21 Mart 2025 Cuma

 EKONOMİDE SON GELİŞMELER VE SÖMÜRÜ DÜZENİ

Oğlumun Amerikalı arkadaşı anlatmış: “Ben paramı Türk Lirası’na çevirdim ve Türkiye’de faize yatırdım. Çok para kazanıyorum. Tek korkum doların aniden değer kazanması. Türkiye’de Dolar çok değerlenirse TL’den çıkıp dolara dönünce zarar ederim demiş.”
Aylardır faiz oranı yüksek, dolar ise çok az değer kazanıyor. Yabancı yatırımcılar dolar bozdurup, faizden para kazanıp sonra dolara dönünce çok kâr ediyor. Bu nedenle bir süre daha doların aşırı değer kazanmasını istemezler.
Bu bizi sömürenlerin sadece bir yöntemi, dahası da var. Borsa manipülasyonları ile de çok para götürüyorlar. Türkiye’de borsa 1970 darbesinden sonra, Özal döneminde liberal ekonominin bir gereği olarak kuruldu ve o günden bu güne küçük yatırımcıdan büyük fonlara milyarlarca lira para aktı gitti. Son iki günde borsadaki kayıp %10’a ulaştı. Daha da düşünce yabancılar geri dönecek ve ucuza aldıkları hisseleri pahalıya satıp kâr edecekler.
Türkiye yıllardır cari işlem açığı veriyor. Bu açığı borçla kapatır ve borca da yüksek faiz öder. Hem bu açık yüzünden hem de açığı kapatmak için aldığı borca ödediği yüksek faiz nedeniyle sürekli para kaybeder.
Bir diğer sömürü aracı da kâr transferi. Yabancılar Türkiye’de satın aldıkları işletmelerin kârlarını kendi ülkelerini aktarırırlar. Bu yolla da milyarlarca dolarımız yurt dışına çıkar. Ne yazık ki, Türk yatırımcılar da Türkiye’den kazandıklarını yurt dışına taşıyorlar. 1980 sonrası uygulanmaya başlayan liberal ekonomide sermaye serbest olarak geliyor, serbest olarak gidiyor ve bu durum o günden bu güne devam ediyor.
İktidarın uyguladığı ekonomi politikaları Türkiye’yi sömürenlere fırsat sağlıyor. Bu politikaları savunmak, sömürü düzenini savunmaktır. Son olayları değerlendirirken bu hususlar dikkat etmek gerekir.
Yabacılar için önemli olan İmamoğlu değil, bu düzenin devam etmesidir. Onlar için Mehmet Şimşek İmamoğlundan daha önemlidir.
Bize birşey yapamazlar demek doğru değil. Daha ne yapsınlar?
EYUP S. KARAKAŞ

15 Mart 2025 Cumartesi

 OSMANLI’DA TIP EĞİTİMİ VE 14 MART TIP BAYRAMI

Osmanlı’dan önce tıp eğitimi Anadolu'nun farklı kentlerinde kurulmuş olan darüşşifalarda verilmekteydi. Bunlardan bazılarını sıralayalım:

Mardin: Emineddin (H.502-516/ M.1108/9-1122/23)

Kayseri : Gevher Nesibe (H.602/ M.1205-6)

Sivas: İzzeddin Keykavus (H.614/ M.1217-18)

Mardin: Necmettin Gazi (H.619/M.1222)

Divriği: Turan Melik (H.626/ M.1228-29)

Çankırı: Cemaleddin Ferruh Darüşşifası (H.633/ M.1235)

Kastamonu Pervaneoğlu Ali Darüşşifası (H.671/ M.1272-73)

Tokat: Muineddin Pervane Darüşşifası (13.yüzyıl son çeyreği başı)

Konya: Kemalettin Karatay (H.653/ M.1255)

Kastamonu: Atabey (H. 672/ M.1273)

Amasya: Amber bin Abdullah (H.708/ M.1308-9)

Osmanlı devleti kurulduktan sonra bunlara ek olarak Amasya Darüşşifası (1309), Fatih Darüşşifası (1470), Süleymaniye Darüşşifası (12 Mayıs 1556) hizmet vermeye başlamış.

TIP EĞİTİMİN DURUMU

Tıp eğitiminin durumunu  Şanizade Ataullah’ın (!771-1826) Tarih-i Şanizade isimli eserindeki şu ifadeden anlaşılıyor:

"..Müslümanlardan hiç kimse bu yüksek fenne hevesli olmayıp Süleymaniye Tıbhâne’sinde yalnız hocalık vazifesine ve Tımarhane tabipliğine kanaat eder bazı çehresiz ve battal adamlardan başka kimse kalmayıp, Osmanlı memleketinde değil  yeni hekimliği hatta eski tababeti dahi okuyup öğretecek hiç kimse kalmamakta bir zamanlar hekimleri oldukça çok diye anılan ve sayılan şehirlerden İstanbul’da şimdiki halde Hırvat gemici vesair ırgat bozuntusu bir alay cahil tabib ellerinde kalıp.." diyerek üzüntüsünü açıklıyordu.”

TIPHÂNE-İ AMİRE’NİN AÇILIŞI

19. Yüzyıl’ın başında Mustafa Behçet Efendi 21 yaşında Hekimbaşı olur. İki tıp mektebinin açılmasını sağlar. Biri, 1805 yılında Kuruçeşme'deki Rum okullarının içinde açılan "Rum Tıb Mektebi" diğeri de 1806 yılında Kasımpaşa'da açılan "Tersane Tıbbiyesi" idi.

Tıphâne-i Amire onun 3. kere hekimbaşılığı yaptığı dönemde açılır.

Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da padişaha art arda üç takrir (dilekçe) vererek yeni tıp okulunun kurulmasının amacını açıklamış ve okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklif yapmış.

Mustafa Behçet Efendi ‘ye göre yeni tıp okulunun açılmasının iki amacı var: Orduya hekim ve cerrah yetiştirmek, Müslüman hekim yetiştirmek.

14 Mart 1827 tarihinde ilk tıp okulu «Tıphane-i âmire» adı altında açıldı. 1828’de «Tıphane-i Cerrahhane» adı ile yeni bir okul daha açıldı. 1836’de bu iki okul birleştirildi.

Tıbhâne-i Amire 1827’den 1836 yılına kadar Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda gündüz eğitim yapıyordu. 1836 yılında Sarayburnu'ndaki askeri kışlaya (Otlukçu Kışlası) taşındı.  Ayrı bir binada eğitim göre burda Tıbhâne-i Cerrahhâne ile birleşti  ve Otlukçu kışlasında eğitim yatılı hale getirildi.

Daha Sonra Galatasaray’daki Enderun ağaları okuluna taşınmasına karar verilmiş. Galatasaray’daki bu binalar Hekimbaşı’nın istediği şekilde düzenlenmiş ve Tıbbiye bu binaya taşınmış. Bu binanın 17 Şubat 1839 da açılışı yapılmış. Bu okula "Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane" adı verilmiş.

O yıl eğitimde yeni bir düzenleme yapılmış ve eğitim dili Fransızca’ya çevrilmiş, mektebe reayadan da öğrenciler alınmaya başlanmış.

Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin açılışında  Sultan Mahmut bir konuşma yapmış:

«Bu yüksek binaları Tıp okulu şeklinde düzenleyerek adını Mekteb-i Tıbbîye-i Adliye-i Şahâne koydum. Burada insan sağlığının hizmetine çalışacağından bu okulu diğerlerinden üstün tuttum. Tıp fenni burada Fransızca öğrenilecektir.»

«.. Halbuki bizim beklemeye vaktimiz olmadığı gibi, yurdumuz ve ordularımızın büyük ihtiyacı olan hekimleri biran önce yetiştirmek ve Türkçeye çevirerek Tıp kitaplarını meydana getirmek zorundayız. Size Fransızca okutmaktan maksadım Fransızca dili değildir. Hekimlik fennini öğrenip yavaş yavaş yurdumuzun her köşesine yaymaktır.»

Avusturya’dan getirilen Charles Ambroise Bernard’ı eliyle göstererek;

«Bu zatı sizin için özellikle getirdim. Avrupa'nın birinci sınıf hekimlerinden olup gayet yetenekli ve bilgili bir kişidir. Kendisinden ve öteki hocalardan hekimlik öğrenin ve yavaş yavaş Türk dili üzerine bu ilmi yayın. Çünkü yabancı olarak ve tabip sıfatıyla birçok ne idüğü belirsiz kişilerin yurdumuzda yerleşmesinden, şurada burada şarlatanlık yapmalarından memnun değilim.»

OKUTULAN DERSLER VE KİTAPLAR

Tıbhâne’de şu dersler  okutuluyordu: Osmanlı Dil Grameri, Arapça, Fransızca, Fizik, Kimya, Zooloji, Botanik, Fizyoloji, Anatomi, Askeri Cerrahi, İç ve Dış Hastalıklar, Doğum.

