ÇOK ÖNEMLİ
9 Ocak 2025 Perşembe
31 Aralık 2024 Salı
ÜÇ ÖZERK BÖLGE
BİR KUKLA DEVLET
Amerika ve
İsrail’in bizim güneydoğumuzu da içine alan, adı Kürdistan olan bir kukla
devlet kurma planı var. Kurulmak istenen bu devlet bizim güneydoğumuzu, Irak ve
Suriye’nin kuzeyini içine alacak ve İran’dan Akdeniz’e kadar uzanacak.
Plan böyle! Amerika’nın acelesi yok; planı zamana yaymış,
adım adım gerçekleştiriyor.
Gelişmelerden
anladığımız kadarı ile plan şöyle: Öncelikle Türkiye, Irak ve Suriye’de yerel
yönetimler oluşturulacak ve sonra bunlar bir şekilde birleştirilerek kukla
devlet kurulacak.
Bu plan gereği, Irak’ın
kuzeyinde, aşama aşama bir yerel yönetim oluşturuldu. Bu yönetim Türkiye’ye
muhatap yapıldı.
Suriye’nin
kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda Amerika’nın desteği ile PKK’nın egemen olduğu bir
bölge oluşturuldu. Bu bölgedeki PKK/YPG unsurları Amerika tarafından
silahlandırıldı, eğitildi, maaşa bağlandı ve korundu. HTŞ’nin Suriye Arap
Cumhuriyeti’ni yıkmasıyla birlikte PKK/YPG yönetimi siyasi güç kazandı.
SIRA TÜRKİYE’DE
Amerika, Türkiye’de
bir yerel yönetim oluşturmak için Güneydoğu’da Türkiye Cumhuriyeti’nin
otoritesini yok etmek istedi. Bunun için
önce sert yöntemlere başvurdu. Bölgeyi bizden koparmak için PKK’yı silahlı güç
olarak ve terörü de metot olarak kullandı. 24 Temmuz 2015 tarihinde başlayan
silahlı mücadele sonucunda PKK yurt içindeki etkisi sıfırlandı. Türk devleti bu
bölgeye tam olarak egemen oldu.
Güneydoğu’da Türkiye
Cumhuriyeti’nin egemenliği silah yolu ile yok edemeyen Amerika, farklı bir
stratejiyi uygulamaya başladı; sert metottan yumuşak metoda geçti. Uzun
yıllardır kullandığı ‘yumuşak güçlerin’ çalışmalarını hızlandırdı ve yeni
unsurları devreye soktu.
AMERİKA’NIN
YUMUŞAK GÜÇLERİ
Amerika’nın
kullandığı yumuşak güçleri sıralayalım:
Siyasi partiler: Yerel
yönetim oluşturmak için ilk olarak AKP kullanıldı. Erdoğan çok farklı yerlerde
BOP eş başkanı olduğunu ilan etti ve açılım süreci adı altında Güneydoğu’da
PKK’nın egemen olmasına göz yumdu.
Deniz Baykal’ın
CHP genel Başkanlığı’ndan ayrılması ve gerekeli tasfiyelerin yapılmasından
sonra CHP’de ABD’nin yumuşak gücü olarak çalışmaya başladı.
Avrupa Yerel
Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldırılacak”, “Daha
demokratik anayasa”, “Anayasa’dan Türk kelimesinin çıkarılsın”, “demokratik
özerklik”, “ana dilde eğitim”, “yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmalı”, ”100
yıllık Cumhuriyetin demokrasi ile taçlandırılması”, “Kürt sorunu mecliste
çözülür” gibi CHP’li yetkililerin dile getirdiği ifadeler, yerel yönetime giden
yola taş döşemekten ibarettir.
HDP/DEM’i ise yazmaya
gerek yok. ABD’nin en aktif yumuşak gücü bu parti… Her söylemi her eylemi
ABD’nin Türkiye’yi bölme planına hizmet ediyor.
MHP Genel
Başkanı’nın Öcalan’ı TBMM’ne davet etmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin muhatabı
yapması bu partinin de ABD’nin yumuşak gücüne dönüştüğünü gösteriyor.
Cumhur
İttifakı’nın diğer ortağı AKP’nin de MHP ile birlikte hareket etmesi, Amerika’ya
karşı net tavır alamaması ve Suriye’deki gelişmelerde ABD ve İsrail ile
birlikte hareket etmesi onun da tarafını net olarak ortaya koyuyor.
Amerika’nın Türkiye’deki
yumuşak güçlerinden birisi de medya. Medya’nın büyük bir kısmı yıllardır
Türkiye’ye her türlü kötülüğü yapan, PKK/YPG’yi silahlandıran, koruyan
Amerika’yı bir yana bırakmış Rusya ve İran düşmanlığı yapıyor. Amaçları, bizi
yalnız bırakmak ve Amerika’nın isteklerine ve planlarına karşı direnme gücümüzü
azaltmak.
Amerika’nın
yumuşak gücü haline gelmiş televizyonlar, gazeteler, özellikle Suriye’deki
gelişmeler ve Bahçeli’nin yaptığı çıkıştan sonra, yaptıkları yayınlarla Türk
kamuoyunu ‘yerel yönetim’ fikrine hazırlıyorlar.
