş.
Bu işkenceden sonra mankurtlar, hafızalarını, geçmişlerini, ailelerini, kabilelerini, unuturmuş. Akılları başlarından gider, düşünemez olurlarmış. Kendi insiyatiflerini yitiren bu mankurtlar, Juan-Juanların birer kölesi olurmuş; Juan-Jaunlar ne derse, onu sorgusuz sualsiz yaparlarmış.
Juan-Juan’larla yapılan bir savaşta Nayman Ana’nın oğlu yaralanır ve atı onu düşmanların içine doğru alır götürür. Bir daha da ondan haber alınamaz. Savaş meydanında cesedi bulanamayınca öldü kabul edilir. Nayman Ana, oğlunun öldüğüne inanmaz ve onu aramaya çıkar. Sarı-Özek bozkırlarında oğlunu görür ve devesini ona doğru sürer. Mankurtlaşan oğlu onu tanımaz ve ilgi göstermez. Bu sırada birkaç Juan-Juan kendilerine doğru geldiğini gören Nayman Ana kaçar ve gizlenir. Juan-Juanlar Nayman Ana’yı görmüştür. Mankurt oğlana kadını öldür emrini verirler. Juan-Juanlar uzaklaşınca Nayman Ana tekrar oğlunun yanına gelir. Yaklaşınca oğlunun yayını gerdiğini ve okunu kendisine doğrulttuğunu görür ama kaçamaz. Ok böğrüne saplanır ve devesinden düşer ana, oracıkta hemen ölür.
Aklı, başından gitmiş, hafızasını yitirmiş, muhakeme edemez hale gelmiş, kendisine söylenenleri sorgusuz sualsiz kabullenmiş olan oğlan; gece gündüz demeden, dağlarda, bozkırlarda, soğuk sıcak demeden kendisini arayan anasını öldürdüğünü nereden bilsin?
ZAMANIMIZIN MANKURTLARI
Günümüzün Juan-Juan’ı da Amerika. Toprağımıza göz koyan o; bizi sömürmeye kalkan o, zenginliklerimize el koymaya çalışan o, bizi bölmeye kalkan o. Amerika Juan-Juan olur da bazılarımızı mankurta çevirmek istemez mi? İster elbette! İstediğini de yapmıştır; vatanımız mankurt dolu.
Amerika’nın deve derisi kullanacak hali yok. Televizyonları kullanıyor, gazeteleri kullanıyor, yazdırıyor, söyletiyor; insanlarımızın beynini esir alıyor. Beyni esir alınanlar da mankurtlaşıyor. Mankurtlaşanlar akıl yürütemez oluyor, Amerika ne isterse onu düşünüyor, onu söylüyor.
İnsanlar mankurtlaştıkça, kendi kendine yabancılaşmış, milletine yabancılaşmış, halkına yabancılaşmış acayip bir mahlûka dönüşüyor.
Amerikancı televizyonlarda akşam ne duyduysa, sabah onu tekrar ediyor; gündüz Amerikancı yazarlardan ne okuduysa, akşam onu söylüyor. Amerika’nın papağanı olmuş, ötüyor.
Kendisine sosyal medyadan ulaşan ne kadar fitne, fesat, bozgun içeren yalanlar, uydurma haberler, Amerikancı yorumlar varsa onu paylaşıp duruyor.
Bunlar ne olduklarının da farkında değiller. Kimisi kendisini Atatürkçü sanıyor, kimisi milliyetçi sanıyor, kimisi solcu sanıyor, kimisi de dindar…
Atatürk’ün CHP’sinden İmamoğlu’un partisine geçenlerini çoğu az veya çok mankurt hale dönüşmüş insanlar. Nayman Ana’nın oğlu anasını öldürdüğü gibi bu insanlar da CHP’yi parçaladılar. Yoğun propagandalara kanarak İmamoğlu’nun partisine katıldılar. Buna rağmen hâlâ kendilerini Atatürkçü, devrimci sanıyorlar. Oklarını da Atatürk’ün CHP’sine atıyorlar.

