9 Şubat 2026 Pazartesi

ATATÜRK TAM BAĞIMSIZLIK MUAMMER AKSOY

31 Ocak Muammer Aksoy’un ölüm yıldönümü idi. Bir arkadaşla bunu konuşurken “istersen sana onun Atatürk ve Tam Bağımsızlık” kitabını verebilirim dedi. Ben de memnuniyet alrım dedim.

Dün kitabı arkadaştan aldım ve hemen okumaya başladım.  Kitabın bazı satırlarını sizlerle paylaşmak istiyorum: (İtalik harflerle yazılanlar Atatürk’ün kendi sözleridir.)

Gerçekten bugün geri kalmış toplumların en önemli sorunu, kendileri için insan onuru ile bağdaşmaz çeşitli eşitsizlilere sebep olan ve bu geri kalmışlıktan ileride de kurtulma olanağını bırakmayan BAĞIMLILIK durumu ve onun yarattığı kısır döngüdür. Başka bütün toplumsal sorunların çözümü, geniş  ölçüde bu ana sorunun, bu ana ilişkiniin geri kalmış ülke bakımndan olumlu bir çözüme ulaşmasına bağlıdır.

Birinci Dünya savaşı’ndan sonra,uluslararası kapitalizmin baş hedeflerinden biri haline gelen “Türk Devleti’nin ve Türk ulusunun bağımsızlığını tüm yok etme çabasının karşısına   aşılmaz bir dağ gibi çıkan Mustafa Kemal; herhangi bir biçimde bağımsızlığını kaybetmiş ve sömürülen uluslara (mazlum halklara), bağımsızlık için ulusal savaş yürütme konusunda örnek olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal, bağımlı hale gelmiş, az gelişimiş halklara,”siyasi bağımsızlıklarına ancak kendi güçleri sayesinde (ulusça sürdürecekleri”, istilacıdan kurtulurken başka birinin uşaklığını kabul etmenin affedilmez bir hata olduğunu” öğretmekle yetinmemiştir. Onun, 50 yıl önce az gelişmiş ülkeler bakımından dünyaya ilan ettiği en önemli gerçek, geri kalmış ülkelerin bağımsızlığın aldatıcı olanına kanmamaları gerektiğini, ekonomik, mali, adli ve kültürel alanlarda da gerçekleşmeyen bir siyasal bağısızlığın, dolaylı bir bağımlılık olduğunu ısrarla belirtmesidir.

Yine Atatürk, yarım yüzyıl önce, tarihte az rastlanır bir ısrarla, kendi ulsunun (ve dolaylı olarak aynı durumda olan mazlum halkların) bu konuda bilinçlenmesinin önemi üstünde durmuştur: Ekonomik, mali, kültürel, adli veya askeri bağımsızlık bir dost devlete (müttefike) kısmen olsun bağışlanırsa, yani eşit taraflar durumundan çıkarılarak bir tür vesayete razı olunursa, bu “cömert (!) davranış, bağımsızlığın tüm kaybolması, barışçı yoldan esirlik boyunduruğunun kabul edilmesi sonucuna ulaştırmaktadır. İşte bu nedenle de Atatürk, “sadece siyasal alanda kalan bağımsızlığa, “aldatıcı bir bağımsızlı” gözüyle bakmış; ve hep tam bağımsızlık (İstiklal-i Tam) veya gerçek bağımsızlık (hakiki bağımsızlık)”dan söz etmiştir:

“Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın temini ve devam ettirilmesidir.

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz."

Aslında Türkiye’yi sömürmek için onu istila ve ezmeye karar vermiş olanların, Batılı devletlerin esas halk kitleleri değil, sermayedarları ve yöneticileri olduğunu, Atatürk şöyle anlatıyor:

“Yaşamak isteyen milletimizin talebi basit bir kelimede mündemiç ve gayet meşrudur; istiklâl. Avrupa‘nın rüesayı idareden ve sermayedarlardan ayrı olan asıl milletleri bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bu gün Fransız milleti ile İtalyan milletile hatta İngiliz milleti ile muhasama halinde bulunuyorsak bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi rüesayı idarelerinin istilâ ve sermaye emelleri için bizi imha etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir Fransız ve İtalyan ve diğer milletler memurlarının İngiliz rüseayı memurini emrine itaat ettikleri ve milletimizin filen ve muttariden imhasını sermayedarların kendi menfaatlerine muvafık zannettikleri devirdir. Bu devri atlayıp milletleri söylemeğe davet etmek için yaşamağa haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek lâzım olduğunu isbat edeceğiz. “

“Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Dolayısıyla, ya bağımsızlık, ya ölüm!… “

 

Teslim etmek gerekir ki, Amerikalılar -bir bakıma- İngilizlerden daha usta sömürgecei olmuşlardır. Yeni emperyalizmin inceliklerini daha iyi kavramışlardır. İngilizler birçok doğulu memleketive Afrika ülkelerini zorla işgal ettikleri halde, Amerikalılar vesayet altına alacakları memleketlerin kendilerine başvurarak, vesayet altına girmek için rica ve istirhamda bulunmalarını sağlayabilmişlerdir (deyim yerindeyse tezgahlamayı başarmışlardır). Gerçi Amerikan politikacıları, kurnazlık, rüşvet, para ile destekleme ve buna benzer yöntemler amaca ulaştırmayınca enson Vietnam’da ve daha önce de birçok yerdeortaya koydukları gibi, iradelerini başka uluslarasilahla dikte etme bakımından İngilizlerden hiç de geri kalmadıklarını fazlasıyla ispatlamışlarsa da, “Amerikan emperyalizmi”nin özelliği, silah dışındaki araçlardan yoğun olarak faydalanmasıdır.

 

Kitap, 1998 yılında Cumhuriyet Gazetesi tarafından okuyucuları için yazılmış. Çok büyük bir kitap değil, 112 sayfa. .. Kitaptan bazı kısımları aktardım ama bunların dışında da çok etkileyici ve öğretici satırlar var.

Şunu biliyoruz, Atatürk’ü seven milyonlarca insan var; milli bayramlarda, 10 Kasımlarda Anıt Kabir dolup taşıyor.  Televizyonda bu sevgi selini görünce mutlu oluyorum, seviniyorum ama buruk bir şekilde. Çünkü Atatürk hayranı bu insanlar aslında kendi kafalarında, 60 yıldır algı yöntemleri ile oluşturulmuş bir Atatürk imgesini seviyorlar. Büyük çoğunluğu Atatürk’ü gerçek özellikleriyle tanımıyor. Onun İstiklal-i Tam, Hakimiyet-i Milliye, düşüncelerini kavramamışlar, Cumhuriyetçilik, devletçilik, halkçılık, laiklik, milliyetçilik, devrimcilik ilkelerinin esas anlamlarını bilmiyorlar. Bilmedikleri için Atatürk’ü anarken bu ilkeler ve  siyasetler çok az gündeme geliyor. Daha çok Atatürk’ün komutanlığı, kibarlığı, kıyafetleri, kadınlara karşı kibarlığı, çocuklara duyduğu sevgi, içtiği rakı, oynadığı zeybek, söylediği türkü gibi magazinsel konular konuşuluyor. Bunlar da elbette konuşulacak ama ikinci planda...

Keşke insanlarımız, Büyük Nutuk’u, Attilâ İlhan’ı, Turgut Özakman’ı, Muammer Aksoy’u içlerine sindirecek şekilde okuyarak Atatürk’ü  tanımaya çalışsalar. Ve yaptığı devrime sahip çıksalar...

Hiç yorum yok: