ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 6
5 Ağustos 2026 Çarşamba
1 Ağustos 2026 Cumartesi
ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 5
ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 4
31 Temmuz 2026 Cuma
ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 3
29 Temmuz 2026 Çarşamba
ATATÜRK’ÜN PARTİSİ’NDEN İMAMOĞLUNUN PARTİSİNE 2
Nasıl oldu da "CHP'den ancak cenazem çıkar benim. Atatürk'ün partisini
terk etmeye ne yürek ne de vicdan izin verir..." diyen yığınla insan Atatürk’ün partisinden
ayrıldı ve İmamoğlu’nun partisine gitti.
Bu sorunun cevabını doğru vermek lazım. Aslında olay
CHP’lilerin büyük kısmının Atatürk’e ve kendilerine yabancılaşması ile
başladı. İnsanlar gerçek Atatürk’ten
uzaklaştırıldı ve algılarla oluşturulan hayalî bir Atatürk’e taşındı. Bu
insanlar gerçek Atatürk’ün izinde gittiklerini sanıp belirli odakların piyonu
haline geldiler.
Bütün bunlar ülkemize karşı Batı’nın emperyalist güçleri
tarafında uygulanan ‘yumuşak güç’ nedeniyle oldu. Batı, egemen olmak istediği
ülkelere karşı her zaman sert güç uygulamaz, çoğu zaman yumuşak güç kullanır.
Bir ülke yumuşak güç kullanılarak kendi amaçlarını başka
ülkelerin halklarına benimsetirse, daha masraflı olan sert güç kullanmasına
gerek kalmaz.
YUMUŞAK GÜÇ
Yumuşak güç uluslararası ilişkilerde nispeten yeni bir
kavramdır. İlk defa Amerikalı siyaset bilimci Joseph S. Nye tarafından
kullanılmaya başlanmıştır. Yumuşak güç, istediğini zor kullanma ve para verme
yerine muhatabını kendine yaklaştırma, benimsetme becerisidir. Diğerleri, sizin
ideallerinize, düşüncelerinize hayran olunca ve sizin isteklerinizin onların da
isteği haline gelince, onları kendi kontrolünüz altına girmesi için zor
kullanmanıza ya da para ile kandırmanıza gerek kalmaz.
Daha net bir ifadeyle, ‘yumuşak güç’ bir milletinin ya da
bir grup insanın beynini ve gönlünü ele geçirmek için kullanılan güçtür. Bu
gücün etkisinde olanlar beyinlerini ve kalplerini kiraya vermiştir. O beyin ve
kalp, güç sahibi tarafından kullanılır.
Siz bu gücün etkisi altına girdiyseniz, ne düşüneceğinize,
neden hoşlanacağınıza ya da neden ve kimden nefret edeceğinize o güç sahibi
karar verir; siz de bunu kendi düşünceleriniz ve duygularınız sanırsınız.
Son 30 yılda internet, haberleşme teknolojisinde ve sosyal
medya platformlarında yaşanan gelişmeler hem sosyal hayatımızı hem de
uluslararasındaki ilişkileri güvenlik ve savunma temelinde büyük değişiklikler
yaptı. Bu değişimler halen devam edip gitmektedir. Bunun sonucunda yumuşak gücün
etkinliği daha da arttı.
Yumuşak gücün etkinliği artınca ‘toplum siyaseti’ kavramı
ortaya çıktı. Uluslararası arenada sadece devletlerin değil, kamuoyunun da
önemli bir aktör olabileceği anlaşıldı. Geleneksel diplomasi yönetimin tek
başına yeterli olmadığı görüldü. Devletler arasındaki bürokratik süreçlere
sivil toplum örgütleri ve halk kitleleri de eklendi.
Toplum siyaseti, bir devletin kendi milli çıkarlarını
gerçekleştirmek ve etki alanını genişletmek için yoğun biçimde
uygulanmaktadır. Özellikle büyük
devletler, yumuşak gücün bir aracı olan toplum siyasetini diğer ülkelerin
halklarını derinden etkilemek, onları uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda
değiştirmek için toplum siyasetini etkin şekilde kullanmaktadır.
Günümüzde de dünya egemenliği peşinde olan Amerika,
emperyalist emellerini gerçekleştirmek için yumuşak güç kullanıyor ve başta
İngilizce olmak üzere kendi kültürünü tüm dünyaya yaymaya çalışıyor. Kendisine
evet diyecek iktidarları oluşturmaya çalışıyor. Bunda da çok başarılı oluyor.