18 Haziran 2026 Perşembe

 NASRETTİN HOCA FIKRALARI

Descartes'ın felsefesinin mizaha dönüşmüş şeklidir aslında Nasrettin Hoca fıkraları.  Mantık yürütme konusunda çıkarılacak derslerle yüklüdür. Mantık hatalarımızı abartılı örneklerle bize anlatır ve bu hataları yapanlarla alay ederek bize sağlıklı düşünmenin yollarını açar. Birkaç örnek vermekte fayda var. Çok bilinenlerden birkaç tane sunalım:

Meşhur hikayedir; hocanın komşusu tenceresinin doğurduğuna inanmış ama öldüğüne inanmamış. İnsanların sık yaptığı bir mantık hatasıdır bu. İşine gelen yalanı hemen benimser ama işine gelmeyen gerçeği kabullenemez. Bazı konuşmaları dinlediğimde veya sosyal paylaşımları gördüğümde aklıma hemen bu fıkra gelir. Koca koca insanlar işlerine geldiğinde koca koca koca yalanlara kolaylıkla inanıyorlar ve hemen arkadaşları ile paylaşmaya başlıyorlar. Çok doğru sözleri ise işlerine gelmediği için ret ediyorlar. Doğrular onlar için yalana dönüşüyor.

Bindiği dalı kesen adam düşünce koşa koşa Hoca’ya gelmesi ve “Sen benim düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de bilirisin” demesi ise sık yaptığımız bir mantık hatasıdır. Bu bir otorite kaymasıdır.

Bir konuda uzman olan bir kişinin, uzmanlık alanı dışında verdiği bilgileri de peşinen doğru kabul ediyoruz. Mademki uzmandır, her şeyi bilir sanıyoruz. Televizyonlar, gazete sütunları böyle otoritelerle dolu. Esas branşı iktisattır ama sağlık konusunda da ahkam keser, dış siyaset ile ilgili büyük büyük laflar eder; halkımız da bu büyük otoriteye (!) hemen inanır. 

Bir diğer örnek de söylenen bir söze veya ileri sürülen bir görüşe olduğundan farklı ve öte anlamlar yüklemektir. Nasrettin Hoca şu fıkra ile böyle yapanlarla alay eder. Hocanın karısı yatakta Hoca’ya biraz öteye gider misin deyince Hoca kalkmış komşu köye gitmiş ve hanımına biraz daha gideyim mi diye haber yollamış. Bu mantık hatası da günlük hayatta ve siyasi tartışmalarda sıkça yapılıyor. Önyargılarımız, arzularımız, nefretlerimiz duyduğumuz bir söze, okuduğumuz bir yazıya taşıdığından daha öte anlamlar vermemize neden oluyor. Yanlış değerlendirmeler yanlış kararlara yol açıyor.

Komşusu Hoca’dan ödünç çamaşır ipi ister. Hoca veremem, bizim hatun ipe un sermiş der. Adamcağız da “Hoca hiç ipe un serilir mi” diye sormuş. Aslında ipe un serilir, günlük hayatta, farkında olmadan sürekli ipe un sereriz. İşimize gelmeyin fikirleri olmadık bahanelerle ret ederiz de farkına bile varmayız. Hep komşuyu kandırmak için ipe un serecek değiliz ya, bazen de kendimizi farkında olmadan ipe un sererek kandırırız.

Bilinen bir hikayedir; komşusuna gelen mektubu okuyamayınca komşusu şu başındaki kavuktan utan der. Hoca da marifet kavuktaysa, al sen tak sen oku der. Değer verdiğimiz bir insanın her dediğini doğu sayarız. Oysa bir sözün doğruluğu söyleyenin kimliğine değil, içeriğine bağlıdır. Başında “Prof” unvanı olan birisinin düşüncelerindeki değer onun unvanın değil, edindiği bilgi ve tecrübelerinin eseridir.

Nasrettin Hoca’da fıkra çok ama biz lafı fazla uzatmayalım, sözü burada keselim.

SONUÇ

Hayatımızın her anında kararlar veririz ve seçimler yaparız. Bu karar ve seçimler bizim davranışlarımızı belirler. Descartes’ın felsefesi ve Nasrettin Hoca’nın fıkraları bizi mantık hatalarından koruyabilir. Sağlıklı düşünmemizi sağlayabilir. Davranışlarımızı düzeltebilir.