Okutulan kitaplar Fransızca idi:

-ELEMENT DE BOTANİQUE EI’ ECOLE DE MEDICINE IMPERIAL DE

GALATA SERAI (1842) / BOTANİK KİTABI

-PHARMACOPEE MILITAIRE OTTAMANE/FARMAKOPE KİTABI(1844)

-LES BAINS DE BROUSSE, EN BITHNINE// BURSA BANYOLARI(KAPLICA

RİSALESİ)(1842)

-PRECIS DE PERCUSSION ET D'AUSCULTATION À L'USAGE DE SES

LAÇONS (1843) /PERKÜSYON KİTABI

Dr. C.A. Bernard’ın PRÉCIS DE PERCUSSION ET D’ANSCULTATION A I’USAGE DE SES LAÇONS kitabının;

1-12 sayfalarda oskültasyon ve perküsyonun çok önemli olduğunu söylediği  solunum organlarının başlıca hastalıklarının (catarrh, laryngite, bronchite, bronchestatie, pneumonie, akciğer ödemi, amfizem, tüberküloz, akciğer kanamaları, gangren, plörezi hidrotoraks, pnömotoraks) anatomopatolojik karakterleri anlatmaktadır.

12-21 sayfalar perküsyona ayrılmıştır. Bu kısımda perküsyon percussion immediate, percussion mediate, percussion sesleri, (açık, mat, timpanik gibi) açıklanmıştır.

21-30 sayfalar oskültasyon hakkında genel bilgilere ayrılmıştır.

30-39 sayfalarda solunum oskültasyonu üzerinde bilgiler verilmektedir. Solunum sesleri başlıca 3 gruba ayrılmaktadır. “vesiculaire, bronchique, indetermine” Kitapta bu raller hakkında geniş bilgiler vardır.

40-57 sayfalar solunum yolları hastalıklarında perküsyon ve oskültasyona ayrılmıştır. Örnek olarak, catarrh, bronşit bronşektazi, pnömoni, akciğer ödemi, amfizem, tüberküloz, hemorajik  infarktüs, gangren, plörezi, hidrotoraks ve pnömotoraks üzerinde durulmuştur.

57-68 sayfalar dolaşım organları hakkında genel bilgiler içermektedir.

68-90 sayfalar kalp seslerini detaylı olarak inceleyen kısımdır.  Kalp kaviteleri, büyük arterler ve perikard ayrı ayrı incelenmiştir.

Son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tespit edilerek, imtihan edilmiş ve başarılı olanlar askeri hastaneler veya ordunun tabur ve alaylarına ‘muavin tabip’ unvan ile tayin edilmiş.

Bu muavin tabipler bir hekimin gözetiminde birkaç sene hizmet ederek tecrübe sahibi olduktan sonra, başka hekime bağlı olmadan hasta bakmaya ve ilaç yazıp vermeye yetkili olarak ‘müstakil tabip’ oluyorlardı.

Bu öğrencilerin başarılı olanlar› Mirliva (albay), ikinci derecede başarılılar kaymakam rütbesiyle gereken yerlere tayin ediliyordu.

1857 yılında Tıbbiye’de özel bir sınıf açılmış.

"Mümtaz sınıf" okulun kabiliyetli çalışkan öğrencilerinden seçilmişti. Burada amaç Türkçe tıp eğitimine geçilmesi için tıp kitaplarını Türkçeye tercüme edecek bir ekip oluşturmaktı.

SİVİL TIBBİYE

Osmanlı Devleti’nin hekime olan ihtiyacı göz önüne alınarak 2 Ocak 1867 tarihinde Türkçe tıp eğitimi yapan "Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye" (Sivil Tıp Mektebi) açıldı.

1870 yılında da Askeri Tıp okulunda dersler Türkçeleşti. 1878 yılında şimdiki Sirkeci tren istasyonu yakınındaki Demirkapı’daki askeri kışlaya taşınıldı.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİ

1894 yılında Sultan II. Abdülhamit'in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye binası inşa edilmeye başlandı. 6 Kasım 1903’de bu binaya taşındı.

1909 yılında askeri ve sivil tıbbiye okulları birleştirilerek ismi "Darülfünun Tıp Fakültesi" oldu.

Darülfünun Tıp Fakültesi mezunları şöyle yemin ediyorlardı:

“Mûmâ ileyh, veliyy-i nimet-i a’zam ve akdesimiz padişah-ı hılâfetpenâh es-Sultan el-

Gâzi Abdülhâmit Hân-ı sâni efendimiz hazretlerine sadâkatla ifây-ı hizmet edeceğine ve

gerek zengin olsun ve kangı milletten olursa olsun davet edildiği hastalara iffet ve hüsni

edep vechile ve tedaviye müsâreat ve teşhis ve tedavi marazlarında kemâliyye itina ve

dikkat eyleyeceğine ve kasden iskât-ı cenin(çocuk düşürmek) içün hiçbir bahane ilâç

vermeyeceğine ve askeri aileleri hastaları tarafından celp ve davet olundukta icâbetle

meccânen ve tekâyüddât-ı kâmile ile tedavi edeceğine ve muhtâcîn ve fukaranın inkisârı

kulûbuna cür’et eylemeyeceğine ve ağır hastalarda konsülteye sahîhan ihtiyaç görürse,

meşverete mutemedi olan etıbbâyı hâzikayı davet edeceğine (ve itâsında kemâl-i ihtiyaç

ve tefekkürle davranacağına ve eşya yı mîriyeyi hüsn-i muhafaza eyleyeceğine (devlet

malını güzelce koruyacağına) ve muayenelerde ve rapor tahrîriinde istikamet ve

dikkatten inhiraf etmeyeceğine (raporun hazırlanmasında doğrudan yapmayacağına) ve nizamât ve kavânine itaat söyleyeceğine yemin etmiştir.”

TIP EĞİTİMİNDE 1912-1922 DÖNEMİ

Tıp eğitiminde önemli bir dönem de 1912-1922 yıllar arasındaki on yıldır. Bu dönemi üçe ayırmak gerekir: Balkan Harbi,  I. Cihan Harbi Mütareke dönemi.

1912 yılında Balkan Savaşı Başladı.

1912 yılının Ekim ayında seferberlik ilan edildi. Bu tarihte Darülfünun Tıp Fakültesi’ndeki derslere de ara verildi.

Hocalar ve son sınıftaki hekim adayları askeri birliklere atandılar.

Tıbbiye binasının her yeri hastaneye çevrilmişti.  Klinik yataklar yaralılara kâfi gelmeyince dershaneler, koğuşlar hatta koridorlar bile hastane görevi görmeye başladı.

I CİHAN SAVAŞI

Tıp Fakültesinin 1 yıllığına kapatıldığı ilan edildi.

Hocalar gereken cephelere gönderilmiş, Tıbbiye son sınıf öğrencileriyle 3. 4. 5. sınıf öğrencileri askeri birliklerde görevlendirilmişlerdir.

Son sınıfın en çalışkan ve bilgili öğrencileri Kafkasya cephesine gönderilmiş. Orada çoğu tifüs hastalığından ölmüştür.

Fakülte gene “Mecruhin” yaralılar hastanesi ve Hilal-i Ahmer Hastanesi oldu.

Birinci Dünya Savaşı boyunca toplam 765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düştü ve geri dönmedi. 1915 yılında Tıbbiye' ye kaydolan 1. sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale'de şehit düştü ve bu nedenle de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1921 yılında hiç mezun veremedi.

MÜTAREKE DÖNEMİ

Tıbbiye 1916’da  eğitime tekrar başladı.

İtilaf Devletleri askerleri 13 Kasım 1918’de İstanbul'u işgal etti. 21 Kasım 1918’de Meclis-i Mebusan feshedildi. Aralık 1918’de Tıbbiye binası da işgal edildi.  Haydarpaşa’daki tıp eğitimi İngiliz askerlerinin 5 sene sürecek işgal dönemine girdi.

İngilizlerin, Haydarpaşa'daki binaya da el koymalarına Fakülte Reisi Âkil Muhtar Bey  muhalefet etmiş.  Tıp Fakültesi öğrencileri de karşı durmuşlar. Fakültede Hocaların bir bölümü Malta'ya sürülmüş.

Öğrenciler,  Haydarpaşa'daki binanın iki kulesi arasına Boğaz’daki işgal gemileri arasına çok büyük bir bayrak asmışlar.

14 MART TIP BAYRAMI

Tıp Bayramı ilk defa 14 Mart 1919 da böyle bir ortamda kutlanmış.

