26 Nisan 2021 Pazartesi

 

MİLLÎ HÂKİMİYET GÜNÜNDEN ÇOCUK BAYRAMINA

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul işgal edilmeye başlandı.

İstanbul'un işgali dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa beyanname yayınladı:

"...Bugün İstanbul'u zorla işgal etmek suretiyle, Osmanlı Devleti'nin 700 senelik hayat ve hakimiyetine son verildi. Yani, bugün Türk Milleti medeni kabiliyetinin, hayat ve istiklal hakkının ve bütün istikbalinin müdafaasına davet edildi."

Osmanlı Mebusan Meclisi son toplantısını 18 Mart tarihinde yaptı.

11 Nisan 1920 tarihinde Padişah Meclis-i Mebusan’ı kapattığını ilan etti.

Aralarında hükümet üyeleri ve mebusların da bulunduğu bir heyet Malta’ya sürüldü.

19 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa vilayetlere, livada ve kolordu komutanlarına genelge yayınladı:

"Ankara'da toplanacak fevkalade selahiyete haiz bir meclis için acele seçim yapılması."

23 Nisan 1920 meclisin açılış tarihi olarak belirlendi ve 22 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa bütün vilayetlere tamim gönderdi:

"..23 Nisan'dan itibaren bütün mülki ve askeri makamların ve umum milletin mercii meclis-i mezkur olacağı tamimen arz olunur."

23 Nisan 1920 Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandı.

Toplantıyı en yaşlı üye olarak başlatan Sinop mebusu açılış konuşmasında şöyle dedi:

“Tam istiklal ile yaşamak hususunda yaşamak hususunda kati azimde olan çok eskiden beri hür ve müstakil milletimiz, esaret vaziyetini şiddetle ve kesin olarak reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak büyük meclisinizi vücuda getirmiştir. Bu büyük meclisin ikinci reisi sıfatıyla ve Allah’ın yardımı ile milletimizin iç ve dış tam istiklâl içinde kaderini bizzat eline aldığını ve idare etmeğe başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisini açıyorum.”

TÜRK DEVRİMİ’NİN İLÂNI VE YENİ DEVLET

Şeref Bey, milletimizin iç ve dış tam bağımsızlığı içinde kaderini bizzat elinde aldığını ve idare etmeğe başladığını söylerken aynı zamanda Türk Devrimi’ni de dünyaya ilân ediyordu: Egemenlik artık Türk milletinindi ve ebediyen de öyle kalacaktı.

Egemenliğin Türk milletine geçmesiyle birlikte Anadolu’da yeni bir Türk Devleti de doğmuş oluyordu: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Artık hükumet Meclis’in hükümetiydi. Ordu Meclis’in ordusuydu. Valiler, kaymakamlar Meclis’in vali ve kaymakamlarıydı. Meclis ise Türk milletinin meclisiydi.

23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİĞİN ADIDIR

23 Nisan 1920 Türk tarihinde çok önemli bir gündür çünkü:

Bu tarihte Türk Milleti tebaa olmaktan çıkmış, egemenliği padişahtan almış ve kendi kaderini kendisi belirlemeye başlamıştır.

Kendi evlatlarının kanları ile vatan kıldığı bu topraklarda kulluğu bırakmış, efendi olmuştur.

Yüzyıllarca padişahın olan egemenlik bu tarihte Türk milletine geçmiştir.

Türk Milleti, “medeni kabiliyetinin, hayat ve istiklal hakkının ve bütün istiklalinin müdafaasına” TBMM’de tecelli eden hür iradesi ile devam etmeye başlamıştır.

23 Nisan denince akla gelmesi gereken “Hakimiyet-i Milliye ve İstiklal-i Tam” olmalıdır.

23 Nisan, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Millî Hakimiyet günüydü. Amerikancı Darbe, bayramın adını “23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diye değiştirdi.  Bu değişiklik yapıldıktan sonra “Milli Egemenlik” bir yana bırakıldı ve bu önemli gün çocuk bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Bugün artık 23 Nisan denince akla çocuklar geliyor ve bu önemli gün gerçek anlamıyla kutlanmıyor. Hakimiyet-i Milliye ikinci planda kalıyor, ön plana çocuklar çıkıyor. Hal böyle olunca da 23 Nisan’ın ve millet egemenliğinin önemi halkımız tarafından iyi kavranmıyor ve iyi değerlendirilemiyor.

MİLLİ EGEMENLİĞE VURULAN DARBELER

‘Milli Egemenlik’ emperyalist Batı’nın hiç hoşlanmadığı bir kavramdır. Hakimiyet hep kendisinde olsun ister. Bu amacına da iktidarları belirleyerek, uluslararası antlaşmaları kullanarak, ekonomik ve siyasi baskılar, yaptırımlar uygulayarak ulaşmaya çalışır.

Bu emperyalist Batı, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi oluşumlarla mazlum milletleri nasıl ekonomik olarak kontrol etmek istiyorsa, İstanbul Sözleşmesi gibi bazı belgelerle, ikili antlaşmalarla da siyasi açıdan diğer devletler üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyor. Bağımsızlığımıza alenen darbeler vuruyor.

MİLLİ EGEMENLİK VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

İstanbul Sözleşmesi'nin uygulamasını izleyen bir mekanizma var: GREVIO. Bu GREVİO, sadece izlemiyor, talimatlar da veriyor, hesap soruyor.

GREVIO sözüm ona tarafsız ve bağımsız 10 uzmandan oluşuyor. Sözüm ona diyorum çünkü hazırladıkları rapor tam anlamıyla Türkiye karşıtlığını içeriyor.  

Bu oluşum, Türkiye’nin egemenlik haklarına açık bir şekilde müdahale ediyor. Türkiye’nin bağımsızlığına darbeler vuruyor. Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan bazıları da bu müdahaleleri beğeniyor, devam etsin istiyor.

