26 Şubat 2022 Cumartesi

AMERİKA'NIN OYUNU BOZULMALIDIR

Amerika, çok iyi düşünülmüş bir senaryoyu sahneye koydu. Ukrayna’yı kullanarak Rusya’yı, güvenliğini tehlikeye atacak şekilde, sıkıştırdı. Rusya’yı askeri harekâta mecbur kıldı. Ukrayna’ya silah verdi, cesaretlendirdi ve Rusya’ya kafa tutmasını sağladı.


Rusya’nın Ukrayna’ya müdahale etmesi, şimdilik Amerika’nın çıkarına hizmet ediyor. Rusya başarılı olsa bile çok şey kaybetmiş olacak.

Ukrayna halkı, bundan sonra Rusya’ya nefret dolu duygularla bakacak.

Amerika Rusya’yı müdahale etmeye mecbur kılarak yaptırım uygulamalarının yolunu açmış oldu. Rusya, Amerika ile birlikte birçok ülkenin değişik yaptırımlarına muhatap olacak.

Amaç, Rusya’yı ekonomik olarak yıpratmak, zayıf düşürmek. Başarılı olursa esas darbeyi o zaman indirebilir.

İnsanların ölmesi, yaralanması, sakat kalması, Ukrayna’nın kayıpları Amerika’yı hiç ilgilendirmiyor.

Amerika’nın bu oyununu bozmak Putin ve Zelenski‘nin elinde. Esas düşmanlarının Amerika’nın başını çektiği Batı olduğunu anlayıp en kısa zamanda ateş kes ilan etmeleri gerekir. Ukrayna, Batı'nın egemenliğinden kurtulmalıdır.

Şunu dikkate almalılar: Ukrayna ve Rusya düşmanlığı sadece Amerika’ya ve diğer emperyalist güçlere yarar. Her iki ülkeye ise zarar verir. İki ülkenin dostluğu ise sadece kendilerine değil, tüm mazlum milletlerin çıkarınadır; Amerika ve onun dostlarının ise zararınadır.