Beyazıt’ta Darülfünun Konferans salonunda Kutlanan Tıp Bayramına; o günkü Tıp Fakültesinin önde gelen hocalarından Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer, Dr. Akil Muhtar, İstanbul’daki hastanelerin hekimleri, Tıp öğrencileri katılmış.

Kızılhaç temsilcileri ve basının da davet edildiği toplantıda Söz alan Dr. Memduh Necdet Bey “İstanbul bizimdir, çünkü şehitler ve tarih, buradadır, Halife ve Hakan yatağı burasıdır” diyerek sözlerini bitirirken salon alkışlarla inler. Tıbbiye mesajını vermiştir. Kutlama işgale karşı sert bir tepkiye dönüşür.

TIBBİYELİ ÖĞRENCİLERİN ‘İSTİKLAL’  KARARLILIĞI

Öğrenciler, Sivas Kongresi’ne katılmak, desteklerini bildirmek istiyorlardı. Okulun hamamında toplandılar, Sivas kongresine katılma kararı aldılar.

Herkes gitmek istiyordu, büyük sorun yol parası bulmaktı, ancak üç kişiyi gönderebileceklerdi. Yapılan oylama ile üç kişi seçildi; Hülagu, Yusuf (Naci Ceylan), Hikmet (Mehmet Boran) beyler. Fakat 15 lira toplanabilmişti ve bununla yalnız Hikmet Bey gidebilecekti.

Mustafa Kemal’i ve kongrede alınan kararları desteklediklerini bildiren mektup hazırlandı.

Sivas Kongresinde, Tıbbiyeli Hikmet, manda tartışmalarından rahatsız olduğu için söz alır ve şunları söyler:

”Paşam! Temsilcisi bulunduğum tıbbiye, bağımsızlık savaşımızı başarmak için açtığınız çalışmalara katılmak üzere beni gönderdi. Amerikan mandasını kabul edemem. Kongre bu yolda bir karar verecek olsa bile, bunlar kim olursa olsun, bütün gücümüzle karşı çıkarız. Varsayalım ki, Amerikan mandasını siz de onayladınız. Size de karşı geliriz. Sizi kurtarıcı değil, vatan batırıcı sayarız. Tel’in ederiz.”

Mustafa Kemal bu sözlerin üzerine “Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” der ve Tıbbiyeli Hikmet’e dönerek:

“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyordum. Biz mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm” der.

Tıphâne-i  Amire’nin kuruluşundan 94 yıl sonra, Tıp Bayramı 14 Mart 1921’de Kadıköy’de Hale sinemasında tekrar kutlanır ve 14 Mart kutlamaları gelenek halini alır.

 

11 Mart 2025 Salı

 

AMAN DİKKAT!

Daha önce yazmıştım, konu önemli olduğu için tekrar yazıyorum. Hızla Sevr'e doğru gidiyoruz.

Batı’nın emperyalist güçleri Sevr Antlaşması’ndaki 62. 63 ve 64’üncü maddelerde iki hususu bize dayatmışlardı: Birincisi, Fırat’ın doğusunda Kürtler yaşamaktadır ve ikincisi Kürtlerin Fırat’ın doğusunda devlet kurma hakları vardır. Biz bunları reddettik ve Lozan Antlaşmasını onlara imzalattırdık. Antlaşma imzalandıktan sonra, Lord Curzon İnönü’ye “Ne istediysek reddettiniz. Biz bunları cebimize koyuyoruz, zamanı gelince cebimizden çıkarıp size göstereceğiz” demişti.

 

Özellikle 1960 yıllardan sonra dediklerini yapmaya başladılar. Hedeflerine varmak için öncelikle bize Güneydoğumuzda ve Irak ve Suriye’nin Fırat’ın doğusunda kalan kısımlarında Türk ve Arap milletinden başka  Kürt milletinin yaşadığını kabul ettirmek için faaliyetlerini artırdılar. PKK’ya verilen bir görev de buydu. Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu Türk ve dünya kamuoyuna kabul ettirmek. PKK bunu silahlı propaganda usulleri ile yaptı ve başardı. Bu hususun kabul edilmesiyle PKK’nın silahlı eylem yapmasında gerek kalmadı; artık kendisini feshedebilirdi.  

 

Sıra geldi Kürt devletine. Bir devlet için üç şey lazım: Millet, toprak ve egemenlik. Millet oluşturuldu. Toprak ise Türkiye, Irak ve Suriye’nin Fırat’ın doğusunda kalan kısmı olarak çok önceden Sevr’de belirlenmişti. Geriye bir tek egemenlik kalıyor. Amerika ve İsrail’in acelesi yok; bu hedefe de adım adım gidecekler.

 

Irak ve Suriye’de fiilen iki Kürt özerk yönetimi oluşmuş durumda; sıra Türkiye'de. Türkiye’de bunu sağlamak için askeri güç yerine yumuşak güç kullanıyorlar. Siyasi partiler, dernekler, cemaatler, medya, sosyal medya bu özerk yönetime giden yola sürekli taş döşüyor. Suriye'de oluşan özerk yönetimi halktan gizlemeye çalışıyorlar. PKK'nın silah bırakmasını temel amaçlarından vazgeçtiği şeklinde anlatıyorlar. Anayasa, yasa değişiklikleri istiyorlar. Türkiye’nin Kürt sorunu var, bu sorun ancak mecliste çözülür diyorlar. Yerel yönetimlerin yetkileri artırılsın, ana dilde eğitim gelsin gibi sonu özerkliğe varacak isteklerde bulunuyorlar. Bütün bunların sonunda yerel özerklik geleceğini biliyorlar.

 

Amerika ve İsrail, Türkiye bu tuzağa düşerse ve  özerk yönetim oluşursa, üç özerk yönetim birleşir ve Kürt devleti kurulur hesabını yapıyorlar ama bu hesap Türk milletinin gerçek milliyetçi ve Atatürkçü evlatları tarafından bozulacaktır; buna inanıyoruz.

9 Mart 2025 Pazar

AVRUPA’YA JANDARMA OLMAK

Önce Erdoğan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği düşünülemez” dedi. Arkasından Fidan “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” dedi.
Peki Avrupa kimi düşman görüyor? Rusya’yı. Yani biz Rusya’ya karşı Avrupa’yı koruyacakmışız.
Sabancı Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada George Soros “Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü ordusudur” demişti. Demek ki Avrupa uğruna Mehmetçiklerimizin kanını sermaye yapacağız. Geçmişte de NATO’ya girmek için Kore’de bu sermayemizi kullanmıştık. NATO’ya girince de SSCB’ne karşı NATO’nun güney kanadını korumak için, yani ABD’nin güvenliği için görev yürütmüştük.
Rusya’ya karşı kalkan olmaya kalktığımız Avrupa bizim için ne düşünüyor ve ne kadar dost? Avrupa Parlamentosu kararlarının bazılarını hatırlarsak bu sorunun cevabını vermiş oluruz.
AVRUPA’NIN İSTEKLERİ
“Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti’nin topraklarının %37’sini yasadışı olarak işgal etmektedir”
“Avrupa Parlamentosu Türk Hükümetine Kuzey Kıbrıs’taki işgal güçlerini geri çekme çağrısında bulunur.”
“AP 1915-17 olaylarını 9.Aralık 1948 BM kararındaki soykırım tanımına uygun görür ve Türk Hükümetinin bunu kabul etmesini ister. Türk Hükümetinin bu olguyu reddetmesinin AB ne üyeliğinin kesin engeli olduğunu açıklar.”
“AP Türk Hükümetine ve TBMM’ye özellikle modern Türkiye Devletinin kurulmasından öncesinde Ermeni azınlığın maruz kaldığı soykırımın kamuoyu önünde kabulü ile Türk toplumunun önemli bir parçasını oluşturan Ermeni azınlığa taze bir destek vermesi çağrısında bulunur.”
“AP Bay Öcalan’a verilen cezayı lanetler ve ölüm cezasının kullanılmasına kesin muhalefetini tekrarlar.”
“Türkiye’yi AİHM’nin Bay Öcalan için alacağı karara uymaya çağırır.”
“Bay Öcalan’ın idamının Avrupa’da güvenlik ve istikrar açısından önemli etkilerinin olacağına ve Türkiye’nin AB ne bütünleşme sürecine zarar vereceğine inanır”
“Kürt halkının siyasal, kültürel, sosyal haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlıkların nedenlerine çözüm bulunmalıdır.”
“Konsey’e ve üye Devletlere de Kürtlere karşı insan hakları ihlalleri sorununu BM İnsan Hakları Komisyonunda gündeme getirme çağrısı yapar.”
“AP Sakharov Ödülü sahibi Leyla Zana ve düşünceleri nedeniyle hapse atılmış olan Kürt kökenli milletvekillerinin serbest bırakılmalarını talep eder”
“AP Türkiye’nin AB ne üyeliği görüşüyle bir plan doğrultusunda Kopenhag kriterlerini yerine getirecekse Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasının hayati önemde olduğunu vurgular”
“Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin AB’nin bir üye devleti olan Yunanistan’ın egemenlik haklarını tehlikeli bir biçimde ihlal etmesinden ve Ege’deki askeri gerginliğin artmasından ciddi bir şekilde kaygı duymaktadır.”
“Yunanistan’ın sınırlarının aynı zamanda AB’nin dış sınırlarının parçası olduğunu vurgular”
“Avrupa Parlamentosu Patrikhaneye doğrudan bağlı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal yeniden açılması çağrısında bulunur.”
“Kürt halkının siyasal, kültürel, sosyal haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlıkların nedenlerine çözüm bulunmalıdır.”
Bizim güvenliğimizi, milli birliğimizi, toprak bütünlüğümüzü tehdit eden bir Avrupa’nın güvenliğini sağlamak bize mi kaldı? Bunlar için mi Rusya ile savaşacağız?

