31 Temmuz 2021 Cumartesi

 TÜRK-AMERİKA SAVAŞI YENİ BOYUT KAZANDI

24 Temmuz 2015’de başlayan Türkiye-Amerika savaşı artık yeni bir boyut kazandı. Amerika içimizdeki hainleri kullanarak doğal varlıklarımıza, ormanlarımıza, köylerimiz, hayvanlarımıza alçakça saldırıyor. Acımasızca yakıyor, yıkıyor.

Bir yandan da psikolojik savaş araçları ile insanlarımızın beynine darbeler indiriyor. Halkımızın bir kısmı bu darbeler sonucu gaflet içine düşüyor hatta hainleşiyor.

Bu vahşi saldırı cevapsız kalamaz. Türk milleti, saldırının boyutu ve biçimini göz önüne alarak en sert biçimde vermelidir. Görev, tüm milli güçlere düşmektedir.

 ACİL OLARAK YAPILMASI GEREKENLER

Acilen yapılması gerekenler şunlardır:

HDP kapatılmalıdır ve PKK bitirilmelidir. HDP/PKK destekçileri de en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

İncirlik ve Kürecik üsleri Amerikan askerlerine kapatılmalı, buradaki Amerikalılar kovulmalıdır.

En kısa zamanda Suriye ile askeri, siyasi ve ekonomik iş birliği içine girilmelidir.

Amerikalıların Batı Asya’dan kovulması için tüm bölge ülkeleriyle birlikte hareket edilmelidir.

Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin diğer ülkeler tarafından tanınması için Kırım ve Abhazya konusunda Rusya ile anlaşılmalıdır. Çin’in KKTC’yi tanıması için gerekli temaslar artırılarak yapılmalı ve Kıbrıs’ın Çin’in güvenliği için ne kadar önemli olduğu anlatılmalıdır.

Savunma sanayimizin gelişmesi için her türlü girişim hızlandırılmalı ve TSK’nın yabancı silahlara olan bağımlılığı azaltılmalıdır.

NATO’dan çıkılmalıdır. NATO’dan çıkmak da yetmez, Türkiye 1940’lı yıllarda girdiği Batı sisteminden kopup Asya’daki gerçek dostlarına yönelmelidir.

Batı sistemi içine kalarak özgür olamayız, bağımsız olamayız, topraklarımızı, ormanlarımızı, denizlerimizi koruyamayız. Batı ile ilişkilerimiz arttıkça, bağımsızlığımızdan sürekli tavizler verdik. ‘Uyducu’luğa dönüşen Batıcı politikalar artık terk edilmelidir.

Amerika’nın ve Amerikancı çevreleri yürüttüğü psikolojik savaşa karşı milli güçler topyekûn hücuma geçmelidir. Gaflet içine düşmüş vatandaşlarımız uyarılarak, bilgilendirilerek kazanılmalıdır.

Batı’nın dayattığı adına ister liberalizm isterseniz borçlanma ekonomisi deyin sömürülmemize hizmet eden ve biz borç batağına sürükleyen ekonomik programlardan vazgeçilmeli ve ‘Üretim Devrimi’ programı uygulanmaya başlanmalıdır.

Bütün bunları gerçekleştirmek için tüm milli güçler bir araya gelmeli ve üreticilerin milli hükümeti bir an önce kurulmalıdır.

 

28 Nisan 2021 Çarşamba

 BIDEN HÜCUM BORUSUNU ÇALDI

Biden’ın Türkiye’yi ‘Soykırım’ yapmakla suçlayan beyanı yanlış ve eksik olarak değerlendiriliyor. Aynı hatalı değerlendirmeği TBMM’nin bildirisinde de görüyoruz. Bildiride, Biden’ın ‘Soykırım’ sözcüğünü kullanmasını, ABD Yönetiminin radikal Ermeni lobilerinin baskısına boyun eğmesine bağlandığını okuyoruz.

AKP sözcüsü Sayın Çelik de benzer değerlendirmede bulunmuş ve olayı çok basite indirgemiş: "Biden, diasporadaki fanatik Ermeni çıkar gruplarının rehinesi halindedir. İlk defa bir ABD Başkanı fanatik bir gruba teslim oldu.”

Konyu bu kadar basite indirgemek çok yanlış. Herkesin şunu anlaması gerek: Biden’ın bu ifadesi, Amerika’nın Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirmek için atılmış bir adımdır. Biden, bu suçlamayla hücum borusu çalmıştır

BIDEN KİME GÜVENÜYOR?

Biden, Amerikan planlarının önündeki büyük engelin Sayın Erdoğan olduğunu ve Erdoğan’ı iktidardan indirmek için, parti isimleri de vererek, muhalefeti desteklemek gerektiğini daha başkan olmadan söylemişti.

Biden’ın hedefinde öncelikle Türkiye, ikinci olarak da Erdoğan var.

Şimdi Biden’ın aralık 2020’de söylediklerini bir hatırlayalım: “Bence ona (Erdoğan'a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla (muhalif liderlerle) doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile... Partisi, İstanbul'dan dışarı atıldı. Peki biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz.”

AMERİKA’NIN DAYATMALARI

Biden’ın bu ifadesini iyi değerlendirmek gerek; bu sözlerle Amerika’nın Türkiye ile ilgili projelerini gerçekleştirmek için kimlere güvendiğini anlatıyor.

