23 Ocak 2026 Cuma

 ZEHRİ ALTIN TABAKTA SUNARLAR


Meşhur sözdür ”Zehri altın tabakta sunarlar”. Bu atasözü bizimdir ama en iyi uygulayıcısı Amerika’dır.


Milli devletleri parçalamak, halkları sömürmek için 3 altın tabak kullanır:

Küreselleşme, demokrasi ve insan hakları ve özgürlük.


Demokrasi, temel hak ve özgürlükler insanlığın çok kanlı mücadeleleri sonucu elde ettiği değerlerdir. Hangi topluma veya kişiye demokrasi ve özgürlük ister misiniz diye sorsanız, evet isteriz derler, çünkü bunlar insanlık için en büyük değerlerdir.


Bunu bilen Amerika, zehirlemek istediği toplumlara zehri bu tabak içinde sunar. Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı demokrasi tabağında sundukları zehirle parçaladılar, milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca insanın evsiz, yuvasız kalmasına sebep oldular.


Bugünlerde Venezuela ve İran halkına demokrasi ve özgürlük tabağı içinde zehir sunuluyor. 


Diktatörler gidecek ve yerine demokrasi ve özgürlük gelecekmiş.


Gelecek olan bellidir; Amerikan büyük sermayesi ve petrol şirketleri.


İnanıyorum, İran ve Venezuela  halkı bu oyuna gelmeyecektir.


Küreselleşme dedikleri de batı sermayesinin gelişmekte olan ülkeleri sömürmesinin bir yolu.


Küresel güçler gelişmekte olan ülkelere küreselleşmeyi allayıp pullayıp çok iyi bir şeymiş gibi takdim ederler. 


Küreselleşin, zenginleşin derler ama tam tersi olur.  Kapıları açın, gümrükleri kaldırın, mal ve sermaye rahatlıkla dolaşsın derler. Bunu da ekonomik reçete diye sunarlar ama bu reçetenin özünde zehir var, sömürü var, el koyma var.


“Küreselleşme” tabağındaki sömürü zehrini Türkiye 1980 ihtilali ile içmeye başladı, hâlâ da içiyor.   

6 Ocak 2026 Salı

 

YUMUŞAK GÜÇ

Bir devletin uluslararası ilişkilerde uyguladığı politikanın tek aracı güçtür. Yakın zamana kadar bir ülkenin gücü denildiğinde akla sadece silahlı güçleri (sert güç) gelirdi. Sert gücün işini kolaylaştırmak için ‘yumuşak güç’ kavramı ortaya atıldı. Bir ülke yumuşak güç kullanılarak kendi amaçlarını başka ülkelere benimsetirse, daha masraflı olan sert güç kullanmasına gerek kalmaz.

Yumuşak güç uluslararası ilişkilerde nispeten yeni bir kavramdır. İlk defa Amerikalı siyaset bilimci Joseph S. Nye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yumuşak güç, istediğini zor kullanma ve para verme yerine muhatabını kendine yaklaştırma, benimsetme becerisidir. Diğerleri, sizin ideallerinize, düşüncelerinize hayran olunca ve sizin isteklerinizin onların da isteği haline gelince, onları kendi kontrolünüz altına girmesi için zor kullanmanıza ya da para ile kandırmanıza gerek kalmaz.

Daha net bir ifadeyle, ‘yumuşak güç’ bir milletinin ya da bir grup insanın beynini ve gönlünü ele geçirmek için kullanılan güçtür. Bu gücün etkisinde olanlar beyinlerini ve kalplerini kiraya vermiştir. O beyin ve kalp, güç sahibi tarafından kullanılır. 

Siz bu gücün etkisi altına girdiyseniz, ne düşüneceğinize, neden hoşlanacağınıza ya da neden ve kimden nefret edeceğinize o güç sahibi karar verir; siz de bunu kendi düşünceleriniz ve duygularınız sanırsınız.