8 Mart 2025 Cumartesi

 

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

8 Mart, aslında emeğin sermayeye karşı verdiği bir mücadelenin sonucudur. Bu mücadelede yanarak can veren emekçi kadınlar olmasaydı böyle bir kutlama olmazdı. Fakat Birleşmiş Milletler sayfasına girip bakıldığında 8 Mart’ın adandığı, yanarak ölen Amerikalı fabrika işçilerinden bahsin olmadığı görülür.

Bugünlerde daha iyi çalışma koşulları için can veren kadınlar unutuldu, 8 Mart’ı ölümsüzleştiren Zetkin ve Luxenburg ve onların yürüttüğü büyük mücadele unutuldu. Kadınlar günü çiçeklerle, pastalarla, çelenklerle kutlanan bir feminist harekete dönüştü.

Türkiye’de kadınlar, haklarının büyük kısmına Cumhuriyetle birlikte, Atatürk Devrimleriyle kavuşmuşlardır. Kadınlarımızın bunu asla unutmaması gerekir. Unutmamaları gereken bir husus da şudur: Mücadele edilmeden hak ve özgürlükler alınamaz da korunamaz da…

KUTLUYORUM

İçinden çıktıkları toplumun değerlerinden uzaklaşmış, 8 Mart’ı bu değerlere isyan günü sanan kadınların;

Mehmetçik katillerini yandaş edinmiş, kol kola girip 8 Mart’ı kutlamaya kalkanların;

Emperyalizmin tuzağına düşmüş, Al Bayrak’ın “Al”ını unutmuş, Batı’nın turuncusuna, moruna bürünmüş olanların;

8 Mart’ı seksüel arzularının, tercihlerinin teşhiri edildiği gün sananların;

Değil ama,

Vatan uğruna şehit olmuş kahraman Mehmetçiklerimizin, polislerimizin analarının, bacılarının, eşlerinin;

Vatan savaşında, hain PKK’lılara karşı Mehmetçiklerimizle birlikte, omuz omuza çarpışan kadın askerlerimizin, polislerimizin;

Tarlada, bahçede, sıcak, soğuk, yağmur, çamur demeden çalışan, aklında emziremediği bebeği, elinde çapası ile ter döken kadınlarımızın,

Fabrikadaki, atölyedeki iş yerine gitmek için gün ağarmadan, sabahın ayazında, eli yüzü dona dona belediye otobüsü, bekleyen kadınlarımızın,

Esnaflık erkek işidir demeyip, dükkanlarında, atölyelerinde iş yerlerinde üreten, satan esnaf kadınlarımızın,

Uzak-yakın, köy-şehir, doğu-batı, gece-gündüz demeden yurdun her köşesine sağlık ve eğitim hizmeti götüren hemşirelerimizin, doktorlarımızın, öğretmenlerimizin; 

Üniversitelerde, yüksek okullarda, bilgi üreten, gençlerimizi eğiten, bilimin aydınlığı ile toplumu aydınlatan öğretim görevlisi kadınlarımızın; 

Ofislerde, bürolarda, halka hizmet götüren beyaz yakalı kadınlarımızın;

Mehmetçiklerimizi, Ayşeciklerimizi doğurup, büyüten ve vatan hizmetine sunan analarımızın;

Ülkemiz için fabrikalar kuran, üretim yapan, satan, yöneten iş kadınlarımızın;

Özetle, ülkemizin ve milletimizin birliği, dirliği ve refahı için alın teri akıtan, göz nuru döken, canını, oğlunu, eşini vatan bütünlüğü için feda eden, emperyalizmin kirli oyunlarına karşı direnen tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Çalışan Kadınlar Günü’nü kutluyorum. Hepsinin üreten ellerinden öpüyorum.

Biz sizlerle var olduk, sizlerle var olmaya devam edeceğiz. Minnet size, şükran size…

5 Mart 2025 Çarşamba

 

ŞARK MESELESİ Mİ KÜRT SORUNU MU

“Kürt Sorunu” lafı dillerden düşmüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekten bir Kürt sorunu var mıdır? Yoksa "Kürt sorunu var, bu sorun çözülmelidir" diye Batı emperyalizmi tarafından bize bazı dayatmalarda mı bulunuluyor. Karar verebilmek için dönüp tarihe bakmak ve onların ‘Şark Meselesi’ diye isimlendirdiği konuyu değerlendirmek lazım.

“Şark Meselesi” 19.yüzyılda emperyalist Avrupa’nın ortaya attığı politik bir terimdir. Müslüman Türklerin önce Anadolu’ya egemen olması, daha sonra Avrupa içlerine kadar hakimiyetlerini genişletmesini Hristiyan Batı büyük bir sorun olarak görmüş ve yüzyıllar boyunca bu sorunu çözmek için bize karşı mücadele etmiştir.

Batı’nın Şark Meselesinin ne olduğuna dair batılı ve yerli tarihçilerin çok farklı tarifleri var. Biz bunlardan Yusuf Akçura’nın tarifini verelim:

“Şark meselesi, Hristiyan Avrupa milletlerinin Müslüman milletlerin iktisadî ve siyasî nüfuz ve hükmü altına almak maksadından ortaya çıkan tarihi meselelerin toplamıdır. Avrupa devletleri Osmanlı mülkünü farklı yönlerden zapt etmek arzularından ve Osmanlı Devleti idaresi altında bulunan muhtelif kavimlerden bazılarının birer müstakil hükumet teşkil etmek istemelerinden doğan tarihi olayların toplamıdır.”

Akçura, konuya ekonomik açıdan da bakıyor: “…yakın ve uzak doğuyu kendi sermayedarlarının kontrolleri altına almak için Avrupa hükumetleri bu ülkelere musallat olmuşlardır.”

1693 Viyana bozgunundan sonra, Osmanlı devletinin sürekli toprak kaybetmeye başladı. Bu süreç I Cihan Harbi ile hız kazandı. Osmanlı Devleti müttefikleriyle birlikte yenilince, İngiltere, Fransa ve diğer batılı ülkeler “Şark Meselesi”nin sona erdiğini sandılar. Önce Mondros arkasından Sevr imzalandı fakat Batılıların hiç hesap edemediği bir direnişle karşılaştılar. Atatürk önderliğindeki Türk milleti, onlar açısından sorunun bitmediğini, kazandığı vatan savaşı ile ortaya koydu. Sevr yırtıldı Lozan imzalandı.

Batılı güçler Lozan’ı hazmedemediler. Onlar için şark meselesi yeniden başlamıştı. Bu meseleyi çözmeleri gerekiyordu. Akçura’nın tarif ettiği yöntemleri tekrar uygulamaya başladılar. Türkiye’yi parçalamak için etnik ve mezhepsel ayrımcılığı kışkırttılar. Kürt vatandaşlarımızı kandırmaya çalıştılar. PKK’yı kurup desteklediler.  Yetmedi ekonomik olarak da saldırdılar. Dayattıkları ekonomik sistem yüzünden Türkiye’yi borç batağına soktular. 

KÜRTÇÜLÜK NASIL BAŞLADI 

Bugün yaşadığımız sorunların esas kaynağı, batılı ülkelerin menfaatlerini iki yönde geliştirme istek ve çabasıdır. Bunlardan birincisi, Ortadoğu’ya dolayısıyla bu bölgedeki petrollere ve diğer yer altı zenginliklerine hâkim olmak için bir kukla devlet kurma arzusu; İkincisi ise onların “Şark Meselesi” olarak isimlendirdikleri sorunlarını çözme isteğidir.