Oysa Atatürk’ün en çok değer verdiği husus millet egemenliği idi. Onun bir sözünü hatırlatalım:

“Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez.”

Bundan sonra, başta Atatürk olmak üzere, Türk milleti olarak egemenliğimizi kazanmamızı sağlayan tüm öncülere, şehitlerimize, gazilerimize layık olabilmek ve egemenliğimizi iç ve dış müdahalelere karşı koruyabilmemiz için, 23 Nisanları önemine ve anlamına uygun kutlayalım ve çocuklarımızın zihnine Atatürk’ün şu sözünü kazıyalım.

“Hiç şüphe yok, devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz. “

EYUP S. KARAKAŞ

www.eyupskarakas.blogspot.com

16 Nisan 2021 Cuma

 

EMPERYALİZM İLE SAVAŞAN CHP’DEN EMPERYALİZİN UMUDU OLAN CHP’YE

Değerli bilim adamı, gerçek Atatürkçü Prof. Dr. Cihan Dura yeni bir kitap yayımladı. Okunmasını şiddetle önerdiğim bu kitaptan bir pasaj aktarmak istiyorum:

“Başkan John Kennedy’nin, kendisi gibi bir suikast soncu öldürülen kardeşi Robert Kennedy anısına düzenlenen yıllık insan hakları ödülüne Türkiye’den iki kişi uygun görülmüştü. Ödüller 21 Kasım 1997’de Senatör Edward Kennedy tarafından verilecekti. Senatör Kennedy, Türkiye’den ve Türklerden hoşlanmayan, özel hayatı da karanlık olan biriydi. Seçimlere katıldığı Massachussets eyaletinde çok sayıda Rum asıllı seçmen vardı. Onlara hoş görünmek için yıllardır Türkiye karşıtı politikalar izliyordu.

O gün, Kongre’de hazırlanan salonda300’den fazla konuk vardı. Kennedy ve Türkiye’den gelen iki şahıs kürsüde yerlerini aldılar. Bir köşede de çevirmenlik yapacak bir Türk oturuyordu. Edward Kennedy ödül verilecek olan ilk şahsı tanıttı: 35 yaşında, insan hakları savunucusu, “masum” bir avukattı. “Bu masum insan, DEP’lileri ve halkı savunduğu için hapis yattı” dedi ve onu kürsüye çağırdı. Ardından ağır gövdesiyle koltuğuna gömülüp gözlerini yumdu.

Ödül sahibi elindeki yazılı metni okumaya başladı. Türk askerinin sistemli bir şekilde Doğu’daki köyleri yakıp yıktığını, sivil halkı öldürdüğünü, işkence uyguladığını ileri sürdü. Ardından, “Türkiye’nin Kürdistan diye bilinen güneydoğusunda savaş var. Son on yılda 26 bin kişi öldürüldü. Bunların 3 bini siyasi suikast sonucu öldürüldü. Savaş bölgesinde avukatlık yapan bir kişi olarak neler çektiğimi bilemezsiniz” diyerek metni okumayı sürdürdü.

O sırada Edward Kennedy koltuğunda iyiden iyi uyuklamaya başlamıştı. Sanki söylenenler umurunda değildi; önemli olan birilerinin Türkiye aleyhinde bir şeyler söylemesiydi. Konuşmacı da aslî görevini yerine getiriyordu. Yüzüne iliştirdiği ağlamaklı ifadeyle konuşmasını bitirip yerine oturdu.

Peki bu adam kimdi? “Türk ordusunu cinayet ve işkence yapmakla suçlayan, güneydoğumuzu Kürdistan olarak adlandıran, orada savaş olduğunu ileri süren, Amerikalarda Türkiye aleyhine konuşmalar yapıp kendi devletini kötüleyen” bu adam kimdi?

Bu adam bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinin çiçeği burnunda üyesi, aynı zamanda yakın yardımcısı olan, Haziran 2011 seçimlerinde partiden İstanbul milletvekili yapılan Sezgin Tanrıkulu’ydu.”

Sezgin Tanrıkulu bu konuşmayı yaparken yalnız da değildir. Bu ödüle layık görülen ikinci kişi de Şenal Saruhan’dır. O da CHP içinde siyaset yapmaktadır. Milletvekili yapılanlardan birisi de odur. Emperyalizmin mahfillerinde kendilerine rol verilen iki avukat, ikisi de CHP’li…

Tanrıkulu hızını alamamış, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Atatürk’ Tunceli’de katliam yapığını ima eden sözler söylemiş ve CHP adına özür dilemişti.

KILIÇDAROĞLU DA FARKLI DEĞİL

Tanrıkulu böyle de Kılıçdaroğlu çok mu farklı? Bir konuşmasında, Konuşmasında HDP’yi masum ve şirin göstermeye çalışmıştı. Onunla da yetinmemiş, Demirtaş’a şeref madalyası takmıştı.

Sormak lazım: Bu madalyayı Demirtaş’ın hangi hizmeti için takıyorsun?  PKK’nın Mehmetçiğe sıktığı kurşunlar, patlattığı bombalar için mi Demirtaş’a şeref madalyası takıyorsun? Demirtaş’ın eşbaşkan olduğu HDP teşkilatları ve belediyeleri PKK’ya erzak, lojistik, militan sağladığı için mi Demirtaş’a madalya takıyorsun? Bu eylemleri yapanlarda şeref ne arar?

Türk ordusuna madalya yok, Türk polisine madalya yok ama Demirtaş’a var. Yazıklar olsun!

Demirtaş’a madalya takmak, kahraman Mehmetçiklerimize, emniyet mensuplarımıza yapılan bir hakaret değil mi? Türk ordusuna karşı psikolojik bir saldırı değil mi?