Son 30 yılda internet, haberleşme teknolojisinde ve sosyal medya platformlarında yaşanan gelişmeler hem sosyal hayatımızı hem de uluslararasındaki ilişkileri güvenlik ve savunma temelinde büyük değişiklikler yaptı. Bu değişimler halen devam edip gitmektedir. Bunun sonucunda yumuşak gücün etkinliği daha da arttı.

Yumuşak gücün etkinliği artınca ‘toplum siyaseti’ kavramı ortaya çıktı. Uluslar arası arenada sadece devletlerin değil, kamuoyunun da önemli bir aktör olabileceği anlaşıldı. Geleneksel diplomasi yönetimin tek başına yeterli olmadığı görüldü. Devletler arasındaki bürokratik süreçlere sivil toplum örgütleri ve halk kitleleri de eklendi.

Toplum siyaseti, bir devletin kendi milli çıkarlarını gerçekleştirmek ve etki alanını genişletmek için yoğun biçimde uygulanmaktadır.  Özellikle büyük devletler, yumuşak gücün bir aracı olan toplum siyasetini diğer ülkelerin halklarını derinden etkilemek, onları uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için toplum siyasetini etkin şekilde kullanmaktadır.

ABD’de Obama dönemi ile birlikte fikirler savaşı gündeme geldi.

ABD, Vietnam, Afganistan ve daha birçok yerdeki askeri başarısızlıkları sonucunda şunu anladı; ‘halkın beynindeki savaşı kazanmadan silahla bir yere varılamıyor’.

Özellikle büyük devletler, yumuşak gücün bir aracı olan toplum siyasetini kendi milli çıkarlarını gerçekleştirmek ve etki alanlarını genişletmek, diğer ülkelerin halklarını derinden etkilemek, onları uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için toplum siyasetini yoğun ve tekin bir şekilde kullanmaktadır.

Günümüzde de dünya egemenliği peşinde olan Amerika, emperyalist emellerini gerçekleştirmek için yumuşak güç kullanıyor ve başta İngilizce olmak üzere kendi kültürünü tüm dünyaya yaymaya çalışıyor. Bunda da çok başarılı oluyor. Kültürel üstünlüğü siyasi ve ekonomik üstünlüğün takip edeceğini biliyor. Diğer ülkelerdeki Amerikan kültürü benimseyen ve Batı hayranlığı içine giren insanlar, robotlaşıyor ve Attilâ İlhan’ın dediği gibi Batı’nın manevi ajanı haline geliyor.

YUMUŞAK GÜCÜN ARAÇLARI

Yumuşak gücü en etkin kullanan ülkelerin başında ABD geliyor. Bazı AB ülkeleri de Amerika ile birlikte hareket ediyor.

ABD’nin kullandığı yumuşak güç araçlarının başında Sinema filmleri, diziler gelir. Walt Disney Pictures, Warner Bros. Entertainment Inc.,  Netflix , Universal City Studios LLC, Paramount  Pictures, HBOmax ,  20th Century Studio gibi film üreticilerinin çoğu dünyaya egemen olmak isteyen emperyalist güçlerin kontrolü altında çalışır.

ABD’de yayınlanan Boston Globe, Chicago Tribune,  Los Angeles Times, The New York Times, The Washington Post, USA Today, Wall Street Journal  gibi gazeteler de televizyonlar gibi Amerikan yumuşak gücünün araçlarıdır.

İletişim teknolojisi gelişti ve X, TikTok, YouTube, Instagram, Facebook, WhatsApp, Reddit, Quara ve Telegram gibi sosyal medya siteleri de birer yumuşak güç odağı haline geldi.

Amerikan büyük sermayenin elinde olan ABD medyası ve sosyal medyası her yıl milyonlarca haber, fotoğraf, yorum, başyazı, köşe yazısı ve makaleleriyle hem kendi ülkesinin hem de diğer ülkelerin halklarını etkiler. CIA ülke içinde 200’den fazla gazete, dergi, haber ajansı ve yayınevinin bizzat sahibidir. Ayrıca diğer gazeteler ve dergiler aracılığı ile yanlış ve taraflı haberler yayar.