Batı emperyalizminin o zamanki esas gücü olan İngiltere, bu amaçlara ulaşmak için Kürtçülük akımını başlattı. Osmanlı devletini yıkmak için bazı aşiret ve oymaklara Kürt oldukları empoze edilerek, Türklerden ayrı bir millet oldukları bilinci verilmesi bu taktik anlayışın sonucudur.

İngiltere, 1800’lü yıllardan beri Kürtçülük hareketi ile yakından ilgilenmiştir. 1800’lü yılların başından itibaren bölgeye ajanlar görevlendirerek, bölgedeki aşiretlere “farklı milliyete mensup oldukları bilincini” vermeye başlamıştır. Bu arada yeraltı zenginliklerini de tespit etmiştir. 

Loyd George 30 Ocak 1919 tarihinde Paris Konferansında Kürt meselesini gündeme getirmiş ve konferans metnine “Ermenistan, Suriye, Mezopotamya, Kürdistan, Filistin ve Arabistan Osmanlı Türk İmparatorluğundan ayrılmalıdır.” maddesini koydurmuştur.

Birinci Cihan Harbi’ni takip eden yıllarda ve milli mücadele yıllarında İngilizler Kürtler ile ilgili yoğun faaliyette bulunmuşlardır. Başlıca iki amaca yönelik propaganda yapmışlardır. Birincisi yöre ahalisi arasında İngiliz sempatisini geliştirmek, ikincisi Kürtlerin ayrı bir millet olduğu fikrini yaymak.

Binbaşı Noel bu yıllarda en fazla çalışan İngiliz ajanıdır. Onun raporlarına göre bölgede bir siyasi ünite olarak Kürdistan mevcut değildir fakat zamanla gerekli zemin oluşturularak millet bilinci gerçekleşebilecektir.

Bu sıralarda Türkiye'de incelemelerde bulunan Amiral Bristol'un Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'na çektiği 30 Eylül 1919 tarihli telgrafına göre; İngilizlerin Noel gibi ajanları vasıtasıyla Kürtleri yanlarına almayı ve Anadolu'da oluşmakta olan milliyetçi akımını boğmayı hedefliyorlardı. Bölge halkını İngilizlerin yanına çekmek için büyük çaba sarf eden Noel'e göre; Mustafa Kemal Paşa'nın yarattığı durum tehlike arz ederse, O'na karşı bölgedeki Kürt unsuru kullanılabilirdi. Hatta bu amaçla, bir an önce İstanbul Hükümeti'ne ayrılıkçı Kürt ileri gelenlerinden vali ve mutasarrıf tayin edilmeliydi. Nitekim bu amaçla İstanbul Hükümeti tarafından, Elâzığ Valisi Ali Galip, Sivas Valiliği'ne atanmış ve ayrılıkçı Kürt kuvvetlerinin yardımıyla Sivas Kongresi'nin engellenmesi kendisinden istenmiştir.

Dönemin ABD Deniz Kuvvetleri Yüksek Komiseri Tuğamiral Mark L. Bristol, hazırladığı bir raporu 20 Şubat 1922’de ABD Dışişleri Bakanlığı’na sundu. O raporda şöyle deniliyordu: “…Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Kürt sorunu dikkati çekecek değerdedir. Normal koşullarda bile Kürtler daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi, Kürdistan’ın, ünlü petrol yatakları nedeniyle, yabancı entrikalar kuşkusuz başladığı için ciddi sonuçlar çıkabilir. İngilizler herhalde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir…”

İngilizler, amaçlarına ulaşmak için mütareke döneminde ‘Kürt Teavün ve Terakki Cemiyetini, Kürt Teali Cemiyeti’ni ve Ermeni-Kürt iş birliğini artırmak için Hayben Cemiyetini faaliyete geçirmişlerdir. Bu cemiyetler, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra başka isimler altında dernek ve siyasi partilere dönüşmüşlerdir. 

Kürtçülük hiçbir zaman, doğudaki Kürt asıllı vatandaşların ülküsü olmamış, bu cereyan en ziyade dışardan beslenmiş, bir de şeyhler ve ağaların bir kısmı, bilhassa onların okumuş çocukları özel duygularla bu temayüle kendilerini kaptırmışlardır.

General A1lenby tarafından İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck'e gönderilen 20 Eylül 1919 tarihli telgrafta; Kürtler üzerindeki yoğun propaganda çalışmalarına rağmen Kürtlerin büyük çoğunluğunun ayrı bir devlet kurulmasına ve iç karışıklık çıkmasına karşı olduğu belirtilmekteydi. 15 İngiliz Yüksek Komiserliği'nden Londra'ya gönderilen başka bir telgrafta ise, İtilaf Devletleri ile herhangi bir çatışma durumunda 30.000 Kürdün Mustafa Kemal Paşa hareketine katılma ihtimali bulunduğu belirtiliyordu. 

Kürtlerin tavrını ortaya koyan en önemli gelişmelerden birisi de bu sıralarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki aşiret liderlerinden bazılarının Erzurum'da toplanan Kongre üyeliğine, bazıların da Heyet’i Temsiliye'ye seçilmeleri idi. Millî Mücadelede, Doğu Anadolu halkı, hangi asıldan olursa olsun, genellikle Ankara Hükümetiyle birlikte çalıştı. 

Millî Mücadele sırasında çıkan isyanların arkasında başta İngiltere olmak üzere hep batılı ülkeler olmuştur. Bu isyanın elebaşları Kürt sorununun (!) çözümü için Ankara’dan şu taleplerde bulunmuştu:

1-         Kemalist Hükümetin Kürt vilayetlerini içine alan otonom bir Kürt devletini tanıması,

2-         Bu devletin sınırlarının Kürtler ve müttefikleri tarafından saptanması,

3-         Türk memur ve jandarmalarının hemen geri çekilmesi,

4-         Otonom Kürdistan’ın kurulmasında Türklerin ellerini uzak tutması,

5-         Ankara Hükümeti tarafından toplanan savaş vergilerinin ve başka katkılarının

6-         Türkiye’nin sınırları içinde yaşayan Kürtlere güvenlik tanınması ve askerde olan Kürtlerin hemen terhis edilmesi.

10 Ağustos 1920 de imzalanan Sevr Antlaşması’nın 62, 63 ve 64. maddelerinde, bu istek, daha açık şekilde ortaya konulmuştur. Sevr Antlaşması’na göre Fırat’ın doğusunda İtilaf devletlerinin kontrolünde mahalli muhtariyet oluşturulacak; bir yıl sonra ise, Kürt ahali eğer isterse ve Cemiyeti Akvam da onaylarsa Türkiye bu bölgede hiçbir hak iddia etmeyecekti. Yani Fırat’ın doğusu Türkiye’den koparılıp alınacaktı. Böylece kukla Kürdistan ve Ermenistan devleti kurulacaktı.

Bu isteklere dikkat edelim, o zamandan bu yana, emperyalistleri arkasında alan bölücüler devamlı buna benzer istekleri dile getiriyorlar.

Emperyalizmin onca kışkırtma ve propagandasına ve çıkardığı isyanlara rağmen, Millî Mücadele’de Anadolu halkının büyük kısmı, Mustafa Kemal önderliğinde Türk milleti olarak birleşmiş ve düzenli Türk ordusunu yeniden kurmuştur. Yunan güçleriyle savaşan Türk ordusunun içinde çok sayıda Kürt asıllı kahramanlar vardı.

Millî mücadelenin büyük bir zafer ile sona ermesiyle birlikte Sevr’in hiçbir hükmü kalmamış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı, Lozan’da dosta düşmana kabul ettirilmiştir.

Avrupa devletleri, her ne zaman kendi çıkarları söz konusu olduğunda ve bu çıkarlarını gerçekleştirmek için bir kamuoyuna ihtiyaç duyduklarında, ne zaman “Haçlı zihniyeti” ile hareket etme gereği ortaya çıktığında, derhal Şark Meselesi kavramını gündeme getirmişlerdir. ‘Şark Meselesi’ kavramını kullanarak, Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmak, devleti azınlıklar aracılığı ile yıkmak, Türkleri önce Balkanlar’dan, sonra Anadolu’dan atmak ve daha sonra da geldikleri Orta Asya bozkırlarına geri göndermek, gönderilemez ise Anadolu’da imha etmek amacı güden Batı’nın emperyalist güçleri bu emellerine ulaşamadılar.

CUMHURİYET DÖNEMİ 

Lozan imzalandı, Sevr bitti ama emperyalizm için ‘Şark Meselesi’ sona ermedi. Amaçlarına ulaşmak için etnik köken ve mezhep farklılıklarını kullanarak Türk milletini birbirine düşman halklara ayırma çalışmalarına devam ettiler. Şark Meselesini çözümünü gene ‘Kürt sorununa’ bağladılar

Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkan isyanların arkasında İngilizler ve Fransızlar vardı. Bu isyanların da temel amacı, Sevr’de dile getirildiği gibi, Fırat’ın Doğusunda kukla bir Kürt devleti kurmaktı. Özellikle zengin petrol kaynakları bulunan Suriye ve Irak’ın kuzeyi onlar için çok önemliydi. İsrail’in güvenliğini sağlamak için de bu bölgede yönetebilecekleri kukla bir devletin varlığı önemliydi. 