KARŞI DEVRİM PARTİSİ

CHP, Türk milletini arkasına alarak, Atatürk’ün önderliğinde, Batı emperyalizmine ve onun yerli işbirlikçilerine karşı savaştı, bir büyük devrim gerçekleştirdi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Cumhuriyetin temeline vatanın bütünlüğü ve milletin birliği koydu. Bu nedenle, vatanın bütünlüğüne, milletin tekliğine yönelik her söz bir karşı devrim ilanıdır.

CHP, bugün Atatürk’ün “Bizi aşağı olmaya mahkûm bir halk olarak tanımakla yetinmemiş olan Batı, yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne yapmak lazımsa yapmıştır” diye anlattığı, başını Amerika’nın çektiği Batı emperyalizminin umudu haline gelmiştir.

CHP, Batı’dan demokrasi, insan hakları dileniyor, Batı’da Türkiye üzerindeki projelerini gerçekleştirmek için Kılıçdaroğlu ve dostlarına güveniyor.  

O Batı ki, vatanımızın bütünlüğüne kastediyor, Mavi Vatanımıza saldırıyor, yer altı ve yer üstü değerlerimize el koymak istiyor, milli birliğimizi parçalamaya çalışıyor.

Hal böyle iken, CHP’yi destekleyen, oy veren ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlayanlar Biden’ın umudu haline gelen CHP’yi hâlâ Atatürk’ün partisi sanıyorlar. Bakalım, yuttukları “Erdoğan düşmanlığı” afyonunun etkisinden ne zaman kurtulacaklar?

31 Mart 2021 Çarşamba

 

ÖZGÜR DÜŞÜNCE YA DA ROBOTLAŞMA

Erich Fromm, çağdaş psikiyatrinin gelişmesine katkı sunan birkaç bilim adamında birisi. Onun en önemli eserlerinden birisi de ‘Özgürlükten Kaçış’ isimli kitabı. Bu kitapta, çağdaş insan için özgürlüğün anlamını ve insanların özgürlükten kaçışlarını ve bunun nedenlerini anlatır.

Fromm, kitabının ‘Robot Uyumluluğu’ bölümünde, milyonlarca kişinin nasıl oluyor da özgürlükten kaçıp, robot gibi yaşadığını anlamamıza yardım ediyor. Okuyalım bakalım:

“Ele alacağım bu mekanizma, çağdaş toplumdaki normal bireylerin birçoğunun bulduğu çözümü oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinde beklediği gibi olur. “Ben” ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. “…Kendi bireysel benliğinden vaz geçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur. Ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir.

“Yalnızlığı yenmenin “normal” yolunun bir robot haline gelmek görüşü, kültürümüzdeki insanın en yaygın görüşlerinden biriyle çelişmektedir. Çoğumuz düşünme, hissetme ve dilediği gibi davranma özgürlüğüne sahip bireyler olarak düşünülürüz. Kuşkusuz bu, çağdaş bireycilik konusundaki genel görüş olmakla kalmamakta, aynı zamanda her birey, kendisinin “kendisi” ve düşüncelerinin, duygu ve isteklerinin “kendisine ait” olduğuna içtenlikle inanır. Bununla birlikte, aramızda gerçek bireyler vardır gerçi ama, ama çoğu zaman bu inanç bir yanılsama, hatta bu koşulların ortadan kaldırılmasına giden yolu tıkaması açısından, tehlikeli bir yanılsamadır.”

Fromm’un robotlaşma olarak isimlendirdiği bu duruma ‘sürüye katılma’ da diyebiliriz. Sürüye katılan koyun özgürce dolaşmaktan vazgeçer ve sürüye katılarak kendisini güvende hisseder. Çoban nereye derse oraya gider. İtiraz etmeden gider, çünkü çobanın kararını kendi kararı sanır ve o bunun farkında değildir.

Uzak, yakın arkadaşlarım, dostlarım var; onlarla konuşuyorum, sosyal medyadan paylaştıkları mesajları, haberleri takip ediyorum. Büyük çoğunluğu, özellikle siyasi konularda, aynı şeyleri söylüyor, sosyal medyadan aynı şeyleri paylaşıyor. Hepsinin de Türkiye konusunda savundukları düşünceler birbirinin aynısı. Ve hepsi bu fikirleri kendilerinin özgün düşüncesi sanıyor. Oysa bu fikirler izledikleri televizyonlardaki konuşmacıların veya okudukları gazetelerdeki yazarların düşünceleri. Bu düşünceleri içselleştiriyorlar ve bir papağan gibi tekrar edip duruyorlar.

Sadece fikirleri aynı değil, duyguları da aynı. Hepsi aynı politikacıyı seviyor ve hepsi aynı politikacıya kızıyor ve aynı politikacıdan nefret ediyor.

Bunların izlediği televizyonlar da okudukları yazarlar da aynı. Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarına bakış açıları ve çözümleri de aynı. Tam bir teslimiyet…

Özgürlükten kaçanların bazıları da cemaatlere katılıyor. Cemaatler tam bir sığınma evi. İnsanlar bir şeyhe bağlanıyorlar; o ne derse doğrusu odur diye kabulleniyorlar. Şeyhin düşüncelerini o kadar benimsiyorlar ki, kendi özgün fikirleri sanıyorlar ve bu düşünceleri şiddetle savunuyorlar.

Özgürlükten kaçanların temel özelliği eleştirel düşünceden uzaklaşmış olmaları. Eleştiri yok, araştırma yok, sorgulama yok, peşin kabul ve benimseme var. Öylesine benimsiyorlar ki, duydukları ve okudukları düşüncelerin başkasına ait olduğunu unutuyorlar ve kendi özgün düşünceleri sanıyorlar.

Eleştirel düşünceden uzaklaşınca kişinin özgün düşünce, duyum ve arzuları da kayboluyor. Bunların yerini, katıldığı sürünün veya bir parçası olduğu robotlar topluluğunun düşünce, duyum ve arzuları alıyor.