Amerika, kültürel üstünlüğü siyasi ve ekonomik üstünlüğün
takip edeceğini biliyor. Kendi kültürünü, kendi yaşama biçimini halklara
benimsetiyor. Diğer ülkelerdeki Amerikan
kültürü benimseyen ve Batı hayranlığı içine giren insanlar, robotlaşıyor ve
Attilâ İlhan’ın dediği gibi Batı’nın manevi ajanı haline geliyor.
Yumuşak gücün etkisinde kalarak, kendilerini Atatürkçü sanan
ve Batı’nın kültürel üstünlüğüne boyun eğen insanlar CHP’den koparak Yeni
Parti’ye gittiler ve bir projenin hizmetçisi oldular. Ne yaptıklarının, kime
hizmet ettiklerinin farkında bile değiller.
28 Temmuz 2026 Salı
ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN İMAMOĞLU’NUN PARTİSİNE 1
18 Haziran 2026 Perşembe
NASRETTİN HOCA FIKRALARI
Descartes'ın
felsefesinin mizaha dönüşmüş şeklidir aslında Nasrettin Hoca fıkraları.
Mantık yürütme konusunda çıkarılacak derslerle yüklüdür. Mantık hatalarımızı
abartılı örneklerle bize anlatır ve bu hataları yapanlarla alay ederek bize
sağlıklı düşünmenin yollarını açar. Birkaç örnek vermekte fayda var. Çok
bilinenlerden birkaç tane sunalım:
Meşhur hikayedir;
hocanın komşusu tenceresinin doğurduğuna inanmış ama öldüğüne inanmamış.
İnsanların sık yaptığı bir mantık hatasıdır bu. İşine gelen yalanı hemen
benimser ama işine gelmeyen gerçeği kabullenemez. Bazı konuşmaları dinlediğimde
veya sosyal paylaşımları gördüğümde aklıma hemen bu fıkra gelir. Koca koca
insanlar işlerine geldiğinde koca koca koca yalanlara kolaylıkla inanıyorlar ve
hemen arkadaşları ile paylaşmaya başlıyorlar. Çok doğru sözleri ise işlerine
gelmediği için ret ediyorlar. Doğrular onlar için yalana dönüşüyor.
Bindiği dalı
kesen adam düşünce koşa koşa Hoca’ya gelmesi ve “Sen benim düşeceğimi bildin,
ne zaman öleceğimi de bilirisin” demesi ise sık yaptığımız bir mantık
hatasıdır. Bu bir otorite kaymasıdır.
Bir konuda uzman
olan bir kişinin, uzmanlık alanı dışında verdiği bilgileri de peşinen doğru
kabul ediyoruz. Mademki uzmandır, her şeyi bilir sanıyoruz. Televizyonlar,
gazete sütunları böyle otoritelerle dolu. Esas branşı iktisattır ama sağlık
konusunda da ahkam keser, dış siyaset ile ilgili büyük büyük laflar eder;
halkımız da bu büyük otoriteye (!) hemen inanır.
Bir diğer örnek
de söylenen bir söze veya ileri sürülen bir görüşe olduğundan farklı ve öte
anlamlar yüklemektir. Nasrettin Hoca şu fıkra ile böyle yapanlarla alay eder.
Hocanın karısı yatakta Hoca’ya biraz öteye gider misin deyince Hoca kalkmış
komşu köye gitmiş ve hanımına biraz daha gideyim mi diye haber yollamış. Bu
mantık hatası da günlük hayatta ve siyasi tartışmalarda sıkça yapılıyor.
Önyargılarımız, arzularımız, nefretlerimiz duyduğumuz bir söze, okuduğumuz bir
yazıya taşıdığından daha öte anlamlar vermemize neden oluyor. Yanlış
değerlendirmeler yanlış kararlara yol açıyor.
Komşusu Hoca’dan
ödünç çamaşır ipi ister. Hoca veremem, bizim hatun ipe un sermiş der. Adamcağız
da “Hoca hiç ipe un serilir mi” diye sormuş. Aslında ipe un serilir, günlük
hayatta, farkında olmadan sürekli ipe un sereriz. İşimize gelmeyin fikirleri
olmadık bahanelerle ret ederiz de farkına bile varmayız. Hep komşuyu kandırmak
için ipe un serecek değiliz ya, bazen de kendimizi farkında olmadan ipe un
sererek kandırırız.
Bilinen bir
hikayedir; komşusuna gelen mektubu okuyamayınca komşusu şu başındaki kavuktan
utan der. Hoca da marifet kavuktaysa, al sen tak sen oku der. Değer verdiğimiz
bir insanın her dediğini doğu sayarız. Oysa bir sözün doğruluğu söyleyenin
kimliğine değil, içeriğine bağlıdır. Başında “Prof” unvanı olan birisinin
düşüncelerindeki değer onun unvanın değil, edindiği bilgi ve tecrübelerinin
eseridir.