1925 Şeyh Sait, 1938 Dersim hareketleri aslında bir milli isyan hareketleri değildir. Özellikle 1925 Şeyh Sait İsyanının Musul ve Kerkük meselesinin İngilizlerle müzakereye girişilip T.C. lehine halledileceği zamana denk gelmesi tesadüfi değildir. 1938 Dersim harekatının ise Hatay meselesi sonrasında doğan gergin zamanda olması tahriklerin dış kaynaklı olduğunu göstermektedir.

II. Cihan Harbi’nden sonra ABD’nin bu bölgeye ilgisi arttı. Bu ilgiden cesaret alan ve Avrupa’da kurulmuş olan Kürt Cemiyeti 1961 yılında zamanı devlet başkanı Cemal Gürsel’e gönderdiği telgrafta şu istekler bulundu:

1.         Kürdistan vilayetleri tek ülke halinde birleşmeli ve Cumhuriyet içinde muhtariyet verilmeli;

2.         Kürtçe resmi öğrenim dili haline getirilmeli;

3.         Kürtçe basın ve yayına müsaade edilmeli. 

1961 yılında Silopi’de kurulan Irak Kürdistan Partisi ise programına şunları almıştı: 

1. T.C. Anayasa’sı değiştirilmelidir.

2. Anayasa’ya Türk ve Kürt terimleri konulmalıdır.

3. Türk Devleti’nin iki milletten oluştuğu kabul edilmelidir.

4. Kürtçe yayın yapılmasına müsaade edilmelidir. Okullarda Kürtçe okutulmalı, radyoda Kürtçe neşriyat yapılmalıdır. 

Devrimci Doğu Kültür Dernekleri’nin 1969’da yayınladıkları bildiride ise şunlar vardı:

1.         Sivas il hududundan itibaren Doğu’da bir Kürt devleti kurulması çalışmaları yapılmalıdır.

2.         Kürtlerin etnik bir grup olduğu propaganda edilmelidir.

3.         Türk ordusu işgal ordusu olarak gösterilmektedir.

4.         Eylemler Türk soluyla birlikte yapılmalıdır. 

Aslında bu istekler halkın değil, emperyalist güçlerin istekleriydi; dile getirenler ise onların adamlarıydı.

ABD’nin Kürtlerle ilgisi devam etmiş ve 1980 li yılların başından itibaren bu ilgi giderek artmıştır. A.B.D. Dışişleri bakanlığının her yıl yayınlanan insan hakları komisyonu raporunda 1982 yılında Kürtlerden iki cümle ile bahsedilirken 1986 yılı raporunda Kürtlerin durumu 12 paragraf ile bahsedilmiş ve Türk Hükümeti bu raporda tenkit edilmiştir. 1987 yılında ise 11 sayfa Kürtlere ayrılmıştır. Takip eden yıllardaki raporlarda Kürt azınlığın insan haklarından yararlandırılmadığı ısrarla bahsedilmiştir.

ABD’nin kurup eğittiği ve lojistik destek verdiği PKK ilk kanlı eylemlerine 1984 yılında başladı. O zamandan bu yana yapılan silahlı terör faaliyetleri 40 binin üzerinde insanın hayatına mal oldu. 

Avrupa Birliği de Kürt sorununu sık sık gündemine alarak Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışmış ve baskı uygulamıştır. Avrupa Parlamentosunun bazı kararlarını hatırlayalım:

 “AP Bay Öcalan’a verilen cezayı lanetler ve ölüm cezasının kullanılmasına kesin muhalefetini tekrarlar”

“Türkiye’yi AİHM’nin Bay Öcalan için alacağı karara uymaya çağırır” 

“Bay Öcalan’ın idamının Avrupa’da güvenlik ve istikrar açısından önemli etkilerinin olacağına ve Türkiye’nin AB ne bütünleşme sürecine zarar vereceğine inanır”.

“Kürt halkının siyasal, kültürel, sosyal haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlıkların nedenlerine çözüm bulunmalıdır”.

“Konsey’e ve üye Devletlere de Kürtlere karşı insan hakları ihlalleri sorununu BM İnsan Hakları Komisyonunda gündeme getirme çağrısı yapar”. 

“AP Sakharov Ödülü sahibi Leyla Zana ve düşünceleri nedeniyle hapse atılmış olan Kürt kökenli milletvekillerinin serbest bırakılmalarını talep eder.”

“AP Türkiye’nin AB ne üyeliği görüşüyle bir plan doğrultusunda Kopenhag kriterlerini yerine getirecekse Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasının hayati önemde olduğunu vurgular” 

KÜRDİSTAN YANİ İKİNCİ İSRAİL

ABD önderliğindeki emperyalizm, kurmak istediği kukla devlet için şu üç ana unsurun bir araya gelmesi gerektiğini biliyordu:

1.         Birbirleri ile yaşamaya karar vermiş, müşterek kültür, tarih vb. gibi değerlere sahip bir topluluk,

2.         Bu topluluğun üzerinde yaşayacağı topraklar yani vatan, 

3.         Bu topraklar üzerinde bu topluluğun hâkim olması, otoritesini kullanabilmesi yani hükümranlık.

Emperyalist güçler 19 yüzyıldan itibaren yaptıkları yoğun çalışmalar sonucu Güneydoğu Anadolu, Irak’ın kuzeyi ve İran’ın Irak’a yakın bölgelerinde aşiretler halinde yaşayan ahalide Kürtlük bilincini yaygınlaştırmıştı. Sevr’de belirlenen, Fırat’ın doğusu olarak tarif edilen topraklar bunların vatanı olacaktı. Devletin kurulması için bu topraklarda bu ahalinin egemen olması gerekiyordu. Sıra bunu sağlamaya gelmişti.

Amerika, bu devlet kurulursa, Batı Asya’nın zengin petrol ve yer altı servetlerine rahatça el koyabileceğini biliyordu. Bu şekilde İsrail daha güvenli hale gelecek ve genişlemesi önündeki engeller kalkacaktı. ‘Şark Meselesinin’ çözümü için de önemli bir adım atılmış olacaktı.

Bahsi geçen topraklar üç devletin egemenliği altındaydı. Öncellikle bu devletlerin bu topraklardaki egemenliğine son vermek gerekiyordu. Üç devlet ayrı ayrı değerlendirildi ve her devlet için farklı yöntemler uygulandı.

‘Kürdistan’a alan açmak için Güneydoğu’da Türkiye Cumhuriyeti’nin otoritesinin kalmaması gerekiyordu. ABD, bunu sağlamak için PKK’yı kullandı. PKK, terör eylemleri ile bölge halkına esas gücün kendisinde olduğunu göstermeye ve halkta ve devlet kademelerinde yılgınlık doğmasına çalıştı. PKK, 1980’den itibaren kendisine verilen görevi yerine getirmeye başladı. Çok kanlı eylemler yaptı. Eylemler sonucunda binlerce insan hayatını kaybetti.

Özellikle 1990’lı yıllarda PKK’ya karşı etkili mücadele verildi.  2002 yılında AKP iktidara geldiğinde, PKK, lideri hapiste olan, halktan destek görmeyen, kanlı eylem yapacak gücü kalmamış bir örgüt haline gelmişti. Fakat AKP’nin uyguladığı PKK’yı cesaretlendirici, eylemlerini kolaylaştırıcı ve ümit verici politikaları sonucu terör olayları arttı ve sık sık şehit haberleri gelmeye başladı.

2014 yılı 24 Temmuz günü bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte PKK’ya karşı çok etkili askerî harekât başlatıldı. Kahraman ordumuzun ve emniyet güçlerimizin yurt içinde ve dışında şehitler vererek yürüttüğü temizlik harekâtı sonucu PKK’nın eylem yapacak gücü kalmadı.

Bu durum yanıltıcı olmamalı; Amerika yani Batı, Güneydoğu’yu da içine alacak ‘Kürdistan’ı kurmaktan vazgeçmiş değil. Son gelişmeler gösteriyor ki, bundan sonra hedefe varmak için daha çok ‘yumuşak güçler’ kullanılacak. 

