8 Ağustos 2023 Salı

 YAKUP KADRİ, YABAN, SANAL DÜNYA


Yakup Kadri'nin Yaban isimli romanını yıllar önce okumuştum. Yazar, İstiklal savaşı verdiğimiz günlerde Porsuk çayı kenarındaki bir köyde geçen olayları, harpte bir kolunu kaybetmiş ve askerinin daveti üzerine bu köye gelmiş olan Ahmet Celal isimli emekli subayın ağzından anlatır.
 
Ahmet Celal ve köylüler aynı yerde aynı kaderi paylaşırlar ama dünyaları birbirlerinden çok farklıdır.
 
Bir gün Yunan uçaklarından  köyün üzerine kağıtlar atılır. Kağıtlarda, "Muhterem Anadolu ahalisi, Mustafa Kemal'in çeteleri mahvolmuştur. Adım adım bütün şehirleri, kasabaları zaptettik. Şimdi Ankara üzerine yürüyoruz. Sakın bize karşı düşmanca harekete kalkışmayın. Biz sizi Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz." yazıyordur.

Bunu okuyan Ahmet Celal, hiddetlenip memleketin haline üzülürken, köylüler, Yunanlıları kurtarıcı olarak görüp sevinirler çünkü onların dünyasında Yunanlılar kurtarıcıdır.
 
Köylüler, Yunanlı askerler köyü işgal edip mala, cana, ırza tecavüz etmeye ve evleri yakmaya başlayınca sanal dünyadan çıkıp gerçek dünyanın ne olduğunu öğrenirler.
 
Günümüzde uçaktan atılan kağıtların yerini egemen büyük sermayenin  kontrolündeki ve yönetimindeki medya, sosyal medya ve sinema sektörü aldı.
Bunları okuyanlar, dinleyenler, izleyenler gerçekten kopmuş sanal bir dünyada yaşıyorlar. Yaşadıkları bu sanal dünya bazen onları mutlu ediyor bazen de üzüyor. Her türlü seçimlerini ise sanal dünyanın gerçeklerine(!) göre yapıyorlar.
  
Gerçeğe ulaşmak için rasyonel düşünceye ihtiyaç var ama beynine sürekli yanlış bilgiler yüklenmiş insanların bunu yapması çok zor. Rasyonel düşünce için doğru bilgi ve hatalardan kurtulmuş bir mantık lazım. Eğer bunlar yoksa, Yunan askeri kurtarıcı, Ahmet Celal düşman sanılır.
 
Yaban romanı okumanızı öneririm. Ders alınacak çok şey var.

6 Ağustos 2023 Pazar

 HAYAL VE GERÇEK

"Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şîşeden ruhsar-ı âl olmuş sana"

Nedim'in bu beyit ile başlayan çok güzel bir şiir vardır. Bu şiirinde Nedim bir "dilberi" öve öve bitiremez. Gerçekte ise  böyle bir güzelin olmadığını, Nedim'in hayalinde var ettiği birisini anlattığını şiirin son beytinden öğreniyoruz.  

"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana"

“Hayal gücümüzde, gerçek hayattan daha fazla acı çekiyoruz.” diyor Seneca.

Bizi üzen, yasa boğan, sevindiren, umutlandıran dünya acaba gerçek mi, yoksa hayalimizdeki dünya mı? Hayalimizdeki Türkiye mi?

Dünyaya pembe gözlüklerle mi bakıyoruz yoksa siyah gözlüklerle mi? Ve bu gözlükleri gözümüze kim takıyor?

Gözümüz, kulağımız medya oldu, sosyal medya oldu. Oralardan öğrendiklerimizle kendimize bir dünya oluşturuyoruz.

Ya yazılanlar, söylenenler yalansa? Birileri kullanmak için bizi gerçeklerden uzaklaştırıp hayali bir Türkiye'de yaşamamızı istiyorsa? Kim bilir?

Ve unutmayalım, insanlar önce duygularının, isteklerinin daha sonra da bildiklerinin esiridir! 


18 Nisan 2023 Salı

ÜÇ YEREL YÖNETİM: BİR KUKLA DEVLET

 Amerika, bizim güneydoğumuzu da içine alan bir kukla devlet kurma planı var. Kurulmak istenen bu devlet bizim güneydoğumuzu, Irak ve Suriye’nin kuzeyini içine alacak ve İran’dan Akdeniz’e kadar uzanacak; plan böyle.  Amerika’nın acelesi yok; planı zamana yaymış, adım adım gerçekleştiriyor.

 Gelişmelerden anladığımız kadarı ile öncelikle üç ayrı devlet içinde yerel yönetimler oluşturulacak ve sonra bunlar bir şekilde birleştirilerek devlet kurulacak.

 İlk aşamada Irak’ın kuzeyinde bir yerel yönetim oluşturuldu. Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda PKK’nın egemen olduğu bir bölge var. Amerika’nın desteği ile orada da bir yerel yönetim oluşturuldu. Geriye Türkiye’nin güneydoğusu kaldı.

 Amerika, Güneydoğu’da Türkiye Cumhuriyeti’nin otoritesini yok etmek ve bu bölgeyi bizden koparmak için PKK’yı silahlı güç olarak ve terörü de metot olarak kullandı. 24 Temmuz 2015 tarihinde başlayan silahlı mücadele sonucunda PKK yurt içindeki etkisi sıfırlandı. Türk devleti bu bölgeye tam olarak egemen oldu.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği silah yolu ile yok edemeyen Amerika, farklı bir stratejiyi uygulamaya başladı; sert metottan yumuşak metoda geçti. Güneydoğu’da kurulmak istenen yerel yönetime adım adım gidilme planı işleme konuldu. Sadece Amerika değil, Avrupa’nın birçok devleti de bu planın gerçekleşmesi için çaba gösteriyor.

