“…ÜMİTSİZ DURUM YOKTUR, ÜMİTSİZ İNSANLAR VARDIR”
13 Şubat 2023 Pazartesi
26 Ocak 2023 Perşembe
KARNE HEDİYESİ OLARAK ALINAN ET
Medyada ve sosyal medyada karne hediyesi olarak alınan et üzerine yoğun biçimde yorumlar yapılıyor, Türkiye’nin geldiği durum eleştiriliyor. Aslında bu eleştirenlere günaydın demek gerek. Türkiye’deki gelir ve servet eşitsizliğini bu olayla yeni öğreniyorlar.
Bu et alma olayının gazetecilerin haberi çarpıtmasından kaynaklandığı, et alan ailenin devamlı aynı kasaptan et aldığı anlaşıldı ama bu Türkiye’de yoksulluk ve işsizlik oranının yüksek olduğu gerçeğini değiştirmez.
Öncelikle şu tespiti yapalı; Türkiye, Kapitalist Batı’nın etkisine girip de Atatürk’ün ‘halkçılık’ ve ‘devletçilik’ ilkelerini bir yana bıraktığından bu yana zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyor. Artan milli gelir belirli ellerde toplanıyor ama halka intikali sınırlı kalıyor.
EKONOMİK ÇELİŞKİLER
Türkiye’nin ekonomik ve sosyal durumunu yeni kavrayanlara yaşadığımız çelişkilerin nasıl derinleştiğini rakamlarla anlatalım; durum özetle şu:
Türkiye’de ve emperyalizmin etkili olduğu tüm ülkelerde zenginler zenginleşmekte, zenginlerin en zenginleri daha da zenginleşmekte, yoksulların sayısı artmakta ve giderek daha da yoksullaşmakta
15 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Gelir, servet ve fırsat eşitsizliğinin boyutları büyümekte. Kadınlarımızın durumu daha da vahim; cinsiyet eşit(siz)liğinde 122. Sıradayız.
Yoksulluk sınırında yaşayan çocuk sayısı Türkiye’de yüzde 24.6. Bu oranla Türkiye 39 ülke arasında üçüncü sırada. Türkiye’de her 4 çocuktan biri açlık sınırında yaşıyor. OECD ortalaması yüzde 12.7. Bebek ölümlerinde 1’inci sıradayız. Bizde binde 17 (2008) iken, OECD ortalaması 4.6.
Gelelim işçi sınıfına. Temmuz ayındaki asgari ücret artışı ve ara zamlar sayesinde işgücü ödemeleri 2022 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 96.2 arttı. Net işletme artığı/karma gelir ise yüzde 123 arttığı için yani sermayenin elde ettiği kazanç daha fazla olduğundan işgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı yüzde 26.3'te kaldı. İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 29.5 düzeyindeydi. Özetle, sermayenin geliri arttı, emeğin geliri azaldı.
HAL BÖYLE OLUNCA:
Kimisi evine götüreceği ekmeğin fiyatını bile hesap ederken kimisi en lüks lokantalarda yiyip de yemek beğenmiyor.
Kimisi çocuğunun okul masraflarını karşılayamamanın acısını çekerken kimisi çocuğunu en pahalı özel okullara gönderiyor, yetmezmiş gibi özel hocalar tutuyor. Yoksullun çocuğu okurken de zorlanıyor, okulu bitirip iş ararken de; zenginin çocuğu iyi okullarda rahat rahat okuyor, okul bitince de zaten işi hazır oluyor.
Kimileri ülkenin fabrikalarını, işletmelerini, topraklarını, derelerini, madenlerini, limanlarını satıyor, kimileri de bunlardan habersiz televizyonda saçma sapan programlar, diziler izliyor.
Daha somut örnek verirsek, Rahmi Koç Atlantik’i geçecek özellikte, dünyanın en pahalı uçaklarından birisini alırken, Renault işçisi geçim derdi içinde kıvranıyor.
SİSTEMİ SORGULAYALIM
Ekonomik kriz içerisinde olduğumuzu inkâr etmek mümkün değil. Yükselen enflasyon, artan işsizlik, ardı ardına ilan edilen konkordatolar, iflaslar, fabrikalardan çıkarılan işçiler, bozulan gelir dağılımı, artan ekonomik eşitsizlik, sürekli açık veren cari işlemler, kamunun ve halkın artan borçları bu krizin kanıtları...