Amerika’nın bir
diğer yumuşak gücü de sivil toplum örgütleri (STÖ) ve bunlar adına konuşan
sözüm ona aydınlar. Amerikan’ın Türkiye’den toprak koparma planlarında dernekler,
cemiyetler, vakıflar, odalar, sendikalar yıllardır kullanılıyor. Son zamanlarda
bunların etkinliklerini artırdığını görüyoruz.
Bir diğer yumuşak
güç de sosyal medya. Binlerce ‘trol’ ve onlara kananlar ve uyanlar sosyal medyayı
aktif olarak kullanıyor. Türkiye’yi bir kargaşa
ortamına sokmak için, son zamanlarda Alevi-Sünni çatışmasını çıkartmaya
çalışıyorlar. Türkiye’yi zayıf düşürerek Amerikan isteklerine karşı koyamayacak
hale gelmesine çalışıyorlar.
UYGULANAN YÖNTEM
Amerika, Yunanistan’daki
üslerini büyüttü ve yeni üsler kurdu. Güney Kıbrıs’a silah yığdı. İsrail ve
Yunanistan donanmaları ile birlikte Türkiye’yi hedef alan tatbikatlar yaptı.
Amerika ve İsrail,
Suriye’nin kuzeyinde teröristleri PKK/YPG olarak örgütledi, silahlandırdı,
besledi, büyüttü.
Amerika’nın sert
güçleri bunlar ama o kukla devlet hedefine ulaşmak için öncelikle yumuşak güçleri
kullanıyor.
Yumuşak güçleri
kullanırken ‘sakaldan kıl koparma’ yöntemini kullanıyor. Bir insanın sakalını
bir günde yolmaya kalkarsanız, büyük tepki alırsınız ama her gün bir kıl
koparırsanız, bir kıl için tepki almazsınız ve bir süre sonra adam sakalsız
kalır.
Önce mahalli
idarelerin yetkileri artırılır, eğitim yerel yönetimlere verilir, anadilde
eğitim serbest hale getirilir, yerel yönetimlerin gelir kaynakları artırılır,
mali özerklik verilir, bazı iller bir araya getirilerek güneydoğuda bir eyalet
oluşturulur ve bu bölgeye yerel özerklik verilir. Daha sonra, Irak, Suriye ve
Türkiye’deki yerel yönetimler bir federasyon altında birleştirilir ve devlete
dönüştürülür.
Bütün bunlar
yavaş yavaş, adım adım ve alıştıra alıştıra yapılmaya başlandı. Meclisteki
partilerden hiçbirisi bu plana dur demek niyetinde ve kararlılığında değil ama
ümitsiz değiliz; Türk milleti eninde sonunda bu oyunu bozacak ve vatan bütünlüğünü
ve milli birliğini koruyacaktır.
26 Kasım 2024 Salı
DEVRİMLER KARŞI DEVRİMLER İSYANLAR
İngiliz Devrimi, Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi, Sovyet
Devrimi, Türk Devrimi, Çin DEvrimi; bunların hepsi savaşarak ve kan dökerek
yapılmıştır. Milli bağımsızlık hareketleri de böyledir.
Atatürk kan dökerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Cumhuriyet
kan dökülerek korundu ve kan dökülerek korunuyor.
Sakarya Savaşı Atatürk’ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı
müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın
kanıyla sulanmadıkça terk edilemez.” Emirnamesi ile kazanıldı.
Bu emir o gün geçerliydi, bugün de geçerlidir.
Düzce, Bolu, Hendek, Adapazar, Yozgat Afyon, Afyon, Konya
Ayaklanmaları Milli Mücadele sırasındaki isyanladır. Bunların hepsi silahla
bastırılmıştır.
Şeyh Sait İsyanı, Şemdinli İsyanı, Hakkari isyanı, Ağrı
isyanı, Dersim İsyanı Cumhuriyet dönemindeki ayaklanmalardan bazılıarıdır.
Aslında bunlar birer ‘egemenlik’ mücadeleridir.
İsyanı başlatan ve sürdürenler belirli aşiretlerdir.
Kendi hakimiyet bölgelerinde Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin
egemen olmasını istemeyen aşiret reisleri isyanları başlatmıştır. O topraklarda
ya Cumhuriyet egemen olacaktı ya da aşiret reisleri; isyanların özü budur. Yani arzu edilen şey Orta Çağ
düzeninin devam etmesiydi.
Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da halk ev demeye bin şahit
gereken kerpiç, yarı harabe evlerde yoksulluk içinde yarı tok yarı aç yaşıyordu.
Üste yoktu, başta yoktu. Paçavralar onların kıyafetiydi. Toprakları yoktu. Ağanın yanaşmalarıydı,
marabalarıydı. Ağa için eker biçerlerdi. Az buçuk toprağı olanların ürettiklerinin
bir kısmına ağalar el koyardı, bir kısmnını da kendileri götürür şeyh, seyid, şıh
bildiklerine verirlerdi. Ağalar ve şeyhler ise zenginliğin sağladığı tüm
imkanlardan ve refahtan faydalanırlardı.
Bu ağalar hiç ister mi Türkiye Cumhuriyeti o topraklarda
egemen olsun? İstemedikleri için isyan ettiler.
Bu ağaların arkasında ise emperyalist güçler vardı.
Seyit Rıza, Şeyh Sait ve diğerleri işte bu nedenlerle Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk
İnkılabı’na karşı isyan ettiler. Peşlerinden diğer aşiretleri de sürüklediler. Bu
isyanların kan dökmeden, görüşerek bastırılmasına imkan yoktu. Bunu bilen
Atatürk gereğini yaptı.