Ön yargılardan uzak ve isteklerinizin, tutkularınızın, nefretlerinizin ve daha önce edindiğimiz bilgilerin esaretinin bizi yanlış kararlara itmediği günler dileği ile… 

 

1 Mayıs 2026 Cuma

 

1 MAYISI İYİ DEĞERLENDİRELİM

Yılın 364 günü işçiyi sömürüp, yılda bir gün işçilerin bayramını kutlayanların ağzından riya akıyor.

Her 1 Mayıs’ta meydanları doldurup gösteri yapanlar da artık şunu bilmeli; vahşi kapitalist sistem içinde kalıp,  her seçimde bu sistemin partilerini destekleyip,  günde bir gün pankart açmakla, sloganlar söylemekle,  gösteri yapmakla hiçbir hak elde edemezsiniz.  

Farkında mısınız bilmem ama her yıl milli gelirden sermayenin aldığı pay yükselirken, emeğin payı küçülmekte..  Bunun sorumlusu sizsiniz. Bu sistem partilerini desteklemekten vaz geçin artık.

Mücadelenizi  bu sisteme ait olmayan, gerçek anlamıyla emekçiden, üreticiden yana olan  bir parti içinde örgütlenerek yapmalısınız.  Siyasi mücadeleden başka çıkar yol yok;  bunu bilin ve gereğini yapın artık… Ancak bu şekilde 1 Mayıs’ın hakkını vermiş olursunuz.

14 Mart 2026 Cumartesi

 “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Mustafa Kemal Atatürk

SALTANATIN KALDIRILMASI

Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği 308 numaralı "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair" adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir.

Kanun kabul edilmeden önce, konu komisyona havale edilmiş; komisyondaki süreç uzayınca, Mustafa Kemal söz almış ve komisyon üyelerine şöyle hitap etmiş:

Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.

Saltanatın kaldırılmasıyla beraber, Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir. Böylece Türk milletinin tek bir devleti kalmıştır: Türkiye Cumhuriyeti. Sıra Batılı ülkelerle yapılacak antlaşmaya ve Cumhuriyet’in ilanına gelmiştir.

LOZAN

Lozan Antlaşması, büyük zaferi takiben 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Bu antlaşma; batı karşısındaki Türk geri çekilişini Edirne önlerinde durduran, emperyalizmin bölünmüş, parçalanmış Türkiye hayalini bitiren, milletlerarası bağımsızlık belgesini eline aldığı, Misak-ı Milli sınırları içinde “Bağımsız” ve “Egemen” bir devlet olarak, tüm dünya devletleri tarafından resmen tanınmasını, önce Avrupa’dan sonra Balkanlar’dan atılan Türklerin, Trakya’ya ve Anadolu’ya tutunmasını sağlayan, I.Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan ve 103 yıldır hala geçerli olan dünyadaki tek antlaşmadır.

Mustafa Kemal Atatürk, Lozan’ı“Bu antlaşma, Türk milletinin karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş siyasi bir zafer eseridir” sözleri ile önemin belirtmiştir.

CUMHURİYETİN İLÂNI

28 Ekim 1923’te Atatürk yakın arkadaşlarını topladı ve "Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz!" "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız” dedi. 

Gerisini Mustafa Kemal'in ağzından öğrenelim:

“O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık. Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim:

Birinci maddenin sonuna “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir” cümlesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.”

Ertesi gün Atatürk’ün hazırladığı önerge meclise sunulur ve şiddetli alkışlar ve “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları arasında oy birliği ile kabul edilir. Önerge kabul edildikten sonra Mustafa Kemal gene oy birliği ile cumhurbaşkanlığına seçilir ve kürsüye gelerek bir konuşma yapar. Önce Meclis’e teşekkür eder ve sonra özetle şöyle der:

“Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.”

“Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükumetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.”

“…Efendiler, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım çok önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.”

2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekâletince düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerildi. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başladı; ebediyen de kutlanacak.

Atatürk, Büyük Nutku’nun sonunda Cumhuriyeti Türk gençlerine emanet ettiğini söyler:

“Efendiler, bu beyanatımla millî hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin istikbalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit millî ve asrı bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.

Bugün vasıl olduğumuz netice asırlardan beri çekilen millî musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Evet! Cumhuriyet bir günde kurulmadı.