Ulusal Demokrasi Vakfı ve Uluslararası Gelişme Örgütü gibi ABD hükümetinin parasal destek verdiği kuruluşlar ile Ford, Soros Vakfı ve diğer organizasyonlar diğer ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere yardımda bulunur. Üniversitelere yapılan yardımlar piyasa ekonomisi ideolojisini destekleyen akademik programlara, sosyal bilim enstitülerine, araştırmalara, burslara ve ders kitaplarına gider. Paraları alan STK’lar ise Amerika’nın gönüllü hizmetçisi haline dönüşür.

TÜRKİYE’DE DURUM

Türkiye’deki STK’lar ve medya az ya da çok, bilerek ya da bilmeyerek Amerikan yumuşak gücü olarak çalışmaktadır. Bazı medya kuruluşları ve STK’lar Amerika’nın ve diğer Batılı ülkelerin ajansları ve fonları tarafından beslenir. Bunlar Türk kamuoyunu emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda oluştırmaya çalışır.

Bu ‘fonlama’ işi genellikle ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), SOROS vakfı, Ayrıca Avrupa Demokrasi Vakfı (EED), Heinrich Böll Vakfı, Chrest Vakfı, Guardian Vakfı, The Swedish International Development Cooperation Agency (SIDA) ve bazı ülkeleri dışişleri bakanlığı aracıyla yapılır.

Türkiye’de yabancı vakıf ve ajans ve devletlerden para alan bazı STK ve medya kurumlarını sıralayalım: Bianet, Medyascope, Yeni Medya Akademisi, Dijital Medya Araştırmaları Derneği, Denge Denetleme Ağı, Oy ve Ötesi Derneği, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kaos Gey ve Lezbiyen Derneği,.

Şu da dikkate alınmalıdır; Türkiye’deki bazı Televizyon ve gazetelerin sahipleri ya yabancılardır ya da yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarıdır. Bu medya kurumları da sahiplerinin istediği yayın politikasını izleler.

Bu yayın kuruluşlarının etkisinde kalanları anlamak kolaydır. Son yıllarda üç büyük olay oldu; Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi, İsrail’in Gazze’de katliam yapması ve Venezuela devlet başkanının kaçırılması. Bu üç olayı yorumlayanlara bakılırsa kimlerin ABD, İsrail yumuşak gücü etkisinde olduğu anlaşılır.

Bana kalırsa herkesin, “Benim bu düşüncelerimi ve duygularımı acaba Amerikan, İsrail ve diğer ülkelerin yumuşak güç araçları mı oluşturuyor?”  “Acaba ben özgür ve özerk bir fert miyim ya da bazı güçlerin robotu muyum ” diye sorgulaması lazım.

 

3 Ocak 2026 Cumartesi

 

ATATÜRK  BOLİVAR MADURO

Atatürk ve Bolivar, emperyalizme karşı mücadele etmiş iki büyük lider. Her ikisi de sadece kendi halklarını emperyalist güçlere karşı savunmamış, diğer mazlum milletler içinde savaşmış ve örnek olmuştur. 

Bolivar, günümüzde Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Peru, Panama ve Bolivya olarak bilinen ülkelerin İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını kazanmalarına öncülük etmiş Venezuelalı askeri ve siyasi liderdir.

Bolivar, Venezuela doğumludur ama Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya için daha doğrusu tüm Güney Amerika’nın bağımsızlığı için savaşmıştır.

Atatürk’ün batılı güçlere karşı verdiği mücadele tüm doğulu mazlum milletler içindir. Onun şu sözlerine dikkatinizi çekerim:

“... Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi.”  “...Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir...”

Birisi “garpta”, diğeri “şarkta”; ikisinin de amacı zalimlere karşı mazlumların haklarını kurumak, yani “Müdafaa-i Hukuk”.

MADURO’NUN ZİYERETİ

Bolivar’ın ülkesinin devlet başkanı olan Maduro ülkemizi bir süre önce ziyaret etmişti. Daha gelmeden 23 Ağustos'ta, Ulusal Kanal'ın sorusunu yanıtlayan Maduro, "Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyetçi geleneğine selam olsun" demişti.