Erdoğan’ı devirip yeni bir iktidar oluşturma peşinde olan Amerika, kurulması için uğraştığı koalisyondan daha doğrusu Türkiye’den ne istiyor, özetleyerek sıralayalım:

İran’dan, Irak’tan ve Suriye’den toprak alıp, bizim Güneydoğu’muzu da içine katarak adı Kürdistan olan ikinci bir İsrail devletini kurmasına Türkiye’nin izin vermesini;

Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki haklarından vaz geçmemizi ve bu bölgedeki zengin hidrokarbon yataklarına el koymasına ses çıkarmamızı;

Bizi borç batağına sürükleyen ve sömürülmemize yol açan borçlanma ekonomisine devam etmemizi;

Ermenililere soy kırım yaptığımız yalanını kabul etmemizi (bu kabulden sonra sıra tazminat ve toprak talebine gelecek);

Rusya, Çin ve Batı Asya’daki komşu ülkelerle yakın işbirliği içine girmememizi;

Bizi bölünmeye götürecek yasal düzenleler yapmamızı ve buna uygun olarak idari yapılanmayı değiştirmemizi istiyor.

Biden, bütün bunları gerçekleştirmek için de Türkiye’de yeni bir iktidar oluşturmanın planlarını yürütüyor.

HEDEFTE ERDOĞAN DA VAR

Bu açıklamasıyla Biden, daha doğru bir ifade ile Amerika, Türkiye üzerindeki bu planlarını gerçekleştirmek için engel gördükleri Erdoğan’ı iktidardan düşürme eylemlerine hız verdi.

Kılıçdaroğlu ve Akşener’in bu konuda takındıkları tavır ve söylemleri Türkiye’yi savunmaktan çok Erdoan’ı yıpratmaya yönelik oldu. Yıkıcı ve yıpratıcı politikalarına devem ettiler. Biden’ı değil, Erdoğan’ı suçladılar.

Gizli-açık işbirliği yaptıkları, Türkiye düşmanı HDP’nin Türkiye’yi 1915’de soykırım yapmakla ve halen de aynı soykırım politikalarını devam ettirmekle suçlamasına ise sesleri çıkmadı; vatansever bir anlayışla herhangi bir tepki vermediler. Çünkü onların amacı, Türkiye’yi savunmak değil, Erdoğan iktidarına son vermek.

VATAN PARTİSİ’NİN ÖNERİLERİ

Biden bu açıklamasıyla Türkiye ile tarihi bir tartışma başlatmadı; Türkiye’ye ve onun ile birlikte Asya güçlerine yeni bir hücum başlatacağının sinyalini verdi. Biden’a cevap bu gerçek dikkate alınarak verilmelidir.

Vatan Partisi, Türkiye Hükümetine çağrıda bulunarak Biden’ın hücum borusuna lafla yanıt verilemeyeceğini açıklamış ve eylemli yanıt önerisini dört maddede özetlemiştir:

“İncirlik Üssü, derhal Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tam kontrolüne alınmalıdır. ABD askerleri 15 gün içerisinde ülkelerine gönderilmelidir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte Kırım ve Abhazya’nın tanınması için Rusya, İran ve Azerbaycan ile diplomatik temaslar başlatılmalıdır. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin’in Altılı Platform önerisine KKTC ve Abhazya da dahil edilmelidir.

PKK’yı sınır ötesinde bitirmek için, Suriye Arap Cumhuriyeti ile askerî işbirliği dahil her konuda eylem için derhal harekete geçilmelidir.

HDP derhal kapatılmalıdır. Anayasa Mahkemesi, PKK’nın kolu ve bacağı olan örgüte karşı yargı sürecini uzatmamalı, Türkiye’nin karşılaştığı tehditlere uygun olarak hızla karar almalıdır.

Bu koşullarda güvenlikte ve üretimde devrimci kararlara önderlik edecek bir hükümet kurmak, Türkiye’nin önündeki temel meseledir.”

Vatan Partisi, Üreticilerin Millî Hükümetinde sorumluluk üstlenmek için milletimizden yetki istiyor ve başta AK Parti, MHP ve diğer millî güçlere, ABD tehditlerini boşa çıkarmak ve ‘Üreticilerin Millî Hükümetini’ kurmak için güçbirliği çağrısında bulunuyor.

26 Nisan 2021 Pazartesi

 

MİLLÎ HÂKİMİYET GÜNÜNDEN ÇOCUK BAYRAMINA

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul işgal edilmeye başlandı.

İstanbul'un işgali dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa beyanname yayınladı:

"...Bugün İstanbul'u zorla işgal etmek suretiyle, Osmanlı Devleti'nin 700 senelik hayat ve hakimiyetine son verildi. Yani, bugün Türk Milleti medeni kabiliyetinin, hayat ve istiklal hakkının ve bütün istikbalinin müdafaasına davet edildi."

Osmanlı Mebusan Meclisi son toplantısını 18 Mart tarihinde yaptı.

11 Nisan 1920 tarihinde Padişah Meclis-i Mebusan’ı kapattığını ilan etti.

Aralarında hükümet üyeleri ve mebusların da bulunduğu bir heyet Malta’ya sürüldü.