 YAVAŞ YAVAŞ, ALIŞTIRA ALIŞTIRA

 Güneydoğumuzun bizden koparılmasına Türk milletinin izin vermeyeceğini bildikleri için, “sakaldan kıl koparma taktiği” uyguluyorlar. Bir insanın sakalını bir günde yolmaya kalkarsanız, büyük tepki alırsınız ama her gün bir kıl koparırsanız, bir kıl için tepki almazsınız; bir süre sonra adam sakalsız kalır.

 Önce mahalli idarelerin yetkileri artırılır, eğitim yerel yönetimlere verilir, anadilde eğitim serbest hale getirilir, yerel yönetimlerin gelir kaynakları artırılır, mali özerklik verilir, bazı iller bir araya getirilerek güneydoğuda bir eyalet oluşturulur ve bu bölgeye yerel özerklik verilir. Daha sonra, Irak, Suriye ve Türkiye’deki yerel yönetimler bir federasyon altında birleştirilir ve devlete dönüştürülür.

 CHP, HDP ve bunlarla beraber hareket eden partilerin ilan ettikleri programlara bakınca, liderlerinin söylemlerini okuyunca, isteklerini göz önüne alınca “sakaldan kıl koparma” taktiğinin bu partiler tarafından uygulanmaya başladığı görülüyor.

 Hatırlayalım; Kılıçdaroğlu, ilk önce Cumhuriyet Halk Partisi’nin son olağan kurultayında, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldıracaklarını söylemişti. Daha sonra, birçok kere bu niyetini dile getirdi. Son olarak da CHP İstanbul Milletvekili Yunus Emre iktidara geldiklerini bu çekinceleri hemen kaldıracaklarını söyledi. 2018’da, Seçim bildirgesinde açıkça Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılacağı yazıyordu.

 Geçmiş hükümetler, şartın bazı maddelerine ülkeyi bölünmeye götürür diye çekince koymuşlardı, CHP ve dostları iktidar olursa bu çekinceleri kaldıracaklar ve yerel özerkliğe ve takiben de yerel yönetime giden yolu açmış olacaklar.

 “Daha demokratik anayasa”, “Anayasa’dan Türk kelimesinin çıkarılsın”, “demokratik özerklik”, “ana dilde eğitim”, “yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması”,” 100 yıllık cumhuriyetin demokrasi ile taçlandırılması”, “Kürt sorunu mecliste çözülür”, gibi sözler duyarsanız aklınıza hemen bu sakaldan kıl koparma taktiği gelsin. Bu söz ve isteklerle,  yerel yönetime ve arkasından kukla devlete giden yola taş döşenmek isteniyor.  Bu istekler gerçekleşirse, yeni istekler devreye sokulacak; Irak, Suriye ve Türkiye’deki yerel yönetimler birleşip devlete dönüşünceye kadar da istekler devam edecek.

 SURİYE VE IRAK’TAKİ YEREL YÖNETİMLERE DİKKAT!

 Türkiye’nin kendi içindeki PKK’yı temizlemesi ve yerel yönetimin oluşmasını önlemesi mevcut tehditi ortadan kaldırmaz. Türkiye, sadece kendi içinde yerel yönetim oluşmasını önlemekle kalmamalı, Irak ve Suriye’nin de toprak bütünlüğün bozulmaması için de çaba göstermelidir.

 Bugüne kadar uygulanan Suriye politikası, Suriye’nin kuzeyinde yerel bir yönetimin oluşmasını önleyemedi. ABD’nin de desteği ile kurulan bu yönetimin devamı, Türkiye için büyük tehdittir. Türkiye Suriye politikasını değiştirmelidir. Suriye, İran, Irak ve Rusya ile işbirliği içine girmelidir. Bu konuda en önemli husus bu bölgedeki Amerikan varlığıdır. Bu işbirliği Amerikan varlığının da sonunu getirebilir.

 MİLLİ HÜKÜMETE GEREK VAR

 Bu konuda AKP iktidarı kararlı bir tavır sergileyemiyor. Rusya, İran politikalarında yanlışlıklar yapıyor. Vatan Partisi Genel Başkanı tehditi ve Erdoğan’ın tereddütlerini gördüğü için, kendisine beraber iktidar olalım teklifini götürdü ama ne yazık ki bu teklifi Erdoğan kabul etmedi.

14 MAYIS ÖNEMLİ

Amerika, uygulamaya koyduğu planın işlemeye devam emesi için, Erdoğan ve AKP, MHP iktidarına son verip Kılıçdaroğlu ve millet ittifakını iktidara getirmek istiyor. Biden ve diğer Amerikalı yetkililer bu niyetlerini açıkça söylemişlerdi. 14 Mayıs seçimleri bu bakımda önemlidir.

Vatan Partisi’nin bu seçimde güçlenerek çıkması ve Millet İttifakı’nın seçimi kaybetmesi Amerikan projelerinin gerçekleşmemesi için gereklidir. Bu konuda Türk milletine güveniyoruz.

 14 Mayıs’ta, seçmenlerin büyük çoğunluğu soğanın fiyatına bakarak değil, Amerikan tehditlerini göz önüne alarak oyunu kullanacak ve Amerika’ya ve onun desteklediği parti ve kişilere gerekli dersi verecektir.