9 Şubat 2022 Çarşamba

 İMGESEL ATATÜRKÇÜLÜK

Samsun'da iki provokatörün Atatürk heykeline saldırı girişiminde bulunması, benim "İmgesel Atatürkçüler" dediğim kesimi ayağa kaldırdı. Bunlara neden "İmgesel Atatürkçü" diyorum, anlatayım:
Bilinen bir hikayedir; birileri yakaladıkları leyleği Nasrettin Hoca’ya getirir. Hoca, bu nedir diye sorar. Leyleği getirenler, “Bu kuştur hocam” derler. Hoca bu kuşa hiç benzemiyor der ve leyleğin bacaklarını, gagasını, kuyruğunu keser ve “Hah şimdi kuşa benzedi” der.
Öncesi de var ama özellikle 1980’den sonra insanlarımızın kafasında bir Atatürk imajı yaratıldı. Bu imajın gerçek Atatürk ile pek fazla ilgisi yok; tamamen hayali bir kişilik.
Atatürk bir imgeye dönüştürüldü. “Atatürk” denildiğinde, artık bazı insanlar, Hoca’nın leyleğe yaptığı gibi, Atatürk’ün temel görüşlerini ve ilkelerini kesip atıyorlar ve kendilerine öğretilen ‘İmgeyi’ düşünüyorlar.
Atatürk denilince akıllarına gelen bu imgede devrimcilik yok, emperyalizme karşı duruş yok, mazlum milletlerle birlikte olma yok, halkçılık yok, milliyetçilik yok, devletçilik, vatanın bütünlüğüne ve milletin birliğine sahip çıkma yok.
Gerçek Atatürk bir imgeye dönüşünce, Atatürkçülük de ‘İmgesel Atatürkçülüğe’ dönüşmüş oldu. Toplumun büyük bir kesimi de bu ‘İmgesel Atatürkçülüğü’ benimsedi. İmgesel Atatürkçüler de halkı Atatürk ile aldatmak isteyenlerin peşinden sürüklenmeye başladı.
GERÇEK ATATÜRK’Ü İMGESİNDEN AYIRD ETMEK GEREK
Bu insanları uyarmak için, önce Atatürk’ün yaptıklarını hatırlatacağım ve sonra soracağım:
Atatürk’ün üç büyük eylemi var:
1. Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı savaşmış ve sınırlarını Mehmetçik kanı ile çizilmiş bir devlet kurmuş.
2. Demokratik bir devrim gerçekleştirmiş ve egemenliği padişahtan alıp, millete vermiş.
3. Yaptığı devrimle, Türkiye’nin ‘feodal ümmet’ toplumunu ‘millet’ aşamasına taşımış. Bunun için de ağalık, şeyhlik gibi orta çağ kalıntılarını temizlemiş.
Bunları gerçekleştirirken de acımasız davranmış ve direnenlere karşı devlet otoritesini tavizsiz kullanmış.
Şimdi soruyorum:
Türkiye’yi bölmek için emperyalistlerin kurduğu, maddi olarak desteklediği, silahlandırdığı, askeri eğitim verdiği PKK/HDP ile birlikte hareket edenler, onlarla birlikte hükumet kurma çalışmaları yapanlar, bu örgüt meclise girsin diye her evden bir oy isteyenler, topluma bu örgütü hoş göstermeye çalışanlar, örgütün hapisteki eş başkanını ziyaret edip ona başarılar dileyenler gerçek Atatürkçü olabilir mi?
Emperyalistlerin kurmak istediği kukla devlet için vatanımızı bölmeye kalkan, teröristlere yardım eden, onlara eleman sağlayan, belediyenin her türlü imkanını terör örgütünün emrine veren belediye başkanları görevden alınınca ta İzmir’den, Ankara’dan, İstanbul’dan koşup gidip bu hain başkanları ziyaret edenler, onlara destek sunanlar Atatürkçü olabilir mi?
Tunceli ilinde kendi feodal düzenini devam ettirmek için Cumhuriyet’e karşı ayaklanan ve yöre halkına her türlü zulmü uygulayan, Mehmetçiklerimizi ve devlet görevlilerini şehit eden Seyit Rıza’nın heykelini dikenler, bu heykel önünde saygı duruşunda bulunup açıklamalar yapanlar Atatürkçü olabilir m?
Mehmetçiklerimizi şehit edenlere ‘Özgürlük Savaşçısı’ diyenler Atatürkçü olabilir mi?
Türkiye'nin geleceğini Amerika ve diğer batılı ülkelerin elçileriyle birlikte planlayanlar Atatürkçü olabilir mi?
Amerika'nın içimizde örgütlediği vatan, millet düşmanı FETÖ mensuplarını hapisten çıkarma sözü verenler, onları devletteki eski görevlerine iade edeceklerini söyleyenler Atatürkçü olabilir mi?
Milli siyaseti terk edip, Batıcı zihniyet içinde, “Türkiye, ancak Batı ittifakı içinde güvenliğini koruyabilir” diyenler; savunmamızı NATO’ya havale etmek isteyenler Atatürkçü olabilir mi?
Ülke ekonomisini IMF’nin egemenliğine terk etmek isteyenler, IMF yetkilileri ile otel odalarında gizli gizli görüşenler; Chatham House’u ziyaret edip, oralardan nasihatler alıp destek talep edenler Atatürkçü olabilir mi?
Türkiye’de insan hakları ve demokrasi yok deyip Amerika’nın ve Avrupa’nın müdahalesini talep edenler; onlardan demokrasi dilenenler Atatürkçü olabilir mi?
İç cephemizi yıkmak ve zayıflatmak için, etnik ve dinsel inanç temelinde siyaset yapanlar; milli birliğimizi bozmaya çalışanlar; milletimizin özgüvenini sarsmak isteyenler; millet sevgisini ve kardeşlik duygusunu yok etmenin gayreti içinde olanlar Atatürkçü olabilir mi?
Türk milletini Kürt, Laz, Boşnak gibi etnik kimlikler üzerinden bölmeye çalışanlar; “HDP’nin 6 milyon Kürt oyu var”, “HDP Kürtleri temsil ediyor” gibi ifadelerle bazı vatandaşlarımızı Türk milletinin dışına itenler; etnik ve dinsel temelde partilerin bulunmasını onaylayanlar Atatürkçü olabilir mi?
Cevap: Elbette olamaz!

26 Ocak 2022 Çarşamba

NEFRET SİYASETİ VE PSİKOLOJİK KİTLE

Gazeteci kılıklı kadının yaptığı hakaretler 'nefret' siyasetinin bir gereğidir. Bu siyasetin mimarı ise Biden'ın Amerikasıdır, Batı'nın büyük sermayesidir. 