Ziyareti sırasında, dünyada bir tek Amerika bulunmadığını, kendisinin "başkaldıran, özgürlüğü için mücadele eden diğer Amerika'dan" geldiğini vurgulayan Maduro, 21'inci yüzyılın çeşitli zorluklar barındırdığına dikkati çekerek, daha önceki iki yüzyılda yaşanan savaşlarda köleliğe, ırkçılığa ve sömürgeciliğe baş kaldırıldığını söylemişti.

Maduro, "Biz Bolivarcı Venezuelalılar şuna eminiz; 21'inci yüzyılda artık imparatorluk hegemonyasına bağlı yaşayan ülkeler dünyadan silinecek." ifadesini kullanmıştı.

Maduro’nın özellikle şu ifadesine dikkatinizi çekmek isterim:

"Bu anlamda medeniyet yolunda büyük bir diyalog çağrısı yapıyoruz. Dünya iş birliğine, barışa ve eşitliğe dayanan bir denge üzerinde yeni güç odaklarının ve kutuplarının doğacağını, böylece dünyanın yeni bir dengeye kavuşacağını düşünüyorum. Bu dünya için mücadele edilmeli. O yüzden Türkiye'ye geldik çünkü Türkiye'ye inanıyoruz. Yeni bir gücün doğduğunu biliyoruz. Tarihine ve kültürüne inanıyoruz. Daha da yaklaşalım, birbirimizi daha iyi tanıyalım, saygı duyalım ve bu yeni dünya için temelleri atmaya başlayalım diye dostluk kollarımızı size uzatıyoruz."

ATATÜRK İLE PARELELLİK

Lütfen Maduro’nun bu tespitlerini ve tahminlerini Atatürk’ün şu söylemleri ile karşılaştırın:

“...Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve manilere rağmen, muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır...”

“... müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır...”

”…insanlığa müteveccih fikir hareketi erer  geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir halet-i İçtimaiyeye kavuşacaktır. Bizim milletimiz o zaman bu gayeye vasıl olan milletler arasında tekaddümüyle cidden iftihar edecektir…”

Maduro ve Atatürk, ikisinin de söylemleri, tahminleri, dilekleri aynı.  Sadece bunlar değil, amaç aynı, mücadele edilen düşman aynı.

Selam olsun yeni dünyaya ve bu dünyanın kurulması için yüzyıllardır mücadele eden tüm devrimcilere…

 

AMERİKA’NIN YALANLARI

Attilâ İlhan, Batı’nın Deli Gömleği isimli kitabında, CIA gizli işler sorumlusunun hazırladığı Bissel raporundan özet aktarmış:

“Sistem'e dahil bir ülkede, yönetimi belirli bir şeye mecbur etmek istedi mi, 'sistem"in lideri gizli örgütleri aracılığıyla o ülkedeki yandaş ve karşıt güçleri el altından kışkırtır, iktidara karşıt olanları karşıt doğrultuda, yandaş olanları karşıtlara itekleyerek! Bu ülkede ister istemez bir kargaşa doğuracak, sonunda yıpranan iktidar, yerini 'sistem'in beğendiği türden bir başka iktidara bırakacaktır. Onun birinci işiyse elbet, 'sistem'e karşıt olan güçleri temizlemektir.”

Bu rapor, 12 Eylül darbesi öncesi karışıklıkları, çatışmaları da anlamamızı kolaylaştırıyor. Kargaşa, çatışma o boyuta ulaşıyor ki, Kenan Evren yönetimine halk kurtarıcı olarak bakıyor. Sistem’in istediği bir iktidar yönetime egemen oluyor.

Amerika, çıkarlarını korumak ve ülkeleri sömürmek ve onların kararlarına egemen olmak için sadece bu yöntemi kullanmıyor. Piyasanın kontrolü ve mali denetimler, dış yardım, politik baskı ve askeri güç kullanımı da var. Bunları hepsinin arkasında bıraktığı miras ise ölümler, göçler, kan, gözyaşı, artan yoksulluk ve sefalet… Bu yöntemlerden en kanlı olanı ise, askeri müdahaleler ve işgaller. 

