13 Şubat 2023 Pazartesi

 “…ÜMİTSİZ DURUM YOKTUR, ÜMİTSİZ İNSANLAR VARDIR”

MUSTAFA KEMAL PAŞA
Zaman, 1921 Temmuz ayı, Kütahya ve Eskişehir muharebelerinde yenilen ordumuz direnme gücü kazanmak için Sakarya’nın doğusuna çekilir. Gerisini Attilâ İlhan’ın ‘Gâzi Paşa’ isimli romandan okuyalım:
“O yaz birdenbire, bir ‘cephe gerisi’ şehre dönüşmüştü. Herşey, bir ölüm kalım savaşının, vahim öncesini çağrıştırıyor; havada, ağır yaralı taşıyan ’Hilâliahmer’ arabalarından, yanmış barut, tentürdiyot ve terli postal kokusu; mühimmat yüklü hayalet kağnılar, sabaha karşı, ağaran geceyi iniltileri ile ince ince dilimliyorlar; kimbilir hangi cephedeki, hangi kanlı ‘tedip karekâtı’ndan henüz dönmüş; cepheye ‘takviye gidecek’ bir müfrezenin, söylediği marş kırık dökük yankılanıyor:
“…Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Türk Yunan’a esir olmuş,
Şu Allah’ın işine bak…”
“Temmuz sıcakları, Şehir, yay gibi gergin: General Papulas’ın cepheyi Sakarya ırmağının gerisine süpürmesi, hemen her yerde tartışmaya yol açıyor: Taşhan’da, II. Grup Muhalefeti’nin meb’usları, harıl harıl, İsmet Paşa’nın ‘derekap azlini’ istiyorlar; Meclis koridorlarında ise, Fevzi Paşa ‘vazifeye sahip çıkmadığı’ için eleştiriliyor. Kaleiçi’ndeki esnaf kahvelerinde ‘şeamet tellalı’ bir takım köylüler peydahlanmış ki, kalabalık bıyıklarını çekiştire çekiştire, Yunan ağır topçusunun ‘salvolarını’; sabah ezanı, köyden bile işittiklerini yaymaktadırlar.”
Bu ortamda, hükumetin önerisiyle meclis gizli oturuma geçer. Bu oturumda Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığı alması istenir. Okuyalım ‘Nutuk’u:
“…Filen ordunun başına geçmemi teklif edenlerin fikir ve maksatlarını ikiye ayırmak mümkün…
“…Bir kısım zevat artık ordumuzun tamamen mağlup olduğuna, vaziyetin iadesine imkân kalmadığına; dolayısıyla takip ettiğimiz milli davamızın kaybolduğuna hükmetmişler. İstiyorlar ki, kendi tasavvurlarına göre bozguna uğramış olmuş ve bozguna uğramaya devam edecek olan ordunun başında, benim şahsiyetim de bozguna uğrasın. Diğer bir kısım zevat, diyebilirim ekseriyet, bana olan emniyet ve itimatlarından dolayı samimi olarak ordumuzun başına geçmemi arzu ediyorlar…”
Ordu bozguna uğrasın ki Mustafa Kemal Paşa yönetimden uzaklaşsın fikrinde olanlar kimlerdi derseniz, sıralayalım: Enverciler, düzenli ordu karşıtları, saltanatçılar, tutucular; özetlersek tüm muhalifler…
Dün felaket savaş olarak kapımıza dayanmıştı, bugün deprem olarak kapımızda...
Dün de muhalefet vardı bugün de; dün de bozguncular, fitneciler vardı, bugün de…
Dün de milletin felaketinden çıkar sağlama peşinde olan muhalifler vardı; bu gün de benzer muhalefet var…
Dün Ali Kemaller, Filozof Rızalar, Refi Cevatlar vardı bugün de onları aratmayacak yazarlar, gazeteciler var...
Dün Hürriyet ve İtilaf partisi vardı; bugün de YCHP, İYİP, SP, DEVA, Gelecek gibi partiler var…
Dün İngiliz Muhipleri Cemiyeti vardı; bugün de Amerikan paralarıyla fonlanan dernekler, vakıflar var…
Dün Kürt Teali Cemiyeti vardı; bugün de HDP/PKK var…
Varsa var; hiç önemi yok: Dün emperyalizmin ordusu ile birlikte bozguncu, işbirlikçi takımı nasıl yenip düzlüğe çıktıysak; bugün de bu depren felaketinin tüm yaralarını, devletimizin öncülüğünde, saracağız ve ülkemizi en kısa zamanda düzlüğe çıkaracağız.

26 Ocak 2023 Perşembe

 

KARNE HEDİYESİ OLARAK ALINAN ET

Medyada ve sosyal medyada karne hediyesi olarak alınan et üzerine yoğun biçimde yorumlar yapılıyor, Türkiye’nin geldiği durum eleştiriliyor.  Aslında bu eleştirenlere günaydın demek gerek. Türkiye’deki gelir ve servet eşitsizliğini bu olayla yeni öğreniyorlar.