Time, Der Spiegel, Atlantic, Economist, Guardian, Financial Times, New York Times,  Batılı devletlerin yayın organları, DW, France 24, VOA, BBC… Yıllardır Erdoğan’ı, Putin'i, Xi'i, Orban'ı, Maduro'yu hedef tahtasına koymuşlar. Bu isimlerin müşterek özelliği kendi ülkelerini emperyalizme ve Batı'nın hegemonyasına karşı korumaya çalışmaları.  

Bu liderlerin iktidarlarına son vermek için özel programlar hazırlanmakta ve uygulamaya konulmaktadır. 

Türkiye'de bu özel programın adı şu: 'Nefret ettir ve Kaos yarat'.

Nefret siyasetinden amaç, Erdoğan'a karşı nefret duyguları ile donatılmış bir kitle  yaratmak ve bu kitleyi kullanarak Erdoğan'ı devirmek. 

Emperyalizm tam da bunu istiyor.

PSİKOLOJİK KİTLE!

Uzun zamandır uygulanan bu nefret siyaseti ile Türkiye'de büyük bir 'Psikolojik kitle' oluştu. ‘Psikolojik’ diyorum çünkü insanlar akıllarından çok duygularının itmesi ile bu kitleye katılıyor. O duygunun adı da "Erdoğan nefreti".

Bu kitlenin içinde kendisini Atatürkçü ilan edenleri, milliyetçiliği kimseye bırakmayanları, Türkiye'yi bölme hevesi içinde çırpınanları, ümidini Amerika'ya bağlamış liberalleri görmek mümkün. 

Dünya  görüşleri farklı, ama nefret aynı. Bu nefret onları tekleştiriyor. Nefret tek, fikir tek: ‘Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin.’

NEDEN PSİKOLOJİK KİTLE OLUŞTURULDU?

Amerika’nın yıllardır uyguladığı yöntemdir bu: Bir ülkeye egemen olmak isterse, ilk yaptığı şey mevcut iktidarı yıpratmak, ülkeyi seçime götürmek ve bu şekilde uzlaşacağı (!) bir yönetimi iktidar yapmak. Bunun için, ülke içinde kaos oluşturur, ekonomik saldırılarda bulunur, terör örgütlerinden faydalanır ve iktidarı yıpratır ve seçim ortamı yaratır.

Bütün bunları yapabilmesi için, kendisine sorgusuz sualsiz hizmet edecek insanlara ihtiyacı var. Bu nedenle, nefret duygusu ile bir insanları bir araya getirir ve böylece amaçları için kullanacağı  'psikolojik kitleyi' oluşturur. 

PSİKOLOJİK KİTLENİN ÖZELLİKLERİ

Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar. (Bu nedenle, sosyal medya yalan nehrine dönüşmüş durumda. Bu nehrin kaynağı ise belli: Amerika.)

Böyle duygusal kitlelerde, ilk okul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.

Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırır. Yanlış bilgiler, yanlış seçimlere yol açar. Yanlış seçimler, sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokar ama o farkına varmaz...

Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar, insanları yönlendirmeye ve sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine, içinden çıktıkları millete ve ülkeye yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.

AMERİKA'NIN SÜRÜSÜ

Bu  duygusal kitle içindeki insanlardaki Erdoğan nefreti, Türkiye nefretine dönüşmüş ama haberleri yok. Türkiye aleyhine sandığı her haberi her bilgiyi büyük bir memnuniyetle paylaşıyor. Böylece Erdoğan’a zarar verdiğini sanıyor. Oysa hem ülkeye hem kendisine zarar veriyor. 

Eleştiri yok, araştırma yok, sorgulama yok, peşin kabul ve benimseme var. Öylesine benimsiyorlar ki, duydukları ve okudukları düşüncelerin başkasına ait olduğunu unutuyorlar ve kendi özgün düşünceleri sanıyorlar.

Eleştirel düşünceden uzaklaştıkları için, kendi özgün düşünce, duyum ve arzuları da kayboluyor. Bunların yerini, katıldığı sürünün veya bir parçası olduğu robotlar topluluğunun düşünce, duyum ve arzuları alıyor.

Sürüye katılan koyun, özgürce dolaşmaktan vazgeçer ve sürüye katılarak kendisini güvende hisseder. Çoban nereye derse oraya gider. İtiraz etmeden gider, çünkü çobanın kararını kendi kararı sanır ve o bunun farkında değildir. 