26 Mart 2023 Pazar

 YEREL YÖNETİM TUZAĞINA DİKKAT! 

Kılıçdaroğlu, ilk önce Cumhuriyet Halk Partisi’nin son olağan kurultayında, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldıracaklarını söylemişti. Daha sonra, birçok kere bu niyetini dile getirdi. Son olarak da CHP İstanbul Milletvekili Yunus Emre iktidara geldiklerini bu çekinceleri hemen kaldıracaklarını dile getirdi.

2018’da, Seçim bildirgesinde açıkça Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılacağı yazıyordu. 

Geçmiş hükümetler şartın bazı maddelerine ülkeyi bölünmeye götürür diye çekince koymuşlar, bunlar gelip kaldıracak. Böylece yerel yönetimler özerk bir yapıya kavuşacak ve sonrası gelecek.

Yerinden yönetimlerin ayrı bir devlete dönüşmesi, bir süreç olarak dört basmaktan oluşur, çekince kaldırınca bu süreç de başlar:

İlk basamak;  “yerinden yönetim”adını alır,  yerel  yönetimlerin güçlendirilmesi anlamına gelir.

İkinci basamak;  "bölgeselleştirme" ve "bölgecilik", yani birkaç il bir bölge adı altında birleştirilir.

Üçüncü basamak; "federalizm",  ikinci basamakta oluşturulan bölge federatif  yapıya dönüştürülür.

Dördüncü basamak;  federatif yapı ana devletten ayrılır ve yeni bir devlet kurulur.

SAKALDAN KIL KOPARMA TAKTİĞİ 

Bu sürecin sonu, Güneydoğu’muzun Amerika ve İsrail tarafından kurulmasına çalışılan kukla devlete katılması olacak. Buna Türk milletinin izin vermeyeceğini bildikleri için, “sakaldan kıl koparma taktiği” uyguluyorlar. Bir insanın sakalını bir günde yolmaya kalkarsanız, büyük tepki alırsınız ama her gün bir kıl koparırsanız, bir kıl için tepki almazsınız; bir süre sonra adam sakalsız kalır.

Yerel yönetimler konusunda işte bu sakaldan kıl koparma taktiği uygulanıyor. Sakaldan her gün bir kıl koparıp tepki almadan sakal yolunmak isteniyor .

Ne yazık ki bu taktiği uygulama görevi,  “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır”  diyen büyük önder Atatürk’ün partisine verilmiş.  CHP’nin yanına da milliyetçileri susturmak için İyi Parti konumlandırılmış. Yukarıda anlattığım gibi, adım adım, alıştıra alıştıra Türkiye’yi böleceklerini sanıyorlar.

Önce, yerel yönetimleri güçlendirme, eğitimi mahallileştirme, mali özerklik verme, eyaletlere bölme, federasyon oluşturma, ayrı devlet kurma.

Sonuç: Bölünmüş vatan.

Bu senaryonun gerçekleşmesine imkân yok. Milletimiz bunların kötü niyetini anlayacak ve 14 Mayıs’ta bu planı uygulamayı görev edinenlere gerekli dersi verecektir.

 

 

 

24 Mart 2023 Cuma

 

OSMANLI’DA TIP EĞİTİMİ VE 14 MART TIP BAYRAMI

Osmanlı’dan önce tıp eğitimi Anadolu’nun farklı kentlerinde kurulmuş olan darüşşifalarda verilmekteydi. Bunlardan bazılarını sıralayalım:

Mardin: Emineddin (H.502-516/ M.1108/9-1122/23)

Kayseri : Gevher Nesibe (H.602/ M.1205-6)

Sivas: İzzeddin Keykavus (H.614/ M.1217-18)

Mardin: Necmettin Gazi (H.619/M.1222)

Divriği: Turan Melik (H.626/ M.1228-29)

Çankırı: Cemaleddin Ferruh Darüşşifası (H.633/ M.1235)

Kastamonu Pervaneoğlu Ali Darüşşifası (H.671/ M.1272-73)

Tokat: Muineddin Pervane Darüşşifası (13.yüzyıl son çeyreği başı)

Konya: Kemalettin Karatay (H.653/ M.1255)

Kastamonu: Atabey (H. 672/ M.1273)

Amasya: Amber bin Abdullah (H.708/ M.1308-9)

Osmanlı devleti kurulduktan sonra bunlara ek olarak Amasya Darüşşifası (1309), Fatih Darüşşifası (1470), Süleymaniye Darüşşifası (12 Mayıs 1556) hizmet vermeye başlamış.

TIP EĞİTİMİN DURUMU

Tıp eğitiminin durumunu  Şanizade Ataullah’ın (!771-1826) Tarih-i Şanizade isimli eserindeki şu ifadeden anlaşılıyor:

"..Müslümanlardan hiç kimse bu yüksek fenne hevesli olmayıp Süleymaniye Tıbhâne’sinde yalnız hocalık vazifesine ve Tımarhane tabibliğine kanaat eder bazı çehresiz ve battal adamlardan başka kimse kalmayıp, Osmanlı memleketinde değil  yeni hekimliği hatta eski tababeti dahi okuyup öğretecek hiç kimse kalmamakta bir zamanlar hekimleri oldukça çok diye anılan ve sayılan şehirlerden İstanbul’da şimdiki halde Hırvat gemici vesair ırgat bozuntusu bir alay cahil tabib ellerinde kalıp.." diyerek üzüntüsünü açıklıyordu.”

TIPHÂNE-İ AMİRE’NİN AÇILIŞI

19. Yüzyıl’ın başında Mustafa Behçet Efendi 21 yaşında Hekimbaşı olur. İki tıp mektebinin açılmasını sağlar. Biri, 1805 yılında Kuruçeşme'deki Rum okullarının içinde açılan "Rum Tıb Mektebi" diğeri de 1806 yılında Kasımpaşa'da açılan "Tersane Tıbbiyesi" idi.

Tıphâne-i Amire onun 3. kere hekimbaşılığı yaptığı dönemde açılır.

Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da padişaha art arda üç takrir (dilekçe) vererek yeni tıp okulunun kurulmasının amacını açıklamış ve okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklif yapmış.

Mustafa Behçet Efendi ‘ye göre yeni tıp okulunun açılmasının iki amacı var: Orduya hekim ve cerrah yetiştirmek, Müslüman hekim yetiştirmek.

14 Mart 1927 tarihinde ilk tıp okulu «Tıphane-i âmire» adı altında açıldı. 1828’de «Tıphane-i Cerrahhane» adı ile yeni bir okul daha açıldı. 1836’de bu iki okul birleştirildi.

Tıbhâne-i Amire 1827’den 1836 yılına kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitim yapıyordu. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki askeri kışlaya (Otlukçu Kışlası) taşındı.  Ayrı bir binada eğitim göre Burada Tıbhâne-i Cerrahhâne ile birleşti  ve Otlukçu kışlasında eğitim yatılı hale getirildi.

Daha Sonra Galatasaray’daki Enderun ağaları okuluna taşınılmasına karar verilmiş. Galatasaray’daki bu binalar Hekimbaşı’nın istediği şekilde düzenlenmiş ve Tıbbiye bu binaya taşınmış. Bu binanın 17 Şubat 1839 da açılışı yapılmış. Bu okula "Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane" adı verilmiş.

O yıl eğitimde yeni bir düzenleme yapılmış ve eğitim dili Fransızca’ya çevrilmiş, mektebe reayadan da öğrenciler alınmaya başlanmış.

Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin açılışında  Sultan Mahmut bir konuşma yapmış:

«Bu yüksek binaları Tıp okulu şeklinde düzenleyerek adını Mekteb-i Tıbbîye-i Adliye-i Şahâne koydum. Burada insan sağlığının hizmetine çalışacağından bu okulu diğerlerinden üstün tuttum. Tıp fenni burada Fransızca öğrenilecektir.»

«.. Halbuki bizim beklemeye vaktimiz olmadığı gibi, yurdumuz ve ordularımızın büyük ihtiyacı olan hekimleri biran önce yetiştirmek ve Türkçeye çevirerek Tıp kitaplarını meydana getirmek zorundayız. Size Fransızca okutmaktan maksadım Fransızca dili değildir. Hekimlik fennini öğrenip yavaş yavaş yurdumuzun her köşesine yaymaktır.»

Avusturya’dan getirilen Charles Ambroise Bernard’ı eliyle göstererek;

«Bu zatı sizin için özellikle getirdim. Avrupa’nın birinci sınıf hekimlerinden olup gayet yetenekli ve bilgili bir kişidir. Kendisinden ve öteki hocalardan hekimlik öğrenin ve yavaş yavaş Türk dili üzerine bu ilmi yayın. Çünkü yabancı olarak ve tabip sıfatıyla birçok ne idüğü belirsiz kişilerin yurdumuzda yerleşmesinden, şurada burada şarlatanlık yapmalarından memnun değilim.»

OKUTULAN DERSLER VE KİTAPLAR

Tıbhâne’de şu dersler  okutuluyordu: Osmanlı Dil Grameri, Arapça, Fransızca, Fizik, Kimya, Zooloji, Botanik, Fizyoloji, Anatomi, Askeri Cerrahi, İç ve Dış Hastalıklar, Doğum.

Okutulan kitaplar Fransızca idi:

-ELEMENT DE BOTANIQUE EI’ ECOLE DE MEDICINE IMPERIAL DE

GALATA SERAI (1842) / BOTANİK KİTABI

-PHARMACOPEE MILITAIRE OTTAMANE/FARMAKOPE KİTABI(1844)

-LES BAINS DE BROUSSE, EN BITHNINE// BURSA BANYOLARI(KAPLICA

RİSALESİ)(1842)

-PRECIS DE PERCUSSION ET D’ANSCULTATION A I’USAGE DE SES

LAÇONS (1843) /PERKÜSYON KİTABI

Dr. C.A. Bernard’ın PRECIS DE PERCUSSION ET D’ANSCULTATION A I’USAGE DE SES LAÇONS kitabının;

1-12 sayfalarda oskültasyon ve perküsyonun çok önemli olduğunu söylediği  solunum organlarının başlıca hastalıklarının (catarrhe, laryngite, bronchite, bronchestatie, pneumonie, akciğer ödemi, anfizem, tüberküloz, akciğer kanamaları, gangren, plörezi hidrotoraks, pnömotoraks) anatomo- patolojik karakterleri anlatmaktadır.

12-21 sayfalar perküsyona ayrılmıştır. Bu kısımda perküsyon percussıon immediate, percussıon mediate, percussıon sesleri, (açık, mat, timpanik gibi) açıklanmıştır.

21-30 sayfalar oskültasyon hakkında genel bilgilere ayrılmıştır.