Bu et alma olayının gazetecilerin haberi çarpıtmasından kaynaklandığı, et alan ailenin devamlı aynı kasaptan et aldığı anlaşıldı ama bu Türkiye’de yoksulluk ve işsizlik oranının yüksek olduğu gerçeğini değiştirmez.

Öncelikle şu tespiti yapalı; Türkiye, Kapitalist Batı’nın etkisine girip de Atatürk’ün ‘halkçılık’ ve ‘devletçilik’ ilkelerini bir yana bıraktığından bu yana zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyor. Artan milli gelir belirli ellerde toplanıyor ama halka intikali sınırlı kalıyor.

EKONOMİK ÇELİŞKİLER

Türkiye’nin ekonomik ve sosyal durumunu yeni kavrayanlara yaşadığımız çelişkilerin nasıl derinleştiğini rakamlarla anlatalım; durum özetle şu:

Türkiye’de ve emperyalizmin etkili olduğu tüm ülkelerde zenginler zenginleşmekte, zenginlerin en zenginleri daha da zenginleşmekte, yoksulların sayısı artmakta ve giderek daha da yoksullaşmakta 

15 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Gelir, servet ve fırsat eşitsizliğinin boyutları büyümekte. Kadınlarımızın durumu daha da vahim; cinsiyet eşit(siz)liğinde 122. Sıradayız. 

Yoksulluk sınırında yaşayan çocuk sayısı Türkiye’de yüzde 24.6. Bu oranla Türkiye 39 ülke arasında üçüncü sırada. Türkiye’de her 4 çocuktan biri açlık sınırında yaşıyor. OECD ortalaması yüzde 12.7. Bebek ölümlerinde 1’inci sıradayız. Bizde binde 17 (2008) iken, OECD ortalaması 4.6.

Gelelim işçi sınıfına. Temmuz ayındaki asgari ücret artışı ve ara zamlar sayesinde işgücü ödemeleri 2022 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 96.2 arttı. Net işletme artığı/karma gelir ise yüzde 123 arttığı için yani sermayenin elde ettiği kazanç daha fazla olduğundan işgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı yüzde 26.3'te kaldı. İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 29.5 düzeyindeydi. Özetle, sermayenin geliri arttı, emeğin geliri azaldı.

HAL BÖYLE OLUNCA:

Kimisi evine götüreceği ekmeğin fiyatını bile hesap ederken kimisi en lüks lokantalarda yiyip de yemek beğenmiyor.

Kimisi çocuğunun okul masraflarını karşılayamamanın acısını çekerken kimisi çocuğunu en pahalı özel okullara gönderiyor, yetmezmiş gibi özel hocalar tutuyor. Yoksullun çocuğu okurken de zorlanıyor, okulu bitirip iş ararken de; zenginin çocuğu iyi okullarda rahat rahat okuyor, okul bitince de zaten işi hazır oluyor.

Kimileri ülkenin fabrikalarını, işletmelerini, topraklarını, derelerini, madenlerini, limanlarını satıyor, kimileri de bunlardan habersiz televizyonda saçma sapan programlar, diziler izliyor.

Daha somut örnek verirsek, Rahmi Koç Atlantik’i geçecek özellikte, dünyanın en pahalı uçaklarından birisini alırken, Renault işçisi geçim derdi içinde kıvranıyor.

SİSTEMİ SORGULAYALIM 

Ekonomik kriz içerisinde olduğumuzu inkâr etmek mümkün değil. Yükselen enflasyon, artan işsizlik, ardı ardına ilan edilen konkordatolar, iflaslar, fabrikalardan çıkarılan işçiler, bozulan gelir dağılımı, artan ekonomik eşitsizlik, sürekli açık veren cari işlemler, kamunun ve halkın artan borçları bu krizin kanıtları... 

İnsanlar çare arıyor ama suçlanan sadece iktidarlar oluyor. İktidar değişince, her şey düzelecek sanılıyor. 1980’den bu yana uygulanan liberal ekonomik model ise hiç sorgulanmıyor.

Açın gazeteler bakın, televizyonları dinleyin tartışılan konulara bakın; partiler tartışılıyor, kişiler tartışılıyor ama sistem sorgulanmıyor. Zaten partiler de bu ekonomik sistem içerisinde çareler sunuyor.

İktidar bir türlü liberal ekonomi uygulamalarından vaz geçemiyor. Muhalefet ise liberal ekonominin savunucularını danışman tutmuş, bununla övünüyor. 