Yıllar süren bir mücadelenin sonunda, şehitler vere vere, engeller aşıla aşıla, adım adım kuruldu. 

Cumhuriyet, Türk Devriminin adıdır.

Bu devrimin çok kahramanı vardır.

Sahibi Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.

Lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Devrimin iki temel amacı var: “Hakimiyet-i Milliye” ve “İstiklal-i Tam”

Bize egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı kazandıran, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimize, gazilerimize, ninelerimize, dedelerimize, bacılarımıza, kardeşlerimize minnettarız.

Miras bıraktıkları Türkiye Cumhuriyeti’ni her ne pahasına olursa olsun koruyacağımıza ant içeriz.

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

Gazi Mustafa Kemal Atatürk


9 Mart 2026 Pazartesi

 BÜYÜK TAARRUZ

Sakarya savaşından sonra ordumuz bir yıl süre ile büyük taarruz için hazırlıklar yaptı. Düşmanı harim-i ismetimizde boğacak güne yaklaşılmıştı.

Taarruzun başlangıcını Atatürk’ten dinleyelim“25 Ağustos 1922 sabahı karargâhımızı muharebeyi idare ettiğimiz Kocatepe’nin güney batısında çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.” 

O sabahı Turgut Özakman şöyle anlatıyor:

“Tümenler önceden belirlenmiş hazırlık hatlarına ulaşmışlardı. Ağır ve hafif toplar önceden seçilmiş yerlere yerleştirildiler. Cephane kolları topların yanına mermi taşıyor, muhabereciler telefon ağını kuruyorlardı. Sıhhiyeciler sargı yerlerini açmışlardır. İstihkâm birliği, hücum edecek birliklere tel örgülerde gedik açacak tahrip müfrezeleri yollamıştı.”

“… Askerler subayların tavsiyelerine uyarak, bir iki saat uyumak için başlarını tüfeklerine ya da birbirlerinin omuzlarına yasladılar.”

“…Saat 05:00’e doğru gün ışımaya, sis dağılmaya, Afyon’un kalesi ve dev tepeler yavaş yavaş belirlemeye başladılar.

Herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Kocatepe’de ordusunun başındaydı. Başıyla İsmet Paşa’ya işaret etti, İsmet Paşa Nurettin Paşayı uyardı. 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa kolordulara gerekli emri verdi.

Önce bir tek top sesi duyuldu, mermisi koca Tınaz Tepe’ye düştü. Sonra bütün toplar düzenleme (tanzim) ateşi için gürlediler.

05:30’da batarya komutanları zevk narası atar gibi emir verdiler: Ateş, ateş, ateş”

Top sesleri ile birlikte Yahya Kemal'in sesi de göklere yükselir:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.


VE ZAFER 


30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe'den idare ettiği savaşta, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, tamamen yok edildi veya esir edildi. Aynı günün akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı geri aldı. 


1 Eylül’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa orduya şu beyannameyi yayınladı:


Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!

Afyonkarahisar - Dumlupınar Büyük Meydân Muhârebesi’nde zâlim ve mağrûr bir ordunun anâsır-ı asliyyesini inanılmayacak kadar az bir zamânda imhâ’ ettiniz.

Büyük ve necîb milletimizin fedâkârlıklarına lâyık olduğunuzu isbât ediyorsunuz. Sâhibimiz olan büyük Türk milleti istikbâlinden emîn olmağa haklıdır.

Muhârebe meydânlarındaki mahâret ve fedâkârlıklarınızı yakından müşâhede ve ta’kîb ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdîrâtına delâlet etmek vazîfemi mütevâliyen ve mütemâdiyen îfâ edeceğim…

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi Başkumandan M. Kemâl

Top ateşlerini takiben, Mehmetçik yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış; İzmir’de deniz dökmüş ve bize hür ve müstakil bir devlet hediye etmiştir.

Vatanımızı devletimizi de bağımsızlığımızı da özgürlüğümüzü de kanları ile bu toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir.


Zaferden sonra toplanan TBMM’nde Gazi Paşa açıklamalarda bulunur:


“Muhterem Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen imha veya esir eden ve kılıçtan kurtulanları Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstağni sayarım.

Her safhasiyle düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım.” 

“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim.

 

Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum.” 

Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni her türlü tehdide karşı korumak bizim birinci görevimizdir.