İnsanlar çare arıyor ama suçlanan sadece iktidarlar oluyor. İktidar değişince, her şey düzelecek sanılıyor. 1980’den bu yana uygulanan liberal ekonomik model ise hiç sorgulanmıyor.
Açın gazeteler bakın, televizyonları dinleyin tartışılan konulara bakın; partiler tartışılıyor, kişiler tartışılıyor ama sistem sorgulanmıyor. Zaten partiler de bu ekonomik sistem içerisinde çareler sunuyor.
İktidar bir türlü liberal ekonomi uygulamalarından vaz geçemiyor. Muhalefet ise liberal ekonominin savunucularını danışman tutmuş, bununla övünüyor.
Sistem sorgulanmıyor çünkü kapitalist liberal ekonomik modelin en başarılı sistem olduğuna dair insanlara inandırılmış, önyargılar oluşturulmuş. Bırakın sosyalizmi; devletçilik, planlı kalkınma bile tu kaka olmuş. Küreselleşmiş, liberalleşmiş bir ekonomik modelin çok başarılı olacağına dair kanaatler insanlarımızın beynine çakılmış.
İktidarı değiştirmek çözüm değildir. İktidarla birlikte sistemi değiştirelim. Özal gider, Çiller gelir; Çiller gider, Derviş gelir; Derviş gider, Erdoğan gelir, Erdoğan gider başka birisi gelir ama sorunlar bitmez.
Türkiye, tasarrufu, yatırımı, üretimi esas alan; planlı, kamu ağırlıklı, emekçilere saygı duyulan; refahın ve gelirin hakkaniyetle dağıtıldığı yeni bir ekonomik sistemi bir an önce uygulamaya başlamalıdır.
DÜNYADAKİ DURUM
Ülkelerin çoğunda ve dünya genelinde iktisadi ve siyasi politikalar zenginler belirliyor. Bunlar için para kazanma o kadar büyük bir amaç haline gelmiş ki, tüm yöntemleri meşru görüyorlar.
Bazı ülkelerin siyasi ve iktisadi hayatına hâkim olan en üst düzeydeki %1’lik kesim, sırf kendi keselerini doldurmak ve daha zengin olmak için, başka halkların, başka milletlerin toprağına, emeğine, ham maddesine, pazarına, doğal ve mali kaynaklarına el koyuyor.
Sonuçta, gelir düzeyi en üst seviyede olan %1’lik kesim giderek zenginleşirken, %99’luk kesim ise fakirleşiyor... Sömürüye dayanan emperyalizm sürüp gidiyor.
1 milyara yakın insan açlık sınırının altında. 200 milyon çocuk beslenmek için yeterli gıda bulamıyor ve bebek ölümleri azalmıyor. En az 100 milyon çocuk ilkokula, 250 milyon çocuk ortaokula gitme imkânından mahrum. 1 milyara yakın insan okuma yazma bilmiyor. 300 milyon çocuk çalışmak mecburiyetinde.
En zengin 200 kişinin serveti 1 trilyon dolardan fazla. Buna karşılık 43 fakir ülkenin tüm geliri 150 milyon civarında.
SÜREKLİ DEVRİM GEREK
Bu durum gösteriyor ki, Fransız devrimi ve takip eden diğer devrim ve milli bağımsızlık mücadeleleri sömürüyü ve insanın insana hükmetmesini önlemeye yetmemiş. Bu böyle sürüp gidemez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi eninde sonunda,
“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak
ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni
bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”
Yeter ki insanlar, tıpkı Castro gibi, kendilerini, yoksul bırakan bu kapitalist sistemi sorgulamaya başlasınlar ve kendilerini sömüren, yoksul bırakan zenginleri ve politikacıları alkışlamaktan vazgeçsinler.
“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı
zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere
binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda?
Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda?
Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde
yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya
çocuklarının adına konuşuyorum.”
7 Aralık 2022 Çarşamba
GAZİ MECLİSE EN BÜYÜK SAYGISIZLIK ANAYASA DEĞİŞTİRİLEREK YAPILDI
Sayın Şentop çok doğru söylemiş; biz de Kılıçdaroğlu’nu kınıyoruz ama Gazi Meclis’e yapılan en büyük saygısızlık onun yetkilerini kısmak ve görevlerinin bir kısmını elinden almaktır. Onu da Sayın Şentop’un partisi AKP anayasayı değiştirerek yaptı.