Sistem sorgulanmıyor çünkü kapitalist liberal ekonomik modelin en başarılı sistem olduğuna dair insanlara inandırılmış, önyargılar oluşturulmuş. Bırakın sosyalizmi; devletçilik, planlı kalkınma bile tu kaka olmuş. Küreselleşmiş, liberalleşmiş bir ekonomik modelin çok başarılı olacağına dair kanaatler insanlarımızın beynine çakılmış. 

İktidarı değiştirmek çözüm değildir. İktidarla birlikte sistemi değiştirelim. Özal gider, Çiller gelir; Çiller gider, Derviş gelir; Derviş gider, Erdoğan gelir, Erdoğan gider başka birisi gelir ama sorunlar bitmez.

Türkiye, tasarrufu, yatırımı, üretimi esas alan; planlı, kamu ağırlıklı, emekçilere saygı duyulan; refahın ve gelirin hakkaniyetle dağıtıldığı yeni bir ekonomik sistemi bir an önce uygulamaya başlamalıdır.

DÜNYADAKİ DURUM

Ülkelerin çoğunda ve dünya genelinde iktisadi ve siyasi politikalar zenginler belirliyor. Bunlar için para kazanma o kadar büyük bir amaç haline gelmiş ki, tüm yöntemleri meşru görüyorlar.

Bazı ülkelerin siyasi ve iktisadi hayatına hâkim olan en üst düzeydeki %1’lik kesim, sırf kendi keselerini doldurmak ve daha zengin olmak için, başka halkların, başka milletlerin toprağına, emeğine, ham maddesine, pazarına, doğal ve mali kaynaklarına el koyuyor.

Sonuçta, gelir düzeyi en üst seviyede olan %1’lik kesim giderek zenginleşirken, %99’luk kesim ise fakirleşiyor... Sömürüye dayanan emperyalizm sürüp gidiyor. 

1 milyara yakın insan açlık sınırının altında. 200 milyon çocuk beslenmek için yeterli gıda bulamıyor ve bebek ölümleri azalmıyor. En az 100 milyon çocuk ilkokula, 250 milyon çocuk ortaokula gitme imkânından mahrum. 1 milyara yakın insan okuma yazma bilmiyor. 300 milyon çocuk çalışmak mecburiyetinde.

En zengin 200 kişinin serveti 1 trilyon dolardan fazla. Buna karşılık 43 fakir ülkenin tüm geliri 150 milyon civarında.

SÜREKLİ DEVRİM GEREK

Bu durum gösteriyor ki, Fransız devrimi ve takip eden diğer devrim ve milli bağımsızlık mücadeleleri sömürüyü ve insanın insana hükmetmesini önlemeye yetmemiş. Bu böyle sürüp gidemez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi eninde sonunda,

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

Yeter ki insanlar, tıpkı Castro gibi,  kendilerini, yoksul bırakan bu kapitalist sistemi sorgulamaya başlasınlar ve kendilerini sömüren, yoksul bırakan zenginleri ve politikacıları alkışlamaktan vazgeçsinler.

“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”

 

7 Aralık 2022 Çarşamba

GAZİ MECLİSE EN BÜYÜK SAYGISIZLIK ANAYASA DEĞİŞTİRİLEREK YAPILDI

 TBMM’ Başkanı Sayın Şentop, Kılıçdaroğu’nun Gazi Meclis’e gösterdiği saygısızlığı şu sözlerle kınamış: "Meclisimizin Gazi Meclis unvanı sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ait bir unvandır. Dünya'da hiçbir Parlamento'ya nasip olmayan bir unvandır. Zira önce Türkiye Büyük Millet Meclisi milli mücadeleyi yöneten bir meclistir. Daha sonra devletimizi kuran bir meclistir. Meclisimizin bu unvanına karşı saldırıyı büyük bir saygısızlık olarak değerlendiriyorum. Kim yaparsa yapsın."

Sayın Şentop çok doğru söylemiş; biz de Kılıçdaroğlu’nu kınıyoruz ama Gazi Meclis’e yapılan en büyük saygısızlık onun yetkilerini kısmak ve görevlerinin bir kısmını elinden almaktır. Onu da Sayın Şentop’un partisi AKP anayasayı değiştirerek yaptı. 

NEDEN GAZİ MECLİS DENİYOR

TBMM “Gazi” unvanını hak ediyor çünkü bu meclis dünya tarihinde belki de ilk olarak vatanını işgal eden batılı emperyalist düşmanlara karşı savaşmış, zafer kazanmış ve bir devlet kurmuştur: Türkiye Cumhuriyeti.

Meclis, Mustafa Kemal Paşa’yı kendisine reis seçmiş ama yetkilerini bir istisna dışında ne Mustafa Kemal’e ne de başka birisine devretmemiştir. Yasamayı da yürütmeyi de savaşı da o yapmıştır.