Tülay, ‘Suçlu olan hep karşı taraf mıdır’ diye soruyor. Bu tarafta Cumhuriyet var, karşı tarafta ağalık
düzeni var. Bu tarafta Türk devrimi var, karşı tarafta Orta Çağ var. Bu tarafta
devrim var, karşı tarafta devrim karşıtları
var. Bu tarafta Tük milleti var, diğer tarafta empeyalist güçler ve onların
uşakları var.
Ne yazık ki, Atatürk’ün başlattığı ‘Milli Demokratik
Devrim’ yarım kaldı. Yarım kaldığı için ağalık düzeni , şeyhler, dervişler,
mürittler, mensupların varlığı devam ettti. Ümmetten Türk milletine geçiş,
etnik köken, mezhep ve inanış farklılııkları ön plana çıkarıldığı için yok
olmadı. Gelir servet, refah , imkan ve fırsat eşitliği sağlanamadi. Ve Batı’nın
ülkemiz üzerindeki emelleri son bulmadı.
Gene de bunların hiçbiri devlete karşı silahlı isyanı
mazur gösteremez. Silahlı isyan silahla bastırılır.
29 Ağustos 2024 Perşembe
30
AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI
30
Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
30
Ağustos 1922 Türk tarihinin en önemli günlerinden birisidir.
Cumhuriyet’e giden yolun kapısını bugün açtık.
Başını İngilizlerin çektiği Batı’nın emperyalist güçlerini
bugün mağlup ve perişan ettik.
Mazlum milletlere emperyalist güçlerin de yenileceğini bugün
gösterdik.
Bu zaferle 23 Nisan 1920’de Atatürk’ün önderliğinde
kurduğumuz cumhuriyeti tüm dünyaya Kabul ettirdik.
Bu zaferle, Türk milleti, şehit kanları ile vatan kıldığı bu
topraklara egemen oldu ve özgür ve bağımsız yaşamaya başladı.
ATATÜR’ÜN ZAFERİ
DEĞERLENDİRMESİ
30 Ağustos’un hemen sonrasında, TBMM Reisi ve TBMM
Ordularının büyük kumandanı Mustafa Kemal Paşa bu büyük zaferi değerlendirir ve
bilgilendirir.
Atatürk, bu konuşması ile sadece milletvekillerini değil, ebede
kadar yaşayacak olan Türk milletinin her ferdini bilgilendirir.
Gazi Paşa kürsüdedir:
“Her safhasıyla
düşünülmüş, ihzar, idare ve zaferle intaç edilmiş olan bu harekât, Türk
ordusunun, Türk zabitan ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını
tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir. Bu eser, Türk milletinin
hürriyet ve istiklal fikrinin lâyemut abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin
evlâdı, bir ordunun başkumandanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım
sonsuzdur.”..."
"Milletin
mukadderatını doğrudan doğruya deruhde ederek yeis yerine ümit, perişanlık
yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir
varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir
asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir
insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu
meserretle dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı
temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik
ediyorum"
31 Ağustos sabahı harp sahasını gezerken gördüğü manzara
karşısında düşman askerlerinin durumunu şöyle değerlendirir: "Allah’ın bunlara bunu mukadder etmiş
olmasına göre, burada bu vaziyete girenler asker değildir. Bunlar herhalde
caniler ve katillerdir" Yunanlılar çekilirken, her yeri yakmış, yıkmış
ve âciz, müdafaasız ahaliyi, kadın ve çocukları öldürmüş, yakmıştır. BU nedenle
Atatürk, "bu müthiş faciayı kemali
lânet ve nefretle yâdetmek lazım gelir" demiştir.
"…topçularımızın, piyadelerimizin, süvarilerimizin,
makineli tüfeklerimizin, tayyarecilerimizin ve her sınıf askerlerimizin
gösterdikleri gayret ve kahramanlık her türlü takdiratın fevkindedir. Ve
bahusus askerlerimizin yunan ordusunun kalb ve vicdanına verdiği dehşet haiz-i
ehemmiyettir. O havf-ü haşyet ve dehşet buradaki mahvü müzmahil olan kıtaattan
başka bütün Yunan ordusuna sirayet etmiş bulunuyordu. Müteakip hareket bunun
şahid-i katîsi olmuştur. Bu muharebenin
neticesi Yunanların ve Rumların kalbini sındırmıştır. Binaenaleyh; bu
muharebeye Rum Sındığı Meydan Muharebesi demek çok muvafık olur. Bu suretle
Afyon-Karahisar’dan izmir’e kadar dört yüz küsur kilometrelik mesafe, müteaddit
meydan muharebeleri de dâhil olduğu halde ordularımız tarafından on beş günde
katedilmiş ve milli ordunun bu müstesna kudret ve hareketi bilhassa şayan-ı
tezkâr bulunmuştur"
“Efendiler! Bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet
tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kâdir ve ne kadar muhyi bir
kuvvet olduğunun en güzel misali olarak kalacaktır. Önümüze dikilen bütün mevanii birer, birer yıkıp aştıktan sonra bugün
artık Misak-ı Milli’nin çizdiği hudutlar dâhilinde, mesut, müreffeh ve hür
yaşamak için, her ne lâzımsa, bunların hepsini istihsâl edeceğiz. Düşman
elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için
seve, seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun
ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmeyecektir. Arkadaşlar! Milletimiz, tek
bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz vahdet ve gayret sayesinde bu muvaffakiyeti
ihraz etmiştir. Milletimizin sulh işlerinde de sulhtan sonraki işlerde de,
aynı himmet ve gayreti ve vahdeti göstererek; bu zaferi itmam edeceğine şüphe
yoktur. Bu zafer bize bir imkân bahşediyor. Biz bu imkânı memleketimizin,
milletimizin münevver, mesut ve müreffeh istikbali için kullanacağız"
"…kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar,
milletin kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve kabili
istihsal menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarını bir an
hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki bir memleketi
zapt ve işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için yeterli
değildir. Bir milletin ruhu
zabtolunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim
olmanın imkânı yoktur. Hâlbuki asırların mevlûdu olan bir ruhu milliye, kavi ve
daimî bir iradei milliyeye hiçbir kuvvet mukavemet edemez…"
"Efendiler! Sözlerime hitam vermeden evvel kemali
iftiharla şunu arzedeyim: Bu hareketi yapan bir ordunun babalarından ve
analarından ibaret olan milletimiz bütün cihana karşı en yüksek mevki-i hürmeti
ve mevkii izzeti kazanmıştır. Milletimiz
bîperva iftihar edebilir. Bu en kuvvetli şeraitle hakkıdır ve böyle bir
milletin âciz bir ferdi olmakla en büyük saadeti hissediyorum. Bu muharebe
meydanlarında, emsalsiz kahramanlıklar ve şehamet göstermiş olan
zâbitlerimizin, neferlerimizin ve kumandanlarımızın her biri ayrı, ayrı bir
menkıbe, bir destan teşkil eden harekâtını kemali tebcille ve hürmetle ve
takdirle yâdediyorum. Ve bu şehamet
meydanlarında rahmeti rahmana kavuşan şühedamızın muazzez ervahına hep beraber
fâtihalar ithaf edelim. Arkadaşlar! En son sözüm budur. fiehamet meydanında
ölenlerin analarına babalarına taziyeler değil, fakat tebrikâtımızı îsal
edelim"
SÖZ HAMDULLAH SUPHİ’DE
Tarih 30 Ağustos 1924, yer Dumlupınar Büyük Zafer’in ilk anma
toplantısı yapılıyor. Kürsüde Hamdullah Suphi var, Atatürk ve eşi Latife Hanım,
Afyonlular, köylü hanımlar, çiftçiler, erlerimiz ve subaylarımıza hitaben şöyle
diyor:
"Burada, hâdise sözden çok kuvvetli bir mevkidedir. Ben
size ne söyleyebilirim ki, bu ovaların üstünde geçen vak’alar kadar derin,
manalı, beliğ ve şümullü olsun Söz burada fiil karşısında acizdir. Bakıyorum,
aramızda Anadolu kadınları var, hiçbir felâketin üstüne gözyaşı akıtmamış,
yüzleri kayalar gibi katı, yüzleri dağ başlarındaki kayalar gibi yanık, sayısız
muharebelere sayısız şehitler vermiş Anadolu kadınları var. Aramızda alaca gömlekleriyle, çıplak
ayaklarıyla köylüler ve köy çocukları görünüyor. Dağ başlarındaki yaylalardan
Yörükler inmiş, içtimaa onlar da gelmişler, içtima tamamdır. Burada olanlar
kadar burada olmayanlar da burada… Türk milletinin ruhu, bu harp meydanının
kenarında şimdi el bağlamış duruyor"
"Bu toprakların içinde zerre zerre parıltılarla örtülü,
bembeyaz genç dişleri arasından istiklâl şehidleri bir şey sayıklıyorlar: "Ey Türk milleti, senin için! Diyar
diyar, iklim iklim, bütün o boğuşmalar, o mücahedeler ve bu ölüm, ey Türk
milleti senin için, senin için"
EMPERYALİSTLERE KARŞI SAVAŞTIK
Bu savaş bir vatan savaşı idi. Türk milleti, bu savaşı
sadece Yunanlılar karşı değil, yedi düvele yani emperyalist ülkelerin tümüne
karşı verdi ve kazandı.
Türk milletini ve vatanını bölmek ve vatan topraklarımızın
bir kısmında Kürdistan ve Ermenistan isimli kukla devletler kurmak isteyen,
başta İngiltere olmak üzere, emperyalist ülkeler, Sevr Antlaşmasını bize zorla
kabul ettirmek istediler ve bunun için Yunanlıları üzerimize saldırttılar.
Biz Dumlupınar'da sadece Yunanlıları değil tüm emperyalist
devletleri yendik.
YENİDEN VATAN SAVAŞI
Vatanımızı bölmek için dün Yunanlıları kullanan emperyalist
güçler, son yıllarda da PKK, PYD, FETO, DEAŞ, DHKP-C denilen terör örgütlerini
kullanıyorlar. Sevr'i kabul etmemiz için Yunanlıları bize saldırtan güçler,
şimdi de vatan topraklarımızda kukla bir devlet kurulmasını kabul ettirmek için
bu kukla örgütler üzerinden aynı oyunu tezgahlamaya çalışıyorlar.
Dünkü savaşımız da vatan savaşı idi; bugün FETO’ya PKK'ya ve
emperyalistlerin yerli işbirlikçilerine karşı yürüttüğümüz mücadele de bir
vatan savaşıdır.