Amerika, Irak’ın kuzeyinde Irak devletinin egemenliğini kaldırmak için, Saddam Hüseyin Kürtlere kötü davranıyor gerekçesi ile, 19991 yılında Silopi’ye çekiç güç yerleştirdi. Irak güçlerinin 36. Paralelin kuzeyine geçmesini engelledi. Bununla da yetinmedi, ilki 1992’de, ikincisi 3003’te iki kere Irak’a askeri müdahalede bulundu. Bu müdahaleler esnasında ve sonrasında, bir milyondan fazla insan öldü, kadınların ırzına geçildi. Çocuklar ailesiz kaldı. 2 milyondan fazla insan evinden, yurdundan göç etti. 

Bütün bunların sonucunda, Amerika, arzu ettiği sonuca ulaştı; Irak’ın kuzeyinde Kürt Bölgesel Yönetimi oluştu. Bu yönetime özerklik kazandırıldı. Sevr’e ve ‘Şark Meselesi’ çözümüne bir adım daha yaklaşıldı. 

Kurulması düşünülen ve adına ‘Kürdistan’ denilen ikinci İsrail devleti için Suriye’nin kuzeyinde de özerk bir yönetim oluşturuldu. Bunun için 2011 yılında Esad yönetimine karşı bir isyan başlatıldı. Bu isyan sonucunda 300 bin insan öldü, milyonlarca insan evinden, yurdundan göç etmek zorunda kaldı. Sonuçta, Suriye’nin kuzeyinde bir otorite boşluğu meydana geldi.

Suriye’nin kuzeyinin Fırat’ın doğusunda kalan kısmında, PKK’nın devamı olan PYD-YPG, önce kantonlar kurdu; daha sonra da ABD’nin yardımı ile bu bölgede egemenliğini sağladı.  Amerika, bu egemenliği sürdürmesi için, PYD-YPG’ye yani PKK’ya tonlarca silah verdi, teröristleri eğitti, maaşa bağladı. Bu bölgeye kendi askerlerini de yerleştirdi.   

Böylece Fırat’ın doğusunda, İran sınırına kadar olan bölgede iki özerk yönetim oluşmuş oldu. Bu tablonun oluşmasında AKP iktidarının ve Erdoğan bazı yanlış politikaları (Çekiç Güç’ün Türkiye’ye yerleşmesine ve uygulamalarına izin verilmesi,  Çadır Mahkemeleri kurulması, Peşmergelerin Irak’tan Suriye’ye nakli vb.) sürece katkı verdi.

Bu iki özerk yönetimin insanlığa bedeli ise çok ağır oldu. İki milyondan fazla insan öldü, milyonlarca insan evinden memleketinden göç etti, alileler çocuksuz, çocuklar anne-babasız kaldı. Batı emperyalizmi bütün bunları, ‘Şark Meselesini’ halletmek, Batı Asya’ya egemen olmak ve büyük İsrail’i kurmak için yaptı. Bunları yaparken sadece kendi askerlerini değil, PKK, DEAŞ, IŞİD, HTŞ gibi terör örgütlerini de kullandı ve b eylemleri Kürt sorununu çözmek için yaptığını iddia etti. Perişan olanların, ölenlerin birçoğu da Kürt’tü. Emperyalizm ne kana doydu ne de cana. 

SON DURUM 

7 Ekim 2013’ten bu yana Batı Asya’da çok önemli gelişmeler oldu. İsrail Gazze’yi yerle bir etti. Büyük, küçük, yaşlı, bebek demeden binlerce Gazzeliyi katletti. 

Suriye’de ABD, İsrail güdümlü bir darbe gerçekleşti ve Esad ülkesini terk etti. İsrail, Suriye’nin tüm askeri alt yapısını, varlığını bombalarla yok etti ve ülkenin güneyini işgal etti. Hizbullah desteksiz kaldı ve İsrail için tehdit olma özelliği azaldı. Suriye’deki İran ve Rus güçleri geri çekildi. Bütün bu gelişmeler İsrail’i oldukça rahatlattı.

ABD himayesindeki PYD’nin egemen olduğu Fırat’ın doğusu HTŞ’nin kontrolüne girmedi. PYD, petrol satmak için HTŞ ile bir anlaşma imzaladı, fiilen özerk olduğunu ispat etti.

Sonuçta, İsrail, güvenliğini ileri derecede artırdı. Egemenlik alanlarını genişletti. Rusya ve İran’ın bu bölgedeki etkinliği azaldı; ABD’nin ise arttı. Suriye’nin kuzeyindeki özerk bölgenin sınırları Fırat olarak belirlendi.

Böylece, Fırat’ın doğusunda, İran sınırına kadar olan alanda iki Kürt özerk yönetimi oluştu.

Sevr Antlaşması’nda da sınır Fırat’tı ve Fırat’ın doğusunda Kürt devletinin kurulması ön görülüyordu.

Fırat’ın doğusu tanımı bizim Güneydoğumuzu da kapsar. Sevr’in tamamlanması için bu bölgenin Türkiye’nin egemenliğinden çıkması gerekir. Amerika, bunu sağlamak için PKK’yı kullandı ama kahraman ordumuzun ve emniyet güçlerimizin verdiği cansiperane mücadele sonunda emperyalizm amacına ulaşamadı.

Türkiye, Irak’taki özerk yönetimi tanıdı sıra ikincide. PYD’nin eğmen olduğu ikinci özerk bölgenin Türkiye tarafından tanınması için en büyük engel PKK’nın silahlı varlığıydı. PKK silah bırakırsa ve kendisini feshederse Türkiye de bu özerk yapıya evet diyebilir ve Türk kamuoyu da bunu tepkisiz kabullenir. Hatta PKK bitti diye sevinir. Aklına ne Sevr gelir ne de PYD’nin Amerika tarafından eğitilen, silahlandırılan ve kullanılan 100 bine yakın silahlı adamı... 

PKK’nın kendini feshetmesinin ana sebebi Güneydoğuda oluşturulmak istenen özerk yapının silahlı güçlerce sağlanamayacağının ABD tarafından anlaşılmasıdır. Yani Amerika’nın silahlı güçleri yenilmiştir, dolayısıyla Amerika yenilmiştir.

Bu yenilginin Batı emperyalizminin Sevr’den yani Fırat’ın doğusunda adı Kürdistan olan bir kukla devlet kurmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez. Zaten biri Irak’ta, diğeri Suriye’de iki özerk yönetim kurulmuş durumda; sıra Türkiye’nin Güneydoğusunda oluşturulacak özerk yönetimde. Bu da kurulursa üç özerk yönetim birleşir ve bir devlet olur.

Amerika, Güneydoğu’nun özerk bir yapıya dönüşmesi için yumuşak güçlerinin etkinliğini artırmaya çalışacaktır. Zaten bu güçler uzun süredir görevleri yapmaktadır. Nedir bu yumuşak güçler derseniz sıralayalım; siyasi partiler, dernekler, cemiyetler, gazeteler, televizyonlar ve sosyal medya trolleri.

Türk milletinin Güneydoğu’da bir özerk yönetim kurulmasını kabullenmesi bu şartlarda imkansızdır. Bunu mümkün kılmak için ‘sakaldan kıl koparma’ taktiği uygulanmaktadır. Bir insanın sakalını yolmaya kalkarsanız, size izin vermez ama her gün bir kıl koparırsanız tepki vermez, sonunda sakalsız kalır.

 Sakaldan kıl koparma taktiği gereği uygulamalar daha önceden başlamıştı. Bebek katili Öcalan’ın ‘İmralı’ diye anılması, ona ‘çağrı’ yaptırılması ve zaten bitme noktasına gelen PKK’nın kendisini feshetmesi bu taktiğin gereğiydi. 

Bu olaydan önce de Türk milleti özerk yönetimi kabul ettirmek ve gidişatı kolaylaştırmak ve hızlandırmak için bazı sözler söylendi, bazı öneriler yapıldı. Bunlardan bazılarını sıralayalım: 

“Kürt sorunu ancak mecliste çözülür”, “darbe anayasasının değiştirilmesi ve demokratik hakların artırılması gerekir”, “Türkiye BM’nin yerel yönetim özerklik şartını çekincesiz kabul etmelidir”, “yurttaşlar eşit ”,  “yerel yönetimlerin yetkileri artırılmalıdır”, “eğitim yerel yönetimlere bırakılmalıdır”, “ana dilde eğitim yapılmalıdır”, “vatandaşlık tanımı değiştirilmelidir”, “Anayasadan Türk kelimesi çıkarılmalı, Türkiyeli kelimesi kullanılmalıdır”, “Güneydoğu Anadolu Kürdistan diye anılmalıdır”, “Türkiye eyalet sistemine geçebilir” vb.

Yumuşak güçlerin gücü yeterse şunları sırayla yapabilirler:

 İlk olarak Anayasa değiştirilir, mahalli idarelerin yetkileri artırılır, eğitim yerel yönetimlere verilir, anadilde eğitim serbest hale getirilir, yerel yönetimlerin gelir kaynakları artırılır, mali özerklik verilir, bazı iller bir araya getirilerek güneydoğuda bir eyalet oluşturulur ve bu bölgeye yerel özerklik verilir. Daha sonra, Irak, Suriye ve Türkiye’deki yerel yönetimler bir federasyon altında birleştirilir ve devlete dönüştürülür.