Ordu Meclis’in ordusudur. Hükumet Meclis’in hükümetidir. Başkumandanı da meclis belirlemiştir, hükümet üyelerini de. Bakanlara vekil denmesinin sebebi de budur. Onlara devletin işlerini görmesi için Meclis tarafından vekâlet verilmiştir. Gerektiğin de de bu vekâlet geri alınmıştır.

Bakanları reis belirlememiş, her bir bakan Meclis’in yaptığı seçim sonucu göreve gelmiştir. 

Birinci Büyük Millet Meclisinin devam ettiği süre içinde hiçbir bakan yoktur ki bütçesini aylarca savunmak zorunda kalmasın. Hiçbir bakan yoktur ki bakanlığının işleri üzerinde Meclisi tatmin etme zorunluluğunu hissetmesin.

9 Eylül 19222de Yunanı denize döken ordu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin orduları idi. Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül 1922 tarihinde verdiği o meşhur emre  "Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!” diye başlayıp  ”Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” diyerek bitirmiştir. Çünkü savaşan TBMM’nin bizzat kendisidir. Savaşmış ve gazi olmuştur.

Birinci Meclis reisiyle, hükümetiyle, ordusuyla ve tüm üyeleri ile destan yazmıştır. Açılışı bir destandır, mücadelesi ayrı bir destandır.

Bu destanı yazan meclis “Gazi” unvanını sonuna kadar hak ediyor.

GAZİ MECLİS YAPILAN SAYGISIZLIK DÜZELTİLMELİDİ 

Gazi Meclis’e saygısızlık Anayasa değişikliği ile yapıldı. Bu değişiklik ile Milli Egemenliğin tecelli ettiği yer olan TBMM'nin yetkilerini kısıldı, hükümet meclis denetiminden çıkarıldı, hükümet kurma yetkisi ve kanun yapma yetkisinin bir kısmı “Başkan”a verildi. Hükümet TBMM’nin vekiller heyeti olmaktan çıktı, Başkan’ın kabinesi oldu. Meclis bakanlardan hesap soramaz hale getirildi. 

Sayın Şentop eğer saygısızlıktan şikâyetçi ise,  Anayasa değişikliği ile Gazi Meclis’e yapılan saygısızlığı düzeltmek ve Gazi Meclis’i Türk milletini kaderini belirleyen tek kurum olma özelliğine yeniden kavuşturmak için mücadele etsin.

 TBMM’i başkanın ilk görevi bu olmalıdır.

18 Kasım 2022 Cuma

 

“BİZ ASYAİ BİR MİLLETİZ”

Tarih 12 Mayıs 1921, Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda Mustafa Kemal konuşuyor: 

“Hepinizce malumdur ki, Doğu âlemi bizim bu siyasetimize eğilimli ve bunun bir neticesi olmak üzere de Ruslarla da bir takım ahitnameler yaptık. En son zamanda ve hepinizce malum olduğu gibi bir ittifakname yaptık. Dolayısıyla denilebilir ki, siyasetimiz bağımsız olmakla beraber, Doğu siyasetine eğilimli bir siyasettir. Fakat buna karşılık Batı’ya anlaşma kapılarını kapatmış değiliz.”

“Efendiler, bu son günlere kadar Batı’nın bizim hakkımızdaki imha siyasetinden, Sevr Antlaşması’nı ilan etmiş olduğu idam kararnamesi  hükmünü icradan vazgeçmiş olacağına işaret edecek bizce kati bir emare mevcut değildir. Dolayısıyla Batı’yla ciddi bir surette anlaşmak günü geldiğine kani değilim ve buna göre bugüne kadar takip ettiğimiz siyasete devam etmeye, yeniden karar vermiş bulunuyoruz.”

BATI AYNI BATI

Aradan 101 yıl geçmiş Batı’nın Türkiye’ye yönelik düşmanca eylemleri ve niyetleri aynen devam ediyor. 

Atatürk’ün vefatı ile birlikte ne yazık ki Batı sistemi içine girdik, kapısına bağlandık kaldık; onlar da ellerinden gelen kötülüğü bizden esirgemediler. 

Aradan 101 yıl geçmiş Batı’nın Türkiye’ye yönelik düşmanca eylemleri ve niyetleri aynen devam ediyor. 

Sevr yerinde duruyor sadece adı değişti, BOP oldu. Başka bir devlet kuracağız diyerek bizden Güneydoğu Anadolu’yu istiyorlar. Kıbrıs’tan çıkın gidin diyorlar.  Mavi Vatanımızdaki haklarımızdan vazgeçmemizi istiyorlar. 

Liberal ekonomi uygulayın, her türlü sermayeye sınırlarınızı açın, kamu mallarını bize satın, üretmeyin bizde alın, yüksek faizle bizden borç alın. Sömürmenin adını da küreselleşme, dünya ile bütünleşme koymuşlar. 

Bizi yıldırmak için PKK, DEAŞ gibi terör örgütleri kuruyorlar, Mehmetçiklerimizi ,  polislerimizi şehit ediyorlar. Bombalar patlatıp sivil katliamlar yapıyorlar.

FETÖ denilen terör örgüt vasıtasıyla insanlarımızı devşirip ülkesine, milletine ihanet eden robotlara dönüştürüyorlar. 

100 yıl öncesinden en önemli fark, dün karşımızda Batı olarak İngiltere vardı, bugün Amerika var. Dün İngiliz altınları ile cemiyetler kuruluyordu, gazeteciler besleniyordu; bugün aynı iş Amerikan dolarları ile yapılıyor.

“DOĞU SİYASETİNE EĞİLİMLİ BİR SİYASET”

Batı bizimle istediği kadar uğraşsın. Amerika artık dünyadaki tek egemen güç olmaktan çıktı. Asya’da yeni bir güç ve medeniyet yükseliyor. Ve Türkiye artık, Atatürk’ün deyimiyle,  “Doğu siyasetine eğilimli bir siyaset”  izlemeye başladı. 

Dünya’nın ve Türkiye’nin gerçekleri böyle bir siyaseti izlememizi gerekli kılıyor. 

Erdoğan yönetiminin bu konuda daha kararlı ve somut adımlar atmasını bekliyoruz. Şimdiki tereddütlü tutumuna devam ederse, yerine bir başka iktidar gelir ve Türkiye’nin Asya’ya yönelişini hızlandırır. 

Bu yöneliş bizi kardeş Türk devletlerinin yanına da hızla götürecektir.  

Tarihi “Türk Birliği” ancak böyle bir siyasetle oluşur.

 

14 Kasım 2022 Pazartesi

 BU PATLAMA KAOS PLANININ BİR PARÇASIDIR

Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeye egemen olmak isterse,  mevcut iktidarı yıpratmak, ülkeyi seçime götürmek ve bu şekilde uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmak ilk deneyeceği işlemdir. Bunun için, o ülke içinde kaos yaratır, ekonomik saldırılarda bulunur, terör örgütlerinden faydalanır ve iktidarı yıpratarak seçim ortamı yaratır.

Bununla başaramazsa sıra darbelere ve askeri müdahalelere gelir. Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.

Amerika, darbe yapma şansı kalmadığı için şu yöntemi kullanıyor: İktidarı yıpratmak, ülkenin yönetilemez hale geldiği propagandasını yapmak ve seçim yolu ile istedikleri bir yönetimi başa getirmek.

KAOS PLANI DEVREDE

Son günlerdeki olaylar ve gelişmeler Amerika’nın iktidar değişikliğini gerçekleştirmek için bir kaos planını devreye soktuğu anlaşılıyor. 

Aşağıda yazdıklarım bu kaos planı gereğince yaptıkları işlemler:

Halkın devlete olan güvenini sarsmak, devlet kurumlarını itibarsızlaştırmak;

Yargı kararlarını tartışılır hale getirmek, yargıya güveni sarsmak;

TUİK’in yayınladığı istatistiklerin yanlış olduğu propagandası yapmak;

Sürekli ‘Türkiye artık yaşanmaz bir ülke oldu’ diyerek, özellikle gençleri, kendi vatanlarına bağlılıklarını ve sevgisini azaltmak;

Mezhep ve etnik kimlik farklılıklarını kullanarak düşmanlıklar yaratmak, kargaşa çıkarmaya çalışmak;

Terör örgütleri aracılığı ile Mehmetçiklerimiz, polislerimizi, halkımızı şehit etmek ve devlet otoritesini zaafa uğratmaya çalışmak;

Farklı televizyon programlar, diziler ve filimler yolu ile milli kültürü ve bilinci yok etmek;

LGBT ve İstanbul Sözleşmesi propagandaları yapmak ve bunlar üzerinden toplum yapısını ve ahlak anlayışını bozmak;

Halkımızı sığınmacılar aleyhine kışkırtmak, çatışma çıkarmaya çalışmak;

FETÖ ve HDP/PKK mensuplarını masum göstermeye çalışmak;

Amerika’ya karşı mücadele mevziine giren herkese saldırmak, düşman ilan etmek;

TSK ve Emniyet güçlerinin uyuşturucu ticareti yaptıklarını iddia etmek;

TSK’nın kimyasal silah kullandığı yalanının propagandasını yapmak.

Terör ve teröristlere karşı amansızca mücadele eden İçişleri Bakanı Sayın Soylu’yu yıpratmak için hakkında sürekli yalan haberler uydurmak.

Halkın iktidardan nefret etmesi için farklı konularda yalan haberler üretmek.

AMERİKA KATİL! KATİL! 