Dün, milletimizin
büyük desteği ile vatan savaşını kazanan kahraman ordumuz, Yunanlıları nasıl
denize döktü ise, bugün de PKK'yı da FETO’yu da belki denize değil ama tarihin
çöplüğüne dökecektir.
Dün emperyalistlere karşı verdiğimiz vatan savaşını nasıl
kazandıysak, bugünkü vatan savaşını da öyle kazanacağız.
Milletimize ve
ordumuza güveniyoruz. Çünkü biliyoruz ki, hiçbir güç, Türk milletinin bağımsız
ve özgür yaşama arzusu ve vatan sevgisi kadar kuvvetli değildir.
16 Ağustos 2024 Cuma
İNSANLIĞIN YOK OLDUĞU
YER: GAZZE
‘İnsanlık dramı’, ‘vahşet’ gibi kelimeler Gazze’deki
olayları isimlendirmede çok hafif kalıyor. Emperyalizmin en büyük terör örgütü
olan İsrail, Filistin halkını öldürülerek, yakılarak, sürülerek yok etmeye
çalışılıyor.
Batı Şeria yakılıyor, yıkılıyor; Filistin halkının kendi
topraklarında, kendi evlerinde yaşama hakkı ellerinden alınıyor.
Gazze, atılan 70 bin
ton bombanın sonucu olarak beton yığınına dönmüş durumda. Çoluk, çocuk, kadın demeden 40 binin üzerinde
insan katledilmiş. Henüz daha ölmemiş olanlar ise evsiz, aşsız, ilaçsız çok
kötü şartlar altında ve başlarına ne zaman bomba düşecek bilemeden yaşamaya
çalışıyor.
Azgınlaşmış katilleri
insanlık sadece izliyor ve arada sırada ‘yapmayın’, ‘yazıktır’, ‘sizi kınıyoruz’
gibi sözler edip insan olmanın sorumluluğundan kurtulduğunu sanıyor. Kimilerinin
de keyfi yerinde, müziklerle, oyunlarla, danslarla eğleniyor…
Gazete haberi:
“ABD, İsrail’e 21 milyar dolarlık yeni bir silah paketi daha
gönderiyor. Batılı siyasetçiler ve medya ise siyonist rejimin Gazze’de yaptığı
katliamı perdeleyip İran ve Hamas’ı hedef gösteriyor.”
Mahmut Abbas’ın TBMM’de yaptığı konuşmada söylediği şu
sözler milletvekilleri tarafında uzunca süre alkışlanıyor:
“ABD veto hakkını kullandı tam 3 kez. Yani İsrail’in
saldırılarına dünya dur derken ABD güvenlik konseyinden gelip veto hakkını
kullanabiliyor. 14 ülke savaş dursun derken. ABD bir felakettir, felaket devam
ediyor”.
“ABD bir felakettir, felaket devam ediyor” ifadesi bir
tespittir. Yukardaki gazete haberi ile
birlikte değerlendirildiğinde, esas katilin Amerika olduğunun ilanıdır.
Milletvekilleri alkışlarla bu tespiti kabullenmiştir. Yukarıdaki gazete haberi
de bunun göstergesidir. Amerika’yı felaketlerin kaynağı haline dönüştüren de
onun çok büyük sermayesidir.
Katil,
‘Kapitalizm’dir; kana ve paraya doymayan ‘Emperyalizm’dir.
Şimdi 104 yıl öncesine gidelim ve Ankara’da, Milli Mücadele
yıllarında yayımlanan Hakimiyet-i Milliye gazetesini okuyalım¸ o zamandan bu
zamana felaketin kaynağının değişmediğini görelim:
HÂKİMİYET-İ MİLLİYE
(ANKARA) GAZETESİ’NİN BAŞMAKALESİ
20 Temmuz 1336/1920
EN BÜYÜK DÜŞMAN
“…en büyük düşman,
düşmanların düşmanı; ne filan ne da falan milletler; bilâkis bu, âdete her
tarafı kaplamış bir saltanat halinde, bütün dünyaya hâkim olan ‘Kapitalizm’
afeti: ve onun çocuğu ‘emperyalizm’dir…”
“…artık, bütün dünyanın anlamış olduğu bu hakikat, bizde de
idrâk ediliyor. Bugünlerde başımıza musallat edilen Yunan, bütün düşman âleminin
parçasından başka bir şey değildir; daha doğrusu, ‘Kapitalim Saltanatı’nın,
‘mazlum milletler’e karşı gönderebileceği son kuvvet, son ordudur. Nitekim
bundan önce, üzerimize ordular saldırmış olan düşmanlar, yine böyle ‘Kapitalizm
Saltanatı’nın ordularından başka bir şey değildi: Moskof orduları, İtalyan orduları,
Bulgar ve Yunan orduları; kısaca bütün düşmanlarımız, ‘Kapitalizm’ tarafından
ayaklandırıldı…”
“…tarihin eski
devirlerinde, dünya bir takım zalim hükümdarların, istibdatları altında
ezilirdi. Sonraları milletler, bu istibdatları yıktılar. Fakat bu defa onların
yerini ‘para’nın, sermâye’nin zulmü geçti…”
“…’Sermaye’, bugüne
kadar dünyada yapılmış bütün fenalıkların yegâne müsebbibi, yegâne mes’ûlü idi;
bugün de odur; eğer dünyayı sür’atle istilâ eden, ‘Kapitalizm Aleyhtarlığı’
olmasaydı, bu zulüm yarın da devam edecekti. Çok şükür zulüm devrinin son
günlerindeyiz. ‘Kapitalizm’ sadece falan veya filan milletin düşmanı değildir.