Duygularının esiri olanların oluşturduğu bu psikolojik kitleye "Amerika'nın sürüsü" demek uygun olur. Çünkü sürünün çobanı besbelli ki Amerika...

HEDEFTE ERDOĞAN YOK, TÜRKİYE VAR

Gazeteci kılıklı provokatörün Sayın Cumhurbaşkanı'na hakaret ederek nefret siyasetini devam ettirdi. Bu hareketinin iki amacı olabilir: Birincisi, oluşmuş olan psikolojik kitlenin nefretini artırmak ve Amerika'nın güdeceği sürüyü daha da büyütmek; ikincisi ise, Erdoğan'ı sevenleri kışkırtarak ederek bir çatışma ortamı, dolayısıyla kaos yaratmak. 

Olayları nesnel gerçeklerden hareket ederek değerlendiren ve gerçeklere bu şekilde ulaşan vatanseverlere büyük görev düşüyor. 

Nefretinin esiri olmuş ve gaflet uykusuna dalmış insanları sarsarak uyandırmak görevi onlara düşüyor.. Kuvvetli uyarıcılar olmadan bu gaflet uykusu son bulacak gibi görünmüyor. 

Ortamdaki bilgi kirliliğinin temizlenmesine gayret etmek gerek. Bunu yaparken de nesnel gerçekler gür bir sesle çekinmeden ve korkusuzca her ortamda dile getirilmelidir.

Türk milletinin geleceği için, bu hastalıklı ‘psikolojik kitlenin’ bilinçli kitleye dönüşmesi lazım. Türkiye’nin duygularının esaretinde olmadığı için sağlıklı düşünebilen insanlara ihtiyacı var, nefret yobazlarına değil!


24 Kasım 2021 Çarşamba

 

KANLI PARA İMPARATORLUĞU

 Bir sevinç, bir sevinci sorma gitsin. Dolar 13 TL’yi buldu diye mutluluktan uçuyorlar. Bir tek zil takıp oynamadıkları kalmış. Erdoğan’a oy vermemişler ya haklı olmanın sevincini yaşıyorlar. Sosyal medya alaylı, esprili ve Türkiye’yi aşağılayıcı paylaşımlarla dolu.

 Oysa sevinecek bir durum yok. Türkiye büyük bir saldırı altında. Siyasi isteklerini PKK’yı, FETÖ’yü ve diğer terör örgütlerini kullanarak Türkiye’ye kabul ettiremeyen ‘Dolar İmparatorluğu’ saldırının şeklini değiştirdi ve Türkiye’yi ekonomik yıkıma zorlayarak, isteklerini kabul ettirme yoluna girdi.

 ‘Dolar İmparatorluğu’, kendi isteklerine ‘evet’ diyecekleri iktidar getirmek için insanları sokaklarda “Hükümet İstifa”, “Seçim Seçim” diye bağırtmaya başladı.

 Dolar imparatorluğu saldırıyor, Türkiye’deki Amerikancı siyasetçiler, gazeteciler ve onların peşinden gidenler seviniyor.

 SERMAYENİN GÜCÜ  YA DA DOLAR İMPARATORLUĞU

 Kapitalist dünyanın büyük sorunlarından birisidir eşitsizlik. Servet, gelir ve fırsat eşitsizliği en gelişmiş ülkelerde bile sosyal dokunun ciddi hastalıkları haline geldi. Marx’ın yıllar önce dediği gibi sermaye belirli ellerde toplandı. Toplanan bu para, hem ekonomik hem de siyasi güç olarak rakipsizleşti. Böylece ‘Dolar İmparatorluğu’ oluşmuş oldu.

 Bugün için Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de dökülen kanların sorumlusu Batı’nın işte bu sermaye gücüdür. Bu gücün kaynağı masum insan kanları ile boyanmış ve üzerine barut kokusu sinmiş Amerikan dolarlarıdır.

 Bu sermaye Amerika’ya ait değildir, Amerika bu sermayeye aittir.

 Amerika ve İsrail bu kanlı paranın kullandığı iki büyük örgüttür. Amerikan ordusu, medyası bunların gücünü devam ettirmeye yarar. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış üsler, tesisler, uçaklar gemiler, füzeler bu sermayenin hizmetindedir.

 Amerikan ve İsrail askerleri bu paranın boyacılarıdır. Doları kan ile boyuyanlar bunlardır.