İstiklal Caddesinde patlatılan bomba da bu kaos planının bir parçasıdır. Yakalanan zanlının Kobani’den geldiği ve PKK/PYD mensubu olması bu eylemin arkasında Amerika’nın olduğunu göstermektedir.  PYD/PKK’ya kara gücüm diyen Amerika, bu örgütü her bakımdan desteklemekte, silah vermekte, mensuplarını maaşa bağlamakta, eğitmekte ve üstümüze salmaktadır. Anlaşılan Amerika, kaos planını gerçekleştirmek için bu örgüte çok daha fazla görev verecektir.

Seçim gününe kadar ülkede kaos ortamı oluşsun diye çok faklı eylemlere, hareketlere tanık olabiliriz. Olayları hep bu kaos planı çerçevesinde değerlendirmekte fayda var.

AMERİKA’NIN  İKTİDAR BELİRLEME GÜCÜ BİTTİ

 Amerika, 15 Temmuz 2016’da kendi istedikleri bir yönetimi iktidara taşımak için darbe teşebbüsünde bulundu ama başaramadı. Türkiye’de artık Amerikancı bir darbenin gerçekleşmesine imkân kalmadı. Darbeden ümidini kesen Amerika’nın seçim yolu ile iktidar belirleme planı da Türk milleti tarafından boşa çıkarılacaktır. Amerika’nın artık Türkiye’de iktidarı belirleme gücü kalmadı.

Amerika’ya yaltaklananların değil, Amerika ile mücadele edenlerin iktidar olacağı bir ortama girdik. Bu gerçeği herkesin bilmesi ve politikalarını buna göre belirlemesi uygun olur. Aksi takdirde bir müddet sonra kendilerini tarihin çöplüğünde bulurlar.