Bilâkis bütün dünyanın bütün milletlerin müşterek düşmanıdır: milletleri
birbirine düşüren, kuvvet o; kardeş kanlar döktüren fesatlar ondan; dünyayı
kaplayan sefaletin müsebbibi; hülâseten bütün insaniyeti inleten zulmün yegâne
zalimi odur…”
Bu zalimin, muvaffak
olmak için, arada sırada müracaat ettiği muharebeler, yegâne kuvvetleri, yegâne
silahları değildir. Bankalar, sendikalar, onun en kuvvetli silahlarıdır. Ve
bütün milletleri, bu silahla mağlup eder. Memleketimize bakınız: reji’ler,
düyun-u omomiyeler, kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler,
ticarethaneler… Bütün bu müesseseler, ‘Avrupa Kapitalizmi’nin, bizi mahvetmek
için senelerden beri kullandığı, ibilisâne bir makinenin parçalarıdır…”
“…Sadece bizim
memleketimizde değil, yeryüzünde bu makine devam ettikçe, sadece biz değil
bütün dünya, zulüm altında ezilecek, sefâlet arşa çıkacak, insan felâketten
felâkete yuvarlanacaktır. Bize bugün, hudut itibarıyla dünyanın en güzel,
en hayale sığmaz sulh şartlarını verseler; ‘Kapitalizm dolabı’ memlekette,
bugünkü şekilde kaldığı takdirde, mahvımız muhakkaktır…”
4 Ağustos 2024 Pazar
BATI EMPERYALİZMİ ORTADOĞU’DA SAVAŞ İSTİYOR
İsrail bugüne kadar çocuk, kadın, genç taşlı, hasta sağ
demeden 40 bin Filistinliyi katletti. 2 milyondan fazla insanı evsiz, yuvasız,
yiyeceksiz, ilaçsız bıraktı. Yaptıklarının tek bir adı var; o da soykırım.
İsrail’in yaptığı bu katliamı neden yaptığı, kimin adına
yaptığı, arkasındaki güçlerin nihai hedefinin ne olduğu halkımıza tam olarak
anlatılmadı. Bütün bu alçaklıkların sadece Netanyahu ve onun başında bulunduğu
hükümetin bir icraatı olarak gösterildi. Halkımıza, Netanyahu iktidardan
düşerse akan kan ve gözyaşı duracakmış gibi anlatıldı. Katliamların, vahşetin
esas sorumluları kamuoyundan gizlendi.
Olaylar dinler arası
bir savaş gibi gösteriliyor. Oysa bu savaş Müslümanlarla Yahudiler arasında
değil, mazlumlarla zalimler arasında cereyan ediyor. Hem de yüzyıllardır devam
ediyor. Kimdir bu zalimler derseniz söyleyelim; Batı’nın sömürgeci güçleri ve
vahşi kapitalizmin emperyalist para babaları. Mazlumlar ise, Ortadoğu
coğrafyasına yayılmış, halklar, milletler…
Netanyahu kiralık katildir,
İsrail ordusu ise kiralık katiller sürüsüdür. Bunları kiralayan ve
kullanalar ise başta Amerika olmak üzere emperyalist ülkeleri yönetenlerdir. Bu
ülkeleri, sahnede görünenler değil, sahne gerisindeki o ülkenin en zengin %1’lik
kesimi yönetir. Katliamı planlayan ve uygulayanlar da bunlardır.
TARİHE DÖNÜP BAKALIM
Sömürgeci güçlerin Batı Asya’ya (Ortadoğu) ilk saldırısı
Haçlı Seferleri ile oldu. Dün sömürgeciler vardı, bugün de emperyalist güçler
var. Saldırı ise o zamandan bu zaman devam edip gidiyor.
Osmanlı’nın Asya’nın batısına (Ortadoğu) egemen olması
uzunca bir süre Batı’yı bu bölgeden uzak tuttu. Ne zaman ki Osmanlı zayıfladı,
Batı’nın Ortadoğu merakı alevlendi, iştahı kabardı. Bu coğrafyada çok zengin
petrol yataklarının bulunduğunun anlaşılması ile birlikte İngiltere, Fransa,
İtalya gibi ülkelerin ilgisi daha da arttı. I. Cihan Savaşı’nın Ortadoğu’yu
paylaşmak için yapıldığını söylemek yanlış olmaz.
Bu toprakları Osmanlı Devleti’ne ve Almanya’ya bırakmak
istemeyen İtilaf devletleri savaşı başlattı. Savaş devam ederken, İngiltere ve
Fransa arasında Sykes–Picot antlaşması imzalandı. Bu iki ülke kendi aralarında
Ortadoğu’yu bölüşmeye karar verdi. Daha sonra İtalya’ya da bazı topraklar
vadedildi.
Osmanlı Devleti ve Almanya bu savaşta yenildi. Ortadoğu’da
İtilaf devletleri egemen oldu. Türkiye’ye Sevr dayatıldı ama Türk milleti,
Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği milli mücadele ile Sevr Antlaşmasını
yırttı ve Lozan’ı emperyalist güçlere kabul ettirdi. Artık Osmanlı yoktu,
Türkiye Cumhuriyeti vardı.