30-39 sayfalarda solunum oskültasyonu üzerinde bilgiler verilmektedir. Solunum sesleri başlıca 3 gruba ayrılmaktadır. “vesiculaire, bronchique, indetermine” Kitapta bu raller hakkında geniş bilgiler vardır.

40-57 sayfalar solunum yolları hastalıklarında perküsyon ve oskültasyona ayrılmıştır. Örnek olarak, catarrhe, bronşit bronşektazi, pnömoni, akciğer ödemi, anfizem, tüberküloz, hemorajik  infarktüs, gangren, plörezi, hidrotoraks ve pnomotoraks üzerinde durulmuştur.

57-68 sayfalar dolaşım organları hakkında genel bilgiler içermektedir.

68-90 sayfalar kalp seslerini detaylı olarak inceleyen kısımdır.  Kalp kaviteleri, büyük arterler ve perikard ayrı ayrı incelenmiştir.

Son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tespit edilerek, imtihan edilmiş ve başarılı olanlar askeri hastaneler veya ordunun tabur ve alaylarına ‘muavin tabip’ unvan ile tayin edilmiş.

Bu muavin tabipler bir hekimin gözetiminde birkaç sene hizmet ederek tecrübe sahibi olduktan sonra, başka hekime bağlı olmadan hasta bakmaya ve ilaç yazıp vermeğe yetkili olarak ‘müstakil tabip’ oluyorlardı.

Bu öğrencilerin başarılı olanlar› Mirliva (albay), ikinci derecede başarılılar kaymakam rütbesiyle gereken yerlere tayin ediliyordu.

1857 yılında Tıbbiye’de özel bir sınıf açılmış.

"Mümtaz sınıf" okulun kabiliyetli çalışkan öğrencilerinden seçilmişti. Burada amaç Türkçe tıp eğitimine geçilmesi için tıp kitaplarını Türkçeye tercüme edecek bir ekip oluşturmaktı.

SİVİL TIBBIYE

Osmanlı Devleti’nin hekime olan ihtiyacı göz önüne alınarak 2 Ocak 1867 tarihinde Türkçe tıp eğitimi yapan "Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye" (Sivil Tıp Mektebi) açıldı.

1870 yılında da Askeri Tıp okulunda dersler Türkçeleşti. 1878 yılında şimdiki Sirkeci tren istasyonu yakınındaki Demirkapı’daki askeri kışlaya taşınıldı.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİ

1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye binası inşa edilmeye başlandı. 6 Kasım 1903’de bu binaya taşınıldı.

1909 yılında askeri ve sivil tıbbiye okulları birleştirilerek ismi "Darülfünun Tıp Fakültesi" oldu.

Darülfünun Tıp Fakültesi mezunları şöyle yemin ediyorlardı:

“Mûmâ ileyh, veliyy-i nimet-i a’zam ve akdesimiz padişah-ı hılâfetpenâh es-Sultan el-

Gâzi Abdülhâmit Hân-ı sâni efendimiz hazretlerine sadâkatla ifây-ı hizmet edeceğine ve

gerek zengin olsun ve kangı milletten olursa olsun davet edildiği hastalara iffet ve hüsni

edep vechile ve tedaviye müsâreat ve teşhis ve tedavi marazlarında kemâliyye itina ve

dikkat eyleyeceğine ve kasden iskât-ı cenin(çocuk düşürmek) içün hiçbir bahane ilâç

vermeyeceğine ve akeri aileleri hastaları tarafından celp ve davet olundukta icâbetle

meccânen ve tekâyüddât-ı kâmile ile tedavi edeceğine ve muhtâcîn ve fukaranın inkisârı

kulûbuna cür’et eylemeyeceğine ve ağır hastalarda konsülteye sahîhan ihtiyaç görürse,

meşverete mutemedi olan etıbbâyı hâzikayı davet edeceğine (ve itâsında kemâl-i ihtiyaç

ve tefekkürle davranavağına ve eşyay-ı mîriyeyi hüsn-i muhafaza eyleyeceğine (devlet

malını güzelce koruyacağına) ve muayenelerde ve rapor tahrîriinde istikametve

dikkatten inhiraf etmeyeceğine (raporun hazırlanmasında doğrudan sapmayacağına) ve

nizamât ve kavânine itaat eyleyeceğine yemin etmiştir.”

TIP EĞİTİMİNDE 1912-1922 DÖNEMİ

Tıp eğitimimizde önemli bir dönem de 1912-1922 yıllar arasındaki on yıldır. Bu dönemi üçe ayırmak gerekir: Balkan Harbi,  I. Cihan Harbi Mütareke dönemi.

1912 yılında Balkan Savaşı Başladı.

1912 yılının Ekim ayında seferberlik ilan edildi. Bu tarihte Darülfünun Tıp Fakültesi’ndeki derslere de ara verildi.

Hocalar ve son sınıftaki hekim adayları askeri birliklere atandılar.

Tıbbiye binasının her yeri hastaneye çevrilmişti.  Klinik yataklar yaralılara kafi gelmeyince dershaneler, koğuşlar hatta koridorlar bile hastane görevi görmeye başladı.

I CİHAN SAVAŞI

Tıp Fakültesinin 1 yıllığına kapatıldığı ilan edildi.

Hocalar gereken cephelere gönderilmiş, Tıbbiye son sınıf öğrencileriyle 3. 4. 5. sınıf öğrencileri askeri birliklerde görevlendirilmişlerdi.

Son sınıfın en çalışkan ve bilgili öğrencileri Kafkasya cephesine gönderilmiş. Orada çoğu tifüs hastalığından ölmüştür.