ÖNCE AMERİKAN HALKI İKNA EDİLİR

Amerika’da demokrasi olduğu söylenir. Seçimler vardır ama bu seçimlerde halk büyük sermayenin CEO’larını belirler, o kadar. Gene de halkın askeri müdahaleler konusunda ikna edilmesi gerekir. Adı başkan veya senatör olan bu CEO’lar bu işi medya ile birlikte yapar. Bahaneler uydurulur, halk bunlara inandırılır.

Amerika için bahaneden çok ne var? Bugüne kadar kullandıklarından bazıları: Demokrasiyi savunmak, ABD çıkarlarını korumak, dünya lideri olmanın sorumluluklarını yerine getirmek, Sovyet tehdidini engellemek, terörizmle mücadele, diktatörlerden halkları kurtarmak, ülke dışındaki Amerikalıları korumak, nükleer ve kimyasal silahlanmayı önlemek, uyuşturucu trafiğini durdurmak…

BATI ASYA YALANLARI

Birinci körfez harekâtında Bush yönetiminin başlangıçtaki gerekçesi, olası bir Irak işgaline karşı Suudi Arabistan’ı korumak için bölgede Amerikan kuvvetlerine gerek duyulduğu oldu. Oysa hiç kimse Irak’ın Suudi Arabistan sınırına askeri yığınak yaptığını görmedi.

Bush daha sonra Saddam’ın “dünyanın bütün büyük petrol rezervlerini” kendi tekeline almasını önlemeye çalıştıklarını ileri sürdü. Bu suçlama çok yanlıştı çünkü hiçbir üretici tek başına petrol piyasasını kontrol etmesine imkân yoktu. OPEC bile bunu başaramazdı.

Beyaz Saray’ın bir gerekçesi de Irak’ın elinde nükleer ve kimyasal silahlar olduğu idi. Bunun da yalan olduğunu Amerikalı yetkililer daha sonra itiraf ettiler.

1990 yılının sonunda Amerika bazı ülkelerle birlikte Irak’a sudan bahanelerle ve esas amacını gizleyerek askeri müdahalede bulundu. Bununla da yetinmedi 2003 yılında Irak’ı tamamen işgal etti.

Amerikan’ın yalanları ortaya çıktı ama olan olmuştu. Bu müdahalelerin sonucunda Irak’ın alt yapısı, tarihi eserleri, maddi kültürü büyük ölçüde tahrip oldu. Bir milyondan fazla insan öldü. Binlerce kadının namusu ile oynandı. Açlık, sefalet arttı. İnsanlar arasında onarılması son derece zor düşmanlıklar oluştu.

Amerika, Suriye’ye müdahale etmek için iki bahane ileri sürdü: Esat bir diktatördü ve halkını öldürüyordu. Hatta bunun için kimyasal silah kullandığı bile iddia edildi. İkinci bahane ise, başta IŞİD olmak üzere terör örgütlerinin eylemlerine son vermekti. İki gerekçe de yalan. Esat ülkesini savunan bir kahraman devlet adamı. Terör örgütlerini kuran, desteleyen, silahlandıran ve eğiten Amerika’nın bizzat kendisi. Bu yalanlar Suriye’ye felaket getirdi. Yüzbinlerce insan hayatından, evinden yurdundan oldu. Yalanlar ortaya çıktı ama Amerikan askerleri ve piyonları, adı Kürdistan olan ikinci İsrail devletini kurma planları gereği, Suriye’de kalmaya devam ediyor.  

GÜNEY AMERİKA YALANLARI

Bu bölgede ABD’nin askeri müdahale için gösterdiği bahanelerin başında uyuşturucu trafiğini engellemek var.

ABD, Peru’da uyuşturucu trafiğiyle mücadele adı altında binlerce insanın hayatına mal olan bir siyasal karşı ayaklanmanın içinde yer aldı.