Emperyalizm, robotlardan oluşmuş böyle sürüleri kolaylıkla kullanabiliyor ve ülkeye, millete ihanet edecek duruma getirebiliyor. Bunun en iyi örneği FETÖ terör örgütü. 15/16 Temmuz gecesi yaşananları unutmadık.

Türkiye’nin geleceği için, ikinci istiklal savaşını zafer ile taçlandırmamız için ve üretim devrimini gerçekleştirmemiz için özgürce ve eleştirel olarak düşünen, “Müdafaa-i Hukuk” ve “Hakimiyet-i Milliye” ülküsünü benimsemiş kadrolara ihtiyacımız var. Robotlaşmış, sürüye dönüşmüş, emperyalizmin piyonu haline gelmiş, sahte Atatürkçülerden, sahte milliyetçilerden, sahte solculardan, sahte dindarlardan bu ülkeye hayır yok.

 

22 Mart 2021 Pazartesi

 BAĞIMSIZLIĞIMIZA VURULAN DARBE: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Arka arkaya güzel haberler alıyoruz. Birkaç gün önce PKK’nın uzantısı HDP’nin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Savcısı dava açtı. Bugün de İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiği haberi geldi.
Bu iki gelişmeye karşı çıkanlara bakıyoruz, çoğu kendisini Atatürkçü olarak lanse eden insanlar. Çok yanlış; Atatürkçülüğün iki temel ilkesi var: İstiklal-i Tam (tam bağımsızlık) ve Hakimiyet-i Milliye (millet egemenliği).
Emperyalist Batı, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi oluşumlarla mazlum milletleri nasıl ekonomik olarak kontrol etmek istiyorsa, İstanbul Sözleşmesi gibi bazı anlaşmalarla da siyasi açıdan diğer devletler üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyor. Bağımsızlığımıza alenen darbeler vuruyor.
İstanbul Sözleşmesi'nin uygulamasını izleyen bir mekanizma var: GREVIO.
GREVIO sözüm ona tarafsız ve bağımsız 10 uzmandan oluşuyor. Sözüm ona diyorum çünkü hazırladıkları rapor tam anlamıyla Türkiye karşıtlığını içeriyor.
Bu oluşum, Türkiye’nin egemenlik haklarına açık bir şekilde müdahale ediyor. Türkiye’nin bağımsızlığına darbeler vuruyor. Bizim sahte Atatürkçüler de bu müdahaleleri beğeniyor, devam etsinler istiyor.
Bu raporlarda yazılanlardan bazı örnekler verelim de konu daha iyi anlaşılsın:
"Türkiye’nin güneydoğusundaki terörle mücadele operasyonları sırasında kamu ve askeriye tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlalleri iddiaları ışığında, GREVIO, etkilenen bölgelerdeki kadınlar için başta cinsel şiddet olmak üzere ve özellikle bu operasyonlar sonucunda gözaltına alınan veya tutuklanan kadınlar için artan şiddet riskinden endişe duymaktadır."
Dikkat edilirse, PKK’nın alıkoyduğu, dağa kaçırdığı kız çocukları ve kadınlar göz ardı edilirken, asker ve polislerin Kürt kadınlarına şiddet uyguladığı söyleniyor.
Mehmetçiklerimiz ve polislerimize leke sürerek terörü yok etmeye yönelik operasyonlar yasa dışı ilan edilerek durdurulmaya çalışılıyor. Okuyalım bakalım:
“Devletin düşmanı olarak görülen kadınlar veya bu kişilerle bağlantılı kadınlara (anne, eş, kız kardeş, kız evlat olsun) yönetilmiş şiddet dahil, her türlü durumda, yasadışı şiddete başvurmaktan imtina etmesi gerektiği prensibine bağlı kalmasını" (rapordan) tavsiye ediyor.
Bununla da kalınmıyor, güvenlik güçlerimizi tacizci ilan ediyor:
“Ayrıca GREVIO, hükümet kararı ile Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleştirilen askeri operasyonlar ve terörle mücadele operasyonlarında, kadınların taciz, cinsel şiddet ve tehditlere maruz kaldıkları ve tecavüz edilmiş ve/veya öldürülmüş çıplak kadın fotoğraflarının, emniyet güçleri tarafından sosyal medyada korkutma amacıyla paylaşıldığını iddia eden ürkütücü raporlara atıfta bulunur.”
GREVIO bunlarla yetinmiyor, devletin içerisine yerleşerek 15 Temmuz Darbe girişiminde bulunan FETÖ terör örgütü mensuplarının KHK ile ihracına da tepki gösteriliyor:
“GREVIO Türkiye’deki hâkim olan mevcut durumun etkilediği alanları vurgulamıştır. Terörle mücadele tedbirleri, Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki güvenlik operasyonları ve başarısız darbe girişimi sonrası kamu görevlilerinin toplu ihracıyla ortaya çıkan kamu görevlileri kaynağının boşalması gibi çeşitli faktörlerin, kadınların şiddetten uzak yaşama hakkının yerine getirilmesine uygun olmadığını ortaya koymaktadır.”
GREVIO raporunda 13 kez “lezbiyen kadınlar” ifadesi geçmektedir. Sözleşmede sürekli eşcinsellik vurgusu yapılmaktadır. GREVIO raporunda da Türk yetkililerden LGBTI’ye dair bir bilgi gelmediğinden yakınılmaktadır. İstanbul sözleşmesi ile toplumun çürütülmesi hedeflenmektedir:
“Türkiye’de lezbiyen, biseksüel ve trans kadınlar yüksek düzeyde ön yargı ve ayrımcılıkla karşılaşmakta, bu da onları zorla evlendirme ve “düzeltici tecavüz” dahil çeşitli şiddet türlerine karışı kırılgan hale getirmektedir. Mağdurlar, destek hizmetleri ve konukevlerine erişimde de ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadır. GREVIO’ya genel politikalarda LGBTİ bireylere karşı hoşgörüsüzlük ile mücadele veya özellikle kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet ile mücadeleyi hedefleyen politikalarda bu konuları ele almak üzere yetkili makamlarca alınan tedbirler hakkında az bilgi ulaşmıştır.”
Bu yazılanlardan anlaşılıyor ki, GREVIO kendisini Türk makamların üzerinde görmektedir.
SONUÇ
Sözlerimizi TGB'nin tespitleri ile bitirelim:
"1) Kadın mücadelesi emperyalizmin denetim ve dayatmalarıyla verilemez. Türk kadının eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi İstanbul Sözleşmesi’yle değil Cumhuriyet Devrimlerini savunarak verilir.
2) İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim özgürlüğü adı altında erkek ve kadın cinsiyetlerinin ortadan kaldırmakta ve eşcinselliği normalleştirilmektedir.
3) İstanbul Sözleşmesinin uygulamasını denetleyen kurul (GREVİO) Türkiye’nin terörle mücadelesinden rahatsızlık duyan, Eren Bülbül’ün, Bedirhan bebeğin, Şenay Aybüke Yalçın’ın ve onlarca vatandaşımızın katili terör örgütü PKK’ya kalkan görevi gören bir rapor hazırlamıştır.
4) Hazırlanan rapor, İstanbul Sözleşmesi'nin kadın haklarını savunmak amacını değil kadın ve insan hakları düşmanlarını savunmak amacını taşıdığını açıkça göstermektedir.
5) Kadın ve erkek eşitliğini, çürümüş toplum yapılarını dayatan sözleşmelerle değil Cumhuriyet değerlerini koruyarak ve ilerleterek sağlarız.
6) Ayaklarımız vatan topraklarına basıyor. Bu yüzden kendi kanunlarımıza sarılacak ve kendi kanunlarımızı uygulayacağız, 6284’e sarılacağız. Kadınlarımızın, çocuklarımızın, Türk Milletinin bağımsız ve başı dik bir yaşam sürmesi için milli demokratik devrimimizi tamamlayacağız."
Beğen
Yorum Yap
Paylaş