Nasrettin Hoca’da
fıkra çok ama biz lafı fazla uzatmayalım, sözü burada keselim.
SONUÇ
Hayatımızın her
anında kararlar veririz ve seçimler yaparız. Bu karar ve seçimler bizim
davranışlarımızı belirler. Descartes’ın felsefesi ve Nasrettin Hoca’nın
fıkraları bizi mantık hatalarından koruyabilir. Sağlıklı düşünmemizi
sağlayabilir. Davranışlarımızı düzeltebilir.
Ön yargılardan
uzak ve isteklerinizin, tutkularınızın, nefretlerinizin ve daha önce
edindiğimiz bilgilerin esaretinin bizi yanlış kararlara itmediği günler dileği
ile…
1 Mayıs 2026 Cuma
1 MAYISI İYİ DEĞERLENDİRELİM
Yılın 364 günü işçiyi sömürüp, yılda bir gün işçilerin
bayramını kutlayanların ağzından riya akıyor.
Her 1 Mayıs’ta meydanları doldurup gösteri yapanlar da artık
şunu bilmeli; vahşi kapitalist sistem içinde kalıp, her seçimde bu sistemin partilerini destekleyip,
günde bir gün pankart açmakla, sloganlar
söylemekle, gösteri yapmakla hiçbir hak
elde edemezsiniz.
Farkında mısınız bilmem ama her yıl milli gelirden
sermayenin aldığı pay yükselirken, emeğin payı küçülmekte.. Bunun sorumlusu sizsiniz. Bu sistem
partilerini desteklemekten vaz geçin artık.
Mücadelenizi bu
sisteme ait olmayan, gerçek anlamıyla emekçiden, üreticiden yana olan bir parti içinde örgütlenerek yapmalısınız. Siyasi mücadeleden başka çıkar yol yok; bunu bilin ve gereğini yapın artık… Ancak bu
şekilde 1 Mayıs’ın hakkını vermiş olursunuz.
14 Mart 2026 Cumartesi
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Mustafa Kemal Atatürk
SALTANATIN KALDIRILMASI
Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği 308 numaralı "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair" adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir.
Kanun kabul edilmeden önce, konu komisyona havale edilmiş; komisyondaki süreç uzayınca, Mustafa Kemal söz almış ve komisyon üyelerine şöyle hitap etmiş:
Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
Saltanatın kaldırılmasıyla beraber, Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir. Böylece Türk milletinin tek bir devleti kalmıştır: Türkiye Cumhuriyeti. Sıra Batılı ülkelerle yapılacak antlaşmaya ve Cumhuriyet’in ilanına gelmiştir.
LOZAN
Lozan Antlaşması, büyük zaferi takiben 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Bu antlaşma; batı karşısındaki Türk geri çekilişini Edirne önlerinde durduran, emperyalizmin bölünmüş, parçalanmış Türkiye hayalini bitiren, milletlerarası bağımsızlık belgesini eline aldığı, Misak-ı Milli sınırları içinde “Bağımsız” ve “Egemen” bir devlet olarak, tüm dünya devletleri tarafından resmen tanınmasını, önce Avrupa’dan sonra Balkanlar’dan atılan Türklerin, Trakya’ya ve Anadolu’ya tutunmasını sağlayan, I.Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan ve 103 yıldır hala geçerli olan dünyadaki tek antlaşmadır.
Mustafa Kemal Atatürk, Lozan’ı; “Bu antlaşma, Türk milletinin karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş siyasi bir zafer eseridir” sözleri ile önemin belirtmiştir.
CUMHURİYETİN İLÂNI
28 Ekim 1923’te Atatürk yakın arkadaşlarını topladı ve "Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz!" "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız” dedi.
Gerisini Mustafa Kemal'in ağzından öğrenelim:
“O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık. Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim:
Birinci maddenin sonuna “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir” cümlesini ekledim.
Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.”
Ertesi gün Atatürk’ün hazırladığı önerge meclise sunulur ve şiddetli alkışlar ve “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları arasında oy birliği ile kabul edilir. Önerge kabul edildikten sonra Mustafa Kemal gene oy birliği ile cumhurbaşkanlığına seçilir ve kürsüye gelerek bir konuşma yapar. Önce Meclis’e teşekkür eder ve sonra özetle şöyle der:
“Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.”
“Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükumetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.”
“…Efendiler, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım çok önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.”
2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekâletince düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerildi. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başladı; ebediyen de kutlanacak.