 DOLAR İMPARATORLUĞU’NUN VAHŞİ EYLEMLERİ

 Batı Asya’nın (Orta Doğu) ve Doğu Akdeniz’in zengin enerji kaynaklarına el koymak için milyonlarca insanı öldüren, evinden yurdundan süren, kadınların ırzına geçen hep bu kirli paranın sahipleridir.

 Bunlar sadece topla, füzeyle savaşmazlar. Mazlumların üzerine ekonomik yöntemlerle, psikolojik yöntemlerle giderler. Ambargo koyarlar, insanları aç bırakırlar, ilaçsız bırakırlar, bebekleri aç bırakırlar.

 Küreselleşme, liberal ekonomi bunların sömürü araçları haline geldi. Gümrükleri indirin, bizim mallarımız ülkelere kolayca girsin, sermaye dolaşımına izin verin, fabrikalarınızı, işletmelerinizi, derelerinizi, madenlerinizi, tarlalarınızı, doğal kaynaklarınızı bize ucuza satın dediler. Kabul etmeyen ülkelere saldırdılar, milli devletleri parçaladılar.

 Değerleri yabancılaştırarak, farklılaştırarak amaçlarına hizmet eder hale getirirler. Dini inançlara, milliyetçiliğe, mezheplere değişik anlamlar kazandırırlar. Bu değerler için mücadele eden kimseler bilerek veya bilmeyerek bu kanlı paranın askeri durumuna geldi.

 İnsanları dinle kandırmak bunların en yaygın yöntemidir. FETÖ bu yöntemin en yeni ve bariz örneğidir. Yüzbinlerce insan Fethullah Hoca denen adama biat ederek cennete gitmenin yolunu buldum sandı. İslam’a hizmet ediyorum diye kanlı paraya hizmet etti.

 Öbür dünyada cennete gitmenin hesaplarını yapanlar, bu dünyadaki yoksulluğa, sömürüye, açlığa itiraz edemez hale geldiler. Onlara din adına haksızlıklara karşı isyan etmek öğretilmedi, farklı mezheplere karşı savaşmak öğretildi. Birbirlerini öldürüp kanlı dolarları artırdılar.

 Yoksulları cennet hayalleri ile oyalayıp, açlıklarını unutturdular.

 Milliyetçiliğin antiemperyalist özelliğini yok ettiler. Milliyetçileri kapitalizmin askeri haline getirdiler. Sosyalizm ile mücadele etmek milliyetçiliğin bir gereği gibi gösterildi. Milliyetçiliği etnik ırkçılığa dönüştürdüler.

 İnsanlar emperyalizm ile değil, emperyalist güçlerle birlikte milli devletlere karşı savaşır duruma geldi.

 Bu insanlar, PKK örneğinde olduğu gibi, kanlı paranın kanlı askeri oldu.

 İleri demokrasi, insan hakları, yerel yönetimlere özgürlük, adalet gibi kavramlar para babalarının milli devletleri parçalamak için kullandıkları değerler haline dönüştürüldü.

 SONU GÖRÜNDÜ

 Bu kanlı tablo, kapitalizmin eseridir. Kapitalizm devam ettiği sürece, paranın ekonomik ve siyasi gücü de devam edecektir. Bu gücü koruyarak bu güce gem vurulamaz. Çare kapitalizmden uzaklaşmaktır.

 Elbette bu böyle devam edemez ve etmeyecektir de! Kanlı Dolar İmparatorluğunun sonu gelmiştir. Dünyayı kana boyayan bu büyük sermayenin kolu, kanadı kırılmaya başlamıştır. İnsanlar, çok daha farklı bir dünyada yaşayacaklardır.

 Vahşi kapitalizmin yerini sosyalizmin alacağı günler yakındır.

 

17 Kasım 2021 Çarşamba

 

TUNCELİ ÜZERİNDEN HESAPLAŞMA GAYRETİ

 

Dersim bir dağ içinde

Gülü bardağ içinde

Hak Dersim'i saklasın

Bir gülüm var içinde

 

Çok severek dinlerim bu türküyü. Memleket hasreti de olduğu için biraz da duygulanırım.

 

Türküyü hem dinliyorum hem de düşünüyorum:

 

Türküyü yakanın dileğini Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet yerine getirdi. Dersim’i Tunceli yaparak,  sadece Türküyü yakanın gülünü değil, tüm yöre halkını sakladı, korudu.