9 Ocak 2021 Cumartesi

 

AMERİKA’A DEVRİME MUHTAÇ

 

Son olaylar gösterdi ki, bazılarımızın hayranlıkla bahsettiği ve orada yaşamak için can attığı Amerika’da, geniş halk kitleleri, hayatlarından ve Amerika’dan hiç de memnun değil. Sıkıntı ve şikayetler büyük olmasa, Kongre binasını basan bu büyük kalabalık toplanmazdı. Olaya Biden-Trump çekişmesi olarak görmek yanlıştır. Bu olayı Trump taraftarlarının sadece seçim sonucunu beğenmemesine bağlamak da doğru değil.

 

Amerika’da geniş halk kitleleri ekonomik ve siyasi siteme isyan ediyor. Her iki sistemin de adil olmadığına dair yaygın bir kabul var. Göstericilerin büyük çoğunluğunun beyazlar olması, hayatlarından memnun olmayanların sadece siyahlar ve İspanyol asıllılar olmadığı da gösterdi.

 

Bu kitle umudunu Trump’a bağlamıştı ama seçim sonuçları onları hayal kırklığına uğrattı ve ümitsizliğe itti. Bu büyük protesto, işsizlerin, açların, evsizlerin, yoksulların tüm dünyada işitilen bir isyan çığlığı oldu. Bu çığlık Amerika’da daha büyük eylemlerin de habercisiydi.

 

Sisteme karşı başlayan bu isyan büyüyerek devam edecektir.

 

LİBERAL EKONOMİ, EŞİTSİZLİK VE YOKSULLUK

 

Amerika’da yıllardır uygulanan neoklasik ekonomi kuramları neoliberal politikaların temelini oluşturmaktadır. Neoklasik iktisat, piyasa denetleme mekanizmalarının kaldırılmasına, sosyal devlet politikalarının azaltılmasına, temel iktisat politikasının aracı olarak doları ve para politikasını belirleyen esas kurum olarak ‘bağımsız merkez bankasını’ öne çıkmasına, sermayenin emek karşısında güçlenmesine, sosyal ilişkilerin piyasa mantığıyla anlamlandırılmasına zemin hazırlıyor. 

 

Büyük sermayenin egemen olduğu bu ekonomik politikalar, Amerika’nın sosyal dokusunu bozdu, her alanda eşitsizlik arttı. Zenginler daha da zenginleşti, yoksulların sayısı arttı. Yoksul kitlelerin karşı karşıya kaldığı sorunlar da giderek büyüdü.

 

Amerika’da insanları isyana iten temel yapıyı şöyle özetlemek mümkün: Zenginler daha da zenginleşmekte, yoksulların sayısı artmakta ve bu yoksul kitle giderek daha da yoksullaşmaktadır. Orta sınıfın gelirleri ya azalmakta ya da aynı seviyede kalmakta ve zenginlerle arası açılmaktadır. Milyonlarca insan sosyal yardımlarla ayakta durmaya çalışır duruma gelmiştir. Emeğin milli gelirden aldığı pay azalırken, sermayenin aldığı pay artmaktadır.

 

SİYASAL SİSTEM ZENGİNE HİZMET EDİYOR

 

Artan eşitsizlik, egemenliği geniş halk kitlelerinden alıp, en zengin %1’lik kesime verdi. Sermaye adeta devleti ele geçirdi. Eşitsizlik hem siyasal sitemin başarısızlığının sebebi hem de bu sistemin sonucu oldu.

 

Geniş halk kitleleri içerisinde, ekonomik ve siyasal sistemin birçok açıdan başarısız olduğuna ve bu iki sistemin de adil olmadığına dair ortak bir görüş oluştu.  Zaman içerisinde, bu adaletsizlik hissi ihanete uğramışlık duygusunun yaygınlaşmasına yok açtı.