Beyaz Saray 1989’daki Panama işgalinin amacının Başkan Noriega’yı tutuklamak olduğuna, çünkü Noriega’nın uyuşturucu işiyle uğraştığına kamuoyunu inandırmaya çalıştı. Televizyonlar Noirega’dan “düznebaz bir yılan”, “lağım faresi” olarak söz etmeye başladı. Bu gerekçe ile ABD askerleri Noriega’nın peşine düşmekle kalmadı; Panama City’de Noirega’ya büyü destek veren işçi semtlerini bombaladı ve buraları zorla boşalttı. Binlerce insanı tutuklattı. Üniversiteleri, sendikaları sol düşüncede olanlardan arınırdı. Zengin kompradorların öncülüğünde yeni bir hükümet kurdu. Esas bu kompradorlar gırtlaklarına kadar uyuşturucu işine batan kimselerdi.

Bolivya’da 1947-1952 yılları arasında çoğu maden ve tarım işçisi 30 000 kişi ABD’nin desteklediği cunta tarafından katledildi.  Che Guavera 1967 yılında Bolivya ve CIA ajanları tarafından Bolivya’da kurşuna dizilip öldürüldü.

1980 yılında ise, CIA Bolivya’da demokratik yollarla iktidara gelmiş olan devrimci hükümetin devrilmesine ve yerine kendi emellerine evet diyecek bir cuntanın geçmesine yardımcı oldu. Kitlesel tutuklamalar, işkenceler, cinayetler birbirini takip etti. Bu darbe tarihe “Kokain Darbesi” olarak geçti.

1954 yılında Guetamal’daki mevcut hükümet United Fruit Company’e ait toprakları millileştirdi. CIA devreye girdi ve demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş hükümeti askeri bir darbe ile düşürdü. Bu darbeden sonra 40 yıl boyunca istikrarsızlık ve vahşet dönemi yaşandı. Amerika’nın organize ettiği terör ve ölüm mangaları 30 yıl içinde 100 000 kişiyi katletti.

Amerika’da bahane tükenmez. Dominik’teki askeri cuntanın devrileceğini anlayan Lyndon Johnson “Amerikalıların hayatını korumak” için Amerikan askerlerini bu ülkeye gönderdi. Bu ülkede çok sayıda Amerikalı vardı ve bunların hayatı da tehlike değildi. Bunar rağmen 23 000 Amerikan askeri adada 5 ay kaldı ve halk yararına olacak değişim engellenmiş oldu.

1983 yılında Reagan Granada’yı benzer bahanelerle işgal etti. Tıp Fakültesinde okuyan Amerikalı öğrencilerin hayatının tehlikede olduğu ileri sürüldü. Aslında onlar için herhangi bir tehlike yoktu ama asıl gerekçe başkaydı. Devrimci New Jewel harekati parasız ilk ve orta öğretimi, sağlık kliniklerini ve muhtaç kişilere gıda yardımıyla birlikte bir dizi eşitlikçi reform başlatmıştı. Hükümet, kullanılmayan arazileri tarım kooperatiflerine kiraya vermeye başlamıştı.  İşgalden sonra bu programlar rafa kalktı ve yoksulluk diz boyuna yükseldi. Gelişme engellenmiş oldu.

Amerikan yalanlarının sonu yok. Vietnam, Küba, Kolombiya, Libya, Mısır ve daha pek çok ülke çeşitli bahanelerle ya işgal edildi ya da CIA organizasyonları ile kana bulandı.

“TARİHİ TOPLUMLAR YAPAR”

Allande ölmeden önce radyo konuşmasında şöyle demişti: “Bu tarihi dönemeçte, halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara, binlerce Şilili’nin tertemiz vicdanına serptiğimiz tohumların kuruyup gitmeyeceğinden şüphem olmadığını söyleyeceğim. Güçlüler ve bize üstün gelecekler, ancak toplumsal dönüşümler ne suçla ne de güçle bastırılabilir. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar.”

Ve toplumların kurduğu yeni dünyada Amerika yalanlarla, bahanelerle mazlum milletlere artık saldıramayacak.

 Atatürk’ün ”…insanlığa müteveccih fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve nabût edecektir” günlere doğru gidiyoruz ama yavaş yavaş...