19 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa vilayetlere, livada ve kolordu komutanlarına genelge yayınladı:

"Ankara'da toplanacak fevkalade selahiyete haiz bir meclis için acele seçim yapılması."

23 Nisan 1920 meclisin açılış tarihi olarak belirlendi ve 22 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa bütün vilayetlere tamim gönderdi:

"..23 Nisan'dan itibaren bütün mülki ve askeri makamların ve umum milletin mercii meclis-i mezkur olacağı tamimen arz olunur."

23 Nisan 1920 Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandı.

Toplantıyı en yaşlı üye olarak başlatan Sinop mebusu açılış konuşmasında şöyle dedi:

“Tam istiklal ile yaşamak hususunda yaşamak hususunda kati azimde olan çok eskiden beri hür ve müstakil milletimiz, esaret vaziyetini şiddetle ve kesin olarak reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak büyük meclisinizi vücuda getirmiştir. Bu büyük meclisin ikinci reisi sıfatıyla ve Allah’ın yardımı ile milletimizin iç ve dış tam istiklâl içinde kaderini bizzat eline aldığını ve idare etmeğe başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisini açıyorum.”

TÜRK DEVRİMİ’NİN İLÂNI VE YENİ DEVLET

Şeref Bey, milletimizin iç ve dış tam bağımsızlığı içinde kaderini bizzat elinde aldığını ve idare etmeğe başladığını söylerken aynı zamanda Türk Devrimi’ni de dünyaya ilân ediyordu: Egemenlik artık Türk milletinindi ve ebediyen de öyle kalacaktı.

Egemenliğin Türk milletine geçmesiyle birlikte Anadolu’da yeni bir Türk Devleti de doğmuş oluyordu: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Artık hükumet Meclis’in hükümetiydi. Ordu Meclis’in ordusuydu. Valiler, kaymakamlar Meclis’in vali ve kaymakamlarıydı. Meclis ise Türk milletinin meclisiydi.

23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİĞİN ADIDIR

23 Nisan 1920 Türk tarihinde çok önemli bir gündür çünkü:

Bu tarihte Türk Milleti tebaa olmaktan çıkmış, egemenliği padişahtan almış ve kendi kaderini kendisi belirlemeye başlamıştır.

Kendi evlatlarının kanları ile vatan kıldığı bu topraklarda kulluğu bırakmış, efendi olmuştur.

Yüzyıllarca padişahın olan egemenlik bu tarihte Türk milletine geçmiştir.

Türk Milleti, “medeni kabiliyetinin, hayat ve istiklal hakkının ve bütün istiklalinin müdafaasına” TBMM’de tecelli eden hür iradesi ile devam etmeye başlamıştır.

23 Nisan denince akla gelmesi gereken “Hakimiyet-i Milliye ve İstiklal-i Tam” olmalıdır.

23 Nisan, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Millî Hakimiyet günüydü. Amerikancı Darbe, bayramın adını “23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diye değiştirdi.  Bu değişiklik yapıldıktan sonra “Milli Egemenlik” bir yana bırakıldı ve bu önemli gün çocuk bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Bugün artık 23 Nisan denince akla çocuklar geliyor ve bu önemli gün gerçek anlamıyla kutlanmıyor. Hakimiyet-i Milliye ikinci planda kalıyor, ön plana çocuklar çıkıyor. Hal böyle olunca da 23 Nisan’ın ve millet egemenliğinin önemi halkımız tarafından iyi kavranmıyor ve iyi değerlendirilemiyor.

MİLLİ EGEMENLİĞE VURULAN DARBELER

‘Milli Egemenlik’ emperyalist Batı’nın hiç hoşlanmadığı bir kavramdır. Hakimiyet hep kendisinde olsun ister. Bu amacına da iktidarları belirleyerek, uluslararası antlaşmaları kullanarak, ekonomik ve siyasi baskılar, yaptırımlar uygulayarak ulaşmaya çalışır.

Bu emperyalist Batı, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi oluşumlarla mazlum milletleri nasıl ekonomik olarak kontrol etmek istiyorsa, İstanbul Sözleşmesi gibi bazı belgelerle, ikili antlaşmalarla da siyasi açıdan diğer devletler üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyor. Bağımsızlığımıza alenen darbeler vuruyor.

MİLLİ EGEMENLİK VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

İstanbul Sözleşmesi'nin uygulamasını izleyen bir mekanizma var: GREVIO. Bu GREVİO, sadece izlemiyor, talimatlar da veriyor, hesap soruyor.

GREVIO sözüm ona tarafsız ve bağımsız 10 uzmandan oluşuyor. Sözüm ona diyorum çünkü hazırladıkları rapor tam anlamıyla Türkiye karşıtlığını içeriyor.  

Bu oluşum, Türkiye’nin egemenlik haklarına açık bir şekilde müdahale ediyor. Türkiye’nin bağımsızlığına darbeler vuruyor. Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan bazıları da bu müdahaleleri beğeniyor, devam etsin istiyor.

Oysa Atatürk’ün en çok değer verdiği husus millet egemenliği idi. Onun bir sözünü hatırlatalım:

“Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez.”