 

İnsanların geleceğe yönelik umutları da azaldı. Adaletsizlik, eğitim sisteminde de rahatsız edici boyuta ulaştı. Zengin ailelerin çocukları en iyi anaokullarına, en iyi ilkokullara ve en iyi liselere gidebilmektedir. Bu öğrencilerin en seçkin üniversitelere girme şansı, yoksul ailelerin çocuklarına göre çok daha yüksektir. Üstelik zengin çocukların üniversiteleri bitirdikleri zaman işleri de hazır olmaktadır. Diğerleri ise iş aramaya mahkumdur.

 

Afrika kökenlilerin durumu çok daha vahimdir. Yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. En zengin %1’lik kesimde ise bir tane bile siyahi yoktur.

 

Amerika’nın bugünkü sistemi, çok zengin insanlara servet kazandırırken, Amerikalıların büyük çoğunluğuna yoksulluk, kaygı ve güvensizlikten başka bir şey vermemiştir.

 

Giderek artan sayıda Amerikalı asgari koşullarda yaşamaktadır. Yoksulluk içinde yaşayanların oranı yüzde 16’nın da üzerine çıkmıştır. Aşırı yoksulluk içerinde yaşayanların sayısı 2 milyona ulaşmıştır. 

 

Halkın büyük çoğunluğundaki ekonomik ve siyasal sistemin adil olmadığı hissi bugünlerde Amerika’da yapılan gösterilerin ana sebebidir.

 

MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM EKSİK KALMIŞ

 

Bu eşitsizliklerin sebebi ekonomik dinamikler de olsa, piyasayı esas olarak siyaset şekillendirmiştir. Siyaset, geniş halk kitlelerinin çıkarlarından çok, üst kesimlerdekilerin çıkarını gözetecek düzenlemeler yapmıştır. Seçimlerde hangi sonuç alınırsa alınsın, kim seçilirse seçilsin, kazanan %1’ler olmaktadır. Halk, bu siyasal sistemden ümidini kestiği için bugün sokaklarda hak arama peşine düşmüştür.

 

Öyle anlaşılıyor ki, bir büyük devrim ile kurulan ABD, henüz milli demokratik devrimini tamamlayamamıştır. Demokratik denilen bu siyasal sistem içerisinde, halkın büyük kesimi, kaderlerini seçimlerle değiştiremiyorsa, o ülkede gerçek demokrasiden nasıl söz edilebilir?

 

Bu denli ırk ve renk ayırımın olduğu bir Amerika’da milletleşme sürecinde de sorunlar olduğu görülmektedir. Afrika kökenlilerin ve Hispaniklerin Amerika’nın onurlu, eşit ve başı dik vatandaşları oluncaya kadar tamamlanmış bir milletleşmeden söz etmek zordur.

 

Demokrasiye, adalete inancı kalmamış, siyasal ve ekonomik sisteme karşı güvensizlik duygusu taşıyan, ten renklerinden dolayı aşağılanan insanların hak arama yerinin sokaklar olması doğaldır. Çare, milli demokratik devrimi tamamlamaktan geçer. Eksik olan budur.

 

Bu eksiklik giderilinceye kadar Amerika’daki eylemlerin sona ermeyeceğini hep beraber göreceğiz.

31 Aralık 2020 Perşembe

 2020

Türkiye’nin “Yeniden Asya Açılımını” başlatması;

Karabağ’ın işgalden kurtarılması;

Türkiye’nin Atlantik Sistemi’nden kopup Avrasya’ya yönelmeye başlaması;

Türkiye, İran Rusya işbirliğinin bölgemizdeki sorunları çözmede model oluşturması;

Mavi Vatan kavramının gelişmesi;

Türkiye’ye yönelik Doğu Akdeniz kaynaklı silahlı tehditlerin artması;

ABD’nin Türkiye’yi düşman ilan edip, yaptırımlar uygulamaya başlaması;

Biden’ın Türkiye’deki iktidarı değiştirip yerine muhalefetteki partilerden oluşacak bir iktidar kurmak için çalışacaklarını söylemesi;

Amerika İstihbarat örgütlerinin kontrolündeki Atlantik Konseyi’nin Türkiye’yi haydut devlet (rogue) ilan etmesi;

Türkiye ve KKTC’nin Kıbrıs sorunu için strateji değiştirmeleri ve Kıbrıs’ta iki ayrı devlet olmalı tezini savunmaya başlaması;

Milli savunma sanayiinin hızla gelişmesi. TSK’nın kullandığı silah, araç, gereç ve mühimmatın Türkiye’de üretilmeye başlanması;

PKK’nın bitme noktasına gelmesi;

Covid 19 salgının gelişmesi ve sağlık çalışanlarının olağan üstü gayretler ve fedakarlıklar göstermesi;

Dünyada ekonomik ağırlığın Batı’dan Doğu’ya kayması ve Türkiye’nin bu duruma uyum çalışmalarının başlaması;

İstanbul’dan Çin’e tren seferlerinin başlaması;

ABD’nin dünyanın tek egemen gücü olmaktan çıkması;

Türkiye’de ve dünyada gelir dağılımının ve eşitsizliğin artması;

Türkiye’de işsizlik ve yoksulluğun artması;

“Üretim ve İstihdam” temelli ekonomik sistemin öneminin kavranması ve bu yolda bazı adımların atılması;

İhtiyaç duyduğumuz enerjinin, yerli ve yenilenebilir kaynaklardan temin edilme oranının artması;

Karadeniz’de doğal gaz bulmamız ve çıkarma faaliyetlerine başlamamız;

Covid 19 nedeniyle eğitimin uzaktan yapılması.

 

27 Aralık 2020 Pazar

 

AMERİKA’NIN ELİ KANLI ÖRGÜTÜ: CIA

Mazlum milletler için ‘milli devletler’ onları zalimlerden koruyan birer kale gibidir. Bu nedenle emperyalist Amerika milli devletlere saldırır. Ekonomik, siyasi ve kültürel dayatmalarda bulunur, ülke içinde kargaşa yaratır. İktidarı demokratik yollardan değiştirmeye çalışır, bu yöntemle başarılı olamazsa, darbeler yaptırır hatta askerlerini kullanıp ölüm kusar.