NEDEN GAZİ MECLİS DENİYOR
TBMM “Gazi” unvanını hak ediyor çünkü bu meclis dünya tarihinde belki de ilk olarak vatanını işgal eden batılı emperyalist düşmanlara karşı savaşmış, zafer kazanmış ve bir devlet kurmuştur: Türkiye Cumhuriyeti.
Meclis, Mustafa Kemal Paşa’yı kendisine reis seçmiş ama yetkilerini bir istisna dışında ne Mustafa Kemal’e ne de başka birisine devretmemiştir. Yasamayı da yürütmeyi de savaşı da o yapmıştır.
Ordu Meclis’in ordusudur. Hükumet Meclis’in hükümetidir. Başkumandanı da meclis belirlemiştir, hükümet üyelerini de. Bakanlara vekil denmesinin sebebi de budur. Onlara devletin işlerini görmesi için Meclis tarafından vekâlet verilmiştir. Gerektiğin de de bu vekâlet geri alınmıştır.
Bakanları reis belirlememiş, her bir bakan Meclis’in yaptığı seçim sonucu göreve gelmiştir.
Birinci Büyük Millet Meclisinin devam ettiği süre içinde hiçbir bakan yoktur ki bütçesini aylarca savunmak zorunda kalmasın. Hiçbir bakan yoktur ki bakanlığının işleri üzerinde Meclisi tatmin etme zorunluluğunu hissetmesin.
9 Eylül 19222de Yunanı denize döken ordu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin orduları idi. Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül 1922 tarihinde verdiği o meşhur emre "Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!” diye başlayıp ”Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” diyerek bitirmiştir. Çünkü savaşan TBMM’nin bizzat kendisidir. Savaşmış ve gazi olmuştur.
Birinci Meclis reisiyle, hükümetiyle, ordusuyla ve tüm üyeleri ile destan yazmıştır. Açılışı bir destandır, mücadelesi ayrı bir destandır.
Bu destanı yazan meclis “Gazi” unvanını sonuna kadar hak ediyor.
GAZİ MECLİS YAPILAN SAYGISIZLIK DÜZELTİLMELİDİ
Gazi Meclis’e saygısızlık Anayasa değişikliği ile yapıldı. Bu değişiklik ile Milli Egemenliğin tecelli ettiği yer olan TBMM'nin yetkilerini kısıldı, hükümet meclis denetiminden çıkarıldı, hükümet kurma yetkisi ve kanun yapma yetkisinin bir kısmı “Başkan”a verildi. Hükümet TBMM’nin vekiller heyeti olmaktan çıktı, Başkan’ın kabinesi oldu. Meclis bakanlardan hesap soramaz hale getirildi.
Sayın Şentop eğer saygısızlıktan şikâyetçi ise, Anayasa değişikliği ile Gazi Meclis’e yapılan saygısızlığı düzeltmek ve Gazi Meclis’i Türk milletini kaderini belirleyen tek kurum olma özelliğine yeniden kavuşturmak için mücadele etsin.
TBMM’i başkanın ilk
görevi bu olmalıdır.
18 Kasım 2022 Cuma
“BİZ ASYAİ BİR MİLLETİZ”
Tarih 12 Mayıs 1921, Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda Mustafa Kemal konuşuyor:
“Hepinizce malumdur ki, Doğu âlemi bizim bu siyasetimize eğilimli ve bunun bir neticesi olmak üzere de Ruslarla da bir takım ahitnameler yaptık. En son zamanda ve hepinizce malum olduğu gibi bir ittifakname yaptık. Dolayısıyla denilebilir ki, siyasetimiz bağımsız olmakla beraber, Doğu siyasetine eğilimli bir siyasettir. Fakat buna karşılık Batı’ya anlaşma kapılarını kapatmış değiliz.”
“Efendiler, bu son günlere kadar Batı’nın bizim hakkımızdaki imha siyasetinden, Sevr Antlaşması’nı ilan etmiş olduğu idam kararnamesi hükmünü icradan vazgeçmiş olacağına işaret edecek bizce kati bir emare mevcut değildir. Dolayısıyla Batı’yla ciddi bir surette anlaşmak günü geldiğine kani değilim ve buna göre bugüne kadar takip ettiğimiz siyasete devam etmeye, yeniden karar vermiş bulunuyoruz.”
BATI AYNI BATI
Aradan 101 yıl geçmiş Batı’nın Türkiye’ye yönelik düşmanca eylemleri ve niyetleri aynen devam ediyor.