Irak’ta ve Suriye’de fiilen iki özerk yönetim oluşmuş durumdadır. Bu iki özerk bölgeye Güneydoğu Anadolu’da kurulması düşünülen özerk yönetim katılırsa, Fırat’ın doğusunda Kürdistan (!) devleti yani ikinci İsrail kurulur ve Sevr hortlamış olur.  Batı’nın yüzyıllardır çözemediği ‘Şark Meselesi’ de halledilmiş olur.

Türkiye Batı sistemi içinde kalarak kendisine yönelik tehditleri ve tehlikeleri yok edemez. Öncelikle NATO’dan çıkılmalı, AB’ne yapılan üyelik müracaatı geri alınmalı, İncirlik ve Kürecik üsleri emperyalizmin askerlerine kapatılmalı ve borçlanma ekonomisinden üretim ekonomisine geçmeli, dostunu ve düşmanını doğru tayin etmeli ve buna uygun ittifaklar kurmalıdır. 

Biz diyoruz ki, sert güç ile başaramadıklarını yumuşak güçle de başaramayacaklar. Biz Türk milletine güveniyoruz. Onun milli güçleri birleşecek ve Sevr’e doğru giden süreci siyaseten durduracaktır.

1 Mart 2025 Cumartesi

 

ÖCALAN’IN DEĞİL AMERİKA’NIN ÇAĞRISI

Öcalan’ın çağrısı aslında Amerika’nın Türkiye’ye bir dayatmasıdır. PKK’yı kuran, silahlandıran, yöneten esas olarak Amerika’dır. Öcalan’ın PKK üzerinde herhangi bir otoritesi yoktur. Amerika’ Türkiye’den ne istediğini Öcalan’ın ağzında dile getiriyor.

Bu onun bir yöntemidir; daha önce de nasıl bir Türkiye arzu ettiğini Graham Fuller isimli CIA ajanı aracılığıyla duyurmuştu.  Aslında bu duyurular Amerika’nın bize dayatmalarıdır. Ne diyor Fuller okuyalım:

“…Türkiye nüfusunun iç yapısı geçmişte, genel olarak açıkça kabul edilmeyen bir şekilde, çok ‘etnik’ görünüyor: Türkiye ‘çok’ etnik unsurlu, çok ‘dinli’ bir toplumun sorunlarını nasıl halledeceğini sorusuyla uğraşıyor.” 

“…evet! Türkiye çok ‘etnik’ bir ülkedir ve bu gerçeği kabul etmelidir; bu gerçeğin kabulü daha gürbüz, çekici ve başarılı ‘yeni’ bir Türk devletinin başlangıcı olabilir…”

“…Türkiye, Kürt sorununu ve siyasette İslâm sorununu ‘demokratik yollardan’ çözmelidir.”

“…PKK’nın çökertilmesi, Kürt sorununun bitmesi anlamına gelmiyor, Kürt sorunu, temelde, Kürt kimliğinin tanınması, ifade edilmesi talebedir.”

Amerika, PKK’ya iki görev yüklemişti: Birinci ve esas görevi, Kürt kimliğini Türkiye kamuoyuna ve devlet yetkililerine kabul ettirmek.

İkincisi, silah kullanarak ve terör yaratarak Türkiye’nin Güneydoğu’sunda Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine son vermek ve Batı emperyalizminin 1900’li yıllardan beri kurmak istediği kukla devlet Kürdistan’a toprak sağlamak.

Amerika, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk Emniyet Teşkilatı’nın özellikle 2014 yılı, temmuz ayından itibaren yürüttüğü silahlı mücadele sonunda PKK’nın ikinci görevini yerine getiremeyeceğini anladı, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’ne bu çağrıyı yaptı. 

PKK kendisine verilen esas görevi ise başarı ile tamamladı, Öcalan’ın çağrısı bu başarının sonucudur. 

Bu çağrıyı Süleyman Sıtkı Önder’in şu açıklamasıyla birlikte değerlendirmek lazım: “Pratikte PKK’nın silahları bırakması, kendini feshi, hukuki boyutların tanınmasını gerektirir.”

Hukuki boyutların tanınmasından amaç, Türkiye Cumhuriyeti’nin tek milletli milli devlet olma özelliğinden vazgeçmesidir.

Binali Yıldırım’ın çağrının hemen arkasında Anayasadaki vatandaşlık tarifinin değişmesi gerekir demesi durumun vahametini gösteriyor. Graham Fuller’in yani Amerika’nın isteği de tam da budur.

Türkiye’yi bölme projesinin gerçekleşmesi için önce Türk milletinin Türk-Kürt diye bölünmesi gerekiyordu. Geldiğimiz noktada bunun gerçekleşmek üzere olduğunu görüyoruz. İki milletli devletin sonu önce özerk yönetimler, arkasından iki devlete ayrılmadır.

Güneydoğumuzun bizden koparılmasına Türk milletinin izin vermeyeceğini bildikleri için, “sakaldan kıl koparma taktiği” uyguluyorlar. Bir insanın sakalını bir günde yolmaya kalkarsanız, büyük tepki alırsınız ama her gün bir kıl koparırsanız, bir kıl için tepki almazsınız; bir süre sonra adam sakalsız kalır.

İlk olarak Anayasa değiştirilir, mahalli idarelerin yetkileri artırılır, eğitim yerel yönetimlere verilir, anadilde eğitim serbest hale getirilir, yerel yönetimlerin gelir kaynakları artırılır, mali özerklik verilir, bazı iller bir araya getirilerek güneydoğuda bir eyalet oluşturulur ve bu bölgeye yerel özerklik verilir. Daha sonra, Irak, Suriye ve Türkiye’deki yerel yönetimler bir federasyon altında birleştirilir ve devlete dönüştürülür.

Irak’ta ve Suriye’de fiilen iki özerk yönetim oluşmuş durumdadır. Bu iki özerk bölgeye Güneydoğu Anadolu’da kurulması düşünülen özerk yönetim katılırsa Sevr hortlamış olacak.

10 Ağustos 1920 de imzalanan Sevr Anlaşmasının 62, 63 ve 64. maddelerinde, bu istek, daha açık şekilde ortaya konulmuştur. Sevr antlaşmasına göre Fırat’ın doğusunda İtilaf devletlerinin kontrolünde mahalli muhtariyet oluşturulacak; bir yıl sonra ise Kürt ahali eğer isterse ve Cemiyeti Akvam da onaylarsa Türkiye bu bölgede hiçbir hak iddia etmeyecekti. Yani Fırat’ın doğusu Türkiye’den koparılıp alınacaktı. Böylece kukla Kürdistan kurulacaktı.

Bu çağrıdan anlaşılıyor ki, amaçlarına silahlı güçleri kullanarak ulaşamayan Batı emperyalizmi bu çağrı ile yeni bir aşamayı başlattı. Sert güç olarak kullandığı PKK’yı feshetmiş gibi gösterecek ve yumuşak güçlerin faaliyetlerini hızlandıracak ve sonuca yumuşak güçler aracılığı ile gidecek.  

Kimdir bu yumuşak güçler derseniz sıralayalım: Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, gazeteler, televizyonlar, akademisyenler, sosyal medya grupları ve troller.

Emperyalist güçler, bunları kullanarak ve sakaldan kıl koparma taktiği uygulayarak Türkiye’yi bölecekler, tabii güçleri yeterse.

Sert güç ile başaramadıklarını yumuşak güçle de başaramayacaklar. Biz Türk milletine güveniyoruz. Onun milli güçleri birleşecek ve Sevr’e doğru giden süreci siyaseten durduracaklardır.

Gafillere ve hainlere Atatürk’ün şu sözlerini hatırlatalım:

Atatürk bir coğrafya kitabında şunları yazmış:

“Türkiye bugün yalnız Türklerin yerleşmiş olduğu araziden mürekkeptir. Türk olmayanlar, Türklüğe yabancı olanlar vatan haricinde kalmış veya çıkarılmış bu suretle milli birlik temin edilmiştir. Fakat birçok Türk vatandaşımız Lozan müdahalesiyle çizilen yeni hudutlarımız haricinde kalmıştır. Türkiye’de ekalliyet teşkil eden unsurlar Rumlar, Ermeniler ve Musevilerden ibarettir.”

Ve bir konuşmasında da şöyle diyor:

“Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri, propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar birkaç düşman aleti, mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde elemden başka bir tesir hasıl etmemiştir.” 

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı; hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

Ve son söz:

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."