Bundan sonra, başta Atatürk olmak üzere, Türk milleti olarak egemenliğimizi kazanmamızı sağlayan tüm öncülere, şehitlerimize, gazilerimize layık olabilmek ve egemenliğimizi iç ve dış müdahalelere karşı koruyabilmemiz için, 23 Nisanları önemine ve anlamına uygun kutlayalım ve çocuklarımızın zihnine Atatürk’ün şu sözünü kazıyalım.

“Hiç şüphe yok, devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz. “

EYUP S. KARAKAŞ

www.eyupskarakas.blogspot.com

16 Nisan 2021 Cuma

 

EMPERYALİZM İLE SAVAŞAN CHP’DEN EMPERYALİZİN UMUDU OLAN CHP’YE

Değerli bilim adamı, gerçek Atatürkçü Prof. Dr. Cihan Dura yeni bir kitap yayımladı. Okunmasını şiddetle önerdiğim bu kitaptan bir pasaj aktarmak istiyorum:

“Başkan John Kennedy’nin, kendisi gibi bir suikast soncu öldürülen kardeşi Robert Kennedy anısına düzenlenen yıllık insan hakları ödülüne Türkiye’den iki kişi uygun görülmüştü. Ödüller 21 Kasım 1997’de Senatör Edward Kennedy tarafından verilecekti. Senatör Kennedy, Türkiye’den ve Türklerden hoşlanmayan, özel hayatı da karanlık olan biriydi. Seçimlere katıldığı Massachussets eyaletinde çok sayıda Rum asıllı seçmen vardı. Onlara hoş görünmek için yıllardır Türkiye karşıtı politikalar izliyordu.

O gün, Kongre’de hazırlanan salonda300’den fazla konuk vardı. Kennedy ve Türkiye’den gelen iki şahıs kürsüde yerlerini aldılar. Bir köşede de çevirmenlik yapacak bir Türk oturuyordu. Edward Kennedy ödül verilecek olan ilk şahsı tanıttı: 35 yaşında, insan hakları savunucusu, “masum” bir avukattı. “Bu masum insan, DEP’lileri ve halkı savunduğu için hapis yattı” dedi ve onu kürsüye çağırdı. Ardından ağır gövdesiyle koltuğuna gömülüp gözlerini yumdu.

Ödül sahibi elindeki yazılı metni okumaya başladı. Türk askerinin sistemli bir şekilde Doğu’daki köyleri yakıp yıktığını, sivil halkı öldürdüğünü, işkence uyguladığını ileri sürdü. Ardından, “Türkiye’nin Kürdistan diye bilinen güneydoğusunda savaş var. Son on yılda 26 bin kişi öldürüldü. Bunların 3 bini siyasi suikast sonucu öldürüldü. Savaş bölgesinde avukatlık yapan bir kişi olarak neler çektiğimi bilemezsiniz” diyerek metni okumayı sürdürdü.

O sırada Edward Kennedy koltuğunda iyiden iyi uyuklamaya başlamıştı. Sanki söylenenler umurunda değildi; önemli olan birilerinin Türkiye aleyhinde bir şeyler söylemesiydi. Konuşmacı da aslî görevini yerine getiriyordu. Yüzüne iliştirdiği ağlamaklı ifadeyle konuşmasını bitirip yerine oturdu.

Peki bu adam kimdi? “Türk ordusunu cinayet ve işkence yapmakla suçlayan, güneydoğumuzu Kürdistan olarak adlandıran, orada savaş olduğunu ileri süren, Amerikalarda Türkiye aleyhine konuşmalar yapıp kendi devletini kötüleyen” bu adam kimdi?

Bu adam bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinin çiçeği burnunda üyesi, aynı zamanda yakın yardımcısı olan, Haziran 2011 seçimlerinde partiden İstanbul milletvekili yapılan Sezgin Tanrıkulu’ydu.”

Sezgin Tanrıkulu bu konuşmayı yaparken yalnız da değildir. Bu ödüle layık görülen ikinci kişi de Şenal Saruhan’dır. O da CHP içinde siyaset yapmaktadır. Milletvekili yapılanlardan birisi de odur. Emperyalizmin mahfillerinde kendilerine rol verilen iki avukat, ikisi de CHP’li…

Tanrıkulu hızını alamamış, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Atatürk’ Tunceli’de katliam yapığını ima eden sözler söylemiş ve CHP adına özür dilemişti.

KILIÇDAROĞLU DA FARKLI DEĞİL

Tanrıkulu böyle de Kılıçdaroğlu çok mu farklı? Bir konuşmasında, Konuşmasında HDP’yi masum ve şirin göstermeye çalışmıştı. Onunla da yetinmemiş, Demirtaş’a şeref madalyası takmıştı.

Sormak lazım: Bu madalyayı Demirtaş’ın hangi hizmeti için takıyorsun?  PKK’nın Mehmetçiğe sıktığı kurşunlar, patlattığı bombalar için mi Demirtaş’a şeref madalyası takıyorsun? Demirtaş’ın eşbaşkan olduğu HDP teşkilatları ve belediyeleri PKK’ya erzak, lojistik, militan sağladığı için mi Demirtaş’a madalya takıyorsun? Bu eylemleri yapanlarda şeref ne arar?

Türk ordusuna madalya yok, Türk polisine madalya yok ama Demirtaş’a var. Yazıklar olsun!