Atatürk’ün vefatı ile birlikte ne yazık ki Batı sistemi içine girdik, kapısına bağlandık kaldık; onlar da ellerinden gelen kötülüğü bizden esirgemediler.
Aradan 101 yıl geçmiş Batı’nın Türkiye’ye yönelik düşmanca eylemleri ve niyetleri aynen devam ediyor.
Sevr yerinde duruyor sadece adı değişti, BOP oldu. Başka bir devlet kuracağız diyerek bizden Güneydoğu Anadolu’yu istiyorlar. Kıbrıs’tan çıkın gidin diyorlar. Mavi Vatanımızdaki haklarımızdan vazgeçmemizi istiyorlar.
Liberal ekonomi uygulayın, her türlü sermayeye sınırlarınızı açın, kamu mallarını bize satın, üretmeyin bizde alın, yüksek faizle bizden borç alın. Sömürmenin adını da küreselleşme, dünya ile bütünleşme koymuşlar.
Bizi yıldırmak için PKK, DEAŞ gibi terör örgütleri kuruyorlar, Mehmetçiklerimizi , polislerimizi şehit ediyorlar. Bombalar patlatıp sivil katliamlar yapıyorlar.
FETÖ denilen terör örgüt vasıtasıyla insanlarımızı devşirip ülkesine, milletine ihanet eden robotlara dönüştürüyorlar.
100 yıl öncesinden en önemli fark, dün karşımızda Batı olarak İngiltere vardı, bugün Amerika var. Dün İngiliz altınları ile cemiyetler kuruluyordu, gazeteciler besleniyordu; bugün aynı iş Amerikan dolarları ile yapılıyor.
“DOĞU SİYASETİNE EĞİLİMLİ BİR SİYASET”
Batı bizimle istediği kadar uğraşsın. Amerika artık dünyadaki tek egemen güç olmaktan çıktı. Asya’da yeni bir güç ve medeniyet yükseliyor. Ve Türkiye artık, Atatürk’ün deyimiyle, “Doğu siyasetine eğilimli bir siyaset” izlemeye başladı.
Dünya’nın ve Türkiye’nin gerçekleri böyle bir siyaseti izlememizi gerekli kılıyor.
Erdoğan yönetiminin bu konuda daha kararlı ve somut adımlar atmasını bekliyoruz. Şimdiki tereddütlü tutumuna devam ederse, yerine bir başka iktidar gelir ve Türkiye’nin Asya’ya yönelişini hızlandırır.
Bu yöneliş bizi kardeş Türk devletlerinin yanına da hızla götürecektir.
Tarihi “Türk Birliği” ancak böyle bir siyasetle oluşur.
14 Kasım 2022 Pazartesi
BU PATLAMA KAOS PLANININ BİR PARÇASIDIR
Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeye egemen olmak isterse, mevcut iktidarı yıpratmak, ülkeyi seçime götürmek ve bu şekilde uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmak ilk deneyeceği işlemdir. Bunun için, o ülke içinde kaos yaratır, ekonomik saldırılarda bulunur, terör örgütlerinden faydalanır ve iktidarı yıpratarak seçim ortamı yaratır.
Bununla başaramazsa sıra darbelere ve askeri müdahalelere gelir. Geçmiş yıllarda bunun çok örneğini gördük.
Amerika, darbe yapma şansı kalmadığı için şu yöntemi kullanıyor: İktidarı yıpratmak, ülkenin yönetilemez hale geldiği propagandasını yapmak ve seçim yolu ile istedikleri bir yönetimi başa getirmek.
KAOS PLANI DEVREDE
Son günlerdeki olaylar ve gelişmeler Amerika’nın iktidar değişikliğini gerçekleştirmek için bir kaos planını devreye soktuğu anlaşılıyor.