Kimlerden mi korudu? Sayalım:

Kendilerine altın ve silah veren emperyalistlerin uşaklığını kabul edip, devlete karşı isyan eden, askerlerimizi, memurlarımızı katleden, yapılan köprüleri, yıkan, devlet dairelerini yakan ağa bozuntusu eşkıyadan korudu.

Köylülerin elinden, buğdayını, arpasını, davarını zorla elinden alan; vermek istemeyenlerin başını taşla ezen ağalardan korudu.

Kendilerini şeyh, şıh, dede ilan edip, halkın dini duygularını istismar ederek, sevaptır diyerek, yoksulluktan çocuklarının karnını bile doyuramayan insanların elinden ununu, yumurtasını tavuğunu elinden alan ahlaksızlardan korudu.

Özetlersek; feodal düzen fırsatçılarından, gücünü zorbalıktan alanlardan, orta çağ kalıntılarından korudu.

 

ÜÇ HABER ÜÇÜ DE TUNCELİ ÜZERİNE

 

Birbiriyle bağlantılı şu üç haberi okuyunca bunları yazmaya kendimi mecbur hissettim:

 

Kılıçdaroğu, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin  ve CHP’nin geçmişte pek çok topluluğu mağdur ettiğini, özür dileyerek helallik isteyeceği’ sözleri medyaya düştü.

 

Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri tartışılırken Almanya’dan bir haber geldi. Gazetelerin verdiği şöyle: “Almanya’da Duisburg-Essen Üniversitesi 18-20 Kasım'da 'Tanınmayan soykırım-Dersim 1937-1938' çalıştayı düzenleyecek. Düzenleyici kurumlar Atatürk'ü 'katliamcı' olarak suçlayan paylaşımlar yapıyor. Etkinliğin, Kılıçdaroğlu'nun ‘helalleşme’ açıklamasıyla aynı döneme denk gelmesi dikkat çekiyor.”

 

Son haber Tunceli’den geldi: Batı hayranı ve sözcüsü konumundaki televizyonlar ve yazarlar tarafından ‘halka nohut dağıtıyor’ diye övülen, lakabı ‘komünist’ olan ve 29 Ekim’i kutlamamayı, 10 Kasım’da Atatürk’ü anmamayı komünistlik sanan belediye başkanı Maçoğlu’ndan geldi. Haber şöyle: “Tunceli Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı ayaklanan İngiliz işbirlikçisi ve Tunceli İsyanı'nın elebaşı Seyit Rıza'yı andı.”

 

HELALLEŞME ADI ALTINDA ATATÜRK VE CUMHURİYETLE HESAPLAŞMA

 

Kılıçdaroğlu, kimlerle helalleşeceğini sıralarken ‘Dersim’i söylemedi ama bu onun taktik anlayışından kaynaklanıyor. Bu üç haber beraber değerlendirildiğinde ve bazı CHP milletvekillerinin, daha önce Atatürk’ü ‘Dersim’de katliam yapmakla suçladıkları ve Seyit Rıza’nın heykeli önünde saygı duruşunda bulundukları ve Kılıçdaroğlu’nın “Ben Dersimli Kemal’im” diye bağırdığı dikkate alındığında konunun 1937’lere, 1938’lere geleceği apaçık ortada.

 

Kılıçdaroğlu işini biliyor. Seçmenlerini ve destekçilerini ürkütmemek için ‘sakaldan kıl koparma’ taktiği uyguluyor. Bir insanın sakalını aynı anda çekip yolmaya kalkarsanız büyük tepki görürüsünüz ama her gün bir tel alırsanız tepki görmezsiniz ve sonunda amacınıza geç de olsa ulaşırsınız.

 

Kılıçdaroğlu ve onunla birlikte hareket eden çevrelerin, bu taktik içinde, eylemlerini sürdürecekleri belli oluyor. Bu taktikle seçmenini FETÖ, HDP-PKK sempatizanı ve destekçisi yapan, Atatürk posteri taşımasına izin verip Atatürk ilkelerinden uzaklaştıran Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu konuda da başarılı olma ihtimali yüksek görünüyor.

 

Erdoğan ve AKP nefreti yüzünden muhakeme etme yeteneğini yitirmiş CHP’li kitle hem Atatürk tişörtü giyip, sosyal medyada Atatürk için ‘unutmadık, unutmayacağız’ mesajları paylaşır hem de Atatürk’ün Tunceli’de katliam yaptığını kabullenir; Cumhuriyet’in kazanımlarını bir yana koyup, ortaçağ kalıntısı, feodal düzen savunucularını alkışlar.  