Demirtaş’a madalya takmak, kahraman Mehmetçiklerimize, emniyet mensuplarımıza yapılan bir hakaret değil mi? Türk ordusuna karşı psikolojik bir saldırı değil mi?

KARŞI DEVRİM PARTİSİ

CHP, Türk milletini arkasına alarak, Atatürk’ün önderliğinde, Batı emperyalizmine ve onun yerli işbirlikçilerine karşı savaştı, bir büyük devrim gerçekleştirdi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Cumhuriyetin temeline vatanın bütünlüğü ve milletin birliği koydu. Bu nedenle, vatanın bütünlüğüne, milletin tekliğine yönelik her söz bir karşı devrim ilanıdır.

CHP, bugün Atatürk’ün “Bizi aşağı olmaya mahkûm bir halk olarak tanımakla yetinmemiş olan Batı, yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne yapmak lazımsa yapmıştır” diye anlattığı, başını Amerika’nın çektiği Batı emperyalizminin umudu haline gelmiştir.

CHP, Batı’dan demokrasi, insan hakları dileniyor, Batı’da Türkiye üzerindeki projelerini gerçekleştirmek için Kılıçdaroğlu ve dostlarına güveniyor.  

O Batı ki, vatanımızın bütünlüğüne kastediyor, Mavi Vatanımıza saldırıyor, yer altı ve yer üstü değerlerimize el koymak istiyor, milli birliğimizi parçalamaya çalışıyor.

Hal böyle iken, CHP’yi destekleyen, oy veren ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlayanlar Biden’ın umudu haline gelen CHP’yi hâlâ Atatürk’ün partisi sanıyorlar. Bakalım, yuttukları “Erdoğan düşmanlığı” afyonunun etkisinden ne zaman kurtulacaklar?

31 Mart 2021 Çarşamba

 

ÖZGÜR DÜŞÜNCE YA DA ROBOTLAŞMA

Erich Fromm, çağdaş psikiyatrinin gelişmesine katkı sunan birkaç bilim adamında birisi. Onun en önemli eserlerinden birisi de ‘Özgürlükten Kaçış’ isimli kitabı. Bu kitapta, çağdaş insan için özgürlüğün anlamını ve insanların özgürlükten kaçışlarını ve bunun nedenlerini anlatır.

Fromm, kitabının ‘Robot Uyumluluğu’ bölümünde, milyonlarca kişinin nasıl oluyor da özgürlükten kaçıp, robot gibi yaşadığını anlamamıza yardım ediyor. Okuyalım bakalım:

“Ele alacağım bu mekanizma, çağdaş toplumdaki normal bireylerin birçoğunun bulduğu çözümü oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinde beklediği gibi olur. “Ben” ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. “…Kendi bireysel benliğinden vaz geçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur. Ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir.

“Yalnızlığı yenmenin “normal” yolunun bir robot haline gelmek görüşü, kültürümüzdeki insanın en yaygın görüşlerinden biriyle çelişmektedir. Çoğumuz düşünme, hissetme ve dilediği gibi davranma özgürlüğüne sahip bireyler olarak düşünülürüz. Kuşkusuz bu, çağdaş bireycilik konusundaki genel görüş olmakla kalmamakta, aynı zamanda her birey, kendisinin “kendisi” ve düşüncelerinin, duygu ve isteklerinin “kendisine ait” olduğuna içtenlikle inanır. Bununla birlikte, aramızda gerçek bireyler vardır gerçi ama, ama çoğu zaman bu inanç bir yanılsama, hatta bu koşulların ortadan kaldırılmasına giden yolu tıkaması açısından, tehlikeli bir yanılsamadır.”

Fromm’un robotlaşma olarak isimlendirdiği bu duruma ‘sürüye katılma’ da diyebiliriz. Sürüye katılan koyun özgürce dolaşmaktan vazgeçer ve sürüye katılarak kendisini güvende hisseder. Çoban nereye derse oraya gider. İtiraz etmeden gider, çünkü çobanın kararını kendi kararı sanır ve o bunun farkında değildir.

Uzak, yakın arkadaşlarım, dostlarım var; onlarla konuşuyorum, sosyal medyadan paylaştıkları mesajları, haberleri takip ediyorum. Büyük çoğunluğu, özellikle siyasi konularda, aynı şeyleri söylüyor, sosyal medyadan aynı şeyleri paylaşıyor. Hepsinin de Türkiye konusunda savundukları düşünceler birbirinin aynısı. Ve hepsi bu fikirleri kendilerinin özgün düşüncesi sanıyor. Oysa bu fikirler izledikleri televizyonlardaki konuşmacıların veya okudukları gazetelerdeki yazarların düşünceleri. Bu düşünceleri içselleştiriyorlar ve bir papağan gibi tekrar edip duruyorlar.

Sadece fikirleri aynı değil, duyguları da aynı. Hepsi aynı politikacıyı seviyor ve hepsi aynı politikacıya kızıyor ve aynı politikacıdan nefret ediyor.

Bunların izlediği televizyonlar da okudukları yazarlar da aynı. Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarına bakış açıları ve çözümleri de aynı. Tam bir teslimiyet…

Özgürlükten kaçanların bazıları da cemaatlere katılıyor. Cemaatler tam bir sığınma evi. İnsanlar bir şeyhe bağlanıyorlar; o ne derse doğrusu odur diye kabulleniyorlar. Şeyhin düşüncelerini o kadar benimsiyorlar ki, kendi özgün fikirleri sanıyorlar ve bu düşünceleri şiddetle savunuyorlar.