Fakülte gene “Mecruhin” yaralılar hastanesi ve Hilal-i Ahmer Hastanesi oldu.

Birinci Dünya Savaşı boyunca toplam 765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düştü ve geri dönemedi. 1915 yılında Tıbbiye' ye kaydolan 1. sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale’de şehit düştü ve bu nedenle de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1921 yılında hiç mezun veremedi.

MÜTAREKE DÖNEMİ

Tıbbiye 1916’da  eğitime tekrar başladı.

İtilaf Devletleri askerleri 13 Kasım 1918’de İstanbul’u işgal etti. 21 Kasım 1918’de Meclis-i Mebusan feshedildi. Aralık 1918’de Tıbbiye binası da işgal edildi.  Haydarpaşa’daki tıp eğitimi İngiliz askerlerinin 5 sene sürecek işgal dönemine girdi.

İngilizlerin, Haydarpaşa'daki binaya da el koymalarına Fakülte Reisi Âkil Muhtar Bey  muhalefet etmiş.  Tıp Fakültesi öğrencileri de karşı durmuşlar. Fakültede Hocaların bir bölümü Malta'ya sürülmüş.

Öğrenciler,  Haydarpaşa'daki binanın iki kulesi arasına Boğaz’daki işgal gemileri arasına çok büyük bir bayrak asmışlar.

14 MART TIP BAYRAMI

Tıp Bayramı ilk defa 14 Mart 1919 da böyle bir ortamda kutlanmış.

Beyazıt’ta Darülfünun Konferans salonunda Kutlanan Tıp Bayramına; o günkü Tıp Fakültesinin önde gelen hocalarından Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer, Dr. Akil Muhtar, İstanbul’daki hastanelerin hekimleri, Tıp öğrencileri katılmış.

Kızılhaç temsilcileri ve basının da davet edildiği toplantıda Söz alan Dr. Memduh Necdet Bey “İstanbul bizimdir, çünkü şehitler ve tarih, buradadır, Halife ve Hakan yatağı burasıdır” diyerek sözlerini bitirirken salon alkışlarla inler. Tıbbiye mesajını vermiştir. Kutlama işgale karşı sert bir tepkiye dönüşür.

TIBBIYELİ ÖĞRENCİLERİN ‘İSTİKLAL’  KARARLILIĞI

Öğrenciler, Sivas Kongresi’ne katılmak, desteklerini bildirmek istiyorlardı. Okulun hamamında toplandılar, Sivas kongresine katılma kararı aldılar.

Herkes gitmek istiyordu, büyük sorun yol parası bulmaktı, ancak üç kişiyi gönderebileceklerdi. Yapılan oylama ile üç kişi seçildi; Hülagu, Yusuf (Naci Ceylan), Hikmet (Mehmet Boran) beyler. Fakat 15 lira toplanabilmişti ve bununla yalnız Hikmet Bey gidebilecekti.

Mustafa Kemal’i ve kongrede alınan kararları desteklediklerini bildiren mektup hazırlandı.

Sivas Kongresinde, Tıbbiyeli Hikmet, manda tartışmalarından rahatsız olduğu için söz alır ve şunları söyler:

”Paşam! Temsilcisi bulunduğum tıbbiye, bağımsızlık savaşımızı başarmak için açtığınız çalışmalara katılmak üzere beni gönderdi. Amerikan mandasını kabul edemem. Kongre bu yolda bir karar verecek olsa bile, bunlar kim olursa olsun, bütün gücümüzle karşı çıkarız. Varsayalım ki, Amerikan mandasını siz de onayladınız. Size de karşı geliriz. Sizi kurtarıcı değil, vatan batırıcı sayarız. Tel’in ederiz.”

Mustafa Kemal bu sözlerin üzerine “Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” der ve Tıbbiyeli Hikmet’e dönerek:

“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyordum. Biz mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm” der.

Tıphâne-i  Amire’nin kuruluşundan 94 yıl sonra, Tıp Bayramı 14 Mart 1921’de Kadıköy’ünde Hale sinemasında tekrar kutlanır ve 14 Mart kutlamaları gelenek halini alır.

13 Şubat 2023 Pazartesi

 “…ÜMİTSİZ DURUM YOKTUR, ÜMİTSİZ İNSANLAR VARDIR”