Aşağıda yazdıklarım bu kaos planı gereğince yaptıkları işlemler:
Halkın devlete olan güvenini sarsmak, devlet kurumlarını
itibarsızlaştırmak;
Yargı kararlarını tartışılır hale getirmek, yargıya güveni
sarsmak;
TUİK’in yayınladığı istatistiklerin yanlış olduğu
propagandası yapmak;
Sürekli ‘Türkiye artık yaşanmaz bir ülke oldu’ diyerek,
özellikle gençleri, kendi vatanlarına bağlılıklarını ve sevgisini azaltmak;
Mezhep ve etnik kimlik farklılıklarını kullanarak
düşmanlıklar yaratmak, kargaşa çıkarmaya çalışmak;
Terör örgütleri aracılığı ile Mehmetçiklerimiz,
polislerimizi, halkımızı şehit etmek ve devlet otoritesini zaafa uğratmaya
çalışmak;
Farklı televizyon programlar, diziler ve filimler yolu ile
milli kültürü ve bilinci yok etmek;
LGBT ve İstanbul Sözleşmesi propagandaları yapmak ve bunlar
üzerinden toplum yapısını ve ahlak anlayışını bozmak;
Halkımızı sığınmacılar aleyhine kışkırtmak, çatışma
çıkarmaya çalışmak;
FETÖ ve HDP/PKK mensuplarını masum göstermeye çalışmak;
Amerika’ya karşı mücadele mevziine giren herkese saldırmak,
düşman ilan etmek;
TSK ve Emniyet güçlerinin uyuşturucu ticareti yaptıklarını
iddia etmek;
TSK’nın kimyasal silah kullandığı yalanının propagandasını
yapmak.
Terör ve teröristlere karşı amansızca mücadele eden İçişleri
Bakanı Sayın Soylu’yu yıpratmak için hakkında sürekli yalan haberler uydurmak.
Halkın iktidardan nefret etmesi için farklı konularda yalan haberler üretmek.
AMERİKA KATİL! KATİL!
İstiklal Caddesinde patlatılan bomba da bu kaos planının bir parçasıdır. Yakalanan zanlının Kobani’den geldiği ve PKK/PYD mensubu olması bu eylemin arkasında Amerika’nın olduğunu göstermektedir. PYD/PKK’ya kara gücüm diyen Amerika, bu örgütü her bakımdan desteklemekte, silah vermekte, mensuplarını maaşa bağlamakta, eğitmekte ve üstümüze salmaktadır. Anlaşılan Amerika, kaos planını gerçekleştirmek için bu örgüte çok daha fazla görev verecektir.
Seçim gününe kadar ülkede kaos ortamı oluşsun diye çok faklı eylemlere, hareketlere tanık olabiliriz. Olayları hep bu kaos planı çerçevesinde değerlendirmekte fayda var.
AMERİKA’NIN İKTİDAR
BELİRLEME GÜCÜ BİTTİ
Amerika’ya yaltaklananların değil, Amerika ile mücadele
edenlerin iktidar olacağı bir ortama girdik. Bu gerçeği herkesin bilmesi ve
politikalarını buna göre belirlemesi uygun olur. Aksi takdirde bir müddet sonra
kendilerini tarihin çöplüğünde bulurlar.
BÜYÜK DEVRİMCİ ÖNDERİMİZ ATATÜRK'ÜN İZİNDE
12 Kasım 2022 Cumartesi
GERÇEK ATATÜRK’Ü DEĞİL HAYALLERİNDEKİ ATATÜRK’Ü SEVİYORLAR
Her 10 Kasım’da olduğu gibi bu 10 Kasım’da da kalpleri Atatürk sevgisi ile dolu olan binlerce insan Atatürk’ü ziyaret etti. Anıtkabir’i ziyaret edemeyenler sosyal medya paylaşımları ile Atatürk’ü andı, bağlılıklarını dile getirdi.
Kendisini Atatürkçü sanan bazı kimseler ise zeybek oynayarak, beyaz leblebi ile rakı içerek ya da eşine sarılıp dans ederek Atatürkçü olduğunu ispat etmeye çalıştı.
Bunlar ve ne yazık ki, kalbi Atatürk sevgisi ile dolu olan çoğu insan gerçek Atatürk’ü değil de kafalarında oluşturdukları bir Atatürk hayalini seviyorlar ve onu özlüyorlar.
Onlar aslında bir hayallerindeki Atatürk’ün peşinde koşuyorlar; Atatürkçülüğü de yanlış biliyorlar. Onlar için Atatürkçülük, Batı tarzı yaşam biçimi demek oluyor. Batılılara ne kadar çok benzerlerse, o kadar çok Atatürkçü olduklarına inanıyorlar.
Batı’yı o kadar çok benimsemişler ki, Batı’nın Türkiye’yi bölme planlarına bilmeden piyon bile olabiliyorlar.
Bunlar aynı ustanın elinden çıkmış gibiler; düşünce yapıları, hayat görüşleri birbirlerine benziyor.