Özgürlükten kaçanların temel özelliği eleştirel düşünceden uzaklaşmış olmaları. Eleştiri yok, araştırma yok, sorgulama yok, peşin kabul ve benimseme var. Öylesine benimsiyorlar ki, duydukları ve okudukları düşüncelerin başkasına ait olduğunu unutuyorlar ve kendi özgün düşünceleri sanıyorlar.

Eleştirel düşünceden uzaklaşınca kişinin özgün düşünce, duyum ve arzuları da kayboluyor. Bunların yerini, katıldığı sürünün veya bir parçası olduğu robotlar topluluğunun düşünce, duyum ve arzuları alıyor.

Emperyalizm, robotlardan oluşmuş böyle sürüleri kolaylıkla kullanabiliyor ve ülkeye, millete ihanet edecek duruma getirebiliyor. Bunun en iyi örneği FETÖ terör örgütü. 15/16 Temmuz gecesi yaşananları unutmadık.

Türkiye’nin geleceği için, ikinci istiklal savaşını zafer ile taçlandırmamız için ve üretim devrimini gerçekleştirmemiz için özgürce ve eleştirel olarak düşünen, “Müdafaa-i Hukuk” ve “Hakimiyet-i Milliye” ülküsünü benimsemiş kadrolara ihtiyacımız var. Robotlaşmış, sürüye dönüşmüş, emperyalizmin piyonu haline gelmiş, sahte Atatürkçülerden, sahte milliyetçilerden, sahte solculardan, sahte dindarlardan bu ülkeye hayır yok.

 