 

13 Ekim 2021 Çarşamba

 ATEŞ, ÖLÜM VE ŞİİR

Dizimden başarılı bir ameliyat geçirdim, her şey iyiye gidecek diye sevinirken hiç umulmadık bir sağlık sorunu ile başım derde girdi. Ameliyat ile doğrudan ilgisi olmayan bir alanda enfeksiyon gelişti. Ateşim yükseldi, kıpırdayacak halim kalmadı.  Kutup soğuğunda kalmış gibi üşümeye baladım. Yatıp battaniyeyi başıma kadar çektim ama zangır zangır titremem bir türlü durmadı.

 Bir yandan titrerken diğer yandan bugüne kadar hiç aklıma gelmeyen ölümü düşünmeye başladım. Önce bir gün önce bahçemdeki kadife gülleri bir daha koklayabilecek miyim acaba diye düşündüm.  Aklıma çocuklarım, torunlarım, ailem, dostlarım geldi; ‘yaşayıp da onları bir daha görebilecek miyim’ kaygısı içimi kapladı. Aşık Veysel’in son şiirini mırıldanmaya başladım:

 Ne şehire ne de köye

Ne yıldıza ne de aya

Uçsuz bucaksız deryaya

Gelmez yola gidiyorum

 

Gemi bekliyor limanda

Tayfaları hazır onda

Gözüm kalmadı cihanda

Gelmez yola gidiyorum

 

Eşim dostum yavrularım

İşte benim sonbaharım

Veysel karanlık yollarım

Gelmez yola gidiyorum

 Ölüm ayrılık mı yoksa geçmişlere kavuşmak mı diye düşünmeye başladım; önce Yahya Kemal’in şu şiirini hatırladım, sonra gerisi geldi…

 “Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler

Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler

Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya

Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler

Câizse Harâbât-ı İlâhî'de de her şey

Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler

Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”

 İşte iyimserlik dediğin bu oluyor! Ölüyorsun ama hiç önemli değil; bu dünya zaten ‘fenâ’ (fani), ölünce gideceğin yeni dünya ise ‘baki’ (bezm-i ezel).

Umut da var; önce giden dostlarla da buluşulacak (mülaki olmak), öyleyse şimdiden selamlar yollayalım.

 Yahya Kemal, İslam düşüncesini anlatmış. Sözlerinde teselli de var. Üzülmeye gerek yok; bir kapıdan içeri girip, bir diğer kapıdan çıkıp gerçek dünyaya gideceğiz. Ölmek yok, dünya değiştirmek var.

 Benzer tema Aşık Veysel’de de var; bu dünya geçici, gelen gider, kapı iki tane:

 “Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum, ne haldeyim?

Gidiyorum gündüz gece

 

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gediyorum gündüz gece”

 Kapıdan geçip, dünya değiştirmek Yahya Kemal’in “Rindlerin Akşamı” başlıklı şiirinde de var:

 “Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece

Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince”

 Bir kapıdan girip bir kapıdan çıkıyoruz ama peki bedenimiz ne oluyor.

 “Ya şevk içinde harab ol ya aşk içinde gönül!

Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.”

 Üstadın dileği güzelmiş, toprağından ya lale yetişsin istiyor ya da gül. İstanbul’un bu büyük şairi öyle istiyor ama bakalım Anadolu’nun ozanı Karacaoğlan, toprağından ne yeşereceğini umuyor:

 “Hadini de Karac'oğlan hadini

Aramazlar gurbet ile gideni

Ak göğsün üstünde çakır dikeni

Bitmeyince gönül yardan ayrılmaz”

 Bilen bilir, çakır dikeni mezarlıklarda biten bir bitkidir. Vah Karacaoğlan’ım vah! Garibim benim, ne gül ne lale; bitse bitse çakır dikeni…

 Karacaoğlan’ın beklentisi ile Yunus’un mezarlıklarda görüp tasvir ettiği manzara aynı; gül, lale Yunus’un tasvirinde de yok::

 “Yalancı dünyaya konup göçenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

Üzerinde türlü otlar bitenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Kiminin başında biter ağaçlar

Kiminin başında sararır otlar

Kimi masum kimi güzel yiğitler

Ne söylerler ne bir haber verirler”

 Şairlere göre, beden toprak olunca üzerinde sadece gül, lale, ot, diken bitmiyor, bazen de toplayıp çanak, çömlek, testi yapıyorlar. Fuzuli’nin bu konudaki dileği ve amacı başka; sevgiliye bu şekilde kavuşmak murat ediyor:

 “Dest bûsi ârzusuyle ölürsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su”

 Konu buraya gelince Ömer Hayyam’ı anmamak olmaz:

 “Hey testici, dikkat et; önüne ve arkana!