Atatürk, Büyük Nutku’nun sonunda Cumhuriyeti Türk gençlerine emanet ettiğini söyler:
“Efendiler, bu beyanatımla millî hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin istikbalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit millî ve asrı bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.
Bugün vasıl olduğumuz netice asırlardan beri çekilen millî musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Evet! Cumhuriyet bir günde kurulmadı.
Yıllar süren bir mücadelenin sonunda, şehitler vere vere, engeller aşıla aşıla, adım adım kuruldu.
Cumhuriyet, Türk Devriminin adıdır.
Bu devrimin çok kahramanı vardır.
Sahibi Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.
Lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Devrimin iki temel amacı var: “Hakimiyet-i Milliye” ve “İstiklal-i Tam”
Bize egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı kazandıran, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimize, gazilerimize, ninelerimize, dedelerimize, bacılarımıza, kardeşlerimize minnettarız.
Miras bıraktıkları Türkiye Cumhuriyeti’ni her ne pahasına olursa olsun koruyacağımıza ant içeriz.
"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
9 Mart 2026 Pazartesi
BÜYÜK TAARRUZ
Sakarya savaşından sonra ordumuz bir yıl süre ile büyük taarruz için hazırlıklar yaptı. Düşmanı harim-i ismetimizde boğacak güne yaklaşılmıştı.
Taarruzun başlangıcını Atatürk’ten dinleyelim: “25 Ağustos 1922 sabahı karargâhımızı muharebeyi idare ettiğimiz Kocatepe’nin güney batısında çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.”
O sabahı Turgut Özakman şöyle anlatıyor:
“Tümenler önceden belirlenmiş hazırlık hatlarına ulaşmışlardı. Ağır ve hafif toplar önceden seçilmiş yerlere yerleştirildiler. Cephane kolları topların yanına mermi taşıyor, muhabereciler telefon ağını kuruyorlardı. Sıhhiyeciler sargı yerlerini açmışlardır. İstihkâm birliği, hücum edecek birliklere tel örgülerde gedik açacak tahrip müfrezeleri yollamıştı.”
“… Askerler subayların tavsiyelerine uyarak, bir iki saat uyumak için başlarını tüfeklerine ya da birbirlerinin omuzlarına yasladılar.”
“…Saat 05:00’e doğru gün ışımaya, sis dağılmaya, Afyon’un kalesi ve dev tepeler yavaş yavaş belirlemeye başladılar.
Herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Kocatepe’de ordusunun başındaydı. Başıyla İsmet Paşa’ya işaret etti, İsmet Paşa Nurettin Paşayı uyardı. 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa kolordulara gerekli emri verdi.
Önce bir tek top sesi duyuldu, mermisi koca Tınaz Tepe’ye düştü. Sonra bütün toplar düzenleme (tanzim) ateşi için gürlediler.
05:30’da batarya komutanları zevk narası atar gibi emir verdiler: Ateş, ateş, ateş”
Top sesleri ile birlikte Yahya Kemal'in sesi de göklere yükselir:
Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.
Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi.
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.
VE ZAFER
30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe'den idare ettiği savaşta, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, tamamen yok edildi veya esir edildi. Aynı günün akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı geri aldı.
1 Eylül’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa orduya şu beyannameyi yayınladı:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!
Afyonkarahisar - Dumlupınar Büyük Meydân Muhârebesi’nde zâlim ve mağrûr bir ordunun anâsır-ı asliyyesini inanılmayacak kadar az bir zamânda imhâ’ ettiniz.
Büyük ve necîb milletimizin fedâkârlıklarına lâyık olduğunuzu isbât ediyorsunuz. Sâhibimiz olan büyük Türk milleti istikbâlinden emîn olmağa haklıdır.
Muhârebe meydânlarındaki mahâret ve fedâkârlıklarınızı yakından müşâhede ve ta’kîb ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdîrâtına delâlet etmek vazîfemi mütevâliyen ve mütemâdiyen îfâ edeceğim…
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi Başkumandan M. Kemâl
Top ateşlerini takiben, Mehmetçik yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış; İzmir’de deniz dökmüş ve bize hür ve müstakil bir devlet hediye etmiştir.
Vatanımızı devletimizi de bağımsızlığımızı da özgürlüğümüzü de kanları ile bu toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir.
Zaferden sonra toplanan TBMM’nde Gazi Paşa açıklamalarda bulunur:
“Muhterem Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen imha veya esir eden ve kılıçtan kurtulanları Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstağni sayarım.
Her safhasiyle düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım.”
“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim.
Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum.”
Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni her türlü tehdide karşı korumak bizim birinci görevimizdir.