22 Mart 2021 Pazartesi

 BAĞIMSIZLIĞIMIZA VURULAN DARBE: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Arka arkaya güzel haberler alıyoruz. Birkaç gün önce PKK’nın uzantısı HDP’nin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Savcısı dava açtı. Bugün de İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiği haberi geldi.
Bu iki gelişmeye karşı çıkanlara bakıyoruz, çoğu kendisini Atatürkçü olarak lanse eden insanlar. Çok yanlış; Atatürkçülüğün iki temel ilkesi var: İstiklal-i Tam (tam bağımsızlık) ve Hakimiyet-i Milliye (millet egemenliği).
Emperyalist Batı, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi oluşumlarla mazlum milletleri nasıl ekonomik olarak kontrol etmek istiyorsa, İstanbul Sözleşmesi gibi bazı anlaşmalarla da siyasi açıdan diğer devletler üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyor. Bağımsızlığımıza alenen darbeler vuruyor.
İstanbul Sözleşmesi'nin uygulamasını izleyen bir mekanizma var: GREVIO.
GREVIO sözüm ona tarafsız ve bağımsız 10 uzmandan oluşuyor. Sözüm ona diyorum çünkü hazırladıkları rapor tam anlamıyla Türkiye karşıtlığını içeriyor.
Bu oluşum, Türkiye’nin egemenlik haklarına açık bir şekilde müdahale ediyor. Türkiye’nin bağımsızlığına darbeler vuruyor. Bizim sahte Atatürkçüler de bu müdahaleleri beğeniyor, devam etsinler istiyor.
Bu raporlarda yazılanlardan bazı örnekler verelim de konu daha iyi anlaşılsın:
"Türkiye’nin güneydoğusundaki terörle mücadele operasyonları sırasında kamu ve askeriye tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlalleri iddiaları ışığında, GREVIO, etkilenen bölgelerdeki kadınlar için başta cinsel şiddet olmak üzere ve özellikle bu operasyonlar sonucunda gözaltına alınan veya tutuklanan kadınlar için artan şiddet riskinden endişe duymaktadır."
Dikkat edilirse, PKK’nın alıkoyduğu, dağa kaçırdığı kız çocukları ve kadınlar göz ardı edilirken, asker ve polislerin Kürt kadınlarına şiddet uyguladığı söyleniyor.
Mehmetçiklerimiz ve polislerimize leke sürerek terörü yok etmeye yönelik operasyonlar yasa dışı ilan edilerek durdurulmaya çalışılıyor. Okuyalım bakalım:
“Devletin düşmanı olarak görülen kadınlar veya bu kişilerle bağlantılı kadınlara (anne, eş, kız kardeş, kız evlat olsun) yönetilmiş şiddet dahil, her türlü durumda, yasadışı şiddete başvurmaktan imtina etmesi gerektiği prensibine bağlı kalmasını" (rapordan) tavsiye ediyor.
Bununla da kalınmıyor, güvenlik güçlerimizi tacizci ilan ediyor:
“Ayrıca GREVIO, hükümet kararı ile Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleştirilen askeri operasyonlar ve terörle mücadele operasyonlarında, kadınların taciz, cinsel şiddet ve tehditlere maruz kaldıkları ve tecavüz edilmiş ve/veya öldürülmüş çıplak kadın fotoğraflarının, emniyet güçleri tarafından sosyal medyada korkutma amacıyla paylaşıldığını iddia eden ürkütücü raporlara atıfta bulunur.”
GREVIO bunlarla yetinmiyor, devletin içerisine yerleşerek 15 Temmuz Darbe girişiminde bulunan FETÖ terör örgütü mensuplarının KHK ile ihracına da tepki gösteriliyor:
“GREVIO Türkiye’deki hâkim olan mevcut durumun etkilediği alanları vurgulamıştır. Terörle mücadele tedbirleri, Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki güvenlik operasyonları ve başarısız darbe girişimi sonrası kamu görevlilerinin toplu ihracıyla ortaya çıkan kamu görevlileri kaynağının boşalması gibi çeşitli faktörlerin, kadınların şiddetten uzak yaşama hakkının yerine getirilmesine uygun olmadığını ortaya koymaktadır.”
GREVIO raporunda 13 kez “lezbiyen kadınlar” ifadesi geçmektedir. Sözleşmede sürekli eşcinsellik vurgusu yapılmaktadır. GREVIO raporunda da Türk yetkililerden LGBTI’ye dair bir bilgi gelmediğinden yakınılmaktadır. İstanbul sözleşmesi ile toplumun çürütülmesi hedeflenmektedir:
“Türkiye’de lezbiyen, biseksüel ve trans kadınlar yüksek düzeyde ön yargı ve ayrımcılıkla karşılaşmakta, bu da onları zorla evlendirme ve “düzeltici tecavüz” dahil çeşitli şiddet türlerine karışı kırılgan hale getirmektedir. Mağdurlar, destek hizmetleri ve konukevlerine erişimde de ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadır. GREVIO’ya genel politikalarda LGBTİ bireylere karşı hoşgörüsüzlük ile mücadele veya özellikle kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet ile mücadeleyi hedefleyen politikalarda bu konuları ele almak üzere yetkili makamlarca alınan tedbirler hakkında az bilgi ulaşmıştır.”
Bu yazılanlardan anlaşılıyor ki, GREVIO kendisini Türk makamların üzerinde görmektedir.
SONUÇ
Sözlerimizi TGB'nin tespitleri ile bitirelim:
"1) Kadın mücadelesi emperyalizmin denetim ve dayatmalarıyla verilemez. Türk kadının eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi İstanbul Sözleşmesi’yle değil Cumhuriyet Devrimlerini savunarak verilir.
2) İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim özgürlüğü adı altında erkek ve kadın cinsiyetlerinin ortadan kaldırmakta ve eşcinselliği normalleştirilmektedir.
3) İstanbul Sözleşmesinin uygulamasını denetleyen kurul (GREVİO) Türkiye’nin terörle mücadelesinden rahatsızlık duyan, Eren Bülbül’ün, Bedirhan bebeğin, Şenay Aybüke Yalçın’ın ve onlarca vatandaşımızın katili terör örgütü PKK’ya kalkan görevi gören bir rapor hazırlamıştır.
4) Hazırlanan rapor, İstanbul Sözleşmesi'nin kadın haklarını savunmak amacını değil kadın ve insan hakları düşmanlarını savunmak amacını taşıdığını açıkça göstermektedir.
5) Kadın ve erkek eşitliğini, çürümüş toplum yapılarını dayatan sözleşmelerle değil Cumhuriyet değerlerini koruyarak ve ilerleterek sağlarız.
6) Ayaklarımız vatan topraklarına basıyor. Bu yüzden kendi kanunlarımıza sarılacak ve kendi kanunlarımızı uygulayacağız, 6284’e sarılacağız. Kadınlarımızın, çocuklarımızın, Türk Milletinin bağımsız ve başı dik bir yaşam sürmesi için milli demokratik devrimimizi tamamlayacağız."
Beğen
Yorum Yap
Paylaş

9 Ocak 2021 Cumartesi

 

AMERİKA’A DEVRİME MUHTAÇ

 

Son olaylar gösterdi ki, bazılarımızın hayranlıkla bahsettiği ve orada yaşamak için can attığı Amerika’da, geniş halk kitleleri, hayatlarından ve Amerika’dan hiç de memnun değil. Sıkıntı ve şikayetler büyük olmasa, Kongre binasını basan bu büyük kalabalık toplanmazdı. Olaya Biden-Trump çekişmesi olarak görmek yanlıştır. Bu olayı Trump taraftarlarının sadece seçim sonucunu beğenmemesine bağlamak da doğru değil.

 

Amerika’da geniş halk kitleleri ekonomik ve siyasi siteme isyan ediyor. Her iki sistemin de adil olmadığına dair yaygın bir kabul var. Göstericilerin büyük çoğunluğunun beyazlar olması, hayatlarından memnun olmayanların sadece siyahlar ve İspanyol asıllılar olmadığı da gösterdi.

 

Bu kitle umudunu Trump’a bağlamıştı ama seçim sonuçları onları hayal kırklığına uğrattı ve ümitsizliğe itti. Bu büyük protesto, işsizlerin, açların, evsizlerin, yoksulların tüm dünyada işitilen bir isyan çığlığı oldu. Bu çığlık Amerika’da daha büyük eylemlerin de habercisiydi.

 

Sisteme karşı başlayan bu isyan büyüyerek devam edecektir.