 BÜYÜK DEVRİMCİ ÖNDERİMİZ ATATÜRK'ÜN İZİNDE

Bugün 10 Kasım 2022, Atatürk'ten ayrılalı 84 sene olmuş. 84 sene sonra yeniden Atatürk'ün önderliğine muhtacız.
Zor ve çetin günlerden geçiyoruz: Bir yanda ekonomik sıkıntılar, diğer yanda vatan bütünlüğümüze kastetmiş emperyalist güçlerin saldırıları…
Bu zor dönemden Kemalist devrimi tamamlayarak çıkacağız. Karamsar değiliz, geleceğe büyük bir ümitle bakıyoruz çünkü Atatürk tekrara yükselişe geçti.
İKTİDAR VE MUHALEFETİN DURUMU
İktidar sorunları tek başına çözecek yetenekte ve kararlılıkta gürünmüyor.
Meclis içi muhalefet ise halka ümit veremiyor. Ana muhalefet demokrasi ve adaleti bile Batı’dan dileniyor. Milli güçlere sırtını dayayacağına Amerika’nın piyonları ile içili dışlı durumda. Ekonomik programı ise küreselleşme ve liberalleşmeden ibaret. Utanmadan bir de Atatürkçü geçiniyor.
Yetmezmiş gibi, topluma karamsarlık ve güvensizlik pompalayan bir medya var.
Bu çetin dönemden çıkışın tek reçetesi var: Atatürk’e dönmek, onun rehberliğini kabul etmek ve Kemalist devrimi tamamlamak.
Öncelikle toplumun gerçek Atatürk’ü yeniden keşfetmesi lazım. Bu da ancak Atatürk’ü sahte Atatürkçülerin elinden kurtarmakla olur.Bu süreç de başlamış durumda...
MÜDAFAA-İ HUKUK
Gün, yeniden “Kuva-yi Milliyeyi âmil ve iradeyi milliyeyi hâkim kılma” zamanıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Atatürk önderliğnde Müdafa-i Hukuk doktirini temelinde kuruldu. Müdafa-i Hukuk, yani hakların savunulması.
Atatürk şunları gördü:
Bir tarafta, sömüren ve ezen zalim milletler ve emperyalist güçler; diğer yanda mazlumlar, sömürülenler.
Bir tarafta paşalar, zadeganlar, ayanlar, kompradorlar; diğer yanda bunlarla birlikte mültezimlerin, ağaların ezdiği, yolsul ve sefil bir halk.
Ve daha önemlisi işgal edilmiş bir vatan.
Müdafaa-i Hukuk, başta Türk milleti olmak üzere sömürülen milletlerin ve ezilen, horlanan ve ellerinden vatanları alınan insanların haklarını savunmaktır.
NE YAPMALIYIZ
Müdafaa-i Hukuk'un gereği olarak ne yapılması gerektiğini Atatürk şöyle açıklar:
“Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız, şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak...” İşte İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur...”
Türkiye Cumhuriyeti, işte bu iki temel ilke üzerine kuruldu. Bu çetin dönemden bu hedeflere doğru yürüyerek çıkabiliriz: “İstiklal-i Tam ve Hakimiyet-i Milliye.”
“İSTİKLAL-İ TAM” ŞART
Atatürk’e göre tam bağımsızlığın olmazsa olmazları var:
“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.”
Peki bu tam bağımsızlık nasıl sağlanacak? Atatürk’ü dinleyelim:
“....bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Bu sebeple teşkilâtımızda millî güçlerin etken ve millî iradenin hâkim olması esası kabul edilmiştir.”
HAKİMİYET-İ MİLLİYE İÇİN ÖNCE VATAN
Önce vatan; vatanımızı koruyamazsak tam bağımsızlık ve millet egemenliği hayal olur.
Ordumuz, Cumhuriyet’i yıkmak ve vatan topraklarını bölmek isteyen PKK ve FETO’ya karşı büyük bir mücadele veriyor. Yalnız da değil, hakimlerimiz, savcılarımız ve emniyet güçlerimiz de ordumuzun yanında savaşıyor.
Ben Atatürkçüyüm diyen herkesin bu kahramanlarımızla aynı safta olması gerekir. Atatürk’ün en büyük eseri olan Cumhuriyet’i yıkmak için kahraman Mehmetçiklerimize, polislerimize kurşun sıkan hainlerin siyasetteki temsilcisi HDP’dir. HDP ile kol kola girenlerin veya FETO’ya açık, gizli destek verenlerin “Ben Atatürkçüyüm”, "Ben milliyetçiğim" demeye hakkı yoktur.
DIŞ POLİTİKADA DA REHBER ATATÜRK
Vatan savaşında başarı, Atatürk’ün dış politikalarına geri dönerek kolaylaşır.
Atatürkün ömrü Batı’nın emperyalist güçleri ile mücadele etmekle geçmişti. Batı’ya hiç güvenmezdi. Sovyetlerle iyi işbirliği kurmanın gerektiğine inanırdı. Türkiye'nin dış politikası konusundaki vasiyetini ise yakın silah arkadaşlarına belirtmişti. İsmet İnönü, Atatürk'ün Türk-Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Diğer taraftan Atatürk, Kılıç Ali'ye ölmeden kısa bir süre önce "Dış politikamızın temeli Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur" demiştir.
Sadabat Paktı’nı (İran, Irak Afganistan) ve Balkan Antantı’nı (Yunanistan, Yogıslavya, Romanya) kurarak komşularımızla işbirliğimizi geliştirdi.
KAMU SEKTÖR AĞIRLIKLI PLANLI KALKINMA
Ekonomik sıkıntılarımızı da Atatürk’e dönerek atlatırız. Rehberimiz yol gösteriyor:
“Endüstrileşmek, en büyük milli davalarınız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ham maddeleri ülkemizde bulunan büyük küçük her çeşit sanayii kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatan savunması olmak üzere, ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan, en ileri ve zengin Türkiye idealine ulaşabilmek için bu bir zorunluluktur. Bu düşünce ile, beş yıllık ilk sanayi planından geri kalan ve bütün hazırlıkları bitirilmiş olan birkaç fabrikayı da ivedi olarak gerçekleştirmek ve yeni plan için hazırlanmak gerekir.”
“Küçük büyük bütün çiftçilerin iş araçları artırılmalı, yenileştirilmeli ve bakım önlemleri zaman geçirilmeden alınmalıdır.”
1980’li yıllardan bu yana uyguladığımız ve adına neoliberalizm denilen programın sonuna geldik. Artık Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek gerekiyor. O yol, devletçilikten ve planlı kalkınma modelinden geçiyor.

12 Kasım 2022 Cumartesi

 GERÇEK ATATÜRK’Ü DEĞİL HAYALLERİNDEKİ ATATÜRK’Ü SEVİYORLAR

Her 10 Kasım’da olduğu gibi bu 10 Kasım’da da kalpleri Atatürk sevgisi ile dolu olan binlerce insan Atatürk’ü ziyaret etti. Anıtkabir’i ziyaret edemeyenler sosyal medya paylaşımları ile Atatürk’ü andı, bağlılıklarını dile getirdi.

Kendisini Atatürkçü sanan bazı kimseler ise zeybek oynayarak, beyaz leblebi ile rakı içerek ya da eşine sarılıp dans ederek Atatürkçü olduğunu ispat etmeye çalıştı.

Bunlar ve ne yazık ki, kalbi Atatürk sevgisi ile dolu olan çoğu insan gerçek Atatürk’ü değil de kafalarında oluşturdukları bir Atatürk hayalini seviyorlar ve onu özlüyorlar. 

Onlar aslında bir hayallerindeki Atatürk’ün peşinde koşuyorlar; Atatürkçülüğü de yanlış biliyorlar. Onlar için Atatürkçülük, Batı tarzı yaşam biçimi demek oluyor. Batılılara ne kadar çok benzerlerse, o kadar çok Atatürkçü olduklarına inanıyorlar.