II. Cihan harbi de bir bakıma Ortadoğu’yu paylaşma
savaşıydı. Savaştan gene İngiltere Fransa, Amerika ve müttefikleri galip geldi.
Ortadoğu’ya Amerika’da iyice yerleşti. Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar,
Birleşik Arap Emirlikleri, Irak ve İran petrolleri büyük oranda Amerika’nın
kontrolüne girdi.
İSRAİL NEDEN KURULDU?
Batı’nın emperyalist güçleri Ortadoğu’daki egemenliklerini
perçinlemek için bu coğrafyada tamamen kendilerine ait olan bir devlet kurmaları gerektiğini anladılar.
İsrail bu amaç doğrultusunda kuruldu. Dünyanın birçok ülkesine yayılmış
Yahudiler, Arz-ı Mevud hayali ile Filistin topraklarını işgale başladılar.
Böylece Batı emperyalizminin vahşi güçleri Ortadoğu’da bir köprübaşı oluşturmuş
oldu. İsrail’e göç eden Yahudilerin büyük kısmı emperyalizmin paralı askeri
haline geldi.
Bu Yahudiler, İsrail’in kurulduğu günden bu yana, bilerek
veya bilmeyerek kapitalist ülkelerdeki %1’lik kesimin emellerine hizmet ediyor.
İsrail de Amerika ve diğer emperyalist ülkelerin Ortadoğu’ya müdahale etmek
için kullandığı bir üs olmaya devam ediyor.
Yani İsrail, 1948 yılında, Yahudilerin bir yurdu olsun veya
bir toprağı olsun diye kurulmadı. Amerika, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin
%1’lik kesimin bütün Ortadoğu coğrafyasını ele geçirmesini ve bölgedeki bütün
petrol ve doğal gaz rezervlerine hâkim olmasını ve bu hâkimiyeti sürdürmesini
sağlamak için kuruldu. Siyonizmin ana amacı da budur. Zengin Siyonistler de
zaten İsrail’de yaşamazlar.
BATI ASYA’DA AMERİKAN EGEMENLİĞİ
Zamanla Batı Asya’da (Ortadoğu) Amerika egemenliği arttı.
Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn petrollerini
büyük oranda Amerikan şirketleri çıkarmaya ve pazarlamaya başladı. Hem
Amerikalı petrolcüler para kazandı hem de bölgedeki krallar, prensler, şeyhler
zenginledi. Halkı hiç sormayın; onlara da sus payı verildi.
Bu düzene karşı gelen Irak’ta Saddam Hüseyin’in ve Libya’da
Kaddafi’nin yönetimine son verildi ve ikisi de katledildi.
Geçmişte İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar Ortadoğu’ya
şekil vermeye çalışmışlar; sınırlarını
ve yöneticilerini kendilerinin belirlediği devletler kurmuşlardı. Amerika bunun
benzerini 2004 yılında uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi ile (daha
sonra proje genişletildi ve ismi “Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika” olarak
değiştirildi) yapmaya çalıştı. Bugünkü olayları da bu proje kapsamında
değerlendirmek gerekir.
Bu proje ile 22 ülkenin sınırlarının ve yöneticilerinin
değişmesi planlanmıştı. Sınırları değişecek ülkeler arasında Türkiye’de vardı.
Kürdistan adı altında ikinci İsrail devleti kurulmak isteniyordu. Bu devlet,
İran’dan başlayıp bizim güneydoğumuzu, Irak ve Suriye’nin kuzeyini içine alarak
Akdeniz’e kadar uzanacaktı.
Amerika, Türkiye’de bu devlete evet diyecek bir yönetimin
başa geçmesi için 15/16 Temmuz gecesi FETÖ aracılığı ile bir darbe yapmaya
kalktı ama o gece Amerika yenildi ve Amerika’nın askerleri hapislere atıldı.
Bu darbe kalkışmasına Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı
harekâtları ile cevap verdi. Bu harekâtlarla ikinci İsrail devletinin
kurulmasına izin verilmedi.
İkinci İsrail devleti kurulmuş olsaydı, Amerika’nın bu
bölgede kullanacağı iki devleti olacaktı. Her türlü kötülüğü bunlara
yaptıracaktı. Yahudiler ve Kürtler Amerika için öldürecek ve öleceklerdi.
Şunu da göz önünde tutalım, Amerika ikinci İsrail
projesinden vazgeçmiş değil. Onun için PKK/YPG’ye tırlar dolusu silahlar veriyor,
teröristleri eğitiyor, maddi olarak destekliyor. Türkiye’ye yönelik terör
eylemleri yaptırıyor. Ayrıca, Türkiye’de
kendisine evet diyecek bir iktidarı oluşturmak için bazı partilere şu ya da bu
şekilde destek veriyor, mevcut iktidarı yıpratmaya çalışıyor.
Amerika’nın emperyalist güçleri Ortadoğu için hazırladıkları
planlardan vaz geçmiş değil. İsrail’in Filistin’i işgal etmesini, Filistinlilere
soykırım uygulamasını hep bu Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika projesinin gereği
olarak düşünmek lazım. Yani proje halen
yürürlükte…
BATI ASYA’DA AMERİKA’NIN ETKİSİ AZALIYOR
Yukarıda anlattıklarıma ek olarak, Ortadoğu’daki Amerika’nın
aleyhine olan bazı gelişmeler onun bölgeye müdahale etmesini kendi açısında
gerekli kıldı. Bunlardan bazılarını sıralayalım.