MUSTAFA KEMAL PAŞA
Zaman, 1921 Temmuz ayı, Kütahya ve Eskişehir muharebelerinde yenilen ordumuz direnme gücü kazanmak için Sakarya’nın doğusuna çekilir. Gerisini Attilâ İlhan’ın ‘Gâzi Paşa’ isimli romandan okuyalım:
“O yaz birdenbire, bir ‘cephe gerisi’ şehre dönüşmüştü. Herşey, bir ölüm kalım savaşının, vahim öncesini çağrıştırıyor; havada, ağır yaralı taşıyan ’Hilâliahmer’ arabalarından, yanmış barut, tentürdiyot ve terli postal kokusu; mühimmat yüklü hayalet kağnılar, sabaha karşı, ağaran geceyi iniltileri ile ince ince dilimliyorlar; kimbilir hangi cephedeki, hangi kanlı ‘tedip karekâtı’ndan henüz dönmüş; cepheye ‘takviye gidecek’ bir müfrezenin, söylediği marş kırık dökük yankılanıyor:
“…Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Türk Yunan’a esir olmuş,
Şu Allah’ın işine bak…”
“Temmuz sıcakları, Şehir, yay gibi gergin: General Papulas’ın cepheyi Sakarya ırmağının gerisine süpürmesi, hemen her yerde tartışmaya yol açıyor: Taşhan’da, II. Grup Muhalefeti’nin meb’usları, harıl harıl, İsmet Paşa’nın ‘derekap azlini’ istiyorlar; Meclis koridorlarında ise, Fevzi Paşa ‘vazifeye sahip çıkmadığı’ için eleştiriliyor. Kaleiçi’ndeki esnaf kahvelerinde ‘şeamet tellalı’ bir takım köylüler peydahlanmış ki, kalabalık bıyıklarını çekiştire çekiştire, Yunan ağır topçusunun ‘salvolarını’; sabah ezanı, köyden bile işittiklerini yaymaktadırlar.”
Bu ortamda, hükumetin önerisiyle meclis gizli oturuma geçer. Bu oturumda Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığı alması istenir. Okuyalım ‘Nutuk’u:
“…Filen ordunun başına geçmemi teklif edenlerin fikir ve maksatlarını ikiye ayırmak mümkün…
“…Bir kısım zevat artık ordumuzun tamamen mağlup olduğuna, vaziyetin iadesine imkân kalmadığına; dolayısıyla takip ettiğimiz milli davamızın kaybolduğuna hükmetmişler. İstiyorlar ki, kendi tasavvurlarına göre bozguna uğramış olmuş ve bozguna uğramaya devam edecek olan ordunun başında, benim şahsiyetim de bozguna uğrasın. Diğer bir kısım zevat, diyebilirim ekseriyet, bana olan emniyet ve itimatlarından dolayı samimi olarak ordumuzun başına geçmemi arzu ediyorlar…”
Ordu bozguna uğrasın ki Mustafa Kemal Paşa yönetimden uzaklaşsın fikrinde olanlar kimlerdi derseniz, sıralayalım: Enverciler, düzenli ordu karşıtları, saltanatçılar, tutucular; özetlersek tüm muhalifler…
Dün felaket savaş olarak kapımıza dayanmıştı, bugün deprem olarak kapımızda...
Dün de muhalefet vardı bugün de; dün de bozguncular, fitneciler vardı, bugün de…
Dün de milletin felaketinden çıkar sağlama peşinde olan muhalifler vardı; bu gün de benzer muhalefet var…
Dün Ali Kemaller, Filozof Rızalar, Refi Cevatlar vardı bugün de onları aratmayacak yazarlar, gazeteciler var...
Dün Hürriyet ve İtilaf partisi vardı; bugün de YCHP, İYİP, SP, DEVA, Gelecek gibi partiler var…
Dün İngiliz Muhipleri Cemiyeti vardı; bugün de Amerikan paralarıyla fonlanan dernekler, vakıflar var…
Dün Kürt Teali Cemiyeti vardı; bugün de HDP/PKK var…
Varsa var; hiç önemi yok: Dün emperyalizmin ordusu ile birlikte bozguncu, işbirlikçi takımı nasıl yenip düzlüğe çıktıysak; bugün de bu depren felaketinin tüm yaralarını, devletimizin öncülüğünde, saracağız ve ülkemizi en kısa zamanda düzlüğe çıkaracağız.

26 Ocak 2023 Perşembe

 

KARNE HEDİYESİ OLARAK ALINAN ET

Medyada ve sosyal medyada karne hediyesi olarak alınan et üzerine yoğun biçimde yorumlar yapılıyor, Türkiye’nin geldiği durum eleştiriliyor.  Aslında bu eleştirenlere günaydın demek gerek. Türkiye’deki gelir ve servet eşitsizliğini bu olayla yeni öğreniyorlar.

Bu et alma olayının gazetecilerin haberi çarpıtmasından kaynaklandığı, et alan ailenin devamlı aynı kasaptan et aldığı anlaşıldı ama bu Türkiye’de yoksulluk ve işsizlik oranının yüksek olduğu gerçeğini değiştirmez.

Öncelikle şu tespiti yapalı; Türkiye, Kapitalist Batı’nın etkisine girip de Atatürk’ün ‘halkçılık’ ve ‘devletçilik’ ilkelerini bir yana bıraktığından bu yana zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyor. Artan milli gelir belirli ellerde toplanıyor ama halka intikali sınırlı kalıyor.

EKONOMİK ÇELİŞKİLER

Türkiye’nin ekonomik ve sosyal durumunu yeni kavrayanlara yaşadığımız çelişkilerin nasıl derinleştiğini rakamlarla anlatalım; durum özetle şu:

Türkiye’de ve emperyalizmin etkili olduğu tüm ülkelerde zenginler zenginleşmekte, zenginlerin en zenginleri daha da zenginleşmekte, yoksulların sayısı artmakta ve giderek daha da yoksullaşmakta 

15 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Gelir, servet ve fırsat eşitsizliğinin boyutları büyümekte. Kadınlarımızın durumu daha da vahim; cinsiyet eşit(siz)liğinde 122. Sıradayız. 

Yoksulluk sınırında yaşayan çocuk sayısı Türkiye’de yüzde 24.6. Bu oranla Türkiye 39 ülke arasında üçüncü sırada. Türkiye’de her 4 çocuktan biri açlık sınırında yaşıyor. OECD ortalaması yüzde 12.7. Bebek ölümlerinde 1’inci sıradayız. Bizde binde 17 (2008) iken, OECD ortalaması 4.6.