Atatürk’ün aşklarını, giyim kuşama verdiği önemi, insanlara karşı çok saygılı olduğunu filan bilirler ama onun insanlık tarihinin en büyük devrimcilerinden birisi olduğunu bilmezler. Bilmezler çünkü Atatürk’ü Can Dündar, Yılmaz Özdil, Zülfü Livaneli gibi yazarlardan ve sosyal medya paylaşımlarından öğrenmişlerdir.
Atatürk’ün emperyalistlere karşı nasıl büyük bir mücadele verdiğini dikkate almazlar, zamanımızın en büyük emperyalisti Amerika’nın Türkiye üzerindeki projelerine bilerek veya bilmeyerek yardımcı olurlar.
Bilinçleri Amerikalılaşmıştır Amerika’nın hayranı kesilmişlerdir çünkü Amerika’yı ve dünyayı Hollywood filmlerinden, dizilerden ve Halk TV, Fox Tv, Birgün, Sözcü, Cumhuriyet gibi medya kuruluşlarından takip ederler. Amerika’nın Güneydoğu Asya’da, Irak’ta, Suriye’de, Güney Amerika’da, Orta Amerika’da yüzbinlerce insanın katili olduğunu ya bilmezler ya da dikkate almazlar. Sıkı birer Amerika hayranıdırlar.
Atatürk’ün eğitimin milli olması için gösterdiği çabaları unuturlar, okullarda, Üniversitelerde eğitim dilinin İngilizce olmasını isterler. Söyledikleri her cümlenin içine biri iki İngilizce kelime sokuştururlar. Bütün hayalleri çocuklarını Amerika’da okutmaktır.
Halk müziğini “kıro” müziği diye hor görürler; pop müzik, “Rock” müzik konserlerine giderler, konserin sonunda Atatürkçü olduklarını hatırlayıp hep beraber İzmir Marşı’nı söylerler.
Kilis’teki, Urfa’daki Arapça yazılmış tabelaların fotoğraflarını paylaşıp, Araplaşıyoruz diye şikâyet ederler ama giderek sayıları artan İngilizce tabelalardan rahatsız olmazlar.
Amerika FETÖ aracılığı ile Türkiye’yi işgal etmeye kalkar; bu yalancı Atatürkçüler hapse atılan FETÖ ve PKK/HDP mensupları için “Adalet Yürüyüşü” düzenler. Kamu görevinden uzaklaştırılanların göreve iadesini ister.
Atatürk’ün fotoğrafları konusunda çok hassastırlar ama vatan topraklarını bizden koparıp almak için bize silahla saldıran PKK’nın siyasal uzantısı HDP meclise girsin diye oy toplarlar. Vatan elden gitsin, önemli değil, yeter ki fotoğraf duvarda asılı kalsın.
Vatanın ve milletinin birliğine karşı olan, cumhuriyet düşmanı PKK/HDP ile birlikte Atatürkçülük yapacaklarını sanacak kadar şaşırmış durumdalar.
PKK ormanları yakar, yaktıklarını da bas bas bağırarak itiraf ederler ama bunların beyinleri o kadar uyuşmuştur ki, bir türlü PKK’yı kınayamazlar; Yangınları söndürmek için uçak yerine helikopter kullanıldı diye Tarım ve Orman Bakanını suçlarlar.
Ne zaman rakı lafı geçse hemen Atatürk’ü anarlar, rakı kadehlerine Atatürk’ün resmini koyarlar ama “İki ayyaş” sözüne çok sinirlenirler.
Sahipleri dindar diye BİM’den, A-101’den alışveriş yapmazlar; sahipleri arasında İngiliz olan Migros’u, Alman olan Real’i, Fransız olan Carrefour’u tercih ederler.
Atatürk’ün antiemperyalist tavrı, mazlum milletlerden yana oluşu, milli kültürü yüceltme arzusu, devrimciliği, milliyetçiliği, halkçılığı, devletçiliği, cumhuriyetçiliği bunlarda yok. Tek savundukları laiklik ama onu da din karşıtlığı sanıyorlar.
Ne zaman akıllarına Atatürkçülükleri gelse, “Türkiye laiktir laik kalacak” şeklinde slogan atıyorlar. Böylece Atatürkçü olmuş oluyorlar.
Çoğunun iyi niyetinden şüphe etmiyorum ama bilinç ve bilgi
eksikliği olduğu muhakkak. Keşke Atatürk’ü, onu tüm özellikleriyle anlatan
sağlam kaynaklardan öğrenseler de ve Atatürk’e ihanet eder duruma düşmeseler…