Amerika, sömürmek istedikleri ülkelerde kendilerine hizmet edecek yardakçıları ve işbirlikçileri ne yazık ki kolaylıkla bulur. Bunlar siyaset adamı olur, iş adamı olur, yazar olur; onlar için ne lazımsa o olur. Ülkelerin başına istedikleri yöneticileri getirir, ülkenin istedikleri gibi yönetilmesini sağlar.

Bütün bu faaliyetlerde baş rolde CIA vardır. CIA, Amerika’nın daha doğrusu Amerikan büyük sermayesinin eli kanlı aletidir.

BİSSEL’İN AÇIKLAMALARI

CIA’nın geçmiş dönemdeki önemli isimlerinden birisi olan Bissel, 8 Ocak 1968 tarihinde, hazırladığı bir raporu Harold Pratt Sarayında okumuş. Bissel, bu raporunda CIA’nın farklı ülkelerde yürüttüğü gizli faaliyetleri anlatmış. Faaliyetleri anlatırken onları şöyle sınıflandırmış 

“… Gizli faaliyetlerim amaçları şunlardır: 1. Siyasal tavsiye ve danışmalık, 2. Bir kişiye yardım, 3. Siyasal partilere maddi ve teknik yardım, 4. İşçi sendikaları, işyerleri, kooperatifler dahil özel örgütlenmeleri desteklemek, 5. Gizli propaganda, 6. Kişilerin özel olarak eğitilmesi ve insan takası, 7 Ekonomik operasyonlar, 8. Bir rejimi desteklemek ya da devirmek için girişilen askeri ya da siyasal operasyonlar… 

CIA’NIN YÖNTEMLERİ

Peki ama bu gizli faaliyetleri hangi yöntemlerle uyguluyorlar, şimdi de ona bakalım:

“… Bu bölgelerde gerçekten yapılacak çok iş vardır. Kullanılan teknik ‘sızma (nüfuz) tekniğidir. Bu arada gizli operasyonları hep aynı klasik biçimde yürütülmesini savunanlar, sızma tekniğinden dehşete düşmektedirler, çünkü bu taktiğin uygulanmasında standartlara ve ajan seçme kurallarına uyulmamaktadır. Sızma için herhangi bir kimseyi aylıkla çalıştırma yöntemine başvurulmuyor, daha çok yakın ve dostça ilişkiler kuruluyor (bu ilişkileri geliştirmek için para bazen teklif ediliyor, bazen edilmiyor)…” 

CIA’NIN AMAÇLARI

Kullanılan yöntemler bunlarmış. CIA’nın bu yöntemleri uygulamaktaki amacı neymiş derseniz, onu da Bissel anlatıyor:

“… İç kuvvet dengesine müdahaleler etmenin amacı gizili operasyonlar yoluyla daha etkili, daha kudretli ve belki de daha akıllı müttefikler edinmektir. Genellikle bu yöresel müttefikler yardımın geldiği kaynağı belirler, ama ne onlar ne Birleşik Amerika bunu kamuoyuna açıklayamaz. Gizli propaganda ve belirli ekonomik faaliyetlerde kullanılacak ajanlar, paralı görevliler olabilir. Ama daha büyük ve önemli müdahaleler için müttefiklerimiz kendi ideoloji ve amaçlarına bağlı olmalıdırlar…”

“İç kuvvet dengesini değiştirmek” ifadesinin anlamı belli; iktidarı değiştirmek! Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeyi egemenliği altına almak isterse, ilk yapacağı şey, uzlaşacağı bir yönetimi demokratik yollardan(!) iktidar yapmaktır. Bunu seçim yolu ile başaramazsa, sıra darbelere ve askeri müdahalelere gelir.

CIA’NIN KULLANDIĞI ARAÇ VE KİŞİLER

Türkiye’de nasıl oluyor da Atatürkçüler, ulusalcılar, Türkçüler ve siyasal İslamcılar bir araya gelip Biden’ın iktidar umudu haline geliyor? Sorunun cevabını Bissel’in şu ifadelerde bulmak mümkün:

“… Kuruluş (CIA) bu biçim çalışmalarda kullanabileceği kişi ve araçları bulmakta şaşılacak derecede başarılı olmuştur. Yöresel bir müttefiği inanmadığı bir amaç uğrunda çalışmaya zorlamak bütün operasyonun etkisi azaltabilir, hatta tamamen mahvedebilir. Öğrenci, işçi ve kültür topluluklarına yapılan yardımların amacı onların faaliyetlerini yönetmek değil de belirli bir tarafa doğru yöneltmek, onları daha kuvvetlendirmek ve daha etkili bir hale getirmektir.”

Net olarak anlaşılıyor. Öğrenci, işçi ve kültür topluluklarından (siz bunlara siyasi partileri de katın) yararlanıyorlar; bunların sağcı, solcu, ulusalcı, siyasal İslamcı olup olmadıklarına bakmıyorlar. Bunların işlerine, faaliyetlerine karışmıyorlar ama onları belirli bir tarafa doğru yönlendiriyorlar. Nedir o taraf? Amerikan politikalarına hizmet.