Gelelim işçi sınıfına. Temmuz ayındaki asgari ücret artışı ve ara zamlar sayesinde işgücü ödemeleri 2022 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 96.2 arttı. Net işletme artığı/karma gelir ise yüzde 123 arttığı için yani sermayenin elde ettiği kazanç daha fazla olduğundan işgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı yüzde 26.3'te kaldı. İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 29.5 düzeyindeydi. Özetle, sermayenin geliri arttı, emeğin geliri azaldı.

HAL BÖYLE OLUNCA:

Kimisi evine götüreceği ekmeğin fiyatını bile hesap ederken kimisi en lüks lokantalarda yiyip de yemek beğenmiyor.

Kimisi çocuğunun okul masraflarını karşılayamamanın acısını çekerken kimisi çocuğunu en pahalı özel okullara gönderiyor, yetmezmiş gibi özel hocalar tutuyor. Yoksullun çocuğu okurken de zorlanıyor, okulu bitirip iş ararken de; zenginin çocuğu iyi okullarda rahat rahat okuyor, okul bitince de zaten işi hazır oluyor.

Kimileri ülkenin fabrikalarını, işletmelerini, topraklarını, derelerini, madenlerini, limanlarını satıyor, kimileri de bunlardan habersiz televizyonda saçma sapan programlar, diziler izliyor.

Daha somut örnek verirsek, Rahmi Koç Atlantik’i geçecek özellikte, dünyanın en pahalı uçaklarından birisini alırken, Renault işçisi geçim derdi içinde kıvranıyor.

SİSTEMİ SORGULAYALIM 

Ekonomik kriz içerisinde olduğumuzu inkâr etmek mümkün değil. Yükselen enflasyon, artan işsizlik, ardı ardına ilan edilen konkordatolar, iflaslar, fabrikalardan çıkarılan işçiler, bozulan gelir dağılımı, artan ekonomik eşitsizlik, sürekli açık veren cari işlemler, kamunun ve halkın artan borçları bu krizin kanıtları... 

İnsanlar çare arıyor ama suçlanan sadece iktidarlar oluyor. İktidar değişince, her şey düzelecek sanılıyor. 1980’den bu yana uygulanan liberal ekonomik model ise hiç sorgulanmıyor.

Açın gazeteler bakın, televizyonları dinleyin tartışılan konulara bakın; partiler tartışılıyor, kişiler tartışılıyor ama sistem sorgulanmıyor. Zaten partiler de bu ekonomik sistem içerisinde çareler sunuyor.

İktidar bir türlü liberal ekonomi uygulamalarından vaz geçemiyor. Muhalefet ise liberal ekonominin savunucularını danışman tutmuş, bununla övünüyor. 

Sistem sorgulanmıyor çünkü kapitalist liberal ekonomik modelin en başarılı sistem olduğuna dair insanlara inandırılmış, önyargılar oluşturulmuş. Bırakın sosyalizmi; devletçilik, planlı kalkınma bile tu kaka olmuş. Küreselleşmiş, liberalleşmiş bir ekonomik modelin çok başarılı olacağına dair kanaatler insanlarımızın beynine çakılmış. 

İktidarı değiştirmek çözüm değildir. İktidarla birlikte sistemi değiştirelim. Özal gider, Çiller gelir; Çiller gider, Derviş gelir; Derviş gider, Erdoğan gelir, Erdoğan gider başka birisi gelir ama sorunlar bitmez.

Türkiye, tasarrufu, yatırımı, üretimi esas alan; planlı, kamu ağırlıklı, emekçilere saygı duyulan; refahın ve gelirin hakkaniyetle dağıtıldığı yeni bir ekonomik sistemi bir an önce uygulamaya başlamalıdır.

DÜNYADAKİ DURUM

Ülkelerin çoğunda ve dünya genelinde iktisadi ve siyasi politikalar zenginler belirliyor. Bunlar için para kazanma o kadar büyük bir amaç haline gelmiş ki, tüm yöntemleri meşru görüyorlar.

Bazı ülkelerin siyasi ve iktisadi hayatına hâkim olan en üst düzeydeki %1’lik kesim, sırf kendi keselerini doldurmak ve daha zengin olmak için, başka halkların, başka milletlerin toprağına, emeğine, ham maddesine, pazarına, doğal ve mali kaynaklarına el koyuyor.

Sonuçta, gelir düzeyi en üst seviyede olan %1’lik kesim giderek zenginleşirken, %99’luk kesim ise fakirleşiyor... Sömürüye dayanan emperyalizm sürüp gidiyor. 

1 milyara yakın insan açlık sınırının altında. 200 milyon çocuk beslenmek için yeterli gıda bulamıyor ve bebek ölümleri azalmıyor. En az 100 milyon çocuk ilkokula, 250 milyon çocuk ortaokula gitme imkânından mahrum. 1 milyara yakın insan okuma yazma bilmiyor. 300 milyon çocuk çalışmak mecburiyetinde.

En zengin 200 kişinin serveti 1 trilyon dolardan fazla. Buna karşılık 43 fakir ülkenin tüm geliri 150 milyon civarında.

SÜREKLİ DEVRİM GEREK

Bu durum gösteriyor ki, Fransız devrimi ve takip eden diğer devrim ve milli bağımsızlık mücadeleleri sömürüyü ve insanın insana hükmetmesini önlemeye yetmemiş. Bu böyle sürüp gidemez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi eninde sonunda,

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

Yeter ki insanlar, tıpkı Castro gibi,  kendilerini, yoksul bırakan bu kapitalist sistemi sorgulamaya başlasınlar ve kendilerini sömüren, yoksul bırakan zenginleri ve politikacıları alkışlamaktan vazgeçsinler.

“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”