Batı’yı o kadar çok benimsemişler ki, Batı’nın Türkiye’yi bölme planlarına bilmeden piyon bile olabiliyorlar. 

Bunlar aynı ustanın elinden çıkmış gibiler; düşünce yapıları, hayat görüşleri birbirlerine benziyor.

Atatürk’ün aşklarını, giyim kuşama verdiği önemi, insanlara karşı çok saygılı olduğunu filan bilirler ama onun insanlık tarihinin en büyük devrimcilerinden birisi olduğunu bilmezler. Bilmezler çünkü Atatürk’ü Can Dündar, Yılmaz Özdil, Zülfü Livaneli gibi yazarlardan ve sosyal medya paylaşımlarından öğrenmişlerdir. 

Atatürk’ün emperyalistlere karşı nasıl büyük bir mücadele verdiğini dikkate almazlar, zamanımızın en büyük emperyalisti Amerika’nın Türkiye üzerindeki projelerine bilerek veya bilmeyerek yardımcı olurlar.

Bilinçleri Amerikalılaşmıştır Amerika’nın hayranı kesilmişlerdir çünkü Amerika’yı ve dünyayı Hollywood filmlerinden, dizilerden ve Halk TV, Fox Tv, Birgün, Sözcü, Cumhuriyet gibi medya kuruluşlarından takip ederler. Amerika’nın Güneydoğu Asya’da, Irak’ta, Suriye’de, Güney Amerika’da, Orta Amerika’da yüzbinlerce insanın katili olduğunu ya bilmezler ya da dikkate almazlar. Sıkı birer Amerika hayranıdırlar.

Atatürk’ün eğitimin milli olması için gösterdiği çabaları unuturlar, okullarda, Üniversitelerde eğitim dilinin İngilizce olmasını isterler. Söyledikleri her cümlenin içine biri iki İngilizce kelime sokuştururlar. Bütün hayalleri çocuklarını Amerika’da okutmaktır.

Halk müziğini “kıro” müziği diye hor görürler; pop müzik, “Rock” müzik konserlerine giderler, konserin sonunda Atatürkçü olduklarını hatırlayıp hep beraber İzmir Marşı’nı söylerler.

Kilis’teki, Urfa’daki Arapça yazılmış tabelaların fotoğraflarını paylaşıp, Araplaşıyoruz diye şikâyet ederler ama giderek sayıları artan İngilizce tabelalardan rahatsız olmazlar.

Amerika FETÖ aracılığı ile Türkiye’yi işgal etmeye kalkar; bu yalancı Atatürkçüler hapse atılan FETÖ ve PKK/HDP mensupları için “Adalet Yürüyüşü” düzenler. Kamu görevinden uzaklaştırılanların göreve iadesini ister. 

Atatürk’ün fotoğrafları konusunda çok hassastırlar ama vatan topraklarını bizden koparıp almak için bize silahla saldıran PKK’nın siyasal uzantısı HDP meclise girsin diye oy toplarlar. Vatan elden gitsin, önemli değil, yeter ki fotoğraf duvarda asılı kalsın.

Vatanın ve milletinin birliğine karşı olan, cumhuriyet düşmanı PKK/HDP ile birlikte Atatürkçülük yapacaklarını sanacak kadar şaşırmış durumdalar. 

PKK ormanları yakar, yaktıklarını da bas bas bağırarak itiraf ederler ama bunların beyinleri o kadar uyuşmuştur ki, bir türlü PKK’yı kınayamazlar; Yangınları söndürmek için uçak yerine helikopter kullanıldı diye Tarım ve Orman Bakanını suçlarlar.

Ne zaman rakı lafı geçse hemen Atatürk’ü anarlar, rakı kadehlerine Atatürk’ün resmini koyarlar ama “İki ayyaş” sözüne çok sinirlenirler.

Sahipleri dindar diye BİM’den, A-101’den alışveriş yapmazlar; sahipleri arasında İngiliz olan Migros’u, Alman olan Real’i, Fransız olan Carrefour’u tercih ederler.

Atatürk’ün antiemperyalist tavrı, mazlum milletlerden yana oluşu, milli kültürü yüceltme arzusu, devrimciliği, milliyetçiliği, halkçılığı, devletçiliği, cumhuriyetçiliği bunlarda yok. Tek savundukları laiklik ama onu da din karşıtlığı sanıyorlar.

Ne zaman akıllarına Atatürkçülükleri gelse, “Türkiye laiktir laik kalacak” şeklinde slogan atıyorlar. Böylece Atatürkçü olmuş oluyorlar.

Çoğunun iyi niyetinden şüphe etmiyorum ama bilinç ve bilgi eksikliği olduğu muhakkak. Keşke Atatürk’ü, onu tüm özellikleriyle anlatan sağlam kaynaklardan öğrenseler de ve Atatürk’e ihanet eder duruma düşmeseler…