 

LİBERAL EKONOMİ, EŞİTSİZLİK VE YOKSULLUK

 

Amerika’da yıllardır uygulanan neoklasik ekonomi kuramları neoliberal politikaların temelini oluşturmaktadır. Neoklasik iktisat, piyasa denetleme mekanizmalarının kaldırılmasına, sosyal devlet politikalarının azaltılmasına, temel iktisat politikasının aracı olarak doları ve para politikasını belirleyen esas kurum olarak ‘bağımsız merkez bankasını’ öne çıkmasına, sermayenin emek karşısında güçlenmesine, sosyal ilişkilerin piyasa mantığıyla anlamlandırılmasına zemin hazırlıyor. 

 

Büyük sermayenin egemen olduğu bu ekonomik politikalar, Amerika’nın sosyal dokusunu bozdu, her alanda eşitsizlik arttı. Zenginler daha da zenginleşti, yoksulların sayısı arttı. Yoksul kitlelerin karşı karşıya kaldığı sorunlar da giderek büyüdü.

 

Amerika’da insanları isyana iten temel yapıyı şöyle özetlemek mümkün: Zenginler daha da zenginleşmekte, yoksulların sayısı artmakta ve bu yoksul kitle giderek daha da yoksullaşmaktadır. Orta sınıfın gelirleri ya azalmakta ya da aynı seviyede kalmakta ve zenginlerle arası açılmaktadır. Milyonlarca insan sosyal yardımlarla ayakta durmaya çalışır duruma gelmiştir. Emeğin milli gelirden aldığı pay azalırken, sermayenin aldığı pay artmaktadır.

 

SİYASAL SİSTEM ZENGİNE HİZMET EDİYOR

 

Artan eşitsizlik, egemenliği geniş halk kitlelerinden alıp, en zengin %1’lik kesime verdi. Sermaye adeta devleti ele geçirdi. Eşitsizlik hem siyasal sitemin başarısızlığının sebebi hem de bu sistemin sonucu oldu.

 

Geniş halk kitleleri içerisinde, ekonomik ve siyasal sistemin birçok açıdan başarısız olduğuna ve bu iki sistemin de adil olmadığına dair ortak bir görüş oluştu.  Zaman içerisinde, bu adaletsizlik hissi ihanete uğramışlık duygusunun yaygınlaşmasına yok açtı.

 

İnsanların geleceğe yönelik umutları da azaldı. Adaletsizlik, eğitim sisteminde de rahatsız edici boyuta ulaştı. Zengin ailelerin çocukları en iyi anaokullarına, en iyi ilkokullara ve en iyi liselere gidebilmektedir. Bu öğrencilerin en seçkin üniversitelere girme şansı, yoksul ailelerin çocuklarına göre çok daha yüksektir. Üstelik zengin çocukların üniversiteleri bitirdikleri zaman işleri de hazır olmaktadır. Diğerleri ise iş aramaya mahkumdur.

 

Afrika kökenlilerin durumu çok daha vahimdir. Yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. En zengin %1’lik kesimde ise bir tane bile siyahi yoktur.

 

Amerika’nın bugünkü sistemi, çok zengin insanlara servet kazandırırken, Amerikalıların büyük çoğunluğuna yoksulluk, kaygı ve güvensizlikten başka bir şey vermemiştir.

 

Giderek artan sayıda Amerikalı asgari koşullarda yaşamaktadır. Yoksulluk içinde yaşayanların oranı yüzde 16’nın da üzerine çıkmıştır. Aşırı yoksulluk içerinde yaşayanların sayısı 2 milyona ulaşmıştır. 

 

Halkın büyük çoğunluğundaki ekonomik ve siyasal sistemin adil olmadığı hissi bugünlerde Amerika’da yapılan gösterilerin ana sebebidir.

 

MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM EKSİK KALMIŞ

 

Bu eşitsizliklerin sebebi ekonomik dinamikler de olsa, piyasayı esas olarak siyaset şekillendirmiştir. Siyaset, geniş halk kitlelerinin çıkarlarından çok, üst kesimlerdekilerin çıkarını gözetecek düzenlemeler yapmıştır. Seçimlerde hangi sonuç alınırsa alınsın, kim seçilirse seçilsin, kazanan %1’ler olmaktadır. Halk, bu siyasal sistemden ümidini kestiği için bugün sokaklarda hak arama peşine düşmüştür.

 

Öyle anlaşılıyor ki, bir büyük devrim ile kurulan ABD, henüz milli demokratik devrimini tamamlayamamıştır. Demokratik denilen bu siyasal sistem içerisinde, halkın büyük kesimi, kaderlerini seçimlerle değiştiremiyorsa, o ülkede gerçek demokrasiden nasıl söz edilebilir?

 

Bu denli ırk ve renk ayırımın olduğu bir Amerika’da milletleşme sürecinde de sorunlar olduğu görülmektedir. Afrika kökenlilerin ve Hispaniklerin Amerika’nın onurlu, eşit ve başı dik vatandaşları oluncaya kadar tamamlanmış bir milletleşmeden söz etmek zordur.

 

Demokrasiye, adalete inancı kalmamış, siyasal ve ekonomik sisteme karşı güvensizlik duygusu taşıyan, ten renklerinden dolayı aşağılanan insanların hak arama yerinin sokaklar olması doğaldır. Çare, milli demokratik devrimi tamamlamaktan geçer. Eksik olan budur.

 

Bu eksiklik giderilinceye kadar Amerika’daki eylemlerin sona ermeyeceğini hep beraber göreceğiz.