Türkiye ve Suriye yakınlaşmaya başladı. Rusya’nın da desteği
ile bu iki ülke askeri işbirliğine gidecek zemin oluşturmaya başladı. Amerika,
bu işbirliğinin Suriye’nin kuzeyindeki varlığını tehdit edeceğini anladı.
Irak, Amerikan askerlerinin ülkeyi terk etmesini istedi.
İran, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de ve Lübnan’da daha etkili
bir duruma geldi.
Karabağ’ın Ermeni işgalinden kurtarılması ile Batı Kafkaslarda
güç kaybetti.
Husiler Yemen’de güç kazanmaya başladı.
Hizbullah Lübnan’a iyice yerleşti ve İsrail için önemli bir
tehdit kaynağı oldu.
Suudi Arabistan ve Amerika arsasındaki Petrol satışlarının
ABD doları üzerinden fiyatlandırılmasına dair anlaşmanın süresi doldu ve Suudi
Arabistan bu anlaşmayı yenilemedi. Çin’in arabuluculuğu ile Suudi Arabistan ve
İran yakınlaştı. Suudi Arabistan Şanghay İşbirliği Örgütüne üye oldu. Suudi
Arabistan ve Çin merkez bankaları ile 50 milyar değerinde ikili takas anlaşması
yaptı.
Batı’nın Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri üzerindeki
etkisi giderek azalmaya başladı.
AMERİKA ÇÖZÜMÜ SİLAHLA ARIYOR
Amerika, Batı Asya’daki egemenliğini giderek yitirmekte
olduğunu ve bölgede Çin ve Rusya’nın geçmişe göre daha fazla söz sahibi olmaya
başladığını gördü. Bu gidişatı siyasi, ekonomik baskılarla, iktidar
değişiklikleriyle, durduramayacağını anladı ve askeri seçeneği devreye soktu.
İsrail’in Filistin’e saldırmasının esas olarak örgütleyen
Amerika ve Batı’nın diğer kapitalist ülkeleridir. İran’ı savaşa zorlaması ve
suikastlardan sonra Doğu Akdeniz’deki ve bölgedeki askeri gücünü artırmaya
başlaması kanlı bir senaryoyu devreye sokacağının işaretleridir.
Önümüzdeki günlerde çok daha kanlı olaylar olabilir. Amerika
bunun hazırlığı içindedir. Bunu önlemenin yolu, bölge ülkelerinin Çin ve Rusya
ile birlikte güçlü bir ittifak oluşturmasıdır. Askeri, ekonomik,, siyasi
birliktelik Amerika ve müttefiklerini çılgınca hareketler yapmasını
önleyebilir. Caydırıcılık olmazsa, savaşlar kaçınılmaz hale gelecektir. Umarız
bölge ülkeleri durumun ciddiyeti anlar ve aklıselim ile hareket ederler.
Kan ve gözyaşı dökülmesinin Batılı canavarlara göre hiçbir
önemi yok. Onlar için “Bir damla petrol, bir damla kandan çok daha değerli”.
23 Haziran 2024 Pazar
DEVLETİ KİM YÖNETİYOR KİMİN İÇİN YÖNETİYOR
Türkiye’de 1980 yılından bu yana “Serbest Piyasa Ekonomisi”
uygulanıyor. Son zamanlarda, bu ekonominin karanlık yanları gün ışığına çıkmaya
başladı.
Giderek büyüyen servet, gelir ve fırsat eşitsizliği sosyal
dokumuzu bozmaya devam ediyor. Zenginler giderek daha zenginleşirken, geri
kalanlar yoksulluğun zorluklarını yaşıyor. Toplumda iktidara ve devlete olan
güven azalıyor.
Türkiye’nin şu andaki durumunu basitçe şöyle anlatmak mümkün:
Zenginler zenginleşmekte, zenginlerin en zenginleri daha da zenginleşmekte,
yoksullar sayıca artmakta ve giderek daha da yoksullaşmakta ve orta sınıfın içi
boşalmaktadır. Orta sınıfın gelirleri ya azalmakta ya da aynı seviyede kalmakta
ve zenginlerle aradaki uçurum giderek artmaktadır.
Son gelişmeler gösterdi ki ekonomik kararlar üsttekilerin
lehine, alttakilerin aleyhine alınmakta. Ekonomik yük çalışana, emekçiye ve
emekliğe yüklenmekte. Sermayenin milli gelirden aldığı pay artmakta, emekçinin
ve emeklinin aldığı pay ise azalmakta.
Vergilerde yapılacak değişikliklerin de bu gidişi
hızlandıracağı anlaşılıyor.
Akla şu soru gelmektedir: Ekonomik kararları kim alıyor?
Erdoğan ve Kabinesi kendi sonlarını hazırlayan bu kararlara nasıl imza atıyor. Devleti
kim yönetiyor?
Daha açık soralım: Güç kimde, siyasilerde mi, büyük
zenginlerde mi?
Bu gidişin sonunda AKP’nin ANAP gibi olacağını söylemek
büyük bir kehanet değil. 31 Mart bunun habercisiydi ama görünen o ki, durum
iktidar çevrelerince tam anlaşılmadı.