Her yer insan toprağı, varmadın mı farkına?

Padişahın parmağı ve bir Şahın elini,

Farkında değil misin, bak koymuşsun çarkına?”

 

“Bir gün bir testi aldım bir testiciden,

Çok şey söyledi bana testi gizliden.

Dedi: Şahtım, bir altın kadehim vardı,

Şimdiyse sarhoşlara testi oldum ben!”

 

“Çiğniyorken ayağın, düşün toprağı

Bir güzelin yüzü o; kaşı, dudağı

Şu bina duvarında gördüğün tuğla;

Ya bir Şah başı ya bir Vezir parmağı!”

 Bakalım bizim toprağımızdan neler bitecek, çömlek mi olacak, testi mi?

 İşte böyle dostum; bunları battaniye altında düşündüm ama yazmak için biraz düzelip ayağa kalkmam gerekti. Birçok şiiri tam hatırlayamamıştım, kitaplardan buldum ve yazıyı tamamladım.

 Son olarak da Yunus’un şu dörtlüğünü yazayım bari de aramızda bazıları heveslensin:

 “Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver anları

Bana seni gerek seni”

 Heveslenenler dikkat! Ön şart var, önce dünya değiştirmeniz gerekiyor. Ben şimdilik erteledim, sonrası Allah kerim…

2 Eylül 2021 Perşembe

 

AMERİKAN ÇİZMESİNE HAYIR!

Amerika’nın Afganistan’ı işgali 20 sene sürdü. Bu süre içinde Amerika’nın 2 trilyon dolar harcadığı söylendi.

Nereye gitti bu para? Bu para harcandı da Afganistan ne kazandı?

Amerika hastane mi yaptı? Yol mu yaptı? Ülkenin altyapısın mı düzenledi? Sanayisini mi geliştirdi? Tarımsal üretimini mi artırdı? Fakirliği mi yok etti? Eğitim düzeyini mi yükseltti? Toplumun değişimini mi sağladı?

Paralar silaha gitti, bombaya gitti, baruta gitti. O paralar ölüm makinesi oldu, Afgan halkının üstüne ölüm yağdırdı.

Yirmi senin sonunda halkın büyük kısmı aç, sefil, evsiz, yurtsuz. Yatacak yeri yok, yiyecek yiyeceği yok.

Bu yirmi yıl boyunca Amerikan’ın işgaline, zulmüne, sömürüsüne, katliamlarına, ırza geçmelerine, işkencelerine ses çıkarmayanlar, Taliban önderliğinde Amerika ülkeden kovulunca birdenbire Afgan dostu kesildiler. Kadınlar başlarını örtme mecburiyetinde kalacak diye dertlendiler. İnsan hakları yok olacak diye (sanki işgal altında iken varmış gibi) üzüldüler.

Amerika iyi diyemeyenler, Taliban kötü demeye başladı.  

İşgal sona erdi diye üzülen bu kimselerin büyük çoğunluğu da Atatürkçü geçiniyor. Onlara hatırlatalım:

Atatürk mazlumdan yanaydı, zalimden yana değil.

Atatürk, ülkelerin bağımsızlığından yanaydı, işgalinden yana değil.

Atatürk, emperyalizme karşıydı, emperyalizmle savaşan ve onu ülkelerinden kovanlara karşı değil.

Atatürk, önceliği İngiliz, Fransız, Yunan işgalini son vermeye verdi, laikliğe değil.

Özgürlük için de, refah içinde, insan hakları için de, kadın hakları için de, namuslu ve şerefli bir hayat yaşamak için de ön şart bağımsızlıktır. Amerikan askerilerinin çizmesi altında bunların hiç birisi olmaz.

Atatürkçü, işgal sona erdi diye üzülmez, sevinir ve kazanılan bağımsızlığın tam olması ve siyasal ve sosyal devrimlerle taçlandırılması için Afgan halkına yardım etmenin yollarını arar.

Atatürkçü düşünceyi Amerikancı düşünceye dönüştürenler var, onları şiddetle kınıyorum.