Bissel, “…onları daha kuvvetlendirmek ve daha etkili bir hale getirmektir” demiş, Biden’da şöyle söylüyor:

"Bence ona (Erdoğan'a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla (muhalif liderlerle) doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz…”

CIA’NIN DEVŞİRMELERİ

Devam edelim Bissel’in raporuna:

“… Diğer taraftan, zor ve zaman gerektiren bir çalışma olmakla beraber, bu ülkelerde resmi olmayan bir gizli operasyon merkezi kurmamız hem mümkün hem de faydalıdır. Bunun gerçekleşmesi için özel örgütlerden yararlanmalı ya da böyle örgütler kurulmalıdır. Bu kuruluşların personeli Amerikalı olmayacağından o toplumlara daha fazla karışabilecekler, Birleşik Amerika’nın adı faaliyetlere resmen karışmamış olacaktır…”

“… Birleşik Amerika, doktrinine inandırılan ve eğitilen o ülkelerin yurttaşlarından daha fazla yararlanmalıdır. Bu kimseler zamanla Amerikalı personel kadar güvenilir ve sadık (devşirme) olabilir. Latin Amerika, Asya, Afrika ülkelerine eğildiğimiz bu sıralarda, oradaki Amerikan yurttaşlarının faaliyetlerinin sınırlı olduğunu unutmamalıyız. Önerilen ilk değişiklik oralarda resmi olmayan bir gizli faaliyet sistemi kurmaktır. Sonra yabancı uyruklu yurttaşlardan (yani o ülke halkından) ne kadar yararlanabileceğimizi denemeliyiz.

Uzun söze gerek yok, çok değil daha birkaç hafta önce, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği internet sitesinden “Türkiye-ABD bağlarının ve demokratik değerlerin güçlendirilmesi” başta olmak üzere 4 konuda faaliyet gösteren derneklere, vakıflara ve meslek kuruluşlarına 5 bin dolar ile 50 bin dolar arsında hibe yardımı yapılacağını açıkladı. Bu hibelerin neden yapıldığı da Bissel’in raporundan anlaşılıyor.

CIA’NIN MÜTTEFİKLERİ

Raporun bir yerinde şöyle deniyor:

“Başlıca görevimiz (CIA’nın) müttefik bulmak, -hem kişi hem örgüt- onlarla ilişki kurmak, aynı ilkeler için çalışmalarını sağlamaktır.”

Biraz geriye gidelim, aylar önce Amerikan devletini önemli bir kurumu olan Rand Corporation’ın Amerika-Türkiye ortaklığının geleceği ile ilgili olarak “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” (Turkey's Nationalist Course) başlıklı bir rapor yayınladı.

Rapor, bir yandan Türkiye’nin milliyetçi bir rota takip etmeye başladığını ve Amerika ve NATO’dan uzaklaştığından söz edip bu durumdan duyulan rahatsızlığı yazarken, diğer yandan da Amerika’nın ümidini üç muhalefet partisinin 2023’te iktidar olmasına bağladığını anlatıyor.

Ne dersiniz? CIA müttefiklerini bulmuş mu acaba?

CIA’NIN POLİTİKACILARI

CIA’nın marifetleri bu kadar da değil. Bakın Bissel ne diyor:

“Gizliliğin şart olmadığı olaylarda bile, daha çabuk ve resmi olmayan bir biçimde başlatılacağı için, bazı operasyonlar CIA kanalıyla gerçekleştirilebilmiştir. Bunun bir örneği ilerde ülkesinde etkili bir siyasal lider olacağı tahmin edilen politikacıları saptayıp Amerika’yı tanımaları için uygulanan programlardır.”

ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu (The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State) var.  “Amerika’yı tanımaları için uygulanan programlar” büyük oranda İşte bu büroda sürdürülüyor. Bu büroda eğitim almış 300’ün üzerinde politikacı kendi ülkelerinde devlet başkanı, başbakan ve bakan olmuş. Demek ki CIA seçimin iyi yapıyormuş. Sayın Abdullah Gül’de bu okulda eğitim alanlardan…

CIA’NIN İKTİDARI DEĞİŞTİRME PLANLARI

Gelişen olaylardan, Rand Corporation’ın (siz ona CIA da diyebilirsiniz) raporundan ve BİDEN’ın sözlerinden anlıyoruz ki, Amerika Erdoğan’ı iktidardan düşürmekte kararlı. Bunu da ülke içindeki” müttefikleri aracılığı ile yapmayı planlamışlar ve uygulamaya koymuşlar. Kimdir bu müttefikler derseniz sıralayalım:

Kraliçenin şövalyesi Gül, FETÖ’nün kasetinden mamul, sözüm ona Atatürkçü Kılıçdaroğlu; sözüm ona milliyetçilerin, Türkçülerin, Turancıların ablası Akşener; sözüm ona dini bütünlerin bilge adamı Mollaoğlu; Apo’nun heykeltıraşı, vatan, millet bölücüsü Demirtaş; Amerika’nın Ankara’daki adamı Davutoğlu ve Para babalarının tahsildarı Babacan.

TÜRKİYE GEMİSİ AVRASYA ROTASINA GİRDİ

Şunu Biden’ın ve herkesin anlaması lazım: Türk milleti, Amerika’nın dolayısıyla Atlantik sisteminin gerçek yüzünü görmüş ve yüzünü Avrasya’ya çevirmiştir. Amerika’nın Türkiye’de iktidarı belirleme gücü kalmamıştır. Türk milleti asla buna izin vermez. Amerika bu topraklarda yenilmiştir. Biden’ın ümidini bağladığı güçlerin iktidar olma şansı kalmamıştır.

Atlantik sistemi, Türkiye’yi yıllardır sömürüyor. Vatan bütünlüğümüze kastediyor. Mavi vatanımızı elimizden almak istiyor. Bizi soykırımcı ilân ediyor. Onun için diyoruz ki, Atlantik devri kapanmıştır. Geleceğimiz Avrasya’dadır.

Türk milleti anlamıştır ki, Atlantik sistemi içinde kalarak vatan bütünlüğümüzü korumaya ve ihtiyaç duyduğumuz üretim devrimini yapmamıza imkân yoktur. Bu nedenle, Türkiye gemisi, kendisini bağlayan zincirleri kırmış ve Avrasya’ya doğru hızla ilerlemektedir. CIA’nın oyunları Türkiye’yi yolundan alıkoyamaz.